‘Öyle hikâyeler vardır ki, onlar bitmese de biz onları içimizde bitiririz.’

 

“İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’un sakin bir semti… Burada ortaya çıkan ve sessizliği silah olarak kullanan bir cani… Mezarlıkta süren bir aşk… Nazilerce bombalanan bir gemi… Horoz dövüştüren bir aşiret; bir insanla bir horozun ölümcül düellosu… Bir “arı terbiyecisinin” sarsıcı masalı… Birbiriyle ilgisiz gözüken yumak çözülecek ve bunların zannettiğinizden daha fazla sizinle ilgili olduğunu anlayacaksınız. Katmanları arasında sürekli keşifler yapabileceğiniz güçlü bir roman Çıt Yok.”

İsmail Bey, romanınızın ana kahramanı bence ölüm. Nitekim ölüm pek çok farklı halde karşımıza çıkıyor: kimi zaman kurbanların kimliğinde kimi zaman katilin sessiz soluğunda, bazen Kameko’nun hayaleti olarak bazen de Sohrab’ın ölümü reddeden torunu İskender’in aracılığı ile… Farklı farklı yüzlerle karşımıza çıkan ölüm nasıl bir figür romanınızda?
“Çıt Yok”taki ölümün gündelik hayattaki ölüm ile isim benzerliği olduğunu söyleyebilirim. Ben ölüm olarak, “bildiğini inkar etme” halini tanımlamaya çalıştım. İnsan pek çok şeyi zannettiğinden kolay öğreniverir. Gider bir kursa birkaç ayda yabancı dil öğrenirsiniz ama onu unutmak için kimse bir kurs açmamıştır. Ya ben o dili bilmekten vazgeçtiysem? Yapabileceğiniz tek şey vardır: O dilde konuşulduğu zaman anlamamış gibi yaparsınız. İşte böyle bir durumu tanımlamaya çalıştım. Haklı olarak ölümün bir kahraman haline getirildiğini söylüyorsunuz, çünkü onu somutlaştırarak, belki karikatürize ederek bu “bildiğini inkar” halimizi tanımlamaya çalıştım.

Bir yanımız bu hayatın büyük sırlar sakladığına inanmak ister. Hayat bize yetmiyor çünkü. Gerisinde karmaşık ve zengin sırların olmadığını kabul etmek işimize gelmez ama bir yandan da çözdüğümüz her sırrı yeni bir sırra tercüme ediyoruz. Çünkü bilmeyi arzuladığımız kadar bilmekten korkuyoruz da… Ölüm bunu kodlayan bir simge… Gündelik hayattaki ölüm ile sadece bir isim benzerliği var. Zaten günlük dilde tanımlı zannettiğimiz ölüm bir soyutlamadan ibarettir. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü ile sizin kişisel ölümünüz aynı şey değildir. Kanuni’nin ölümü kamusal bir gerekliliktir oysa sizin ölümünüz bir soyutlamadır. Asla yaşayamayacağınızı bilmenize rağmen aklımızın tavan arasına tıktığımız bir kaygı… Ve bu kaygı bir yanıyla müthiş bir bilme şehveti üretir, bir yanıyla da aynı oranda kaçınma, “bilmemeyi tercih etme” hali. Peki neden böyle işledin ölümü, diye soracaksınız? İnsanların üzerine en çok konuştuğu şeyleri bir düşünün. Bunlardan hangisi bin yıl öncekinden daha belirgin hale geldi? Aşk, ölüm, tutku, korku… Hangisi bundan bin yıl öncekinden daha anlaşılır hale geldi? Peki neden bu kadar konuşuyoruz? Bunlardan kaçınmak için olabilir mi? İkinci Dünya Savaşı üzerine yapılan filmleri, yazılan kitapları düşünün. Bunların hepsini okursanız sonunda bu büyük katliamla ilgili kafanız daha karışık hale gelecektir. Çünkü bütün bu “masallar” bir şey söylememek içindir. Tıpkı yabancı dil öğrenip bunu unutmaya çalışan biri gibi; bir tarihsel olayı anlamaya çalışıyor gibi yapıp onu tüketmeye çalışıyoruz. Ölüm bu işte. Sabahtan akşama kadar aşk konuşuyoruz, aşk acıları, aşkın doğası filan falan. Ne oluyor? Aşk daha mı anlaşılır hale geliyor yani? Tam tersi olmuyor mu? Ölüm, üzerine konuşuldukça soyutlaşan bu gibi durumları simgeleyen bir oyuncak.

Yukardaki sorumun devamı olacak şekilde benzer bir durum da şu; bütün kahramanların geçmişinde ölüm acısı var, sevdiğini kaybetmenin onulmaz dramı:  bu Kameko’yu kaybeden Sohrab, ailesini kaybeden Kameko , “Oğul” u kaybeden Yaver ve babasını yitiren İskender için de benzer acılar. Sevdiklerini kaybetmenin acısına gösterilen büyük bir direnç de var: Sohrab Kameko’yu hayalet yapıyor, Kameko delirip canına kıyıyor, İskender ölümü reddedip ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışıyor, Yaver ise intikam peşine düşüyor. Ölümle ve kayıplarla kurulan bu marazi ilişkiler ve bitmeyen yas durumu da romanın omurgası gibi. Biraz bu derin mevzuu anlatmanızı istesem!
Gösterdiğiniz örneklerin hiçbirinde acı yoktur. Kabullenememe daha belirgindir, bilmem katılır mısınız? En azından ben öyle olması için çaba harcadım. İnsanın yenilişi, ölümü kabullenişiyle gerçekleşir. Bunun tersini çok söylerler. Gidin bir kahvehaneye, “Ölüm de hayatın bir parçasıdır” filan deyin bakın kimse itiraz etmeyecektir. Ama yok öyle bir şey. Ölüm hayatın bir parçası değil hayatın parçalanışıdır. İnsanın kendi ölümlülüğünü kabul etmesi gerekmez, dediğim gibi bu bir soyutlamadır. Kimse kendi ölümünü inkar etme şansına sahip olmayacaktır. O yüzden sevdiklerimizin ölümüyle gülünç bir savaşa girişmek zorunda kalırız. En büyük trajedimiz bu değil mi? Sevdiğimiz biri öldüğünde onu bir kez de bizim öldürmemiz gerekir. Bütün o törenler ne için? Bir kez onlara ölümü yakıştırdığımız zaman kendimizin de sıradaki fâni olduğumuzu biliriz. Öldüğünüzde geri dönüp “Ölüm hayatın kaçınılmaz bir parçası” diyemezsiniz. Ölüsünüz efendim! O zaman yaşarken yapacaksınız bunu. Bir adam tanıyorum, çok iyi gitar çalıyor. Dünyada sayılı virtüözlerden biri… Onun ölmesi “hayatın bir parçası” mı şimdi? Ya yetenekleri, ya onca emeği? İnsanın en büyük erdemi ölüme boyun eğen yanı değil, ölümün karşısına dikilişidir. Gılgameş! Aşk ile ölümü yenme çabası, ilk anda size sakil gelebilir bu tanım, biraz pembe dizi çağrışımıyla yüklü gibi ama daha güçlü bir önermemiz de yok galiba. Müthiş bir adamdı, hayatı boyunca kendisini daha iyi bir noktaya taşımaya, kendisini gerçekleştirmeye çalıştı ama kafasına tabela düştü ve oracıkta ölüverdi. Ne yapalım ölüm hayatın bir parçası işte! Bu kadar mı şimdi? Bu romandaki kahramanlar bunu reddeder ve ölenleri içinde yaşatır. Romanın kahramanları arasında yerini alabilecek kadar somut birer varlıktır o hayal(et)ler.

Başka türlü söylemek gerekirse, ölenin kim olduğu çok önemli. Yan apartmanda seksen yedi yaşındaki Kazım dayının ölümüyle yirmi yedi yaşındaki kardeşinizin ölümü aynı şey olamaz. Bir direniş, isyan gerektirir bu durum. O da içinizde onu “sürdürmek” ile mümkün oluyor. Yıllar geçer, kardeşiniz sizinle birlikte büyür. Onun sevdiği bir yemeği yerken acı acı gülümsersiniz. Ölüm artık trajik ya da dehşetli bir durum olmaktan çıkar ve tuhaf, buruk bir romansa dönüşür. İşte benim romanım bu romansın büyüsünü yakalamaya çalışır. Kahramanlarda ne ölüme boyun eğiş vardır ne ona karşı “küfr”e varan bir reddiye… Sadece ölümün elinden kurtardıklarıyla sevdiklerini kendi sinelerinde sürdürme çabası… Bazen aynı müziği dinlerler, bazen aynı tuhaflığa gülerler… Kameko bizim için; dışarıdan bakanlar için ölmüştür. Sohrab için Kameko geçmişte yaşanan talihsiz bir kazayla yaralanmış bir anıdan başka bir şey değildir. Öldü diye onu bir daha öldürmeye kıyamaz. Birlikte sürüp giderler. Her macerada ona da bir yer ayırır, sofrada her zaman Kameko için bir tabak vardır. Bize hüzünlü gelebilir ama Sohrab bunu bizim metroya binmeden önce Akbilimizin bittiğini fark edişimiz kadar gündelik bir somutluk seviyesinde yaşar.

İSMAİL.GÜZELSOY1 İSMAİL.GÜZELSOY2

Romandaki karakterler İranlı Sohrab ve ailesi, onun aşk hayaleti Japon Kameko yine İranlı konsolosluk mensupları, Şıh Asil ve aşireti vb…. Neden 2. Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’da geçen bir öyküyü İranlı insanların ve bir Japon hayaletin bakış açısından anlatmayı seçtiniz?
Romanda Türkler azınlıktadır. Her milletten insan vardır. “Yabancı”lık kavramının simgesel zenginliğine sığındım. Ölüm ile gelen yabancılık, İstanbul’da yitirdiğimiz değerler vs. Çok zengin gönderme ve çağrışımları olan bir kavram “yabancı”lık. Hiç dikkat ettiniz mi, “yabancı” kelimesi “yaban”dan türemiş. “Yaban” ise vahşi ile eş anlamlı. Bizim için bizden olmayan herkes vahşi, yaban… Oysa en yakınımızdaki (İran) ile en uzağımızdaki (Japonya) ortak insanlık değerlerini paylaşır. İkisi de ölür, ölümüne ağlar, ölüsünü içinde yaşatır. Ne zaman biri “Uzakdoğu” dese ürperirim. Kime uzak? Neden o kadar uzak? O da doğuyor, ölüyor, aşk acısı yaşıyor, müzik dinlerken hüzünleniyor filan. Neden ona bu kadar “yaban”cı duruyoruz? Belki de o uğursuz savaşın gerisindeki asıl sefillik bu kavrayıştı. Bizden olmayan “yaban”dır ve yok olmalı… Oysa bizden olmayan kimse yok ki? Bazen bizden bile daha bizden… Sohrab’ın durumu mesela: İstanbul’u seven, her köşesinde anılar biriktiren biri, hayatında deniz görmeyen iki buçuk milyon “İstanbullu”dan daha “bizden” biri değil mi şimdi? Ayrıca İran ile Japonya’nın savaş sırasındaki tavrını düşünün, orada da bir ipucu bulabilirsiniz belki.

Romandaki tüm karakterler tutku dolu insanlar: hatta bunu ana karakterlerin dışında kalanlar için söylemek dahi mümkün. Mesela mezar taşı yontucusu Rüstem Sancar’in işine olan aşkın tutkusu ya da daha da devasa boyutlarda Yaver’in horoz saplantısı; Perizat’ın babası yaşındaki Sohrab’a olan marazi aşkı veya Sohrab’ın seneler önce ölmüş Kameko’nun hayaletine olan bağlılığı ki bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Gerçekten kahramanlarınızın karakterlerini bu marazi tutkular mı belirliyor ya da böylesine tutkulu olmalarının sebebi ne?
İnsanları ikiye ayıran biri değilim. Ama bunu yapmak için bana işkence yapsalar şöyle bir şey söyleyebilirdim: “Hayattan kolaylıkla tatmin oluveren, tevekkül sahibi olanlar ve bunun tersi, yani hep daha öteye gözünü diken insanlar var.” Birkaç nedenle bu ikinci tip insanlara taşıttım romanımı. Bütün romanlarımda -Oğuz Atay’ın deyimiyle- trajik yapılı insanlarla çalıştım. Öncelikle bu insanlar çok dinamik ve tepkileri gündelik hayatın dışına taşan varlıklar. Birinci tip, tevekkül sahibi insan bir roman kahramanı olarak tek başlarına birer hikâye ya da hikâye ajanı olamıyorlar. Bunu çok iyi yapabilen yazarlar var. Ben beceremiyorum. Trajik tabiatlı insanlar benim sıkıntımı daha iyi aktarabiliyor okura.

Yine de “Çıt Yok”ta başka nedenlerle de bu insanlarla çalışmayı seçtim. Bunu anlatması çok zor. Aslında bir eleştirmenin konuşması daha doğru, insanın kendi romanı üzerine böyle şeyler söylemesi hoş değil ama deneyelim: Ben romanlarımı inandırıcı kılmak için bir noktaya kadar çaba harcıyorum. En inandırıcı noktada da mutlaka oyunbozanlık yapıyorum. Çok sevdiğim bir şey bu. Kişilik olarak da böyle patolojik bir yanım var galiba. Ben bir kızla el ele gün batımını seyredebilecek zarif adamlardan biri değilim. Beceremiyorum. Tam o sırada politik bir yorum yapabiliyorum ya da Windows 8′in yeni arayüzü üzerine bir geyiğe sardırabilirim. Zaaflarımızı iyi bilirsek onları -biraz çileli de olsa- birer avantaja çevirebiliriz. Benim zaafım bu “durumun-gerektirdiği-tepkiyi-vermeme” halim.

Okurlar tutku dolu insanları sever. Ya kendilerine benzetirler ya da olduklarını zannettikleri insana : ) Gündelik hayatta tutkulu insanlar bizi yorar, bunaltır oysa roman kahramanı olarak onlar kurguya bir takla attırabilirler. Tutkuları çok kolaylıkla bir trajik, gülünç, abartılı bir oyunbozanlığa dönüşebilir. Bunlar romanın kendi bütünselliğini parçalayabilecek potansiyele sahiptirler. Bildiğiniz gibi roman söz konusu olduğunda her potansiyel önünde sonunda kinetize edilecektir. Böyle bir terim var mı yoksa buracıkta mı uydurdum?

İSMAİL.GÜZELSOY4

Biz kitaba polisiye edebiyat olarak yaklaşmayı seçmiş olsak da; aslında bu roman öyle kolay sınıflandırmalara giremeyecek kadar karmaşık ve gizemli. Bir yanda bir katilin (Vampir ?) ve kurbanlarının öyküsü çerçevesinde bunun insanların günlük yaşamlarında yarattığı heyecan ve dehşet öte yanda babasını kaybeden İskender’in ölümü reddedişi ve dedesi Sohrab’ın ona anlattığı meseller; geçmişten gelen bir aşk hayaleti ve günümüzde yaşanan tutkulu bir başka aşk öyküsü; Yaver’in horoz saplantısı ve horozların büyülü dünyası, tuhaf bir aşiret lideri olan Şıh Asil ile oynanan yaşam-ölüm çizgisinde bir satranç oyunu, herkesin alay konusu olan bir konsolos’un dramı ve tüm bunları sarmalayan İkinci Dünya Savaşı atmosferi… Gerçekten ne anlatıyor bu roman?
Daha önceki röportajları okuyanların affına sığınarak, bilmem kaç bininci kez aynı şeyi anlatacağım şimdi: İnsanın temel ihtiyaç maddelerinden biri de hikâyedir. İnsanlar başkalarının hikâyesine meraklıdır. İki nedenden dolayı: 1. Başkalarının yaşamı kendisi için bir ihtimal, bir örnek, bir model teşkil eder; 2. Tecessüs. Yanar tutuşur, merak eder. Herkes benim gibi mi hissediyor, başka neler yaşanıyor bu âlemde? Acaba hayat beni boş yere mi oyalıyor yoksa gerçekte benim anladığım gibi mi her şey? Sırlar vehmediyoruz, onları çözmeye çalışıyoruz filan. Pozitif bir paranoya deyin isterseniz buna. Böyle bir tanım var mı yoksa bunu da mı sizin için ayaküstü uydurdum?

Hikâye duyma arzusu bir yere kadar insanları tatmin etti. Ancak günümüzde televizyonu açtığınız zaman milyonlarca hikâye anlatıldığını görürsünüz. Diziler filan falan… Boşa akan bir çeşme misali akar akar akar. Pek çok konuda tevazu sahibi biri olduğumu düşünürüm ama iş buraya geldiğinde çok küstah bir adam olurum. Eğer romanın özel bir yeri olacaksa özel bir hikâye-tüketicisine seslenmesi gerek. Sakın yanlış anlamayın, dizi izleyicisini aşağılamak için söylemiyorum bunu. Zaten sadece roman okuyanlar ya da dizi izleyenler diye etiketlenemez insanlar. İğrendiğim bir terimle söylemem gerekirse, “hedef kitlem” dizilerden tatmin olmayan bir okur grubu olmuştur hep. Yani bunca hikâye akıp giderken bir tane de ben anlatacağım, niye? Onlar var ya, ne diye zahmet edeyim ki? Küstahlığım burada baş gösteriyor işte. Kendimde farklı bir yan vehmediyorum. Bir kahramanın dramı filan değil, bir tema üzerine kuruyorum romanlarımı genelde. Birbiriyle ilgisiz gözüken hayatların ve durumların ince çizgilerle birbirine ilmeklenişi, benim kurmacamda daha belirgindir. İlmeklenişle birlikte kahramanların hikâyesi yavaş yavaş bir temanın belirginleşmesiyle sona erer. Bu ince iplerin hiçbirini açıkta bırakmamaya özen gösteriyorum tabii. Kurgusal-nedensellik diyebileceğim temel anlatı öğelerine saygı göstermeye çalışıyorum. İlk romanlarımda bazen ipin ucunu kaçırdığım oluyordu ama giderek işin bu yönüne de gereken özeni göstermeyi öğrendim. Yani bir insanın yaşadığı macerayı öyle ya da böyle nihayetine erdiriyorum. Ama asıl derdim okura Sohrab’ın ne kadar çileli bir adam olduğunu anlatmak değil. O çileli adamın hikâyesiyle okurun hayatında bir değer sorgulamasını başlatmak; hedefim bu. Haliyle kahraman eksenli bir roman anlayışı yerine tema-eksenli bir kurgu üretmeyi deniyorum. O romanı okuduktan sonra okurun hayatında anlamlı bir dönüşüm olmayacağına inanmıyorsam o romanı yayımlamıyorum. Çok güzel diziler var, onları seyretsinler daha iyi. Dizi kadar eğlenceli romanlar var, onları okusunlar. “Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri”nden beri bu yönde daha iddialı bir hale geldim galiba. Kendi kendime : ) O romanı okuyan biri korku ile bir hesaplaşmaya girmeli. “Çıt Yok”u okuyan biri ihtiras, aşk ve ölüm ile yeni bir ilişki kurabilmeli.

Sorunuza dönecek olursa, bu romanın “ne”yi ya da “kim”i anlattığından ziyade hangi durumları sorguladığı benim sorunsalım. O sorunsal üzerine cevap üretmeye de çalışmıyorum. Az önce dediğim gibi, bir oyunu kurup başka düzeyde ona takla attırmayı deniyorum. Bunu da hikâyenin akışı içinde, birbiriyle ilgisiz gibi gözüken kısa peşrevlerle yapıyorum. İyi oluyor. Cidden çok iyi oluyor. Çünkü bizim cevaplardan ziyade sorulara ihtiyacımız var. Başta da dediğim gibi, hayatın kendisine sunduklarıyla tatmin olmayan insanlar için üretiyorum. Ben öyle biriyim. Benim gibi adamlarla iyi anlaşıyorum. Geri kalanlara yönelik hiçbir tepkim, önyargım yok. Okuru da ötekileştirmeyi sevmiyorum. Öyle değil zaten. Herkesin herkesle anlaşabileceği bir şeyler vardır. Herkesin herkesle didişebileceği şeyler olduğu gibi. Bunları iyi harmanlayabilirseniz üreteceğiniz karmaşık yumağın içinden çok keyifli, eğlenceli bir bütün çıkarabilirsiniz. İyi bağlama çekmeniz önemli. Önceleri ara peşrevlerim bazen havada kalıyordu. Son romanlarda bu çizgi daha belirgin hale geldi. Çünkü iyi bir kurgunun, anlaşılabilir bir şeyi karmaşık hale getirmek olmadığını çok iyi anladım. Tersine, anlaşılması çok zor olan bir durumu anlaşılabilir hale getirmek gerek. Bunun için uğraşıyorum. Tabii eğlenceli olmak çok hayati bir önem taşıyor.

İSMAİL.GÜZELSOY3 İSMAİL.GÜZELSOY7

Yarattığınız masalsı ve büyülü atmosfere uygun şekilde özel bir dil kullanıyorsunuz. Sanki kahramanların İran’lı olmasıyla koşut şekilde bir şiir ülkesi olan İran’a özgü şekilde şiirsel bir dil. Öte yandan döneme özgü günlük sokak dilini de çok başarılı şekilde yakalandığınızı düşünüyorum. Dil kullanımınız bilinçli bir seçim mi ve bu özel bir çabanın ürünü mü?
Teşekkür ederim. Bütün romanlarda aşağı yukarı bunu hedefledim. Bazen ifrada kaçtığım oldu. Samimi olarak okunabilecek bazı romanlarımı bu abartılı tavrım yüzünden mahvetmişliğim vardır. Bana kalırsa “İyi Yolculuklar” deneysel olmakla birlikte, güzel bir hikâyeye oturuyor ama bu sözünü ettiğiniz yanları abartmam yüzünden artık benim bile okumaktan sıkılacağım bir roman çıktı ortaya. Biraz daha denetimli davranabilsem, yani romanın hikâyesini dilin önüne alabilsem daha sağlam bir mimariye oturacak ve zevkle okunacak bir roman çıkacaktı ortaya. Herkesin kendi diliyle konuşmasına o kadar takılıp kaldım ki, bir yerden sonra bunun sihrine kapılarak romanın saydamlığını öldürdüm. Şimdi bunu daha denetimli hale getirebildiğimi düşünüyorum. Galiba son iki romanımda işin bu yönünü halledebildim.

Şiirsellikle sokak jargonu arasındaki “gerilim”in keyifli olduğu kesin. Bunu yakalayabilirseniz dinamik bir yapı çıkıyor ortaya. Buna çok özen gösteriyorum. Ağır bir romans varsa yazmayı kesip bir süre ruh halimin değişmesini bekliyorum. Daha somut, daha güncel bir şeylerden beslenmeye gayret ediyorum. Bu da bir sonraki bölümün daha bıçkın olmasını sağlıyor. Şöyle söyleyeyim: Eğer bir şarkı yalnızca aynı oktavda söylenirse sıkıcı olur. Kreşendo şansı kalmaz. Roman da öyledir. Bir yerde hafiften bıçkın bir sokak ağzıyla konuşan bir kahramana terk etmelisiniz sahneyi. Bunun hemen ardından gelecek romansın etkisi daha güçlü hissedilecektir. Bütün sanatlarda var galiba bu. Bir resmin bütün tonları çarpıcı, iddialı olursa ortaya bulamaç çıkar. Anlatabildim mi?

Romanda yan bir karakter gibi gözükmesine rağmen Konsolos karakteri son derece büyüleyici bir tipleme. Peki aslında Sohrab, Konsolos ve hatta Şıh Asil aynı karakterin farklı farklı yüzleri mi? Tüm inişli çıkışlı ilişkilerine rağmen bu karakterlerin temelde birbirlerini bu katre derinden anlamaları ve aralarında kurulan gönül bağının gerisinde aynı insan olması mı yatıyor ?
Hah, işte bunun üzerine konuşmamak gerekir. Romanın bazı yanları var, bunlar üzerine bir eleştirmen bir şeyler söylerse anlayışla karşılarım. Okur da öyle yapar. Benim bunun üzerine söyleyeceğim okuma keyfini kaçırabilir. Yuvarlak bir ifadeye sığınayım: İnsanın birilerini ötekileştirmesi ayıptır, günahtır ama insanın kendisini ötekileştirmesi daha büyük bir ayıp daha büyük bir günahtır. Çünkü kendimize nasıl davranırsak dünyaya da öyle davranıyoruz. Tutkulu bir insan kendi tutkularına saygılı olmazsa diğer tutkuları anlayamaz. Birbirine çok benzeyen insanların birbirini anlayamaması beni üzen bir durum. Böyle baktığınız zaman dünyada yedi milyar birbirine benzeyen insan var. Düşmanlığa değmeyecek kadar zengin ve geçici bir hayatı paylaşıyoruz. Bazen bizden çok farklı olduğunu düşündüğümüz insanlarla o kadar çok benzeştiğimizi fark ederiz ki onlardan nefret ederek içimizdeki zayıf benliği hırpalama şansı yakalarız. Şöyle bir fantezim vardı bir zamanlar: Kendime rastlasam ne hissederdim. Sonra bunu Borges’in yazdığını gördüm. Hiç düşündünüz mü, kendinizi bir üçüncü şahıs olarak tanısanız onu sever miydiniz? Kendinizde bulduğunuz ve sakladığınız zaafları onda cezalandırmaya kalkışır mıydınız? Şifreleyerek cevapladım, tatminkar mı? Değil galiba…

Bir de Horoz dövüşü var bu hikâyede: aslında son derece vahşi gibi gözüken bu olaydan olağanüstü bir dünya inşa etmişsiniz. Horozlara yüklenen neredeyse mitolojik ve mistik anlamlar veya insan-horoz dövüşünün soluk kesici anlatımı ya da sadece horozlar üzerine kurulmuş gibi görünen bir aşiret. Nedir bu horoz kültü ? Nasıl bir anlam yüklemeliyiz bu horoz saplantısına?
Çok fazla… : )

İSMAİL.GÜZELSOY5

Peki ya “Vampir” neyin nesi? O ve onun sessiz cinayetleri romana adeta gotik bir hava veriyor. Mezarcı Rüstem’in ve dul Süreyya’nın ya da ölülerin kıyam ettiklerini sanıp hücceten giden yaşlı kadının görkemli ölüm sahneleri ve bu sahnelere damgasını vuran sessizliğin anlatımı. Bu vurucu figür ve cinayetleri ölümün, kayıpların ve marazi tutkuların kol gezdiği, horoz dövüşleri ve arı-kadın meselleri ile yüklü romana nasıl bir paragraf açıyor?
Söylediğim gibi, aynı temaların farklı perspektiflerden çekilmiş fotoğrafları bunlar. Sessizliğin öldürücü olduğu iddiasını farklı noktalardan değerlendirebilirsiniz. Oturup sabaha kadar konuşabiliriz. Sessizlik bazen öldürür. En çok nedir dikkatimi çeken bilir misiniz? Bir kızla bir oğlan kafede otururlar. İkisi de sessiz, başka yönlere bakar. Ayrılma törenidir bu aslında. Biz hep insanların bir araya gelişlerinin neşeli hikâyesini severiz ama o ayrılık töreni çok hüzünlü, kederli, elemli zamanlardır. Konuşma gülünç hale gelir. Göz göze gelemeleyecek kadar yorulmuşlardır birbirlerinden. Sözler ilişki içinde çok yıpranmıştır. Karşılarındakinin nasıl küfredeceğini bile bilirler ve en ağır sözler bile yükünden arınmıştır. İşte o anlar, sessizliğin ölümcül olduğu anlardır. Sonunda kız gözyaşlarını tutamaz.

Başka bir boyuttan okumak gerekirse: Bir yanda kırk beş milyon insan katlediliyor ama ülkemiz bütün antlaşmalara rağmen Almanya’ya silah üretsin diye krom ihraç ediyor. Biz susmak suretiyle bunu onaylıyoruz. Hâlâ, bugün bile bunu tartışmaktan kaçınıyoruz. Oysa Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na girdi ve başta yaptığı bütün antlaşmalara aykırı davrandı. Neden cesaretle bunu tartışmıyoruz? Korkuyoruz. Sonunda savaşı bile savunabilecek hale gelmekten korkuyoruz. Sessizlikle geçiştirilen şeyler ölümcüldür. Sokrat mı demişti, “Savaşmak adiliktir ama savaştan kaçmak daha büyük bir adiliktir” diye?

Başka biçimlerde de okunabilir bu sessizliğin cani bir anti-kahraman olarak vampirleşip kanımızı soğurması. Medyanın suskunlaştığı zamanlar vs vs. Hepsi birer günahtır ve bunlar içimizdeki sağaltıcı isyanı söndüren şeyler. Vampir imgesi dikkatle okunursa çok zengin çağrışımları yüklenmiştir. Hollywood filmlerinde yıldızı yükselen vampir hikâyelerinden çok farklı bir yere taşımaya çalıştım bu kültü. Daha doğrusu bu imgeyi bir kült olmaktan kurtarmaya, politik ve insani düzeyde yeniden tanımlamayı denedim. Ben sonuçtan memnunum, bilmiyorum okur ne der. Yani vampir çok değişken bir figür oldu. Arılara gelince: Onun simgesel değerlerini geçiyorum, okur ile roman arasına girmek istemem. Roman boyunca zehir-haz nesneleri sıralanır. Mercury (cıva) meselâ. Bir yandan altın ile hemen hemen aynı şey olan bu metal bir yandan da güçlü bir zehirdir. Mercury bir otomobil markası olarak çıkar karşımıza. Ud, biliyorsunuz öd ağacından yapıldığı için ud adını almıştır. Bir yandan zehirli bir ağaç bir yandan da müzik yani haz nesnesidir. Arı, ha kezâ bir yandan bal veren ama bir yandan zehirleyen bir canlıdır, ki bu bölümde aynı zamanda erkeksiliği de simgeler.  Buna benzer haz-zehir ilişkisine gönderme yapan başka simgeler de var. Horoz dövüşü, pek çok şeye gönderme yaptığı gibi, yine bu ikili yapıya bir yönüyle dahil edilebilir. İki hayvanın birbiriyle ölümüne kavga edişinin bir haz yaşantısına dönüşmesi… Yaşadığımız çağı çağrıştırmıyor mu? İkinci Dünya Savaşı ve sonrasını düşünün. Başka şeyler de var tabii, ben sadece ilk, en yüzeydeki okumaya dair konuşuyorum. Horoz dövüşü, son aşamada bir insan ile bir horozun dövüşü, kaybedenin kazandığı bir satranç karşılaşması vs. bu silsile içinde başka katmanda okunabilecek birer kurmaca. Bence… Neden zehir ile haz bir arada duruyor, hatta tek bir şeye hapsolmuş? İnsanlık kültürü öyle tuhaf bir yere geldi ki, en büyük haz deneyimleri birer tecavüz ilişkisine dönüştü. Tersi de gerçekleşti maalesef. Bir Survival yarışmasını düşünün, bir yığın başka şeye baktığınızda kitlesel tecavüzlerin birer haz ilişkisine dönüştüğünü göreceksiniz. Bu yüzden romanın finalinde “ibadet ile linç arasına sıkışmış” insanla konuşuluyor. Çok inanarak, onaylayarak yazdım o bölümü. İnsanlık ibadet ile linç arasında kaybolmuş durumda.

Romanın içinde bir roman gibi güçlü bir bölüm oluşturan Gülleci-Seda-Vasfiye aşk üçgeni de soluk kesici bir hikâye: cadılık, arılar ve hatta lezbiyenlik. Bu da romanın marazi aşklar kataloguna bir katkı mı yoksa daha güçlü anlamlar mı yüklü bu öyküde ?
Buna cevap vermek de haddimi aşmak olur. Korkarım ve okur gözünde madara olmak istemem. Çok kariyerist biri olduğum için değil, okurun anlatıcıya güvenmesi gerektiğine inandığım için… Karşıma geçip romanı hakkında ahkâm kesen bir yazarı okumak istemezdim şahsen. Bunu fıkra anlatan birinin fıkranın neresinin komik olduğunu söylemesine benzetirim. Yazdım, bitti. Ama bir noktaya azıcık itirazım olabilir: Hiçbir aşkın marazi olduğunu düşünmüyorum. Tabii ölü sevicilik filan gibi patolojik durumları düşünmeyin. Daha güçlü anlamlar mı yüklü? Yazar ne diyebilir ki? Yazmak gibi bir işle boğuşan biri her zaman ukaladır aslında. Aynı oranda zavallıdır da. Korkaktır; kendine özgü malzemesi olmadığı için yazarlar korkak adamlardır. Bir ressamın icra ettiği sanat için kendisine özgü malzemesi vardır: Boya kullanır, fırça kullanır. Müzisyen matematiksel diziler, notalar, enstrümanlar kullanır filan falan. Yazarlar insanların gündelik hayatta iletişim içinde oldukları malzemeyi, yani dili kullanır, ki bu malzeme kendisine ait değildir. İnsanlar aynı malzemeyi kullanarak bakkaldan sigara ister. Ödünç alınmış, devşirilmiş, çalıntı bir malzemedir. Kırılgandır. O yüzden yazarın kendi eserini “güçlü” olarak değerlendirmesi çok zor. Bunu söyleyen bir yazar varsa önünde sonunda gülünç duruma düşecektir. Yazar numaradan mütevazı olmaz, onun yaratımı bizzat bunu gerektirir. Kendince çok güçlü bir roman yazdığına inansa bile bunu böyle söyleyemez. Zaten bir sonraki romanda o yazdığından nefret edecektir. Her zaman zaaflarıyla yatıp kalkar yazar. Yoksa tükenir. Yazarı kamçılayan şey başarı değil düşkünlük halleridir. O düştükçe yücelir. Baksanıza, başarılı yazarlardan kaç tanesi daha iyi hale gelmiştir? Hepsi yavaş yavaş göçüp gitmiştir. Kundera, Marquez, Auster… Keşke başarısız olsalardı, biraz olsun…

Son olarak hikaye adeta bitmemiş gibi duruyor, devam etsin, ucu açık kalan durumlar bir sonuca ulaşsın duygusuyla kapatıyoruz kitabı. İskender’in geleceği, Sohrab’la Perizat’ın aşk öyküsü ve hatta cinayetleri yarıda kalan vampirin ‘yakalanması’ nın merakı var. Devam edecek mi bu görkemli hikaye?
Teşekkür ederim, zarif ifadeleriniz önceki soruya verdiğim cevaba çok aykırı tabii. Hayır hikâye bitiyor. Ama kendi paradigması içinde değil, hayata uzanarak kendini tüketiyor. Zaten sonunda vampir sahneye çıkıyor ve yakalanmasının bir anlamı olmadığını söylüyor.  Öyle hikâyeler vardır ki onlar bitmese de biz onları içimizde bitiririz. Onlar bittiği zaman değer kazanır ve biz onları sevdiğimiz için bunu anlayıp bitiririz. Çünkü bu hikâyeler bize dahil olur. Hep böyle şeyler yazmak istemişimdir. Borges’in bazı hikâyeleri benim olmuştur. Öyle şeyler yazayım ki, artık onların sahibi olamayayım. Okuyanın malı olsun…

Bazen çok korkuyorum. Bunun sorduğunuzla ilgisi yok, içimden geldiği için söyledim.

Çıt Yok / Yazar: İsmail Güzelsoy / Mephisto Kitaplığı / Yayın Yönetmeni: Ömer Erzeren / Yayına Hazırlayan: Güneş Çelikkol / 1.Basım Ekim 2011 / 308 Sayfa

İsmail Güzelsoy; 1963 yılında Iğdır’da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’ndan ayrılıp İsveç’e gitti. İsveç’te yaşadığı üç yıl boyunca İsveç dili ve edebiyatı üzerine çalıştı. Başlıca eserleri: Kitab-ı Mukadder / Seni Seziyorum (öykü, 2000), Ruh Hastası (roman, 2004), Sincap (roman, 2005), Rukas (roman, 2006), İyi Yolculuklar (roman, 2007), İstanbul Gezi Rehberi I, II (2009). Son Kitabı ‘Çıt Yok’ Mephisto Kitaplığı’ndan çıktı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.