‘Hep daha güzel olacağına inanmak ister, yarına olumlu anlamlar yükleriz.’

 

“Jale Sancak’ın yeni öykü kitabı Belki Yarın, toplam 11 öyküden oluşuyor. Sıradan sanılan sıra dışı hayatları insanın içini titreten bir gerçeklikle aktaran bu öykülerde neler, kimler yok ki? Bataklığın yuttuğu hayatlar, hep aynı rüyayı gören bir kadın, bir palyaçonun kırık aşkını kaleme alan bir yazar, karşı kıyıya ulaşmak için ölümü göze alanlar, ıssızlığıyla can yakan bir ada, sahaflara düşen yaşam hikâyeleri, son otobüsün garip yolcuları, hayatı hep gece gibi yaşayan Tekgül, Kevser ve Alev… Ve umut kesilmeyen, her şeyin ertelendiği yarın. Yanı başımızda yaşananlara ayna tutan öykülerin etkisinden kolay kolay kurtulamayacaksınız.” Jale Sancak ile Belki Yarın’ı konuştuk.

Öykülerdeki bu ‘belki yarın hissi’ umutsuz bir geleceği mi yoksa umudun da var olduğu bir geleceği mi çağrıştırıyor? Belki Yarın’daki öyküleri okurken zamanın, mekânın, insanların ve gerçekliğin kötüye doğru evirildiği hissine kapıldım. Sanki gidişat, yarın da olsa, kötüye doğru yönlenecek gibi göründü. Bu durum bir okur olarak kapıldığım yanlış bir izlenim mi dersiniz?
Hep daha güzel olacağına inanmak ister, yarına çoğu zaman olumlu anlamlar yükleriz. İyi bir şey bu, gerçekçi değil ama sağaltıcı. Bense sağaltıcı bir tutumdan uzak durmak zorunda kaldım, zorunda kaldım diyorum, çünkü öykülerdeki çatışma ya da gerçeklik buna izin vermiyordu. Umutsuzluğun umuda evrilmesine neden olacak bir durum yoksa ortada, sadece saçmalamış olursunuz. Sonuç olarak öykülerde ne yaşandığı, nereye varıldığı ile ilgili sonrası. “Ada”daki gibi, kahramanı bekleyen biri varsa, elbette yarın daha aydınlık olacak, yolculuğa devam edilecektir. Son öykünün kahramanı da yaşama yeniden tutunabilmek için denizden bir tutamak yaratır kendine. “Karşı Kıyı”da ise sonrası ürkütücüdür. Kocası ve çocuğu denizde boğulan, yapayalnız kalan bir mülteci kadına umuda dair ne söyletilebilir ki?


Kitabın ilk ve son cümlesindeki Kaptan bir karakter olarak kitabın tamamına döngüsel bir yapı kazandırıyor sanırım, yanlıyor muyum? Öyküler bir biçimde sarmal bir süreklilik kazanıyor bu sayede?
Evet, bu kez kitabın da bir kurgusu olsun istedim. İlk öykü, tam ortadaki “Yaban” öyküsü ve son öykü bir bütünün parçaları. O an, öncesi ve sonrası biçiminde dizildiler Belki Yarın’a. Aralardaki diğer öykülerse onlardan tamamen bağımsız, bu parçalanmışlığın içinde yer aldılar. Bağımsızlıklarına rağmen benzer dünyaları nedeniyle bağlantıları olan öyküleri ise “Yaban”ın öncesine ve sonrasına yerleştirdim döngüsel yapıyı oluşturmak, etkiyi sürdürebilmek için.

Kitapla aynı adı taşıyan öykünün kahramanı Pervin, adı bilinmez bir katliam nedeniyle köklerini bilmiyor, tanımıyor. Aynı öyküde geçen kentsel dönüşümden hareketle, bunun da mı bir tür köklerle bağ kesme işlemi olduğunu düşünüyorsunuz?
Ne güzel, bu bağlantıyı kuran ilk siz oldunuz. Bugünkü haliyle kentsel dönüşümün de rant uğruna yıkıp yok eden bir kıyım olduğu düşüncesindeyim. Bu kıyım kentin geçmişiyle birlikte oralı olanın geçmişini de ortadan kaldırıp aidiyetiyle bağlarını kopartıyor. Kimliksiz, belleksiz, bir boşluğun ortasında köksüz bırakıyor. Böylelikle yabancılaşıyor, yalnızlaşıyor, adresi kaybediyoruz. Toplumsal olduğu kadar, özel tarih cinayetleri de denilebilir bu duruma.

Geçkaldı Şermin Meyhanesi biçem bakımından diğer öykülerden ayrılıyor. Dil bir sarmaşık gibi kahramanları birbirlerine bağlıyor ve öyküde başlı başına bir kahraman haline geliyor. Bu anlamda, öykünün diline böyle bir rol yükleme isteğinizden söz edebilir miyiz?
Dil başat öğedir benim için. Üslup bakımından ayrılabilir, ne var ki sadece adını andığınız öyküde değil, tüm yazdıklarımda bir dil yapmanın, yaratmanın peşine düşerim, bir başka deyişle başrollerden birini dile veririm. Dil bunca olanak sunarken, yazmayı sadece bir şey, bir mesele, bir dert anlatmaya indirgeyemem. Mevcut dile yaslanmadan, söyleme biçimiyle uzun uzun uğraşırım. Belirttiğiniz gibi bir kahraman haline gelebilmişse dil, ne mutlu bana.

IMG_6058

Sıradan Hayatlar’da “Öyküleştirmeye değer bulduğu dilsizlik, teslimiyet, çözülme, hep bunlar. (…) Hüzün, umarsızlık, çatışma, yalnızca kötülüğün hatırlanışı. Edebiyatı bir karamsarlıktır almış gidiyor son dönemde,” deniliyor. Bu açıdan Belki Yarın’daki öykülerin nasıl bir noktada durduğunu düşünüyorsunuz? Yoksa bu alıntı eleştirilere verilmiş gizli bir yanıt mı?
Edebiyat yapıtlarıyla ilgili benzeri epeyce yorum duydum. Kasvetli, karamsar, trajik bulunduğu için okunmaktan vazgeçilen, katlanılamayan, elden bırakılan kitaplar… Üzüntü duydum hep onlar için. Oysa hayattan daha ağır, daha karanlık ve ürkütücü değiller. Yazara illa umut duyursun, neşelendirsin, dertleri kederleri unuttursun diye bir görev yüklemenin, bu tür bir isteğin ya da beklentinin hem edebiyata haksızlık hem de anlamsız olduğunu düşünüyorum. Yazar av peşinde değilse neden kendi olmaktan çıksın? Belki Yarın oyalanma, avunma, eğlenme beklentilerini karşılamayacak öykülerden oluştu. Kesinlikle avcı değil. Günümüzün manzarasına bakarsak da bu bir risk, ama olsun, içim rahat.

Genelde yaratıcılığa, özelde söz yazarlığına edilmiş hakarete varan sözler Son Otobüs başlıklı öyküde intihar sebebine dönüşüyor. İnsan, her şey bir kenara, yaratıcılığı aşağılandığında yaşamın bittiğine mi inanıyor?
Herkes için böyle olmayabilir, başka başka tepkilere, hatta tepkisizliğe yol açabilir. Ne var ki düşlediğiniz, kendinizi adadığınız, olmak istediğiniz şey engellendiğinde, aşağılandığınızda, ölmek istemeseniz bile kırılmamanız, hınç duymamanız, isyan etmemeniz mümkün değildir. Şarkı sözleri üzerinden genel bir yozlaşmaya, piyasanın kimlerin elinde olduğuna, her alanda piyasa koşullarının yozluğuna, çarpıklığına ve bunun dışında kalanların çıkışsızlığına değinmek istedim. Orada yaratıcılığa, şiire, ince şeylere yer yok. Kitlelere afyonu zerk eden, aslında kendileri de avlanmış avcılar var.


Kitabın genelinde dil, dilsizlik, kopuşlar ve hatta kayıplar öyküleniyor. Son Otobüs başlıklı öyküde “Dünya dediğin… Dünya dilsizlik. Uzaklaştıran, koparan dilsizlik,” deniliyor. Bu alıntı beni anadil meselesini düşünmeye yöneltti yeniden. Anadil meselesi, bu dilsizliğin ve kopuşun neresinde kalıyor?
Her şeyin ve herkesin birbiriyle giderilmez ilişkisizliği, iletişimsizliği söz konusu orada. Varoluşsal bu mesele, Edip Cansever’in bir şiirindeki gibi “adımıza hazırlanmış, hepimizi yalnız bırakan oyunlarla” enikonu çözümsüzlüğe dönüşüyor. Adımıza hazırlanmış korkunç oyunlara anadilin yasaklanması, cezalandırılması da dahil elbette. Zulmün en yeğin hallerinden biri.

Belki Yarın / Yazar: Jale Sancak / hep kitap / Öykü / Kapak Tasarımı: Yetkin Başarır / 1. Basım: Kasım 2016 / 94 Sayfa

Jale Sancak, yazmaya şiirle başladı. Şiirleri 80’li yıllarda edebiyat dergilerinde yayımlandı, radyofonik oyunları ise TRT radyolarında oynandı. İstanbul Televizyonu’nda yayınlanan “Ömrüm Ömrüm” programında danışman ve metin yazarı olarak görev aldı. Açık Radyo’da kültür sanat ve söyleşi programları hazırlayıp sundu. Mırıl Mırıl Münevver adlı öyküsü TV filmi olarak çekildi. İlk üç kitabı ise Can Yayınları tarafından yayımlandı. Daha sonraki öyküleri Sel Yayıncılık, Doğan Kitap ve Kırmızı Kedi yayınevleri tarafından kitaplaştırıldı. 2001 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’ne, 2014 yılında Fırtına Takvimi adlı romanıyla Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer bulundu. Yapıtları Almanca ve Bulgarcaya çevrildi ve bu ülkelerde kitap olarak yayımlandı. Konuk yazar olarak Almanya’nın çeşitli kentlerinde edebiyat günlerine ve okumalarına katıldı. Galapera Sanatevi’nin kurucusudur. 2015 yılında Tiyatro Kara Kutu’da yazdığı tek kişilik oyunu yönetti ve oynadı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.