‘Cesaretten çok, vicdan işidir gazetecilik…’

 

Radikal gazetesinde, hak ve özgürlükler alanında hazırladığı haberleri ve özel dosya konularıyla dikkatleri üzerine çeken İsmail Saymaz ’ın yeni kitabı çok tartışıldı. Hakkında onlarca dava açılan ve para cezalarına çarptırılan genç gazeteci, Türkiye’nin gündemini sarsan üç ayrı olaya dair inceleme ve araştırmalarını kitaplaştırarak siyasal gündeme etki yaptı. Gazeteci – Yazar İsmail Saymaz’la Hanefi Yoldaş, Postmodern Cihad, Zirve Yayınevi ve Santoro cinayetini ele aldığı kitabı Nefret “Malatya: Bir Milli Mutabakat Cinayeti”ni ve gazetecilik anlayışını konuştuk.

Gazetecilik serüveninizden kısaca bahsedebilir misiniz ?
Rize’de lisedeyken yerel gazetelerde çalışarak başladım. O dönem oradaki Rize’de ekspres gazetesi, Rize’min sesi, Zümrüt Rize gibi gazetelerde şiirlerim ve yaptığım haberler yayınlandı. Radyo 2000 diye bir radyo vardı o dönemde.  İslami kesimin kurduğu bir radyoydu, orada program yapıyordum. Üniversite öncesi Fırtına gazetesi çıkmıştı. Rize’nin bilinen ismi Genca Karafazlıoğlu’nun çıkardığı ve adını Fırtına vadisi mücadelesinden alan bir gazeteydi. Orada röportajlarım çıkmaya başladı ki, Selçuk Üniversitesi gazeteciliği kazanıp gittim. Üniversitenin kurduğu hala yayın yapan Ün TV’de kameraman ve muhabir olarak çalıştım. İkinci yıl yatay geçişle Marmara Üniversitesi’ne geldim. 2002 Mayıs ayında Radikal’e staj için başvurdum ve o gün bugün Radikal gazetesindeyim.

Şiir yazmaya devam ediyor musunuz ?
Aziz Nesin der ya her üş kişiden biri şairdir. O zamanlar yazıyordum, şu an devam etmiyorum.. 18 yaşındaydım o zamanlar…

Peki haklar ve özgürlükler alanlarında çalışmaya başlamanız nasıl gelişti, söz edebilir misiniz?
İlk gençlik yıllarımda sağ ve milliyetçi eğilimliydim. Sadece tek yanlı yayınlar okuyordum. Lisede edebiyat öğretmenim “çok tek yanlı kitap okuyorsun. Al birde Yaşar Kemal oku, Nazım Hikmet oku” diyerek bana kitaplar vermişti. Yani okumayla oldu, herhangi bir örgüt ya da dernek çalışmasıyla politikleşmedim. Okuyarak politikleştim. Zaten öyle bir ilişki geliştirme olanağım, fırsatım ve vaktim de olmadı.

Basın dünyasında sizin tarzınızda haber yapanlar kısıtlanır. Siz politik haberlerinizle gündeme geldiniz hep. Çalıştığınız gazetede bu durumdan dolayı herhangi bir sorun yaşadınız mı, ya da engellendiniz mi ?
Hayır, hatta şimdi daha da arttı. Pınar Öğünç yazmaya başladı, Özgür Mumcu yazıyor. Ezgi Başaran yazıyor. Ben uzun süre, beş yıl boyunca tek başıma yazdım.  Henüz bir muhabir olarak bunu sürdüren yok zaten. O arkadaşlar köşe yazarı olarak  daha rahat kalem oynatıyorlar. Beyoğlu’nda işkenceyi ve bir çok işkence davasını ben takip ettim. Tuzla davaları, Engin Çeber olayı, Festus Okey davasını uzun süre ben takip ettim.  En son Göçmen dayanışma ağı bir broşür yayınladı. Tamamı benim haberlerimden oluşuyordu. Çünkü takip eden olmadı o davayı. Sadece biz gittik duruşmalarına. Mesela Festus Okey dikkat çekti ama hiç akılda kalmayan Mustafa Kükçe davası vardı, hala sürmekte o dava.

Mustafa Kükçe davasının süreci nasıl işledi ?
Mustafa Kükçe araba jantı çalmak iddiasıyla Üsküdar Ümraniye’de gözaltına alınmıştı. 24 yaşındaydı. Üç karakol gezdirildikten ve iddiaya göre dövüldükten sonra çıkarıldığı savcılıkça hırsızlık iddiasıyla tutuklandı. Ertesi gün cezaevinden ölüsü çıktı. Öldüğünde iki çocuğu vardı, biri üç biri bir yaşında. Alevi Çingene bir aileydi. Karakol kapılarında onlarda dövüldüler. “pis Çingeneler, pis aleviler” diye. Şimdi o çocuk öldü sahibi yok. O duruşmalara avukat Eren Keskin bir de ben gidiyorum. Sonrası daha da trajikleşti. Karısı Mustafa öldükten sonra sokakta selpak satmaya başladı, daha fazla dayanamayıp tanıştığı biriyle evlendi gitti ve çocuklar ortada kaldı. Bu davaların çoğu unutuldu artık.  Fakat şimdi daha yaygın yazılmaya başladı bu haberler, bu iyi bir şey. Kamuoyu baskısı oluştura oluştura yaptık. İki yönlü bir durum var burada. Ben yazıyorum diye insan hakları ihlali var anlamına gelmez bu. Beni önceleyen başka bir olgu var. Yazdığım için kısmen görünür olabilir ama yazmamın sebebi bunların hala sürüyor ve giderek artıyor olması. Kimsenin ilgilenmemesi benim tek başıma yazıyor olmam hem bu alanı var etti, sürdürülebilir hale getirdi, insanlar bu haberleri okur hale getirdi. Ben bun alanı besledim, bu alan beni besledi. İnsan hakları ihlali gibi bir durum var ortada. Ben kendim dövüp, kendim haberini yapmıyorum ki bunun…

Gazeteciliğin, gazetecilik etiğinin bu kadar sorgulandığı bir süreçte, cesur ve gözü kara haberlerinizle ve yazdığınız kitaplarla bir kesimin takdirini, gönlünü kazanırken; hedef haline de geldiniz, hakkınızda onlarca dava açıldı. Tüm bunlar arasında İsmail Saymaz kendini nereye oturtuyor, neler hissediyor..?
Benim yaptığım iş, benimle başlamış bir iş değil.  Eğer yazılı ve yaygın medyada hak haberciliği pratiği ve geleneği varsa bu benden önce başlamış, benimle beraber devam eden, benim içinde olduğum bir gazeteci grubuyla devam ettirilen, bizden başka gazeteci grubu tarafından da devam edecektir. Benden önceki kuşak, isim isim söylersem Adnan Keskin, Ahmet Şık, Alper Turgut, Hatice Tuncer, Metin Göktepe bu eğilimden dünyaya daha çok ezilenlerin bulunduğu yerden bakan, bu bakışı nedeniyle gazeteciliği de bu bağlamda geliştiren bir kuşağın başlatıp sürdürdüğü bir eğilimdi. Celal Başlangıç mesela bunun somut örneklerinden biri. Kimden el aldın dersen Adnan Keskin ve Ahmet Şık derim. Onların bıraktığı andan itibaren ben devam ettirdim.  Dolayısı ile yöneldiğim ağırlıklı üzerinde haber yaptığım alan, düşünce ve ifade hürriyetine yönelik kısıtlamalar, anti demokratik uygulamalar, işkence ve kötü muamele, hak arayışları…  Hemen hemen her tür hak arayışının haberleştirme sürecinin ve o pratiğin kendisi oldu. Benden önceki kuşak daha tehlikeli koşullarda yaptı bunu. Kendilerine yönelik polis şiddetinin olduğu, hayatlarına kast edildiği daha riskli süreçlerden geçtikleri bir geçmişten geldiler. Hayatta ve toplumda sınıflara bölünmüşsek ki öyle, gazeteci ona atfedilen 1920’lerin 1930’ların tarafsızlık etiketiyle yaşayamaz. Gazeteci hayatın karşısında taraftır.. Yoksulluğun karşısında taraftır, Kasapla koyun arasında gazeteci tarafsız kalamaz. Kurtla kuzu arasında tarafsız kalamaz. Sadece objektiflik vardır burada. Kişi elindeki doneleri, gelişmenin ve olayın, o her ne ise aslına uygun olarak vermek zorundadır.

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasından sonra bir şeyler değişti mi gazecilik anlayışında..?
Devlet Bakanı Egemen Bağış, “Tuncay Özkan’da alındı kimse sesini çıkarmadı, Ahmet’le Nedim alındı, dünya başımıza yıkıldı..” dedi mesela.

Neden ?
Çünkü artık Türkiye’nin taraf olduğu her küresel organizasyon, Avrupa Birliği’nden bilmem nesine kadar hazırladıkları her raporda Türkiye’deki basın ihlallerini, özellikle Ahmet – Nedim davasını dile getirir oldular. Şu bile çok trajik bir durum; Claudia Rooth 1990’larda o zamanın derin devlet ve onun kirli yapılandırmaları kontrgerilla, jitem  her ne ise o suç makinesi onun  tarafından katledilmiş, mağdur edilmiş Kürt halkıyla yan yana durmayı, kendi siyasal bakışının doğal bir yansıması kabul ederken bugün Ahmet ve Nedim’in de yargılandığı, adına kontrgerillanın devamı, derin devletin bir yansıması olduğu iddia edilen Ergenokon davasında, bu insanları görmeye gidiyor. Bu çelişkinin kendisi zaten izaha muhtaç. 1990’larda o yapılanmanın da hedefi olmuş Claudia Rooth, eğer o yapılanma buysa onun iki sanığını görmek için niye bu kadar ısrar eder?  Sadece bu zıtlığı vererek bile durumun giderek komikleştiğini anlayabiliyoruz. Tutuklandığının ertesi günü “biz Ahmet’e tanığız” diyen cumartesi anneleri, Hrant Dink’in ailesi, Metin Göktepe ailesi vardı. Yani devletin görevlendirdiği kolluk yada ilgili emniyet müdürü, ya da onun atadığı özel yetkilendirdiği savcının kanaati Türkiye’de resmi şiddetin en büyük mağduru olan bu üç ailenin tanıklığının yanında, bahse değer bir tanıklık bile değil. Dolayısıyla biz resmiyete dökülmese bile, Metin Göktepe’nin ablası Meryem Göktepe’in ya da annesi Fadime Göktepe’nin ağzından çıkmış bir kelimeyi savcının elindeki bir belgeye tercih ederiz. Türkiye’nin son 20 yılı bize bunu gösterir. Bizim Ahmet ve Nedim Ergenekoncu değiller diye kendimizi paralamamızdan çok, devletin niye bunlar o diye kendini paralaması lazım. Çünkü  onların işi daha güç.

ismailsaymaz2 ismailsaymaz3

Üzerinde çalıştığınız konular, kitaplarınıza konu ettikleriniz size dava açılmasının yanı sıra hayati tehlike yaratan şeylerdi aynı zamanda. Arı kovanına çomak sokmaktan korkmadınız mı hiç ?
Gazetecilik bir gövde gösterisi değil, bu bir cesaret meselesi değil. Cesaretten çok vicdan işidir gazetecilik. Orada düğümlenir, bir şeyleri yazarak cesaretini ortaya koymak değil gazetecilik. Vicdani olanı, insana dair olanı yazabilme meselesidir. Gazetecilik vicdanla başlayıp, orada biter. Yaptığım işe, sonuçlarından ötürü bakmam, sebeplerinden ötürü bakarım. Kişisel olarak korkak biriyim ben hayatımda. Risk almam, polis kimlik sorsa hemen kimliğimi gösteririm, resmi ilişkilerde devletle çatışmaya girmem. Sistemle bireysel olarak karşı karşıya gelme gibi bir eğilimim yok.  Hayata soldan bakarım ama demokratik sınırlar içinde kalırım. Bakışım sadece budur. Dolayısıyla devletin çok tehlikeli saymayacağı bir vatandaşım bireysel hayatımda. Faturalarını aksatmayan, üst komşusuyla, emlakçısıyla iyi geçinen biriyim. Sonuçta bu benim mesleğim. Onun olası sonuçlarından korkarak, yapmama gibi bir eğilime girmem. Bu benim işim. Onun doğal sonucu olarak dava açılabilir, şu olabilir, bu olabilir. Bunlarla ilgilenmiyorum. İlgilenirsem işimi yapamam ben zaten.

Hıristiyanlık ve misyonerlik karşıtı söylemleri sık sık duyuyoruz hatta bu konuda çeşitli etkinlikler de yapılıyor. Rahip cinayetleri hangi siyasal süreçte gündeme geldi sizce?
Siyasal İslam bu misyonerlik meselesinde öyle sanıldığı kadar masum değil. Siyasal İslam öyle 80’li  90’lı yıllarda her taşın altında misyoner aramakta çok mahirdi. Merdiven altı kiliseler diye bol bol yayın yaptılar. 1999 ve sonrasında ise şöyle bir mantıkla yaklaştılar meseleye. 28 Şubat olmuştu, 8 yıllık zorunlu eğitim gelmişti, kuran kurslarında yaş sınırı getirilmişti ve iktidardan alaşağı edilmişlerdi. Bir büyük siyasi oyunla Refah – Yol iktidarına son verilmişti. 2000 sonrası DSP – ANAP hükümeti vardı. Bu dönemde Fazilet  partisi vardı,  2001 yılı sonunda ikiye bölündü.  Saadet partisi ve AKP ortaya çıktı. Bu partinin milletvekilleri 2004 yılına kadar, misyonerlik mevzusunu ısrarla gündemde tuttular. Mecliste bu tarihler arasında  misyonerlik konusuyla ilgili 20 civarında soru önergesi verildi, konuşmalar yapıldı. Bunların tamamı aynı gelenekten gelen bu parti milletvekilleri tarafından gündeme getirildi. O denli saçmaydı ki, bazıları ‘Avrupa Birliği ilişkileri mi misyonerliğin önünü açıyor’ diye soran oldu. Milli güvenlik kurulu bunu bir tehdit olarak kabul etti. Israrla yine o dönemden milletvekilleri binlerce insanın misyonerleştiğini, Hıristiyanlaştırıldığı iddiasını ortaya atıyorlardı, özellikle deprem ve sonrasında. Hemen sonrasında araştırma yapılmıştı deprem bölgesinde Yalova – İzmit –  Sakarya –  Bolu hattında deprem ve sonrasında  hiç kimse Hıristiyan olmak için başvurmamıştı nüfus müdürlüklerine. Bu onları kesmedi.

Türkan Saylan hakkında da misyonerlik iddiaları ortaya atıldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkan Saylan’ın annesinin Hıristiyan kendisinin Müslüman olduğu iddiası yine bu milletvekilleri tarafından ortaya atıldı. Ölene kadar yürüdü bu kampanya. Garip mesela, o yıllarda Türkan Saylan hakkında ki bu argümanı iki kesim sahiplendi. Biri cemaatin Aksiyon dergisi, diğeri ise İşçi partisinin Aydınlık  dergisi.  İki zıt eğilimden iki grup ortak bir argümanı bu kadar çabuk nasıl sahiplenebilir ? Garip olan şuydu, Siyasal İslam’ın pişirdiği bu misyonerlik yemeğini askerler yedi. Askerlerde 2001 Aralık’tan itibaren misyonerliği tehdit üst başlığıyla gündemine aldı, 2002 ve 2003 sonrasında bunu AKP aleyhinde bir enstrüman olarak kullanmaya başladılar. Genel kurmay 40 sayfalık bir misyoner broşürü hazırladı, orda bile misyonerlerin sayısının 54 olduğu yazıyordu. Böyle büyük bir tehlikeden bahsettiler. Birde vahim olan şu, 1997 – 2004 arasında içişleri Bakanlığının nüfus işleri genel müdürlüğüne istinaden verdiği rakamlara göre, o yıllar arasında İslam’dan  Hıristiyanlığa geçenlerin sayısı 340, Hıristiyanlıktan İslam’a geçenlerin sayısı 220 civarındaydı. Yani neredeyse aynıydı. Buna rağmen toplumda büyük bir Hıristiyanlaşma dalgası varmış gibi propaganda yürütüldü. Bu Malatya’da cinayete giden bir sürece dönüştü.  Bu enstrümanın yaratılmasında en büyük pay sahibi Siyasal İslam’ın kendisi oldu.

‘Nefret’ kitabının üst başlığında “Bir Milli Mutabakat Cinayeti” başlığını kullanmışsınız. Bu mutabakat kimler arasındaydı, açıklayabilir misiniz ?
Son dönemin popüler uygulaması, bir toplumsal vaka, o her ne ise, siyasal İslamın ve liberallerin Ergenekoncu diye ulusalcılara, ulusalcılarında cemaat diye etiketlediği, siyasal İslam ve liberallere attığı iki kesimin suçu bir diğerine yıktığı bir tartışma sürecinden geçiyoruz. Biri cemaat biri ergenekon diye kodluyoruz bu kümeleri. Siyasal islamın inşa edip köpürttüğü, askerinde pekala bir enstrüman olarak kullandığı, bütün bir bürokrasinin bu hususta dahlinin olduğu bir durum. Sivil toplum, o her ne ise tırnak içine aldığım sivil toplum, iş adamı olarak, örneğin  Sinan Aygün, bir kanaat önderi olarak Hüsrev Gerenoğlu, yazar olarak Ergün Poyraz, Ergenekon çemberi içine alınan o topluluktan örneğin daha muhafazakar eğilimli olduğu  için bu bahislerde adı çok anılmayan, Üsküdar gazetesi sahibi Adnan Odabaşı, ya da MİT… Mit çünkü misyonerliği ikinci derece dini tehdit kabul ediyor.

Oradan tutalım 2000 yılında Protestan kiliselerini ayin günleri silahlarla basan terörle mücadele şubesine kadar. Milyonlarca kuran dağıtan diyanete kadar burada toplumsal konsensus  sağlandı. Bu konsensüsün odak noktasında sayıları bugün bile ancak 4000’i bulan misyonerlik diye sanki bir terör suçu, bir terör grubu varmış gibi bir ittifak halinde hedef gösterilen bir grup var. Bu halin doğal bir yansıması olarak Malatya’da bir cinayet işlendi.

Misyonerlik karşıtlığı en çok hangi yıllarda üst seviyeye ulaştı?
Özellikle Marmara depreminden sonra misyonerlik karşıtlığı yükseldi. Yunanistan’dan gelen kanların alınmadığı, ülkeye sokulmadığı, Abdullah Öcalan’ın yakalandığı, dehşet bir milliyetçilik ikliminin olduğu bir dönemdi. Ve deprem bölgesinde her tarafta İncil dağıtılıyor, insanlar onar beşer Hıristiyan oluyorlar gibi söylemlerin sıklıkla, önce gazetelerde, sonra mecliste, sonra hayatın değişik kesimlerinde dile getirildiği, 2005 yılına kadar tavan yaptığı bir iklimdi. 2007 itibariyle düşüşe geçti cinayetten sonra.

Santoro ve Malatya cinayetlerini karşılaştırdığımızda neler görüyorsunuz ?
Trabzon’da rahip Santoro, İtalyan asıllı Katolik bir vatandaş. Oradaki neredeyse Türkiye’den önce kurulmuş bir Katolik kilisesinin papazı, 2003 yılında Türkiye’ye gelmiş. Trabzon polisi rahip Santoro’yu Pontusçu diye ölümünden 3 ay önce dinlemeye aldı. Burada komik olan şu, bir insanın Pontusçu olabilmesi için, etnik olarak Rum, inançsal bakımdan Ortodoks olması gerekir. Santoro, etnik olarak İtalyan, inançsal olarak Katolik. İki kadim mezhep arasında zaten 1500 yıllık bir kavga var. Biri doğu kilisesi, biri batı kilisesi. Buna rağmen pontusçu diye dinlediler adamı. Pontusçuluk orada bir terör suçu olarak kavranıldığı için dinlediler. Rahip Santoro dinlenmesinin bitmesine üç gün kala öldürüldü. Yani öldürüldüğünde telefonu dinleniyordu. Garip olan şu, dinlenmesine gerekçe gösterilen suçu pontusçuluktu, aynı evrakta Rahip santoro ile suç ilişkisi içinde örgüt kapsamında gösterilen 3 vatandaş daha vardı ve bunlardan ikisi de protestandı. Yani misyonerdi. İki misyonerden biri İsveç’li Carl Magnus Stefan Persson, biri Türk Kerim Bozkurt . İkisi de etnik olarak Rum değil, inançsal olarak ortodoks değil. Bunları da pontusçu olarak dinlemişler. İsveçli olan, Santoro’nun ölümünden 16 gün önce,  arabasının camına kuvayi milliyeciler notu bırakılarak tehdit edilmiş. Şikayette bulunduğu halde savcılık işlem yapmamış. Belki orada işlem yapsaydılar, 16 gün sonraki rahip Santoro cinayetini önleyeceklerdi, önlemediler. Komik olanda şu, bundan bir yıl sonra aynı Carl Magnus Stefan Persson, bu kez Ergenekoncu olmakla suçlanan Malatya jandarması tarafından, gene tıpkı Trabzon emniyeti tarafından yapıldığı gibi pontusçu olmakla ve fazladan Gülenci olmaktan takip altına alındı. Dolayısıyla iki farklı uçta, biri Ergenekoncu olmakla itham edilen Malatya jandarması, diğeri Gülen’ci olmakla itham edilen Trabzon emniyeti tarafından böyle bir ittifaka varılması aslında mutabakatın kendisini gösteriyor. Demek ki farklı egemen eğilimlerde olsak bile, düşmanımız değişmiyor.

Misyonerlere karşı körüklenen nefret ne boyutta şu an sizce, herhangi bir gerileme söz konusu mu ?
Malatya cinayetinden sonra kamuda bürokraside bir farkındalık vardı, daha bir duyarlı davranmaya başladılar. Bazı kiliselere koruma koydular, bazı papazların etrafına koruma koydular. Farkındalık oluştu ama, en son MİT’in Hakkari’de yaptığı bir Kore’li vatandaşı takip etmesi, Diyarbakır Protestan kilisesindeki İngilizce kurslarını takip etmek, örneğin Maltepe belediyesinin bir Protestan kuruluşla beraber verdiği İngilizce kursunu takip etmek gibi faaliyetleri düşününce demek ki devletin kolluk kuvvetleri hala bunu tehdit olarak görüp takiplerini sürdürüyorlar. Öte yandan iklim değişmiş değil. Yılda 10 civarında kilisenin kapısına vurup kaçmadan, silahla ateş etmeye kadar, misyonerleri tartaklamadan, kitabevi basmaya kadar değişik ölçülerde saldırılar sürüyor. Her an için bir teşebbüs halini alabilir. İklimin değiştiği söylenemez.

Cinayetlerde sorumluluğu olanların terfi ettirilmesini nasıl açıklıyorsunuz peki ?
Ergenekon operasyonu kapsamında 8 jandarma tutuklandı zaten orada. O dönemin Malatya emniyet müdürü, Bursa emniyet müdürü yapıldı. Malatya emniyetinin hatası şuydu, bir gün önce üç katil zanlısı atış taliminden dönerken yakalanmışlardı, üzerlerinde üç kuru sıkı silah vardı. Polis “gençler siz ateş mi ettiniz” diye sordu. Olayların tümünü organize eden, içlerinden bir numaralı fail Emre Günaydın, tabancayı cebinden çıkarıp verdi. Polis arabayı aramadı, üzerlerini aramadı, arama yapsaydı arka koltuktaki ceketin altındaki iki silahı görecekti. O gün karakola götürüldüler, kabahatler kanunundan 50 lira ceza ödeyip bırakıldılar. Daha komiği, polisin el koydum dediği ve seri numarasını tutanakta işaret ettiği silah da ertesi gün cinayet mahallindeydi. Ve henüz cinayet işlenmişken yayınevine gittiler, dini kitapların İncil dahil yasadışı olup olmadığına baktılar, ölenlerin  parmak izlerini incelediler, öldürülen Necati Aydın’ın aslında öldürüldüğü güne kadar aslında devlet tarafından takip edildiği ortaya çıktı. Katillerin altı aylık para akışları ve arama arayan kaydı incelenirken, öldürülenlerin bir yıllık incelendi. Katillerden birinin para akışını incelemeyi unuttular. Böyle bir soruşturma izlendi.  Aynı tarihlerde emniyet yayınevine yönelik bir tehdit olmadığını söylemişti, oysa 2005 yılında bu yayınevi basılmıştı, aynı yıl Malatya’ya 10.000 İncil gönderildi diyerek yayınevine gelmiş İncillerin irtibata geçtiği kargo firmasının evi basılmıştı. Burada ülkü ocakları eylem yapmışlardı. O tarihlerde bir numaralı katil, ülkü ocakları üyesiydi. O topluluğun içinde olup olmadığına hiç bakılmadı. O tarihlerde Malatya’da Son Söz ve Bakış gazeteleri iki ay boyunca bu grubu hedef gösterdiler. Malatya Emniyeti sanki bunlar hiç olmamış gibi davranarak, ‘hayır hiçbir şey olmamıştır’ diyerek mahkemeye yazı gönderdi. Böyle bir emniyetin başındaki adam ödüllendirilip, Bursa emniyet müdürü yapıldı geçen aylarda. Üç yıl boyunca daha Malatya’da kaldı zaten. Benzeri bir süreç Hrant Dink meselesinde de yaşanmıştı. Tablo bu iken, bu cinayetlerin önünün alınabileceğini düşünmek çok zor.

Santoro ve Hrant Dink cinayetleri ile Zirve Yayınevi Katliamı’nı gerçekleştiren gençlerin 20’li yaşlarda hatta daha küçük olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Profilleri hemen hemen aynı. Mesela Rahip Santoro cinayetinin faili Oğuzhan  Akdin 16 yaşındaydı. Hrant Dink cinayetinin tetikçisi Ogün Samast 17 yaşındaydı. Ama onu azmettiren Yasin Hayal 24 yaşındaydı. Erhan Tuncel o yaşlardaydı. Profilleri şöyle, çoğu derslerinde başarısız, aralarında başarılı bir öğrenci yok zaten. İşçi yada işsizler. Sıradan faşizmin kriterlerinden biri olabilecek düzeyde, dindar, sokak milliyetçiliği ile kuşanmış bir kişilik, bunların doldurduğu bir tablo var.

Hanefi Avcı ile ilgili yazdığınız Hanefi Yoldaş kitabınıza da değinmek istiyorum ancak öncelikle şunu sormak istiyorum Devrimci karargah diye bir örgüt var mı gerçekten ?
Devrimci karargah diye bir örgüt var. Sol geçmişi bilen insanlar bu örgütü oluşturan grupları bilir. 16 Haziran örgütü mesela, 90’larda o örgüt dağılmıştı, onun bir kolu Avrupa’da varlığını sürdürüyordu. Bu örgütle 99’da ayrılmış, daha sonra adına Bedrettin hareketi demiş bir grup birleştiler ve devrimci karargah dedikleri bir örgüt kurdular 2006’da. Kandil’de PKK’dan silahlı bir eğitim aldıktan sonra bu grup Türkiye’ye döndü. Önce sadece sosyal ilişkileri vardı, aileleri, akrabaları, arkadaşları yani hayata buradan döndüler. Ve Ağustos 2008’de birinci ordu komutanlığına attıkları havan bombasıyla adlarını duyurdular. Zaten bu örgütün alışılagelmiş diğer silahlı sol örgütlerden acemilik bakımından ne kadar farklı oldukları ortaya çıktı, çünkü attıkları havan bombası birinci ordu komutanlığına değil, hemen yanındaki belediyenin temizlik işçilerinin bulunduğu bölüme düştü. Orada işçiler yaralandılar ve kaçarken bombayı hazırladıkları gazete üzerinde parmak izlerini bıraktılar. Bombayı attıkları ilk gün kim oldukları ortaya çıktı. AKP’nin binasına kuryeyle bomba gönderme türü bir eylem yaptılar. Burada bir polis memuru öldü ve 10 kişi yaralandı. AKP’nin çaycısı da vardı ağır yaralananlar arasında. Normalde Türkiye’deki sol örgütlerin denemeyeceği yöntemde bir eylem yaptılar. Sivil insanların bulunduğu yere, o eylemle hiç ilgisi olmayan sadece kitap taşıdığını zanneden bir kurye aracılığıyla bomba gönderildi ve o kurye en çok yatan kişi oldu cezaevinde devrimci karargah örgütünden..

Hanefi Avcı’nın yolu bu örgütle nasıl kesişti ?
Bu devrimci karargahtan çok devletin gayretiyle oldu. Hanefi Avcı ile yapılan işkenceci polis değerlendirmesi tamamen sola ait. Haklı bir hafıza nedeniyle bu topluma Hanefi Avcı 30 yıl boyunca işkenceci olarak kabul ettirildi, teşhir edildi. Solun başarılarından biridir bu doğru. Fakat bu şu realiteyi ortadan kaldırmaz. Bugün yazdığı bir kitap nedeniyle ait olmadığı iki örgütten yargılanıyor, 20’den fazla ceza davası, 20 tane tazminat davası ve hakkında 5 kez emniyetten ihraç istemiyle açılan soruşturma, eşinin de bu davada sanık olması, özel hayatının iğdiş edilmesi gibi muazzam bir kampanyanın ortasında. Hanefi Avcı, uzun yıllardır emniyet merkezinde devrimcilere solculara kan kusturmuş bir şiddet makinesinin başındaki faillerinden biri olarak kavranmış, değerlendirilmiş biri. Bütün bir devlet mekanizmasına dair eğer bir kara kutu diyeceğimiz biri varsa onlardan biri. Böyle biri bildiği bir devleti değil, yeni tanıdığı bir devleti bize anlattı.

Devletle ters düştü yani…
Burada yenilen kim bilmiyoruz. Bugün egemen olan, Hanefi Avcı ve benzerlerini alt eden, bir başka hakim eğilime karşı bir manifesto şeklinde çıkardı o kitabı. Hanefi Avcı daha tutuklanmadan bir yıl öncesine kadar Gülen cemaatinin ve onların yayını Zaman gazetesinin en çok sevdiği polis şefiydi. Edirne’den Eskişehir’e emniyet müdür olarak atandığında  buna en çok sevinen, Eskişehir’i CHP’nin elinden alamayan AKP’lilerdi. CHP’lilerde Avcı’nın Büyükerşen’in iktidarını sonlandırmak için geldiğini düşünüyorlardı. Fakat böyle düşünen kim varsa, Hanefi Avcı kitabını yayınladıktan sonra, imza almak için kapısında sıraya girdi.

Peki tüm bunların yanında devlet Hanefi Avcı’yı  devrimci karargah örgütüyle nasıl ilişkilendirdi? Ne ilgisi vardı bu örgütle ?
Devrimci karargah soruşturmasında şöyle bir değerlendirmesi var savcılığın. Sosyalist demokrasi partisi, devrimci karargah örgütünün yasal kurumudur. SDP’liler bu nedenle izlemeye alınıyorlar. SDP genel başkanı Rıdvan Turan’ın arkadaşlarından biri olan Necdet Kılıç’ta takibe alınıyor. SDP’yi oluşturan siyasi eğilim kurtuluş hareketi. Kurtuluş hareketi bugün iki ayrı partide temsil ediliyor. Sosyalist Parti ve SDP. Necdet Kılıç SDP’li olmamakla beraber, Mersin’de kurtuluş örgütünden olan ve Hanefi Avcı’nın işkence ettiği bir kişiydi. Doksanlı yıllarda Aktüel dergisinin işkenceci ile işkence mağdurunu buluşturduğu o kapakta  Hanefi Avcı ile dönemi değerlendirdiği ve resim verdiği bir adam. Anlaşılan o ki, o tarihten itibaren Necdet Kılıç ve Hanefi Avcı ilişkileri arkadaşlık bağlamında devam etmiş. Polis devrimci karargah soruşturmasını sürdürürken, Hanefi Avcı’nın da arkadaşı olan Necdet Kılıç’ı önleyici dinleme kapsamında dinlemeye aldı. Necdet Kılıç’ın telefonunun önleyici dinleme kapsamında dinlendiği gün aynı evrakta bir başkasının daha ismi vardı. O da Hanefi Avcı’nın sadece kız arkadaşıyla haberleşmek için aldığı telefondu. Hanefi Avcı’nın öğretmen bir kız arkadaşı var. İkisinin konuşabilmesi için iki öğrenci adına kaydedilmiş bir telefon. Kız arkadaşı için aldığı telefonla, Necdet Kılıç’ın telefonu aynı gün dinlenmeye başlıyor. Sonradan anlaşılıyor ki, Hanefi Avcı, Necdet Kılıç’ın evine kalmaya gitmiş kız arkadaşıyla beraber. Ve polis bu birlikteliğin farkındaydı. Dolayısıyla Sadece ikisi konuştuğu halde Hanefi Avcı’nın kız arkadaşının telefonu da böylece dinlemeye alınmış. O telefonla Necdet Kılıç arasında bir bağ yoktu. Hanefi Avcı, bunu İstanbul emniyetinden bir arkadaşından öğrendi. Ve  öğrenince benim de telefonlarım illegal yöntemlerle dinleniyor diyerek emniyet müdürlüğüne, iç işleri bakanlığına ve adalet bakanlığına başvurdu, fakat sonuç alamadı. Ve bu kitabı yazmaya koyuldu. Ancak Necdet Kılıç’ın telefonu yasal dinlemede olduğu için, Hanefi Avcı’da yasal olarak dinlenmeye başlanmıştı o esnada..

Hanefi Avcı, sadece Necdet Kılıç ile arkadaşlığı nedeniyle mi, bu dosyanın şüphelisi oldu ?
Necdet Kılıç, devrimci karargah şüphelisi olarak takip edilirken, polis tarafından takip edildiğini fark edip, Hanefi Avcı’yı o takipten nasıl kurtulacağını sormak için aramıştı. O da İHD’ye git savcılığa git gibi önerilerde bulunmuştu. Aynı zamanda Hanefi Avcı kitabında, bu telefon dinlenmesi olayına da yer verince, bunların tümü örgüte yardım olarak değerlendirildi.

Devrimci Karargah’tan yargılananlarda Hanefi Avcı ile aynı davada yargılanmak istemediklerini beyan ettiler, etmeye devam ediyorlar… Dava ne aşamada ?
Hanefi Avcı’da yargılanmak istemiyor.  Orada da komik bir durum var. Hanefi Avcı’nın da yargılandığı üçüncü devrimci karargah davası, ana devrimci karargah davasıyla birleştirildi. Hanefi Avcı örgüt üyeliğinden değil, örgüte yardım iddiasıyla yargılanıyor.  Örgüt üyeliğinden yakalanan kişilerin bir kısmı bırakıldığı halde Hanefi Avcı bırakılmadı. Dava sürüyor, fakat her duruşmada, kendisinin devrimci karargah örgütü üyesi olduğunu kabul eden kişiler, Hanefi Avcı’ya şiddet uygulayacaklarını söylüyorlar, kavga üstüne kavga çıkıyor….

İsmail Saymaz; Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Nisan 2002′de, Radikal gazetesinde çalışmaya başladı. Halen Radikal’in istihbarat servisinde muhabirlik yapıyor. Ağırlıklı olarak insan hakları, toplumsal olaylar, azınlıklar ve kent-yaşam haberciliği üzerine çalışıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.