Jan Devletoğlu – İyi Kötü Ermeni


Doğduğum gün babam altmış dört yaşındaydı. Arkadaşlarına sık sık, “Çok şükür hayatta soyumu, adımı devam ettirecek bir evladım oldu, ama ne yazık ki onun yetiştiğini, hayat yolunda ilerleyişini görüp yol gösteremeyeceğim, başarılarına katkıda bulunamayacağım, hayatta iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin, neşe ve hüznün bir arada bulunduğunu, onlarla yaşamayı öğrenmesi gerektiğini anlatamayacağım. Ama buna da şükür” dermiş. Öldüğü gün on yedi yaşındaydım. Bu sözleri söylemesinden sonra on yedi yıl o beni yaşadı, ben onu. O gün ben ilk Anadolu gezimin anılarını yazıyordum. O bir apartmanın merdivenlerini tırmanıyordu. İkimiz de mutluyduk… Kızlarım otuz yaşını geçtiler, evlenip çocuk sahibi oldular. Ama beni yeterince tanımadılar. Birini tanımak için onunla bir ömür birlikte olmanız yetmez. Birbirinizi yaşamanız gerekir. Mesleğim bana bu fırsatı vermedi. Oğlum Rafi doğduğunda babamın hissettiklerinin aynısını ben de hissettim. Bu nedenle ona kendimi ve hayatı anlatan mektuplar yazmaya başladım. Ben yanında olmasam da beni ve hayatı, benim gözümle de tanısın istedim. Yazdıklarıma “Oğluma Mektuplar” adını verdim. Üç yaşına geldiği gün yazdığım mektupları kitap yapmaya karar verdim. Adına “Ermenilik Hikâyeleri” dedim. Yakın bir arkadaşım “Adı Ermeni olan her şey çok tepki alır. Kitabı kimse okumaz. Okuyan birkaç kişi de önyargılı bakar” dedi. Çok haklıydı. Bunca yıl ülkemde Ermenilikten başıma çok şey gelmişti. Ben nüfus cüzdanımda yazılanı değiştirememiştim, ama kitabın adını değiştirmek kolaydı. “İkilem” adını verdim.

Bir başka arkadaşım “ ‘Karekök’ daha uygun bir isim olurdu” dedi. Editörüm Işıl Özgüner kitabın Doğan Kitap Yayın Kurulu tarafından kabul edildiği gün benden daha fazla heyecanlıydı. Haberi bana “Biraz evvel yayın kurulundan çıktım. İyi haberi hemen seninle paylaşayım istedim. Ermenilik Meseleleri’nin yayımlanması onaylandı” mesajıyla verdi. Kitabımın adı bu kez “Ermenilik Meseleleri” olmuştu. Ama adı içime sinmemişti. Kitabın yayına hazırlık çalışmaları sırasında dört hafta boyunca kitaba yeni bir isim aradık. Sonunda editörüm “İyi Kötü Ermeni” ismini önerdi. Sanırım ayrımcılık politikaları ve “iyi-kötü” mücadelesi içinde bir ömür boyu kat ettiğim yolu açıklayan en anlamlı isimdi. Yaklaşık elli yıl Türk basını ile yabancı basın ve televizyonlarda gazetecilik yaptım. Gazeteciliğimin Türkiye’yle ilgili ilk on üç yılını Türk Haberler Ajansı (THA) ve Güneş gazetesinin İngiltere temsilcisi, sonraki on dört yılını Sabah Grubu İngiltere temsilcisi, geri kalan on iki yılını da Vatan gazetesi İngiltere temsilcisi olarak geçirdim. Dinç Bilgin döneminde, Yeni Yüzyıl ve Binyıl gazetelerinde ve Ercan Arıklı’nın Aktüel dergisinde yazı yazdığım zaman aynen 1980’li yılların Güneş gazetesindeki doygunluğu ve heyecanı hissettim. Onlar dışında birkaç büyük olay hariç, yaşadıklarım benim için rutin, magazin-haber gazeteciliğiydi. Heyecan verici olmaktan uzaktı. Anlatmaya gerek görmedim. Gazetecilik hikâyelerime gelince, onlar zaten bu kitabın kapsamı içinde değildi. Gazetecilik sürecimde yüzlerce editör tanıdım. Ama kitap yayıncılığında editör olmak, bir filmin yardımcı yönetmeni olmak gibi bir şeydir. Yazdıklarım eğer kitap olduysa değerli editörüm Işıl Özgüner ve Doğan Kitap Yayın Direktörü Deniz Yüce Başarır sayesinde oldu. Kitabın adına gelince nasıl isterseniz öyle okuyun “Ermeni” adını hiç görmeseniz de olur, çünkü ben, vatanım dediğim ülkemde iyi kötü Ermeni olmaktan çok usandım. Ama mutlaka bana sormak isterseniz 17. yüzyılda yaşamış Hollandalı düşünür Baruch Spinoza’nın “Ne gül ne ağla, sadece anla” şeklindeki sözlerini düşünerek okuyun. O zaman kitabın özüne varmış olursunuz. Gerisi fazla önemli değil.

İlk anılar

Hatırlayabildiğim ilk çocukluk anılarımda, yazlık sinemalarda en heyecanlı yerinde sık sık kopan filmler gibi bölük pörçük sahneler var. Beş altı yaşındaydım. Biz İstanbul’da oturmamıza rağmen, halam Ankara Keçiören’de bir bağ evinin kiralık alt katında otururdu. Artin isimli Ermeni bir dericiyle evli olan kızı Roza ise az ileride, Demirkapı durağında, yine kiralık bir apartman dairesinde otururdu. Annemle sık sık Ankara’ya halamı ziyarete giderdik. Halamın, “Ankara’dan başka yerde ölmek istemiyorum” demesi ve damadının dericilik işi onları Keçiören’e bağlamıştı, ama annemin, babamın Ankara doğumlu olması dışında Ankara’yla hiçbir ilişkisi yoktu. Seyahati çok sevdiği için kim nereye davet etse hiç düşünmeden gider, beni de beraberinde götürürdü. Yeni insanlar tanımak, görmediği yerleri görmek, sohbet etmek annemin en sevdiği şeylerdi. Ben de seyahat etmeyi, bilmediklerimi sorarak, okuyarak öğrenmeye çalışmayı anneme borçluydum. Ankara’ya bu denli bağlı oluşumuzun, halamın ben Ankara’dan başka yerde ölmek istemiyorum demesinin gerçek nedenini daha sonraları ilginç bir olay sırasında yine halamdan öğrenmiştim.

***

Halamın Keçiören’de kirada oturduğu evin sahibinin adı Yahmaz’dı. Yahmazlar sahibi oldukları evin üst katında otururlardı. Karısının da Ermenilik çağrıştırmayan bir adı vardı. Halamın dediğine göre Yahmazlar gizli Katolik Ermeni’ydiler. Neden gizliydiler? Kimden gizleniyorlardı? Bunu çocukluk yıllarımda pek anlamamıştım, ama daha sonraları herkese benzemeyen aykırı isimlerle yaşamanın yaratacağı sorunlarla ben de tanışınca, gizliliğin anlamını daha iyi anlayacaktım. Yahmazların benden oldukça büyük Vera adında bir evlatlıkları vardı. Hatırladığıma göre Vera’nın asıl anası babası Doğu’da bir yerdeydi; çocuklarının yerel sorunlardan uzak, Batı’da varlıklı bir ailenin yanında yetişmesini istemişler, tanıdıkları Yahmazların yanına evlatlık olarak vermişlerdi. Daha sonra Ankara ve İstanbul’da zengin ailelerin yanında daha birçok Vera’ların olduğunu öğrendim. Ama babam boyumdan büyük işlere karışmamayı öğrettiği için bu konulara hiç bulaşmadım. Zaten beni de pek fazla ilgilendirmiyordu. Dedim ya, beş altı yaşıma kadar geri giden bu bölük pörçük anılar zaten sık sık kopan yerli filmleri anımsatıyordu. Vera’yla bağ evinin meyve bahçesine inen beton terasında seksek oynardık. Yere tebeşirle birbirine bitişik kare ve daireler çizer, kareleri numaralandırır, elimizdeki taşı işaretlediğimiz noktadan çizdiğimiz şekillerin içine doğru atar, diğer karelerin ve dairelerin çizgilerine basmadan tek ayak üzerinde zıplayarak taşın düştüğü yere gider ve attığımız taşı karelerden aşırtmaya çalışırdık. Seksek oyununu bana Vera öğretmişti. Bazen oyunun en heyecanlı yerinde Vera’nın annesinin sesini duyardık. “Vera, çabuk yukarı gel, bulaşıkları yarım bırakmışsın.” Vera bir koşu yukarı çıkar, bulaşıkları yıkadıktan sonra yine aşağıya sıvışırdı. Ama analığının tiz sesi yine oyunumuzu bozardı. “Vera, balkonu süpürmemişsin.” Bazen oyun oynadığımız zemine halam tarhana serer, güneşte kuruturdu. Biz tozlu ayaklarımızla ıslak tarhanaların yanından geçerken taş ve toprak zerrecikleri de tarhanaya karışır, halam çığlığı basardı. Tarhana çorbasını çok severdim. Bazen yerken ağzıma kum ve taş zerrecikleri gelir, elimle çıkarır, halama gösterirdim. O da, “Tarhana serdiğim zaman oyun oynarsan, taşlı tarhanaya razı olacaksın” derdi. Vera’yla seksek oynamayı çok sevdiğim için uzun süre taşlı tarhana çorbasını da sevdim.

Çocuk Parkı

Ankara gezileri genelde yazın olurdu. Birkaç ay kadar An- kara’da kalır, sonra tekrar İstanbul’a, tek yatak odalı evimize dönerdik. O sene İstanbul’da Rumeli Caddesi’ne yakın bir yerde bulunan anaokuluna gitmeye başlamıştım. Annem sabahları yumurta, peynir ve ekmekten ibaret kahvaltılık sepetimi hazırlar, hasır sepeti eline alır; o önde, ben arkada yuvanın yolunu tutardık. Dönüşte yine beni almaya gelirdi, bir koşu eve gider, ızgara köfte ve kızarmış patates yedikten sonra eğer hava güzelse Nişantaşı’nda Yekta Lokantası’nın karşısındaki çocuk parkına giderdik. Ben kızarmış patatesi ve çocuk parkını çok severdim, ama her gün aynı şeylerin tekrarlanmasından da pek hoşlanmazdım. Çocuk parkının bende çok özel anıları var. Parkın kapısında mutlaka bir simitçi olurdu. Her zaman aynı kıyafetiyle aynı simitçi, aynı simit tablasının üzerinde yarım camekânlı, aynı kirli dolap… Canlı bir heykel gibiydi simitçi. Annem simidi çok severdi. Parka her gittiğimizde mutlaka bir simit alır, bana da bir parçasını verirdi. Ben de simit severdim, ama çocuk parkının kapısındaki simitçi hep burnunu karıştırdığı için onun simidinden iğrenirdim. Ama annemi kırmamak için verdiği simidi alır, ona göstermeden bir köşede güvercinleri yemlerdim. Çocuk parkının kapısında, simitçinin az ötesinde, üç ayaklı bir sehpanın üzerine koyduğu bir tablada çeşitli oyunlar yapan şişman bir adam dururdu bazen. Oyun oynanan tablanın etrafı hep kalabalık olurdu. Annem nedense benim oyunları izlememi istemezdi. Ama yasakları hep delmek istediğim için parka girdikten sonra bir yolunu bulur, şişman adamın tablasında yaptığı oyunları seyretmeye giderdim. Tablanın ortasında rulo şeklinde kıvrılmış, kahverengi bir kemer olurdu. Kemerin etrafında da seyredenlerin attığı bozuk paralar… Adam elindeki kalemi paraları atanlara verir, kemerin tam ortasına batırmalarını ister, sonra da hızla kemeri bir ucundan çekip açardı. Şişman adamı ne zaman seyrettimse hep aynı şey olurdu. Seyirciler tablaya para atıncaya kadar kemerin hep ortasını bulurlardı. Heves edip para koyduklarında bazen kazanır, bazen kaybederlerdi. Ben sık sık gittiğim için seyircilerin hep aynı adamlar olması dikkatimi çekmişti. Bazen yabancı seyirciler de gelirdi oyunu izlemeye. O zaman oyun kızışır, tabla para dolar, yabancılar para koydukları zaman kemerin ortasını bulamazlardı. Tablanın etrafındakiler para kaybeden adamı daha çok para koymaya teşvik ederler, adam para koydukça kaybederdi. Birkaç kez daha oynadıktan sonra koyduğu paraların hepsini kaybeder, üzüntüyle, başı önde ayrılırdı.

***

Yıllar sonra bir gün Londra’nın en görkemli köprülerinden birisi olan Westminster Köprüsü’nün üzerinde bir kalabalık gördüm. Merakla yanlarına yaklaştığımda gözlerime inanamadım. Çocukluk günlerimin sahnesi aynen önümdeydi. Üç ayaklı bir sehpa, sehpanın üzerinde para dolu bir tabla ve kemerin ortasını bulmaya çalışan insanlar… Aynen Nişantaşı çocuk parkının kapısındaki gibi, kalabalığa sonradan katılıp da para koyanlar hep kaybediyorlardı. Para koyuncaya kadar kolaylıkla buldukları kemerin ortasını, para koyduktan sonra katiyen bulamıyorlardı. Yıllar sonra, bu kadar uzakta her şey bu kadar birbirine benzer miydi?

***

Çocuk parkına gelen pek çok yaşıtım vardı. Çoğu günlük ya da geçici arkadaşlardı. Hırsız-polis, kovboyculuk oynardık. O zamanlar her erkek çocuğun rüyası, belinin iki yanından Amerikalı kovboy Gene Autry gibi koca tabancalar sarkıtmaktı. Ağaçların ardına gizlenir, aynen onun gibi birbirimize silah çekerdik. Vurulanlar, sendeleyerek yere düşenler, düştükten sonra titreyerek ölenler olurdu. Bazen kötü kovboy gelir, yere düşenin üstüne silahındaki tüm kurşunları boşaltırdı. Ölmezse bir de tekme atardı. İşte o zaman oyun biter, kavga başlar, anneler ve anneanneler ayırıncaya kadar da sürerdi. Ama az sonra oyun yine kaldığı yerden devam ederdi. Aramızda o kadar iyi rol kesenler olurdu ki, Yeşilçam artist avcıları onları görse hemen Kovboy Ali’de1 rol alabilirlerdi. Bazen hep birlikte kovboy şarkıları söylerdik. O dönemin en popüler kovboy şarkısı “Amerikan kovboyları aslan Cinotri” diye başlardı. Cinotri elbette ki Hollywood’un ünlü kovboyu Gene Autry idi. En çok oynadığımız oyun saklambaçtı. Çalılar ve bodur ağaçlar arasındaki kuytu köşelere ve mağara dediğimiz ağaç kovuklarına saklanmak çok heyecan verirdi. Bazen sobelenmeyen son çocuğu uzun süre aradığımız olur, neden sonra çişini tutamadığı için annesinin alelacele eve götürdüğünü öğrenir, çok kızardık. Bazen aramıza kız çocuklar da katılınca, diğer oyunları unutur, evcilik oyunu oynamaya başlardık. İçimizde en büyük oğlan baba, en büyük kız da anne olurdu. Dünyadan habersiz ufaklıklar ise çocuk rolünü üstlenirlerdi. Oyun sırasında çok adil davranırdık. Babalar yaş ve boy sırasına göre rol değiştirir, herkes sırayla bir kez baba olurdu. Kızlar birden fazlaysa, aynen babalar gibi onlar da sırayla anne olurlardı. Ufaklıklar ise hep çocuk… Evcilik oyununun en heyecanlı anları, sinema afişlerinde gördüğümüz öpüşme sahnelerini sarmaşıklar arasında denemeye kalkıştığımız anlardı. Herkes bir kez bu sahneleri kopya etmeye çalışırdı. Ama ne var ki, sanki anlamışlar gibi tam öpüşme gerçekleşeceği sırada kızların ya anneleri ya büyükanneleri ya da dadıları çıkagelir, “Siz ne yapıyorsunuz orada bakiiim? Hadi dışarı” derler, o tatlı çocuk dünyamızı bozuverirlerdi.

***

Çocukluk heyecanlarını unutmak zordur. Bazıları o kadar güçlüdür ki, aradan yıllar geçse dahi en küçük ayrıntısına varıncaya kadar hatırlarız. Belki de sonuna kadar yaşanamayan ilk arzu ve heyecanlar, tamamlanmayan başarılar olduğu için unutulmaları güçtür. Çocukluk ve ergenlik yıllarındaki ilklerin özel bir yeri vardır belleğimizde.

***

Bir gün yine çocuk bahçesinde saklambaç oynarken o gün tanıştığım bir çocukla aynı çalılığa saklandık. Bulunduğumuz yer o kadar kuytuydu ki, tüm çocuklar gizlendikleri yerlerde bulunup “Yılmaz Güney ile Müjgan Ağralı’nın oynadığı, yönetmenliğini Yılmaz Atadeniz’in yaptığı, 1966 yapımı kovboy filmi.” sobelenirken bizi kimse bulamıyordu. Can sıkıntısıyla beklemeye başladık. Benden birkaç yaş daha büyük olan arkadaşım birden, “Benim pipim seninkinden daha büyük” dedi. O güne kadar annemin Fransız arkadaşlarının çocuklarıyla bu konu etraflıca tartışılmış, ama benimki hep büyük çıkmıştı. “Hayır” dedim, “benimki daha büyük.” Arkadaşım beklemiyordu bunu. “Var mısın ölçmeye?” Birden kısa pantolonlar fora edildi, bizim cansız pipiler ortaya çıktı. Ne var ki ikimiz de aynı anda irkildik. Pipilerimiz birbirine benzemiyordu. Arkadaşım hemen atıldı: “Aaa, sen kabuklusun… Daha sünnet olmadın mı?” Ne demek istediğini tam olarak anlamasam da, herhalde sorunun geliş şeklinden çok utanmıştım; derhal, “Hayır, olmadım” dedim. Bu sırada arkadaşlardan birisi ikimizi birden sobeledi. Böylece pipi sohbeti yarıda kaldı. O gün eve dönerken anneme, “Ben ne zaman sünnet olacağım?” diye sordum. Annemin cevabı beni daha da şaşırtmıştı: “Sen sünnet olmayacaksın!” Nedenini bilmiyorum ama, ya annemin tavrından ya da benim diğer çocuklardan farklı olduğumun annem tarafından onaylanması korkusundan bu soruyu bir daha sormadım. Bu olaydan birkaç hafta sonra aynı çocuğu arkadaşlarıyla birlikte çocuk parkında bir daha gördüm. Oyun oynamak umuduyla koşarak yanlarına gittim. Bana garip garip baktılar; sonra aniden hep bir ağızdan, “Kabuklu… kabuklu… kabuklu” diye alay etmeye başladılar. Ağlayarak annemin yanına koştum. O günden sonra hayatımda büyük bir değişiklik oldu. Annem beni bir daha Nişantaşı çocuk parkına götürmedi. Pipimle başlayan ve adımla devam edecek olan, diğer çocuklardan farklı olduğumun ilk sinyalleri daha sonraki yıllarda pek çok kereler karşıma çıkacaktı…

***

Nişantaşı çocuk parkı ziyaretleri sona erdiği için, şimdi üniversite olan eski Maçka Kışlası’nın karşısındaki Maçka Parkı’na gitmeye başladık. Bazen parkı geçer, şimdiki Swissôtel’in yerindeki, adı “Taşlık” olan büyük çay bahçesine gider, tepeden Boğaz’ı ve Adalar’ı seyrederdik. Taşlık Gazinosu’nun harika bir manzarası vardı. Kız Kulesi, Üsküdar, Adalar, Topkapı Sarayı ve Boğaz hepsi gözlerimizin önündeydi. O günlerde böyle bir güzelliği, bir gün sadece zengin otel müşterilerinin izleyebileceğini söyleseler kimse inanmazdı. Taşlık’ta annem mutlaka Uludağ gazozu içer, bana da iki yudum tattırırdı. Ben daha çok isterdim, ama çocuklara zararlı der, sonra da üzülmeme dayanamaz, bir yudum daha içmeme izin verirdi. Dönüşte pembe bir binanın önünden geçerdik; bir gün annem parmağıyla binayı göstermiş, “Burası İsmet Paşa’nın evi” demişti. İsmet Paşa’nın kim olduğunu bilmezdim, ama ev çok hoşuma gitmişti. Çok sonraları ne zaman radyoda İsmet Paşa adı geçse, babamın Paşa’dan hiç hoşlanmadığını anlardım. Bunun nedenini ölmeden altı ay kadar önce babamla yaptığım kısa bir konuşma sırasında öğrendim. O gün söz dönüp dolaşmış, İsmet Paşa’ya gelmişti. Ben babama neden İsmet Paşa’dan hoşlanmadığını sordum. O da, “Varlık Vergisi nedeniyle” dedi. O günkü konuşma burada kesildi. Varlık Vergisi’nin gelir vergisi olmadığını daha sonra yine babamdan laf arasında öğrendim. Varlık Vergisi 1942 yılında Türkiye’de yaşayan azınlıklara uygulanan bir vergiymiş. Vergi miktarı o kadar yüksekmiş ki, ödemenin imkânı yokmuş. Ödeyemeyenler kafilelerle önce Eskişehir, Sivrihisar’a; oradan da Doğu’ya çalışma kamplarına sürülmüş. Çoğu ya yollarda ya da çalışma kamplarında hayatını yitirmiş. 1915 Tehciri’nden Halep’e kaçarak canını kurtaran babam, elinde olan birkaç kuruşu da Varlık Vergisi yüzünden kaybetmiş. Vergiyi ödemiş, ama yatacak yatağı, oturacak odası bile kalmamış. Kendi deyişiyle “ona buna muhtaç olmuş”, benim deyişimle “sıfırlanmış.” Bugünkü koşullarda, bir zamanlar dedesinden, babasından miras kalmış tapulu evleri, bağları, atları, koyunları ve keçileri olması gerekirken hiçbir şeyinin kalmaması; daha da önemlisi kardeşleri, akrabaları ve arkadaşlarıyla birlikte vatanım diyerek yaşadığı bir ülkede ayrımcı düşüncelerle sürekli olarak her şeyini kaybetmesi, sıfırlanmanın da ötesinde bir duyguydu. İsmet Paşa’yı sevmemesine gelince, Varlık Vergisi döneminde Paşa milli şef olduğu için sadece duygusaldı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Doğan Kitap’a teşekkür ederiz.

Jan Devletoğlu; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi ve Psikoloji bölümlerinden mezun oldu. Londra’da sinema ve televizyon yüksek lisansı yaptı. Gazeteciliğe Safa Kılıçlıoğlu’nun Pazar mecmuasına mizah yazıları yazarak başladı. Kadri Kayabal’ın Türk Haberler Ajansı (THA) döneminde ajansın İngiltere temsilcisi oldu. “Varto”, “Sabahçılar” ve “Doğu Anadolu” konulu fotoğraf ve foto röportajları İsveç’te büyük ilgi gördü. İsveç Pen Kulübü deprem fotoğraflarını sergiledi. Foto röportajları ödüller aldı. İsveç gazetelerinin Türkiye muhabirliğini yaptığı dönemde Türkiye’de on dört, İsveç’te üç fotoğraf sergisi açtı. Türkiye’de ve uluslararası fotoğraf yarışmalarında birincilik ödülleri aldı. TRT 2 “İyi Akşamlar” programına Londra’dan katıldı. 1985 yılında Güneri Cıvaoğlu’nun teşvikiyle yeniden Londra’ya döndü ve Güneş gazetesinin Londra muhabiri oldu. 1990 yılında Sabah Grubu’nun İngiltere temsilciliğini üstlendi. Sabah, Yeni Asır, Yeni Yüzyıl ve daha sonra Binyıl gazetelerinde ve Aktüel dergisinde araştırmacı gazeteci olarak yazı dizileri hazırladı. 1996 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Yılın Gazetecisi” ödülünü aldı. İlk kitabı Umut Yolcuları (Boyut Yayın Grubu) İngiliz basınında ses getirdi. 2002 yılında Sabah Grubu’ndan ayrılarak Vatan gazetesinin İngiltere temsilcisi oldu. 2012 yılında Vatan’dan ayrıldı. Son kitabı İngiliz Arşivlerinde 12 Eylül’ün Ayak Sesleri (Doğan Kitap, 2010) üç baskı yaptı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.