David Dalton – James Dean: Mutant Kral

 

“James James Dean, kalıcılığını aydınlanamayan gizemine borçluydu. Jimmy, süratle ama dikkatle, hayatın sunduğu imkanların arasından seçimini yaptı ve yavaş yavaş kendini yaratmaya başlayarak Jimmy Dean’i James Dean’e dönüştürdü: Kendini icat eden adam! O hem ustaydı, hem makine. Ve eseri dev bir efsaneye dönüşecekti.”

Çifte Dünya 1931–1940

 

Jimmy’nin Ortabatı’daki küçük bir kasabada dünyaya gelişi, Dean ailesinin California’ya taşınması, Jim’in annesinin ölümü ve tek başına Indiana’ya geri gönderilmesi…

James Byron Dean, 8 Şubat 1931’de Indiana’nın küçük bir kasabasında dünyaya geldi. Evde doğan bebeğe, doğumu gerçekleştiren doktorun, James Emmick’in adı verildi. İkinci adını ise şair Lord Byron’dan aldığı söylenir.

Jimmy, ışığı sembolize eden Uranüs Gezegeni’nin etkisi altında dünyaya gelmişti. Ateşin, pusun, karanlıkta fosforla ışıldayan böceklerin, şimşeğin, kristallerin ve ayın doğasında var olan ışık, aynı zamanda bir yıldızın varoluş biçimi ve James Dean’de vücut bulan dönüşümün temel yapıtaşıydı. Ekrandaki varlığı bitmek tükenmek bilmeyen bir ışıltıyla parıldıyor, tıpkı karanlıkta uçan ateşböceğinin ardında bıraktığı parlak izler gibi o da gözleri ve ağzıyla etrafa ışık saçıyordu. “İnsan yaşamındaki şiirsellik bir adamın şapkasıyla bir çocuğun kaşığında parıldayan ışıktadır,” der Emerson. Bir aktör olarak James Dean herkesin gözünü kamaştıran o gizemli ışığı açığa çıkarmıştı. Ve bize de bu sihirbazı izlemek ve bunu nasıl başardığını merak etmek düşmüştü. Ama tıpkı çok yakın, çok uzak ya da dönüşmekte olan her şey gibi, tam anladık zannederken geriye sadece parlak izlerini bırakarak aniden yok oluvermişti. İşte bu, James Dean’in sihir yeteneğiydi.

Jimmy’nin doğduğu yer olan Marion-Indiana, Indianapolis’in elli mil kuzeyindeki bir sanayi şehriydi ve Jimmy, ailesi California’nın Santa Monica şehrine taşınmadan önceki dört yılını burada geçirdi. Winton ve Mildred Dean, Indiana’nın yerlisiydi. Mildred -kızlık soyadı Wilson’dı- Jimmy’nin yarı Kızılderili olduğunu söylediği Metodist bir aileden geliyordu. Winton ise Amerika’ya ilk yerleşen ve soyu Mayflower’a kadar uzanan bir aileden gelmeydi ve Quaker mezhebine mensuptu.

Jimmy’nin doğumundaki doktor bu hizmetinin karşılığında on beş dolar almıştı ve bu miktar, Marion şehrinin tamamı için Miami yerlilerine ödenen otuz dokuz doların yarısından biraz daha azdı. Günümüzdeki bayağı ve zevksiz haline bakılacak olursa şehri satın alanların kazık yediği bile söylenebilir aslında. Ne de olsa uygarlığa olan en önemli katkısı kağıt tabak. Kısacası “kullan-at” denilecek türden bir şehir işte.

Jimmy hayatının ilk birkaç yılını işte burada, Marion’daki Green Gables Apartmanı’nda geçirdi. 1920’lerin sonunda inşa edilen bu şekilsiz bina, şehrin hızla bozulan dokusu düşünülecek olursa günümüzde antika olarak bile sınıflandırılabilir aslında. Jimmy neredeyse üç yaşına basmıştı ki Marion Veteran Hastanesi’nde diş teknisyeni olan babası işinden ayrıldı ve Dean ailesi on mil kadar güneyde, küçük bir çiftçi kasabası olan Fairmount’a taşındı. Winton’ın kız kardeşi Ortense ve onun eşi Marcus Winslow’un çiftliğinde, arazinin ortasından kıvrıla kıvrıla akan Back Deresi’nin kenarındaki küçük bir kulübede yaşamaya başlamışlardı. İşin gülünç yanı, Jimmy’nin babası burada kurbağa yetiştiriciliğine soyunmuştu. Bir Kızılderili hikayesinde olduğu gibi altı bacaklı olanlarından mı yetiştiriyordu bilinmez ama Büyük Buhran’ın dorukta olduğu bir dönemde kurbağalara çok talep olabileceğine inanmak zor. Zaten proje de fiyaskoyla sonuçlandı ve Winton, Mildred ve Jimmy hep birlikte Marion’a geri döndü.

O zamanlar yirmili yaşlarında olan Winton koyu renk saçlı, zayıf ve ciddi görünümlü bir adamdı. Ailenin çiftçilik geleneğini sürdürmek hiçbir zaman ilgisini çekmemişti. O yüzden de hastanede aşina olduğu rutinine geri dönünce daha rahat etti. Fakat bir yıl sonra, 1935’te, California’nın Santa Monica şehrindeki Sawtelle Vetaran Hastanesi’ne tayini çıktı. Mildred, ailesini bırakıp yeni bir hayata başlamaya gönülsüzdü ama hem Marion’da hem de Fairmount’ta koşullar çok elverişsizdi. Ve böylece, bir James M. Cain romanının girizgahını aratmayacak bir kararlılıkla batıya göç ettiler: “Vaziyet hiç iyi değildi… Ve ben California’ya taşındım… Şu palmiyeli, döküntü sokakta yürüdüm, eski püskü gabardin ceketimin cebinde şıngırdayan 18 sentle…”

Dean ailesi tipik bir Güney California evine, krem rengi beton bir iglo’ya taşınmıştı. Jim Backus’un Rocks on the Roof adlı kitabında mizahi bir dille anlattığı türden bir eve: “Altıya dokuz metrelik bir evdi ama duvarları bir metre kalınlığındaydı. Beau Geste filminden çıkma minyatür bir kale. Pencere yerine ince uzun oyuklar vardı. Seyyar satıcıların üzerine kızgın yağ boşaltmak için olsa gerekti.”

Mildred geride bıraktığı ailesiyle iletişimi koparmamıştı. Winton’ın Fairmount’taki ailesine sık sık küçük Jimmy’nin fotoğraflarını yolluyordu. Dean ailesinin Santa Monica’daki evlerinin hemen önünde çekilmiş bir fotoğrafta, beş yaşındaki Jimmy, yan yatırılıp düzleştirilmiş saçları, tulumu ve hasır şapkasıyla güneşte gözlerini kısarak kameraya bakıyordu. Hemen arkasında, parmakuçlarında yükselmiş dikenli bir canavar gibi görünen yukka olmasa, çiftlikte olduğunu bile sanabilirsiniz. Jimmy, küçük ve tombul bir kız çocuğuyla çekilmiş bir başka fotoğrafını ise büyükannesine doğumgünü hediyesi olarak gönderip arkasına da “Sevgilim,” diye not düşmüş. Küçük kızın yüzünde güller açıyor ama Jimmy o yaşta bile hafiften alaycı bakışıyla öylesine havalı görünüyor ki sanki hem kameranın önünde hem arkasında.

Jimmy şirin görünüşlü bir çocuktu. “Yüz hatları porselen bir bebeğe, cildi ise olgun bir elmaya benziyor. Bir erkek çocuğu için fazla narin,” derdi anneannesi. Yapılı görünmesine rağmen hassas bir bünyesi vardı. Sık sık burnu kanardı, kolları bacakları çürük içindeydi. Duyarlı bir çocuktu ve muhtemelen annesinin şiire ve sanata olan ilgisinden etkilenmişti. Hatta bir yazar, Jimmy’nin hırçınlığını annesinin ona mitolojideki intikam tanrıçaları Eumenid’leri okumasına bağlıyordu. Gerçi Jimmy’nin içindeki öfkenin, antikçağın taştan kumaşlarına bürünmüş intikamcı leydilerine ait olduğuna inanmak zor.

Jimmy’nin annesi Mildred, Dean Byron’ın adını hiç duymuş muydu bilinmez. Kasabanın eskilerinden Bing Traster, “Lord Byron’ın adını bile duyduğunu sanmam,” diyor. “Kilise toplantılarında şiir okurdu ama Lord Byron’ı bilmiyordu. Jimmy Dean’in babasının, George Byron Fiest adında bir ahbabı vardı. Bu ismi oradan biliyor olmalı.” (Çiftçilikle uğraşan kırsal kesimde Byron yaygın bir isimdir, hatta daha güneyde, ortama iyice uyarak B’arn diye telaffuz edilir, ne de olsa barn sözcüğü İngilizcede ahır anlamına gelir.) Fakat California’da bu ismi garip bulan okul arkadaşları, Jimmy’nin ikinci ismi konusundaki hassasiyetini fark edince bununla epey bir dalga geçmişti.

Mildred Dean, Jimmy ve kendisi için adeta küçük bir tiyatro kurmuştu ve kartondan sahnelerinde oyuncak bebekleri aktör olarak kullanarak oyunlar yaratıyorlardı. Santa Monica’daki bu çocuksu ikindilerde hayaller kurmuş, müzikler çalmış, di’li geçmiş zamandan gelecek zamana kadar bütün zamanları çalışmış, çevrelerindeki dünyanın yerine kendi yarattıkları dünyayı koymuşlardı.

Jimmy’nin çocukluğuna dair en ilginç hikayelerden biri de dilek oyunuydu. Cömert diş perisinin bir türevi gibi bir şeydi ve Jimmy’nin en sevdiği oyundu. Uyumadan önce Jimmy yastığının altına dileğini yazdığı bir kağıt parçası koyardı. O uyurken Mildred gizlice gelir, dileğini okur ve eğer mümkünse hemen ertesi gün gerçekleştirirdi.

image33

Mildred şiddetli göğüs ağrılarından şikayet etmeye başladığında henüz otuz yaşında bile değildi. Jimmy ise sadece dokuz yaşındaydı. Yapılan tetkikler Mildred’in meme kanseri olduğunu ve hastalığın epey ilerlediğini gösteriyordu. 1940 Mayıs’ında Winton, Fairmount’taki annesine yazıp Mildred’ın ölmek üzere olduğunu bildirdi ve onu California’ya çağırdı. Emma Dean, sinema dergisi Photoplay’e verdiği “Sevdiğim Çocuk” başlıklı bir röportajda, “Gencecik, güzeller güzeli Mildred’ın iyileşemeyeceğini bildiren mektubu aldığımız günü asla unutamam,” demişti. “Mektubu hemen doktorumuza götürdüm ve o da Califonia’da altı ya da sekiz hafta kadar kalmam gerekebileceğini söyledi. Oysa tamı tamına yedi gün kaldım ve Mildred’ın cenazesiyle geri dönerken Jimmy de yanımdaydı. Winton’a şöyle dediğimi hatırlıyorum: Bunu bir kez daha düşünmeni istiyorum. Jimmy’nin Fairmount’a dönmesine izin verirsen Ortense ve Marcus onu seve seve kabul eder ve onu senin adına yetiştirirler.”

Daha sonraları Winton Dean, Modern Screen dergisine şunları anlatacaktı: “Karım hastalandığında sadece yirmi dokuz yaşındaydı. Doktorlar durumunun ümitsiz olduğunu söylemişti. Sekiz yaşındaki bir çocuğa annesinin öleceğini nasıl söyleyebilirsiniz ki? Denedim ama başaramadım. Jim ve ben fazla yakın değildik. Benim sevgili Jim’im anlaşılması zor bir çocuktu.”

Mildred ölmeden kısa bir süre önce Winton, Jimmy’ye annesinin bir daha eve dönmeyeceğini söyledi. “Jimmy hiçbir şey demedi, öylece bana baktı,” diye anlatıyor Winton. “Çocukken bile acılarını içinde yaşar, sözcüklere dökmezdi.”

Mildred’ın ölümünden sonra Winton, Fairmount’a geri dönmeyi düşündü. Ama taşınmak, karısının hastalığıyla iyice sarsılan maddi durumuna bir darbe daha vurmaktan başka bir işe yaramayacaktı. “Doktor faturaları, röntgenler, ışın tedavileri derken gırtlağıma kadar borca batmıştım. Üstelik ben işteyken çocuğa bakacak kimse yoktu. Yeniden ayaklarımın üzerinde durabilmem gerekiyordu.” Karısının son ameliyatını karşılayabilmek için arabasını satmıştı ve Fairmount’taki cenazeye gidebilecek parası bile yoktu.

Yapabileceği en iyi şey Jimmy’yi kız kardeşi Ortense ile eşi Marcus’un yanına göndermekti. Winton’ın annesi Emma Dean de bu fikri destekliyordu: “Ortense ve Marcus her annenin sahip olmaktan gurur duyacağı bir kız evlat ve damat. Topluma faydalı insanlar. Her ikisi de aklı başında, kibar ve sevgi dolu. Yuvaları bir Quaker evinin olması gerektiği gibi. Ağızlarından tek bir kötü söz bile çıkmaz. Ve en önemlisi de, iyi insanlar olmalarının yanı sıra, çok da mutlular. Ve annesini kaybetmenin şokunun ardından Jimmy’nin en çok ihtiyacı olan şey de buydu.”

Jimmy’nin henüz dokuz yaşındayken kaybettiği annesi hakkında pek fazla bir şey bilinmiyor. Yayımlanmış fotoğrafı olmadığı için yazarlar fiziksel görünüşü hakkında fikir birliğine bile ulaşamamış, bu yüzden elde sadece muhtelif söylenceler var: Kimi esmer ve toplu olarak tasvir etmiş kimi de beyaz tenli ve ince. Yine de Jimmy’ye nakşolmuş bazı özelliklerden tahmin etmek mümkün. Jimmy androjen çenesini, ince ve su gibi berrak yüz hatlarını ondan almış olmalı. En çok da (sanki gelmek üzere olan ayrılığı sezinlemiş de annesinin hatırasını kendisine kopyalamış gibi) sekiz dokuz yaşlarındaki halinde ve daha sonraları ise Devlerin Aşkı’ndaki genç ve rahat Jett Rink’te belirginleşiyordu bu özellikler. Jimmy’nin sert çocuk ifadesinin ardında hep annesinin yüzü ışıldıyordu: Saf ve erişilmez bir suret. Tıpkı Robert Louis Stevenson’ın, annesinin, içindeki varlığından bahsederken, “Kanımda akıyor, bana fısıldıyor, bütün varlığıyla bağrımın tam orta yerinde yaşıyor,” diye yazdığı gibi.

Annesinin derinlerde gömülü anısının Jimmy üzerindeki etkilerini, davranışlarındaki yansımalarına bakarak da anlayabiliriz. Bunun bir göstergesi de yaşamı boyunca bağlandığı ve annesi yerine koyduğu figürler: İlk önce, hep anne dediği halası Ortense Winslow, daha sonra onu tiyatroyla tanıştırıp bireyselliğini besleyen lise öğretmeni Adeline Nall ve Santa Monica’daki üniversitede drama hocası olan Jean Owen. Ve New York’ta bulduğu bir diğer anne figürü, temsilcisi Jane Deacy. Film setlerinde ise bu rolü üstlenecek olan Julie Harris, Mercedes McCambridge ve Elizabeth Taylor… Jimmy bu kadınların hepsinde annesini, onlar da Jimmy’nin içindeki çocuğu görüyordu.

Jimmy’nin yıllar sonra New York’ta flört ettiği aktris Barbara Glenn şöyle demişti: “elbette sohbetlerimiz sırasında annesinden, babasından, Ortense ve Marcus’tan bahsederdik ama ona gerçek anlamda yakın olan tek kişinin ölen annesi olduğunu düşünüyorum. Aslında Jimmy’nin hiç kimsesi yoktu çünkü annesinin ölümüyle birlikte sahip olduğu herkesi kaybetmişti. Öylesine büyük bir kayıptı ki boşluğunu asla dolduramadı.

“Annesinin uzun, siyah saçlarının olduğunu, ince yapılı ve çok güzel olduğunu söylemişti. Son derece yumuşak ve nazik biri olduğunu ve annesinin onu çok sevdiğini anlatmıştı. İşin ilginç yanı, annesi onun için bile hayali bir varlıktı. Onu çok seviyordu ve onunla ilgili hayaller kuruyordu.

“İlk tanıştığımızda annesinden çok bahsederdik. Jimmy’yi bana çeken şey annesine olan benzerliğim miydi bilemiyorum. Bana ona çok benzediğimi söylerdi. İnce yapılıydım, uzun siyah saçlarım vardı… O zamanlar saçlarım belime kadardı.

“Jimmy annesine çok öfkeliydi. Çünkü o ölmüştü. Beni nasıl bırakırsın diyen dokuz yaşında bir çocuktu hala. Ondan bahsederken yirmi bir ya da yirmi iki yaşlarındaki genç bir adam değildi. Terk edilmiş bir çocuktu. Annesini çaresizce seviyordu ve ne yazık ki annesi onu terk etmişti. Bunun onun üzerinde çok büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum ve o bunu sanatıyla ifade ediyordu.”

Jimmy hem Oedipus hem Hamlet’ti. Tesadüfen kendini bir trajedinin içinde buluveren ve uyanmak için mücadele veren bir uyurgezerdi. Bütün bu analitik etiketler birtakım çözümlemelerin içindeki yerini alırken terimler karmaşa yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Ne demiş Dr. Freud: “Bütün nevrotikler ya Oedipus’tur ya da Hamlet.” O yüzden şöyle demek daha açıklayıcı olabilir: Jimmy sihrin gücüne inanıyordu ve ister hayal olsun ister gerçek, onun gücünün kaynağı işte buydu. Bu inanç çocukluğunda başlamıştı ve ona annesinden miras kalmıştı.

Sonraları Hedda Hopper’a verdiği bir röportajda Jimmy annesi için büründüğü rolleri anımsayacaktı: “Dört-beş yaşlarındayken annem bana keman çalmayı öğretmişti. Lanet olası bir çocuk dahiydim. Daha sonra California’ya taşındık ve çok geçmeden annem bu kez de dans etmemi istedi. Tabii bu arada kemana da devam ediyordum. Sonra sekiz yaşındayken annem öldü ve keman da onunla birlikte gömüldü.”

Zavallı Mildred. Spekülatörlerin diline doladığı, analistlerin tahlillerine kurban seçtiği kadıncağızın imajı böylesi bir ağırlığın altında cılız gıcırtılar çıkararak debelenip duruyordu. Freudculuğun şaha kalktığı bir dönemde manipülasyonlar sayesinde hayali bir varlığa, Indiana’dan çıkma bir tanrıça İsis ya da çiftlikten gelme bir Madam Bovary’ye dönüştürülmüştü. Dean’i sarmalayan gizemlerin yegane kaynağı olarak gösteriliyor, aptallarla çiftçilerin yaşadığı topraklarda, hayal ettiği Küçük Prens’i gerçeğe dönüştüren, dünyanın en süper annesi olarak resmediliyordu.

James Dean’in hayatını konu eden Ben, James Dean adlı kurgu biyografide yazar T. T. Thomas, Jimmy’nin huzursuz ruh halini melodramatik bir dille şuna bağlıyordu: “Ben, Jimmy Dean, kim olduğumu ya da ne olduğumu hiçbir zaman bilemedim… Çiftlik kızı olan annemin umut ve hülyalarıydım sadece. Ne de olsa hayat ona hiçbir umut bırakmamıştı ve o da gençliğinin tozlu hülyalarını bana aktarmıştı. İşte bu yüzden hiçbir zaman Jimmy Dean olamadım…”

Üzerine titrediği çocuğunu Çifte Dünya’nın ilk eşiğine sürükleyen aşırı romantik anne hikayesi, Jimmy’nin kendi düşüncesine de fazla uzak sayılmazdı aslında.

Daha sonraları Look dergisine verdiği bir röportajda şöyle diyecekti Jimmy: “Annem beni bırakıp öldüğünde dokuz yaşındaydım. Ne yapmamı bekliyordu ki? Bir başıma her şeyle başa çıkmamı mı?”

Üniversitedeki ve daha sonraları New York’taki oda arkadaşı Bill Bast şöyle diyordu: “Annesinin Byron’ı okuyup okumamasının ne önemi var? Jimmy annesinin ona Lord Byron’ın adını verdiğine inanıyordu ve önemli olan da bu.

“Anladığım kadarıyla annesi onu geldikleri kırsal kesimden herhangi bir çiftçi gibi yetiştirmek istememiş. Bayan Dean’in nasıl biri olduğunu bilmiyorum ama gözümde romantik bir kadın canlanıyor. Ne de olsa oğluna Byron’ın adını vermiş. Ne yaptığını bilen bir kadın olmalı. Çünkü ona dans ve müzik dersleri aldırmış. Küçük bir delikanlıya böyle şeyleri onu utandırmadan yaptıramazsınız. Ve böyle şeyleri benimseyen bir kadın, oğlunu birtakım şeylerden uzaklaştırmak istiyor demektir.

“Bu çok korumacı bir yaklaşım ve çocuğa farklı ve özel bir sevgi türünü öğretiyor. Bunu nasıl bir nevrotik duygu içinde yaptığının bir önemi yok. Önemli olan bunun çocuğa kendini çok özel hissettirmesi, yani egosunu devleştiren, tabiri caizse büyük hayalı küçük adam’a dönüştüren bir şey bu.

“Başlangıçta bu var. Hayata böyle başlıyoruz. İlk önce hepimiz annelerimizin küçük, biricik sevgilisiyiz. Adeta apayrı bir dünyadayız. Etrafımızdaki dünyaya yabancıyız. Diğerlerinden farklıyız. Annemiz ve biz. O yakın bağ? Egonun devleşmesi çok normal değil mi? Zaten böyle bir durumda başka ne beklenir ki? Ama sonra ona en çok ihtiyacı olduğu bir dönemde annesi onu terk ediyor. Ne yapacak bu durumda? Birdenbire, meğer annem yanılmış, ben de tıpkı diğerleri gibiymişim deyip o şişkin hayalarını küçültmek için kafur yağı mı sürecek? Elbette hayır. Annesini aramaya ve ondan öğrendiği hayal dünyasını beslemeye devam edecek. Annesi ona Byron ismini verirken ne kadar bilinçliydi, bunun hiçbir önemi yok. Sadece ona bu ismi vermesi ve Jimmy’nin bunun ne anlama geldiğini bilmesi yeterliydi. İşte bu iyi bir başlangıçtı.”

Oğullarına düşkün anneler ile annelerine sevdalı oğullar arasındaki gerilimli boşluklardan ilkel ve fantastik ilişkiler doğar. Henüz şekil almamış olan çocuğun kumaşına karanlık hayaller eklenir ve onu bu kaygan zeminin daimi gezginine dönüştürür. Çocukluğun o parıltılı karanlığından çıktığında ise kısmen de olsa bir annenin arzularının ürünü, illüzyonla gerçeğin bileşiminden oluşan -tek bedende, çok kimlikli- bir kimeradır artık. Küçük yaşta edinilen bu deneyimler çocukluğun uzamasına yol açarak sağduyuya ket vurur ama karşılığında da neredeyse kendiliğinden hasıl olan çok özel nitelikler, herkesin gıpta edip kıskandığı meziyetler kazandırır.

Öksüz kaldığının farkında bile olmayan Jimmy, 1940’ta Indiana’ya geri döndü. Aslında hem annesini hem babasını kaybetmişti. Ne de olsa hayatının geri kalanında babasını çok nadir görecekti. Annesinin ona bıraktığı dünya ise öylesine karşı konulmazdı ki anısı onu hiçbir zaman terk etmeyecekti ve o andan itibaren Jimmy hayata ironik bir bakış açısıyla bakmaya başlayacaktı.

Jimmy büyükannesiyle birlikte, annesinin cenazesini taşıyan trenle Fairmount’a döndü. James Dean’in Hikayesi adlı tartışmalı filmde, Asi Gençlik filminin senaryosunu yazan ve Jimmy’yi çok iyi tanıyan Stewart Stern, dokuz yaşındaki Jimmy’nin neler hissedebileceğini kurgulayarak ölen bir çocuğun ölmüş annesiyle ilgili duygularını analiz etmeye çalışmıştı: “Ben kötü biriydim. Kötü olmasam annem beni bırakıp ölmezdi. Beni sever, bana bakardı. O bile beni sevmediğine göre kimse sevemez. Ben hayatım boyunca kötü olmaya mahkumum.”

Cenazede Jimmy annesinin saçından bir tutam kesip sakladı ve yeni evindeki ilk iki hafta boyunca kendi kendine dilek oyunu oynadı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Artemis Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.