İyinin Egemenliği – Iris Murdoch

 

“İster klasik ister çağdaş olsun, felsefenin sorunları çoğu zaman karışık bir düzlemde tartışılır ve felsefe, bu tartışmaya her zaman açıktır. Iris Murdoch, insanın talepleri ve istekleri üzerinden, felsefenin temel sorunlarını tartıştığı bu makalelerde, kavramların altını adeta bir maden işçisi gibi kazarak, kendi gerçeğini, “iyi”sini aramaktadır. Bunu yaparken de varoluşçuluktan davranışçılığa, psikoloji ve psikanalizden Marksizm’e, sonra en başa, Platon’un Devlet’ine atıfta bulunur. Ahlakın kavramlara, özellikle “iyi”ye yaklaşımını değerlendirmeye, yeniden adlandırmaya ve korkusuzca tartışmaya çalışır Murdoch; buna Tanrı da dahildir. Hatta bazen kendi teorilerini tartışmaya açarak, yeni bir yön, yeni bir çıkış yolu arar. İyinin Egemenliği, bahsi geçen çıkış yolunun felsefeyle birlikte olacağını anlatan, Murdoch’ın belki de en değerli tartışmalarını barındıran, zihin açıcı bir eser.” İyinin Egemenliği’nden “Tanrı” ve “İyi” Üzerine başlıklı bölümü paylaşıyoruz.

“Tanrı” ve “İyi” Üzerine

 

Felsefenin esasen üzerine eğildiği şey, birinin sahip olduğu var oluş yapısını ve gerçek denilen o şeyi keşfedip ortaya koymaktır. Ahlak felsefesini düşündüğümde, şu an bana bu durum geçerli değilmiş görünüyor. İlgili değerlerle ilişki kurabilen ya da söz konusu durumda bu durumların imdadına yetişip onlarla yüzleşebilen felsefe olmazsa, felsefenin çevresindeki psikoloji, politik ve toplumsal teoriler genişler ya da din gibi alanlar çöküş yaşarlar. En azından şunu söylemem gerekir ki, mevcut felsefeyle ilişkili psikolojinin, çağdaş psikoloji terminolojisiyle erdem sözcüğünü içeren bir terminoloji düzlemini bir araya getirmesi için derhal bir hamle yapması gerekiyor. Bizim ihtiyaç duyduğumuz şey, artık estetik ve politik bağlamlardan ve düşüncelerden arınmış, Freud’dan ve Marx’tan gerçek anlamda bahsedebilen bir ahlak felsefesi alanıdır. Ahlak felsefesi artık filozofların şu an göz ardı ettiği sevgi konusuna tekrar ve tekrar dönüş yaşamalıdır.

Geçmişteki Avrupa felsefesinin, yani varoluşçuluğun devrettiği bayrağı taşıyabilecek, işlevsel olan bir felsefeye ihtiyaç duyduğumuz sürekli ifade edilmektedir ve bu görüş; şu an felsefe üzerine düşünenleri ve birçok dilbilimciyi oldukça meşgul etmekte ve doğrudan ifade etmeseler de varoluşçuluğa ait bu kavramlara başvurarak çalıştıkları gözlemlenmektedir. Demek istediğim, ihtiyacımız olan felsefede, varoluşçuluğun üstünkörü bir biçimde ele alınamayacağı gerçeğidir; şüphesiz, geçmişin bir mirası olabilir bu ancak buna rağmen bana oldukça gerçekdışı ve iyimser doktrinlerden oluşan ve bazı yanlış değerleri taşıyan bir bakış açısıyla sunuluyor gibi geliyor.

Varoluşçuluğun o muhteşem kırılması, bana kalırsa, felsefeyi anlamlı ve ortak bir mücadele alanı olarak belirleyip ortaya koyabilmesiyle gerçekleşiyor. Kierkegaard’a göre Hegelci bakış, sonrasında derme çatma bir kulübede yaşayan birisi tarafından inşa edilen görkemli bir saray gibidir. Ahlak felsefesi mutlak suretle diri tutulup yaşatılmalıdır. Ancak varoluşçuluk popüler bir felsefe olduğunu kanıtlamış ve varlığının farkında bile olmayan, onun üzerine hiç düşünmemiş Oxford filozofları gibi birçok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Bütün bunlara rağmen varoluşçuluk, her ne kadar büyüleyici bir girişim olarak da gözükse, bana nedense gerçeklik tarafından değil de sadece romantik bir ortaya çıkış eylemi olarak gözükmekte ve varoluşçuluğun yayılmasını sağlayan önde gelen araştırmacılar bize yanlış yeri işaret ediyor gibidir. Wittgenstein felsefede artık Kartezyen bakışı sonlandırdığını düşünüyordu fakat görünüşe bakılırsa, ahlak felsefesindeki varoluşçu bakış, halen Kartezyen ve benmerkezci gibi duruyor. Yani demek istediğim, kendimize dair o resmin, önüne geçilmez bir biçimde büyümesidir. Hiç de gerçekçi olmayan bir irade fikriyle tanımlandık ve koparıldık. Gerçeklik artık bizden çok uzakta seyahat eden bir yolcu uçağı gibi ve biz onun nerede olduğuna dair tasavvur gücümüzü kaybettik. Günahın, temelde ne olduğuna dair açık bir tablo yok ortada. Kierkegaard çok açık bir şekilde görmüştür ki, “Günahı ele almayan bir etik, hiçbir şekilde bir bilime işaret edemez” ancak şunu da eklemiştir: ‘Ne zaman günahı ele alır, işte o zaman kendiliğinden (eo ipso) kendi alanının ötesinde konumlanmış olur.”

Kant, Akıl’a, Hegel ise Tarih’e inanmış ve sonsuz bir gerçeklik içerisinde bunların bir inanç formu olduğunu öne sürmüştür. Geleneğin dışına çıkmayan ancak ikisine de inanmayan çağdaş düşünürler, özgürlük ve en iyi ihtimalle içtenlik gibi değer kavramları çerçevesinde dönüp dolaşmış ve İngiliz filozofların gündelik uygunluklarına bağlı kalmışlardır. Felsefenin diğer yüzünü çevirdiğimizde gördüğümüz şey, “kendilik” fikrinin geçmiş tanımından koparılarak tekrar üzerine düşündüğü ve etiğin ahlaki işlevler için bu kavrama başvurmadığı ve tekrardan ele almayı bir türlü beceremediği gerçeğidir. Bu durumda ahlaki eyleyen; iradenin izole edilmiş bir kıstası, bilincin derinlere uzanan kökleri, psikoloji ya da sosyoloji gibi diğer disiplinlere dallarının uzanmasıyla çoğalan bir ağaç gibidir. Bir yanda doğa bilimi bir yanda da iradenin maceralarının yer aldığı Luciferian felsefe. Ahlak felsefesi, dolayısıyla ahlaki düşünce bu nedenle sözde bilimsel determinizmle paralel ilerlediği düşünülen sorumsuz ve kontrolsüz bir öz savunmaya karşı yapayalnız bırakılmıştır. Zihnin henüz incelenememiş o gücüne dair fikir, ondan türeyen bir aldatmacayla ilişkilidir. Sartre ve birçok İngiliz ahlak filozofu, Kant’ın dünya görüşlerinin artık son damlalarını taşır gibidirler. Güdülenmeyle ilgili araştırmalar, ampirik bilime bahşedilmekte ve irade, güdü gibi kompleks bir yapıyla yer değiştirmekle kalmamakta, erdem kavramının kompleks yapısı da iradenin yerine geçmektedir.

Moore’un küçük bir piyesle sahneye koyduğundan beri İngiliz felsefe tarihi, çağdaş etiğin özel ikilemleriyle karşı karşıyadır. Russell’ın bir temele oturttuğu ve ardından Wittgenstein’ın üzerine eğildiği ampirizim, etiği felsefenin dışarısında tutar. Ahlaki yargılar gerçeğe ya da temele yaslanmaz ve Tractatus  dünyası içerisinde bir yeri yoktur. Moore’un kendisi, “ahlaki gerçek”in özgün bir metafiziğini bize göstermiş olmasına rağmen oldukça kritik ve belirleyici bir soru sormadan geçemedi: Bize özellikle ayrımın farkında olmamızı gösteren “Neler iyi olandır?” sorusunu, “ ‘İyi’ ne anlama gelmektedir?” sorusundan mutlaka ayırmamız gerektiğidir. İkinci sorunun cevabı iradeyi işaret etmektedir. Natüralizm bir yanılgıdan oluştuğundan, iyi tanımlanamaz bir şeydi çünkü herhangi bir biçimde iyi olarak sunulan şey, bir kişinin onu iyiden iyiye ele almasıyla veya “geri adım atılan” bir eylemle tekrardan incelenebilirdi. Bu Kantçı görüş halen etkisini sürdürmekte ve Wittgenstein, Kartezyen ego veya kendicilik görüşüne karşı çıkmış, daha sonra da Ryle ve diğer araştırmacılar onu desteklemişlerdir. “Gündelik dil” konusu pek tabii, geçmişte “kendi” kavramının özellikleri ve işleyişi bağlamında tartışılan epistemolojinin o çok dağılmış sorunlarına cevap olabileceğini iddia eden bir fikirle, gelişim göstermiştir. (Bkz. John Austin’in kavrama yönelik bazı sorunsalları tartıştığı Sense and Sensibilia [Sağduyu ve Duyarlılık] çalışması.)

Etik çoktan sahnedeki yerini almış durumda. Duygunun ortaya çıkışı veya sesi olarak ahlaki ifadeleri sınıflandırmak için olan o manasız girişimlerin ardından, işlevsel bir ortam içerisinde çok daha sofistike Neo–Kantçı bir yaklaşım geliştirilmiştir. İradenin can damarı olan bir eyleyen fikri –ki bu her zaman “geri adım atılan” bir sorun da olabilir– varlığını sürdürmektedir. Ancak modası geçmiş bir “kendi” sorunsalı artık bireyi çepeçevre sarmadığından, o, ahlak felsefesi ilgilenmeye devam ettiği sürece, gündelik dil fikri ve ona ilişkin kavramlarla ilerleyen bir iradeye bağlı kalıyor gibidir. (Asla kullanmamasına rağmen Wittgenstein’ın başkalarına bu yolu işaret etmesi ise oldukça tuhaftır.) Tam da bu nedenle bilimin nesnesi olarak irade ve felsefe, ne birbirinden ne de diğer tartışma konularından bağımsız kavramlardır. Gündelik dil kültürü, tarafsızlık iddiasından ayrı ilerlememektedir. Geçmişteki ahlak filozoflarına göre takip etmemiz gereken şeyi, Moore’un o iki sorusunu da cevaplamaya çalıştıkları yerde aramamız gerektiğini gösteriyor. Hiçbir ahlaki yargıda bulunmaksızın, dilbilimsel incelemeler; birey ahlakı olgusunun felsefi tanımı üzerine özellikle eğilmektedir ve insan denetiminin sonucu olan bu tablonun kendisi oldukça net bir ahlaki bakışı da anlatmaktadır. Dilbilimsel analitik, bir biçimde bireyin kırılmalar yaşadığı yerler, bağlılık ve rasyonalite bağlamında özgürlük, sorumluluk, öz farkındalık, içtenlik ve işlevsel olabilen bir sağduyu kavramlarıyla yakından ilişkilidir. Burada günahtan, sevgiden hiç söz edilmiyor tabii ki. Marksizm göz ardı edilmektedir ve psikolojiyle tam anlamıyla bir birleşmeden bahsedilmesi mümkün değil; ancak Profesör Hampshire’ın bize tam bir öz farkındalık, bağımsızlık ve özgürlük sunabilecek “kusursuz bir psikanaliz” tasarısını en nihai çıkış yeri olarak göstermesi ve öz farkındalık fikri için yapmış olduğu katkılar göz ardı edilemez.

image

Dilbilimsel inceleme, etiğe, metafizikle olan ilişkisini sormaktan geri kalmaz. Etik, ampirizmin bir formu olabilir mi sorusunun cevabı, Oxford ve Cambridge geleneğinden gelen birçok filozofa göre “evet”tir. Bu geleneğin oldukça önemli bir kırılma noktasını oluşturur bu soru ve asla kaçırmak istemediğim bir nokta var ki, o da bu tartışmanın her türden sahte bütünlük görüşüne karşı çıkışıdır. Her şeyin bir bütün, tek olduğu düşüncesi bir filozofa esin kaynağı oluşturduğu gibi onun en büyük düşmanı da olabilir. Wittgenstein’ın dediği gibi: “Görelim bakalım.” Kimi zaman sorunların aniden birbiriyle olan ilişkisi kesilir ve bu sorunlar, hiçbir biçimde bağlantısı olmadığı bir sistemdeki çözüm formlarına ihtiyaç duyarlar. Bir kişinin her şeyin bir bütün olduğu fikrini benimseyip benimsememesinin mizaçla ilgili olduğunu düşünüyorum; örneğin, kendi mizacım daha çok tekçilik anlayışına eğimli. Öyle olup olmadığı sorusunu bir kenara bıraktığımızda, eğer ki biz İngiliz geleneğinin (Hume, Kant, Mill gibi isimlerin hemen öne çıktığı) o çok açık ampirik etiğini reddediyor ve aynı zamanda daha biçimsel o varoluşçu sistemleri kabul etmiyorsak, bunların yerlerine metafizik teori adı verilen farklı bir şeyi koymayı istiyoruz. Gerçekdışı olan bazı yaygın ve popüler görüşleri göstermek istiyorum şimdi; bu şekilde Simone Weil’e neden güvenemediğim de netlik kazanacaktır.

Ahlak felsefesinin büyük bir bölümüne baktığımızda oldukça iddiasız ve iyimser görünür; tabii bu iddiasız iyimser bakış Anglosakson geleneğine ait olup gündelik dili temel alan ahlak kavramsallaştırmasından ortalama bir başarıyı anlatan resim sunmasını bekleyen bir felsefe anlayışı da tesadüfi olmasa gerek. Böylesine bir sorumluluğun, her ne kadar varoluşçu fikirde ortaya çıkanlara karşıt bile olsa, doğru olduğunu düşünüyorum. Varoluşçuluğun o özgün doğası, iradenin baskısı ve zekâyla elde edilebilen bir biçimde ortaya çıkar. Başka bir kişinin seçip gösterdiği o elit grubun bir üyesi olarak kendisini ait hisseden okurda atmosfer, öz tatmini dürter ve üretmeye geçer. Sıradan insan durumuna tepeden bakarak, insan kurtuluşunun gerçekleşeceğini sanan bir düşünce ancak yazarı gerçek anlamda bir pesimizmin kollarına düşmekten kurtarır; bu şekilde o, büyük kibrinin üzerini örterek bizde sığ bir kasvet yaratır. Sonrasında bir türlü tam anlamıyla anladığımdan emin olamadığım Sartre ve Heidegger’de de şimdi anlıyorum ki bu durum, farklı şekillerde de anlatılmış olsa doğru. Böylesine bir düşünce sistemi, Hıristiyan teolojisinin artık belirsizleşmiş tasarıları olan ve işaret ettiği iyiliğin inanılmaz derecede zor bir sorun olduğu, kötülüğün ise evrensel bir durum olarak kaçınılmaz bir gerçek olduğu fikriyle çelişmektedir.

Fakat modern psikoloji, bizi salt günah olanın doktriniyle karşıladı ve bu doktrin Sartre gibi filozoflar tarafından inkâr edilmiş veya Oxford ve Cambridge geleneğinde görmezlikten gelinmiş ya da Hampshire tarafından daha zararsız bir şey olarak tekrardan yorumlanmaya çalışılmıştır. Modern psikolojiye bu bağlamda yaklaştığımda ve konuşmaya başladığımda, esasen Freud’un çalışmasından bahsediyorum demektir. Ben bir “Freudyen” değilim, dolayısıyla Freud’un gerçeğe dair fikri veya bu bağlamdaki görüşü burada beni ilgilendirmez ama şu çok açık ki, Freud’un insan zihnine dair sunduğu fikirlerin önemi inkâr edilemez ve açtığı bu yolda halen en çok göze çarpan bir bilim insanı olarak varlığını korumaktadır. Kimisine göre onun ortaya koyduğu aciz birer varlık olarak insanın gerçekçi ve oldukça ayrıntılı bir resmidir ve biz bu resmi yeterince ciddiye alıp genel bir incelemeye tabii tutmayı, ahlak felsefesi bağlamında üzerine düşünmeyi istiyorsak, her şeyden önce irade ve güdüyle ilgili öne çıkan kavramları çok iyi değerlendirmeliyiz. Bu amaçlara uygun olarak bakıldığında, Freud teorisinde bana doğru ve önemli gelen noktalardan bahsetmek istiyorum. Freud her şeyden önce insan doğasını oldukça kötümser bir zeminin içerisine yerleştirir ve tini, bireyin cinsel ve kavranıp kontrol edilmesi pek mümkün olmayan doğal eğilimlerinden örülü, büyük bölümünü kendi bireysel tarihinin belirlediği yarı mekanik bir enerjiden oluşan benmerkezci bir sistem olarak görmektedir. İçe bakışın yaptığı şey, değişen dürtünün o derin yapısını görünür kılmaktır ve fantezi, akıldan daha güçlü bir baskı oluşturur. Tarafsızlık ve bencil olmaması, insan yapısına uygun değildir.

Freud, bilimsel bir terapiyle sunduğu bütün bu gözlemleriyle insanların iyi olmasını değil, işlevsel olan bir bakışla onları anlatabilmeyi amaçlar ve bu bağlamda bir ahlak felsefecisi, bu türden bir şeyler söylediğinde, söylediklerini bilimsel tartışmalarla değil felsefi tartışmalarla desteklemelidir. Ancak yine de bu türden bir şeyler söylerse eğer, yeni bir şey söylememiş olacaktır. Bu tartışmaları felsefenin oldukça eski tartışmalarında, Platon’da görmekteyiz. Burada Freud’u ve onun takipçilerini iyi okumak önemli; bunun nedenleri bilimin desteği olmadan anlayabileceğimiz o mekanizmanın kendine özgü doğasına ilişkin daha çok bilgi sahibi olmamız gerekliğidir ve aynı zamanda psikolojiyi göz ardı etmenin oluşturduğu o büyük karmaşadır. Sartre gibi bazı filozoflar, geleneksel psikanalitik teoriyi determinizmin bir formu olarak ele alır ve onu her düzlemde inkâr etmeye eğilim gösterirler ve bunu göz ardı eden filozoflar, dikkatlerini çeken zihin meselesinin bilimsel boyutlarına kolaylıkla teslim olarak gerçekleştirirler. Bütüncül bir felsefi teori olarak determinizm tehlike oluşturmaz ve felsefe teorisi olarak determinizm henüz kendisini kanıtlamış değildir; şu tartışılagelmiştir ki, doğa bilimlerinin doğa diliyle alınan o kararlarda ve görüşlerin biçimlenerek aktarımında insanın tüm o önermelerini geri çevirip aktarması mümkün değil. (Daha ayrıntılı bilgi için, Hampshire’ın, The Freedom of the Individual adlı çalışmasının son bölümüne bakabilirsiniz, bu tartışmaya kısaca yer verilmektedir.) Temel sorun, ahlak felsefesinin derinlerine nüfuz edip benmerkezci yapının mekanik enerjisinin harekete geçirdiği insan mekanizmasıyla baş edebilmenin yollarını ortaya koyabilmektir. Ahlaki yaşam için en büyük tehdit, ağzına kadar tıka basa doymuş o egodur. Geçmişten bu yana, ego tartışması ahlak felsefesinin tartışma konularından biri olmuştur ve ona dair nasıl bir savunma mekanizması geliştirileceğinin yolları aranmıştır; buna uygun olarak dinin amaçlarıyla ahlak felsefesinin amaçları yer yer örtüşmüştür. Buradan hareketle diyebiliriz ki, ahlak felsefesinin tarafsız olma zorunluluğu da burada çürümüş oluyor.

Peki, iyi bir insan nasıldır? Kendimizi ahlaki bağlamda daha iyi olarak nasıl gerçekleştirebiliriz? Kendimizi ahlaki bağlamda daha iyi olarak gerçekleştirebilir miyiz? İşte bütün bu sorular, filozofun cevaplaması gereken sorulardır çünkü bizim insana dair bilgimiz oldukça sınırlıdır. Tarihe baktığımızda, iyi olduğuna inanılan İsa Peygamber, Sokrates ve bazı azizler gibi insanların olduğu görülür ve dikkatle baktığımızda görürüz ki, tüm bu insanlara dair bilgilerimizin kısıtlı ve net olmamasına rağmen onların iyi olduklarına inanmamızı sağlayan, –sahip oldukları önemler bir kenara– onların dille kurdukları ilişkide ortaya çıkan sadelik ve açıklıktan kaynaklanmaktadır. Bugüne gelip iyilikle resmedebildiğimizi düşündüğümüz isimlere baktığımızda, onların oldukça bulanık, daha örtük bir yerde durduklarını görebiliriz. İyiliği betimleyebilmek oldukça zordur ve tasviri pek mümkün gözükmüyor. Ama iyiliğin, en sıradan insanlarda en ikna edici bir biçimde kendisini ortaya koyduğu da gözden kaçmaz; örneğin, geniş ailelerde o en cömert, sessiz anneler buna örnek olabilir ancak yine de bu durumlar en az bilgiyi sunanlardır.

Batı ahlak felsefesinde iyilik ve erdem fikirlerinin yerini içtenlik kavramıyla ilişkili doğruluk düşüncesinin büyük çoğunlukta geçmiş olması, oldukça mühim bir konudur. Bir yandan bakıldığında bu süreç oldukça normaldir. İnsan etkinliğinin, ister Tanrı ister Akıl ister Tarih ister kendisi tarafından sağlanan o değişmeyen arka planının görünmez oluşu, düşünüldüğünde beklenen bir durumdur. Dikiş iğnesi deliği kadar belli belirsiz olan eyleyen, seçim yapan irade için anlık görünüp kaybolur; buna rağmen, özellikle de Fransız ve Anglosakson varoluşçuluğu, mutlak bir doğrulukla sahip olduğu bazı varsayımlardaki paradoksları ortaya koymaktan geri kalmadı. Sartre, üzerine düşünüp niyet ettiğimiz anda ölüm çoktan sahnededir diye belirtirken, Oxford felsefesi güdülenmeye ilişkin hiçbir önemli teori ortaya koymaz. Eyleyenin ahlaki niteliği kadar özgürlüğü de seçimlerinin içerisinde yer alır ve onu bu seçimlere iten şeylerle ilgili bize asla bir şey söylenmez. Sartre, büyük bir cesaretle kabul eder ki, kafası karışmış şekilde bir seçime ilerleyen birey, önceden var olan durumunun dışında seçim yapar ve Richard Hare’e göre niyetler gibi felsefi tanımı zor olan kavramlarla ifade etmek yerine, insanın ahlaki olarak gerçek seçimlerinden oluşan bir düzleme gönderme yaptığını belirtmek daha uygundur. Ortaya çıkan dürtülerin ille de eylem için gerekli olmadığı, muğlakta bir önerme olarak bağımsız bir özgürlük fikrini iddia etmede önemli bir yol gösterici olabilir ve dürtülerin yerini iç bakışa bırakması düşüncesi birçok İngiliz filozofu tarafından takip edilmiş ve dürtüler fikrinden vazgeçilip yerine “aklı” koymak için bahaneleri olmuştur. Bu görüşler, ahlak meselesine yaklaşımda işlevsiz olmakla beraber aynı zamanda inanılmaz derecede gerçekdışıdır. Ahlaki seçim meselesi genelde gizemli bir konudur ve Kant’a göre gizem konusu, saf aklın eyleyeni ve öznel olmayan bir mekanizma arasında kurulan net olmayan bir dengeyle açıklanır fakat bu ikisinden hiçbiri kişilik olarak tanımladığımızı, hatta buradan hareketle bütün varoluşçu felsefeyi, örtük olarak Kantçı bakışı bile ortaya koyamadı. Seçim konusunun yarattığı gizemi anlamanın başka bir yolu olmalıydı ama ne? Freud’un “mekanizma” dediği şeyi, oldukça güçlü ancak sahibi tarafından kolayca anlaşılamayan, bireysel ve öznel bir oluşun olarak tasvir ettiğini görürüz. Psikanaliz dediğimiz şey, yeterince sağlam bir yerden yükseliyor ve gerçeküstü veya rasyonel olsun fark etmez, seçimin varoluşsal tasvirine bakıldığında gerçekdışı, aşırı iyimser, romantik olduğu gözlemlenir çünkü o kendi hayatının arka bahçesinde yetişen çiçekleri göz ardı da etse, iyi ve kötünün bir arada olduğu hayatı pas geçmeden, tam o ince çizgisinde yer alır. Ne özgürlük fikrinin, içtenliğin ve iradenin buyruklarının ilham veren yanları ne de bilinçli halin rasyonel kavrayışı gibi çok değerli bu kavramsal çerçeve, bizim esasen ne olduğumuzu hakkını vererek anlatabilmek için yeterince karmaşık değillerdir. Bizim gerçekte ne olduğumuz, seçimlerin ve görünür eylemlerin ötesinde bir yerlerde konumlanan ve daha çok iradenin o yanıp sönen ışığında oldukça flu olarak ortaya çıkan ve seçim anlarının arasındaki o ince çizginin koşuluna bağlı olarak değişen belli belirsiz bir enerji düzeneğidir.

Eğer durum böyleyse, ahlak felsefesinin ana sorunlarının şu bağlamda ortaya çıkışı söz konusudur: Oldukça bencil bir biçimde çıkan o enerjinin saflaştırılarak ve yeniden ortaya konularak, doğru hareket ettiğimizden şüphe duymadığımız seçim anları inşa etmemizin yolları var mıydı? Buna ek olarak, bu yöntemlerin olduğu varsayıldığında, onları psikolojik bağlamda psikoloji terimleriyle mi tanımlamamız gerekiyor yoksa daha sistematik ve felsefi bağlamda tartışılıp ortaya konabilmesi mümkün mü sorusu ortaya çıkmaktadır. İnanılmaz güçlü bir benmerkezci mekanizmayla karşı karşıya kalan iyiliğin imkânsıza yakın bir yerde durduğuna işaret eden kötümser bakış açısının geleneksel felsefede ve teolojide zaten var olduğundan bahsetmiştim. Ancak Platon’un bu düşünceye alternatif olarak ne düşündüğünü şimdi değil, daha sonra tartışacağım. Sorunun cevabına tekrar dönersek, pratiği oldukça yaygın olarak gerçekleşen, bildiğimiz ve bize çok tanıdık gelen dinde görülen dua gibi sıklıkla başvurulan dini yolları söyleyebilmek mümkün. Tanrı’nın olmadığı bir dünya tahayyülü içerisinde böylesine bir yöntem ne işe yarar ve bu yöntem bizim esas sorumuza kısmen de olsa cevap oluşturabilir mi?

Dua yalnızca bir dilekte bulunma gibi değil de daha çok sevginin bir formu olarak beliren Tanrı’yla kurulan iletişimin kendisidir. Bu şekilde bir lütfetme haliyle ilerleyen süreç, kişiliğin ampirik sınırlarını aşan insan çabasının doğaüstü bir yere eklemlenmesi olarak da görülebilir. Peki, böylesine bir iletişim neye benzer ve dini inançları olmayan birisi için de bu etkinlik işlevsel bir yere sahip midir? Böylesine bir iletişimin geleneksel nesnesinin nasıl bir şey olduğuna ve inananlarını hangi araçlarla etkilediği üzerine düşünerek başlayacağım. Bana göre Tanrı, geçmişte ya da şimdi, tek–kusursuz–asla temsil edilemeyen ve mutlak ilginin gerçek yüce nesnesi(ydi)r. Ahlak felsefesinin mümkün olduğunca hızlı bir şekilde yapması gereken, bütün bu özellikleri içeren temel bir kavramsallaştırmaya gitmesi gerektiğidir. Tek tek her biri üzerine düşünmeye çalışacağım; ancak geniş bağlamda bunların iç içe geçmiş ve birbirleriyle ilişkili olduğu unutulmamalıdır.

İlk olarak ilgi nesnesi kavramı üzerinde durmak istiyorum ve özellikle Tanrı’sının bir insan olduğu fikrini benimseyen –enerjinin belirli bir kaynağı olarak ortaya çıkan bir şeye doğru yoğunlaşabildiğinden bu durumda daha çok şanslı gibi duruyor– ve benzer sonuçları olan bu odaklanma hali, insan varlığına özgü bir özelliktir. Âşık olup olmadığınızı anlamaya çalıştığınızı düşünün, bunu anlamak için iletişimi ve ilgiyi kurduğunuz bu durumla ilgili başka bir nesneye ihtiyaç duymaz mısınız? Cinsel aşkın getirdiği o tutkulu duyguların, nefretin, öfkenin veya kıskançlığın olduğu yerde, “saf irade”nin yapabileceği pek bir şey yoktur. Kişinin kendisine söylediği, “Bu aşktan vazgeçmelisin, öfkeyi bırak, makul ol” gibi ifadeler artık oldukça yararsızdır. Artık ihtiyaç duyulan şey, iradenin farklı bir kaynaktan beslendiği farklı türden bir enerjinin elde edilmesi için farklı bir dönüş yoluna girilmesidir. Burada, dönüş yolu ve bakış ifadeleri es geçilmemesi gereken metaforlardır. Neo–Kantçı varoluşçuluktan bakıldığında ise “irade”, saf hareketin koşuludur. Buradan bakıldığında bize gelen bu sorunlu bakışın değişimi nasıl olabilir peki? Bir anda âşık olma durumu iradenin bir tezahürü değil, daha çok iletişimi yeni nesnelere kaydırma ve bu türden bir odaklanmayı ve yoğunlaşmayı yeni bir nesneye kaydırma sonucunda yeni enerjiler elde etmektir. Dönüş yolu metaforu, o en fark edilir irade çabalarının devinim göstermeye başladığı anlarda ufukta belirirken, iradenin somut çabaları yalnızca durumun bütününün bir parçasını oluşturur. İşte tam da bu noktada devreye giren Tanrı, çoğunlukla iyi enerjinin güçlü bir kaynağı olan psikolojik bir gerçekliği gösterir. O, ahlak felsefesinin öyle bir gerçeğidir ki; bizi erdemli insanlar, gerçek sanat ve daha sonra tartışacağım iyilik fikrinin özü gibi çok değerli kavramlara bizi yaklaştırarak, ahlak düşüncesinin kendisine gark eder. İnsan doğası bağlılığa eğilimlidir ve bu bağlılık, insanın kötü hissetmesine neden olup acı verdiğinde, bu sefer doğal olarak başka bir şeye bağlanma eğilimi gösterir; bu başka bir odaklanma halinin gerçekleşmesiyle ortaya çıkar. “O an geldiğinde”, nesnelere odaklanma alışkanlığımız olduğundan, bunun hiç de gizemli ya da tuhaf bir durum olmadığı, olağan bir durum olduğu ortaya çıkar. “Hangi şeylerin gerçek, hangisinin dürüst adil ve saf olduğu, hangilerinin içten ve iyiye yönelik olduğu, bütün bu olan biten içinde erdemin nerede başlayıp bittiği ve şükredip etmemeyi bize anlatan, hep aynı durumdur.”

Tanrı fikrini benimseyen kimse için yüce ve insanları bir arada tutan tek bir değer kavramının olma zorunluluğu gün gibi ortadadır. Peki, birbirinden bağımsız ve farklı ahlaki değerler olamaz mı? Neden hepsi bir yerde toplansın ki? Dünyadaki akıl hastaneleri herkesin bir olduğuna inananlarla dolu. En üst seviye dışında her seviyede bu “hepimiz biriz” meselesi çok tehlikeli bir yanılgıdan ibarettir; bunun böyle olduğunu anlamanın bir yolu yok mu? Psikolojik önemi olan ahlaki dünya içerisinde, hiyerarşik düzen içerisinde bir olma inancının olduğu açıktır çünkü bu “her şeyin akla yatkın ve anlamlı bir biçimde düzenlendiği” veya “en iyi karar buradadır” fikri, çaresizlik karşısında bir kalkan oluşturur ancak esas zorluk, böylesine bir düşünceyi nasıl yanlış olmayan ve en makul biçimde hayata koymada ortaya çıkar. Bir fikir ancak kendisini çürütebilecek bir eğilime de sahipse güçlü bir fikir haline gelir ve bu nedenle geleneksel sorun, kendisine inananın zihninde Tanrı fikrinin yozlaşmasını önlemeye yöneliktir. İdrak kabiliyeti taşıyan birinin birliktelik fikrine olan bağlılığı oldukça anlaşılabilir şeydir çünkü doğal olarak bunu arar ve örneğin, bilimde bu düşünceye sahip kimse mutlaka taçlandırılır. Fakat esas sorun, bunun ahlak düşüncesinde nasıl işleyeceğidir. Bunun cevabını gündelik dille tartışmak imkânsız gibi çünkü burada ilgilendiğimiz kavramlar gündelik dille açıklanamaz ya da gündelik hayatta kullandığımız sözcüklere göre daha kapalı kalır. Demek istediğim, gündelik dille felsefe yapılmaz. Erdem üzerine derinlemesine düşünerek, gündelik dil durumuna dair bir şeyler gözlemleyebiliriz ve gözleme daha açık olan deneyimin o sisli bulutlarının dağılmasını sağladıklarından dolayı, erdem kavramları ve onlara bu isimleri veren ilgili sözcükler önemlidir. Erdemin doğasına iyiden iyiye eğildiğimizde görürüz ki, bu erdemler silsilesi sürekli birbirleriyle bağlantılı biçimde bizi kendi içine çeker ve sistematik biçimde bunu oluşturmak zor olsa da erdemlerden oluşan bir “yaşam”a dikkat çeker. Bir örnek vermek gerekirse; cesaret üzerine düşünelim, onun neden bir erdem olduğu, hangi tür cesaretin en yüksek seviyedeki bir örneği oluşturabileceği ve onu pervasızlıktan, gözü dönmüşlükten ya da kendini ispat etmeden vb şeylerden ne ayırt edebiliri düşündüğümüzde ortaya çıkan cesareti anlatabilmek için farklı erdem ifadelerine ihtiyacımız olduğudur. Toplama kampı gibi bir yerde bir kişinin bencilce davranmasını sağlayan cesaretin içerisinde, soğukkanlılık, ılımlılık, sözünden dönmeme ve samimiyet gibi diğer başka sözcükler de mevcuttur. Her ne kadar bu, doğru bir tanım olmasa da tanımın içeriğini az çok anlatıyordur. Erdemlerden oluşan bir dünyaya yön veren tek bir kılavuz ve bunun da adının sevgi olup olmayacağı sorununa birazdan geçeceğim. Burada söylemek istediğim esas şey, aslında içimizden çıkıp artık görünür olanın ahlaki bir hayatın oluşmasına katkı sağladığı ve bu şekildeki bir ahlaka dayalı naif davranışların bir arada yaşayabilmeye de katkı sağlayacağı gerçeğidir. Adil olmayı ve diğer erdeme ilişkin kavramlar arasında böyle bir köprü kurmayı ve anlamayı ne zaman başarabilirsek, işte o zaman, adil olmak ne anlama geliyor sorusunun cevabını verebiliriz. İyiliğin ne olduğuna dair bu yollarla, yani içten dışarıya yansıyanı anlayıp yorumlama ve elde edilen bir kavramsallaştırmayla, şüphesiz oldukça geniş ve çeşitli sözcük dağarcığı gerektirecektir. Farklı erdem kavramlarını ele alıp tartışmaktan özenle kaçınıp içtenlik, özgünlük veya özgürlük gibi bazı bilindik ve artık hâkim kavramlara yönelmesi, bunun sonucu olarak da birliktelik fikrinin boş ve özensiz bir resmini sunup önemli bir yerde duran ahlaki dili kısırlaştırması ise bu noktada çağdaş ahlak felsefesinin oldukça büyük bir eksikliğidir.

“İlgi nesnesi” ve ayrıca bir türlü düşünmekten vazgeçemediğimiz “birlik” kavramları üzerine eğildik önceki yerlerde; şimdi de üçüncü olarak daha zor bir kavram olan “yüce”nin ne anlama işaret ettiği üzerinde duracağım. Şu ana kadar söylenenlerin, metafiziğe ihtiyaç duyulmadan aktarılabileceğini belirtmek isterim ancak yine de birisi zihninde şu soruyu sorabilir bana: Bahsettiğiniz yüce bir otorite mi yoksa psikolojik bir aygıt mı? Bana öyle geliyor ki, öyle ya da böyle bazı formlarda yüce denildiğinde ahlaki bir şeyden bahsetmiş oluyoruz ve bu durumu yorumlayıp ortaya koymak o kadar da kolay değil ve bu kadar çok tanımlanması güç fikrin içerisinde oldukça hızlı bir şekilde yanıltıcı ve yanlış bir hale gelebiliyor bu düşünceler. Tıpkı yanlış bir biçimde ortaya konan birlik olma fikri gibi, çağdaş ampirizmin ortaya koyduğu yanlış bir yücelik algılayışı da vardır, ki bu algılayışta yücelik, oldukça dışarıda gerçekleşen, ahlaki olanın, duygusal dilin, zorunlulukların, davranış biçimlerinin ve düşüncelerin o belli belirsiz varlığına doğru geçişine işaret eder gibidir. “Değer” kavramı bu bağlamda, dünyanın hakikat işlevlerine ve bilimsel gerçeklik işleyişlerine dayalı bir yerde konumlanmaz ve tam da bu nedenle, o sisli puslu havanın başka sislerle birleşmesi gibi değerin, insan iradesiyle birleştiği bambaşka bir yerde konumlanır ve sözde etiği görünür kılan çalışmalarda, bir tür kasvetli ahlaki tekbencilikten başka bir şey olarak ortaya çıkmaz. Marx çalışmalarında yanlış yücelik kavramını eleştirirken, çoğunlukla yabancılaşma kavramıyla açıklar. Fakat yine de her şeye rağmen gerçek bir yüce olma durumu yok mu ya da böylesine bir fikir, bomboş bir gökyüzüne bakıp bir şey arayan insanı avutan bir hayalden başka bir şey değil mi?

(…)

Çevirmen: Tuğba Gülal

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Iris Murdoch; 1919’da İrlanda’da doğan İngiliz romancı, oyun yazarı, şair, denemeci, felsefeci ve senaryo yazarı. Murdoch hemen her yıl hacimli birer roman yazmış olmasının yanında, Sartre, Romantic Rationalist (1953) [Sartre: Yazarlığı ve Felsefesi, Çev. S. Hilav, Yazko Yay., 1981]; The Fire and The Sun (1977) [Ateş ve Güneş, Çev. S. R. Kırkoğlu, Ayrıntı Yay., 1992]; The Sovereignty of Good (1971) (İyinin Egemenliği) ve Metaphysics as a Guide to Morals (1992) (Bir Değerler Kılavuzu Olarak Metafizik) gibi felsefi çalışmalarıyla da tanınır. Bir süre Oxford Üniversitesi’nde felsefe dersleri vermiştir. Felsefeci geçmişi, genellikle karmaşık ahlaki, dini ve etik mesellerle uğraşan kurmaca yapıtlarında hissedilir ölçüde etkindir. Romanları zekice bir mizah duygusunu içermeleri, dolambaçlı olay örgüleri ve ayrıntı zenginlikleriyle dikkati çeker. Murdoch, Kara Prens (1973) romanıyla James Tait Black Anma Ödülü’nü ve The sea, The Sea (1978) ile de Booker Mc Connel Ödülü’nü kazanmıştır. Murdoch’ın ilk romanı Under The Net (1954) [Ağ, Çev. Nihal Yeğinobalı, Ayrıntı Yay., 1993] en iyi yapıtlarından biri olarak görülür ve ahlaki meseleleri işlemesi bakımından yazarın tipik yapıtlarındandır. Murdoch’ın bazı romanları ısırgan komediler, bazıları ise ironik trajediler olarak sınıflandırılmıştır. Yazarın başlıca konusu genellikle sevgi ilişkilerinin içerdiği çeşitli çatışmalar ve romanlarında sık sık görülen karmaşık aşk üçgenleridir. Murdoch’ın romanlarının birçoğu, modern çağda geçmelerine karşılık büyü ve gizem öğeleri, olay örgüsündeki ani, acayip kaymalar, 18. ve 19. yy.’ın gotik romanlarını çağrıştırır. Murdoch’ın romanlarında çoğunlukla The Flight From the Enchanter’daki (1956) Mischa Fox, A. Severed Head’deki (1961) [Kesik Bir Baş, Çev. S. R. Kırkoğlu, Ayrıntı Yay., 1988] psikolog ya da Philosopher’s Pupil’deki (1983) (Filozofun Öğrencisi) felsefeci gibi, günümüze özgü “cazibeli” biri, diğer kişilerin davranışlarını etkiler ve olayları yönlendirir. Murdoch’ın imgeci düzyazı üslubu, yapıtlarında fantastik, simgesel bir boyut yaratmasına yardımcı olur. Yazar kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle demiştir: “Gerçek hayatta fantastik olan ile sıradan olan, sade olan ile simgesel olan genellikle çözülmez biçimde iç içe geçmiştir. Bence en iyi romanlar da hayatı, bunları birbirinden koparmaksızın araştırıp gözler önüne serenlerdir.” Murdoch’ın yapıtları hayranı olduğu 19. yy. Rus romanlarıyla, özellikle de Dostoyevski’yle karşılaştırılmıştır; zira yazar genellikle, Anglo-Amerikan edebiyatında daha yaygın olarak görüldüğü gibi bir ya da iki ana karakterin bakış açısına odaklanmaktansa karmaşık ilişkiler içindeki çok sayıda kişiyi içeren hacimli metinler yazmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.