300’ler Komitesi – ‘Komplocular Hiyerarşisi’

 

Yalıtılmışlık içinde yaşadığımız hayatlarımızda, bırakın dünyada olan bitenleri komşu şehirde bile olan bitenlerden haberimiz yoktur. Bu kitabın içeriğini anlamak bu açıdan pek kolay değildir. Kansas’ın ufak bir kasabasında yaşayan bir kişi, Miami’de meydana gelen olaylardan ne kadar haberdardır? Böyle bir durumda bu kişinin öğrenecekleri ancak olayın medyaya yansıdığı miktarda olacaktır. Biz genelde diğer insanlar gibi dünyayı kendi sınırlı bakış açımız içinde görürüz. Zaten bunun dışında davranmamız olanaksızdır. Dolayısı ile sınırlı kapasitemizi aşan bilgileri aldığımızda bunların doğruluklarından şüpheleniriz. Bu koşullar altında sıradan bir insanın ülkesinde veya dünyada olan korkunç değişiklikleri ve çevrilen entrikaları anlaması imkânsızdır. Anlaması daha da imkânsız olan, sıradan insanların kusursuzca planlanmış bu komplolar içlerinde rol aldıklarıdır.

Aile yapısının yıkılması, ailenin geleneksel işini bırakmak durumunda kalması, insanların mecburen memleketlerinden, sevdiklerini arkada bırakarak göç etmeye zorlanmaları gibi üzüntü verici yıkım ve yozlaşma faaliyetleri uzmanlarca planlamış bir komplonun parçaları olup, sıradan bir vatandaşın yaşam deneyimi bu komployu görmeye yetmez. Sıradan vatandaş yaşamındaki bu çalkantı veya çöküşü genel koşullara veya şansa bağlar. Bu sıradan insanın olanları bir komplonun parçası olarak görmesi için ne deneyimi ne de bir nedeni vardır. Sıradan insanın bilinci, eğitildiği sistem ve yaşadığı deneyimler dolayısı ile karanlık komploları görmez. Zaten bu durum komplocuların güvendikleri en büyük gerçektir. İnsanları aydınlatmayı amaçlayan her türlü girişim anında yok edilir.

Sıradan vatandaşın yaşamında onu şüpheye düşürecek normal dışı olaylar ve gelişmeler pek az ve sınırlıdır. Onun için tarih, birbirini takip eden olaylar zinciridir ve sıradan vatandaş bu birbirini takip eden olayların manipüle edilerek kendisine yaşatıldığından hiç şüphelenmez.

Gizli Bilgi, sıradan insandan hep saklanır, milyonlarca diğer sıradan vatandaşlar misali cahil, eksik ve yanlış bilgilerle donatılmış halde yaşaması sağlanır.

 

“Gizli Bilgi” sıradan insandan hep saklanır, milyonlarca diğer sıradan vatandaşlar misali cahil, eksik ve yanlış bilgilerle donatılmış halde yaşaması sağlanır. Bu vatandaşın bilmediği ve hiç öğrenemeyeceği şey, gerçek önemli tarihsel olayların, yüksek mevkilerdeki gizli adamlar tarafından halkı kandırma amacıyla önceden planlandığıdır. Bu gizli adamlar İncil’in bahsettiği “En seçilmişler” grubudur ve dünyadaki güç kademelerinin en üstündeki kişilerdir. Bu adamlar, İngilizlerin East India Company unvanlı firmasındaki, soyları Kathariler, Bogomiller ve Albigensiyanlar gibi ortaçağ tarikatlarına dayanan ve dinlerinin temelini Babil’in Mani inancı oluşturan kişiler olup sadece İngiltere’yi değil tüm dünyayı kontrol edecek durumdadırlar. Tarihte insanların ortak arzularından birinin kontrole sahip olmak olduğu bilinir.

Hangi sosyal oluşuma bakılırsa bakılsın bu topluluklar içinde kontrolü elinde tutma arzusunun tavan yaptığı alt gruplar bulunur. Son üç yüz yıldır bu tip pek çok kişi ve grubun “gizli cemiyetler” diye tanımlanan kurumlarda ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu kitap dünyayı yöneten en güçlü iki grup hakkında yazılmıştır.

Şimdiye kadar haklarında pek çok kitabın yazıldığı tüm gizli cemiyetler “genel merkezin” şubeleri gibi çalışmaktadırlar. İşte bu sayede 300’ler Komitesi Amerikan halkından şimdiye kadar saklanmayı başarmıştır.

Bazı araştırmacılar Federal Rezerv Bankası gibi bazı mahalli oluşumları kontrol ve koordine eden bir üst yapının olduğunu fark etmişlerdir. Yine de tüm bu oluşumlar “gizli cemiyetler” başlığı altında toplanmışlardır. Ancak ben 1991 yılında ismini açıklayana kadar komplo teoricileri ve yazarları her zaman en önemli örgütü gözden kaçırmışlardır.

– 300’ler Komitesi nasıl ortaya çıkmıştır?

– Bu kurumun serveti ve gücü nereden gelir?

– Komite özellikle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere dünyayı nasıl kontrol altında tutmaktadır?

– Tek bir kurum nasıl olur da dünyada tüm olan biteni bilir ve kontrol eder?

Bu kitap bu ve benzeri sorulara yanıt aramak için yazılmıştır. Komitenin başarısını kavrayabilmek için detayların incelenmesi ve tartışılması gerekmektedir. Bu çalışmada bulabildiğimiz kadar çok gizli cemiyet, tabela örgütleri, bağlantılı devlet kurumları, bankalar, sigorta şirketleri, petrol firmaları, uluslararası kurumlar ve binlerce dernek ve vakfı incelemek gerekmektedir çünkü bu kurumların başındaki kişiler en az 150 yıldır dünyayı yöneten 300’ler Komitesi’nin üyelerini oluşturmaktadırlar.

Bu kitap umarız ki araştırmacılar için yeni bir alan açacaktır. Bugünkü yapıyı anlamamız için önce East India Company sonra da British East India Company diye bilinen ve 300’ler Komitesi’ne dönüşen yapıyı araştırmamız gereklidir.

Önsöz

 

Kariyerim boyunca ziyaret ettiğim pek çok ülkede oldukça fazla sayıda gizli dokümanı okuma şansım oldu. Gördüklerim beni çok üzdü ve öfkelendirdi. O zamandan bu yana İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetlerini kontrol edip yöneten gücü ortaya çıkarmaya uğraştım.

Royal Institute for International Affairs (RIIA), The Council on Foreign Relations (CFR), Bilderberg Grubu, The Trilateral Commission, Siyonistler, Farmasonlar, Bolşevikler, Gül ve Haç Kardeşliği gibi gruplar ve bunlara benzer bazı diğer gizli grupları zaten bilmekteydim.

Daha önceleri İngiltere’de öğrenciyken British Museum’daki çalışmalarımda pek çok gizli örgütü öğrenmiştim. Fakat 1969 yılında Amerika’ya geldiğimde Kudüs St John Birliği, Roma Kulübü, Alman Marshall Fonu, Cini Vakfı, Yuvarlak Masa, Fabian Örgütü, Venedik Kara Asalet Aileleri, Mont Pelerin Cemiyeti, Cehennem Ateşi Kulüpleri, İlluminati ve Malta Şövalyeleri gibi örgütlerin burada bilinmediklerine veya fonksiyonlarının Amerikalılarca anlaşılmadığına şahit oldum.

1969-1970 döneminde bu durumu düzeltmek için “İlk raporları” yüzlerce monograf ve kaset halinde yayımlamaya başladım. Bu süreçte araştırmalarımı şahsıma ve eşime yapılan tehditler, iş kaybım ve beni gözden düşürmek için uygulanan iyi planlanmış bir oyuna karşı devam ettirdim. Bana karşı olan ajanlar hâlâ “Siyonist karşıtı” olduklarını beyan ederek çalışmalarını devam ettirmekte ve bizi yalanlarına inandırmaya çalışmaktadırlar.

Çalışmalarıma karşı saldırılar ve dezenformasyon çabaları beni hiçbir şekilde desteklemeyerek, çalışmalarımı izinsiz kullanarak veya başka yazarlara atfederek yıllardır devam etmektedir.

Ben İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetlerine paralel ancak gizli çalışarak bu devletleri yöneten güç üzerine yaptığım çalışmalarıma devam edeceğim. Bu kitap bu çabalarımın bir ürünüdür.

-John Coleman Ocak 1994 – Ocak 2010

Giriş

 

Son yıllarda “komplo teorileri” üzerine pek çok kitap, rapor ve araştırma yayımlanmaya başlandı. Tüm ajanda saptırma yöntemlerine rağmen artık Amerikalılar ülkeleriyle ilgili bazı şeylerin gerçekten yanlış olarak geliştiğini görmeye başladılar. Yalnız komplo yazarlarının yaptığı en büyük hata, problemin nedenini The Council on Foreign Relations, The Trilateral Commission veya Bilderberg Grup gibi sınırlı alanlarda aramaktır.

Bu grupları incelemek çok önemli olmakla beraber yazarlar bu incelemeyi yeterince derin yapmamaktadırlar. Yazarların “komplo” organizasyonları isimlerini verdikleri yukarıdaki kurumlar aslında “Komplo Kademesinde” liderliğin altında bulunan oluşumlardır.

Bu şekilde 300’ler Komitesi Amerikan halkından uzun süredir başarılı şekilde saklamıştır. Bazı yazarlar yerel seviyedeki gizli cemiyetleri yöneten ve koordine eden bir üst yapının varlığını hissetmişlerdir.

Londra’daki British Museum’daki çalışmalarım ilk başlarda yavaş gitse de sonuçta beni dünyada tüm gizli cemiyetleri yöneten çok güçlü bir gizli kuruluş olduğuna inandırmıştır. Fransız Devrimi, Anglo-Boer Savaşı, Japon-Rus Savaşı, Bolşevik Devrimi ve I.Dünya Savaşı gibi Avrupa ve dünya tarihini derinden etkileyen olaylar konusunda yaptığım çalışmalarla en üstteki gizli kurumun varlığına inancım daha da artmıştır. Fransız Devrimi’nin aslında İngiltere’de Jeremy Bentham ve William Petty tarafından organize edildiğini öğrendiğimde dünyadaki olayları kontrol eden gizli bir “Üst yapı” olduğuna iyice inandım.

Fransız Devrimi’nde Londra merkezli gizli Quator Coronati (Gizli Hıristiyan dört taş işçisi efsanesine istinaden kurulmuş bir Mason Locasıdır.) ve Paris merkezli Dokuz Kız Kardeş Localarını inceledim. Artık Fransız Devrimi’nin sadece Petty ve Bentham’ın işi olamayacağını anlamıştım. Fransız ve Bolşevik Devrimlerinin benim ilgimi çeken en önemli yanları ikisinin de Hıristiyan düşmanlığı içermeleridir.

Hıristiyan düşmanlığının Fransız ve Bolşevik Devrimleri gibi dünyada değerli madenler için ilk soykırımın yapıldığı Anglo-Boer Savaşı’nda da ana tema olduğunu gördükten sonra Lord Milner, Başkan Wilson, Lenin, Troçki, Kerensky ve benzerlerinin arkasında çok büyük kaynakları olan gizli bir örgütün olduğuna kanaat getirdim.

Ancak çok iyi eğitimli, büyük maddi ve haber alma kaynaklarına sahip kişilerin yönettiği gizli bir dev organizasyon Fransız ve Bolşevik Devrimlerini ya da Anglo-Boer Savaşı’nı kontrol edebilirdi.

Weishaupt, Rathenau ve Doktor Weitzman zaman zaman “300’ler” isimli örgütün ismini gündeme getirmişlerse de kamuoyu böyle dev bir örgütün mümkün olamayacağına inandığından bu iddialar halk arasında kabul görmemiştir. Hâlbuki bu iddialara inanmak için başta George Washington olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri kurucuları, Disraeli ve Bismarck gibi pek çok nedenimiz vardır.

Başkan Wilson nasıl olur da Leon Troçki gibi Rusya’ya giderek devrim yapacağını söyleyen anti-Hıristiyan biriyle ilişkiye girmiştir?

Başkan Wilson hangi güçle Kanada polisi tarafından tutuklanmış olan Troçki’yi kurtarabilmiştir? Amerikan başkanlarının Kanada’da bir yetkileri olmadığına göre kim veya hangi organizasyon Wilson’a yardım etmiştir?

Troçki gibi bir yabancı nasıl kolaylıkla Amerikan pasaportu alabilmiştir? Bu tip işler büyük paralarla bile başarılacak şeyler değildir. Ama Troçki denen uç devrimci ve Amerikan aleyhtarı biri aldığı Amerikan pasaportu ve büyük maddi imkânlarla Rusya’ya devrim yapmaya gitmiştir. Kanada’da tutuklandığında ise Troçki mucizevi şekilde kurtulabilmiştir. Bana göre bu olaylar uluslar üstü gizli bir organizasyonun bağımsız hükümetlere emir verecek kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir.

Tarihindeki en kritik noktada hangi güç ve otorite sayesinde Helphand (Parvus) Alman hükümetine danışman olarak atanmıştır? Helpland Berlin’deki hangi üst kadrolardan talimat almıştır? Alman hükümeti Helpland’in teklifi üzerine Lenin’in Almanya’dan devrim yapmak üzere Rusya’ya gizli bir trenle yollanmasına nasıl izin vermiştir?

İsveç bu olayda neden destekçi olmuştur? Ünlü Alman casus Willy Munzenberg nasıl Lenin ile yakın çalışma arkadaşı olmuştur? Bu olaylar öyle şansa ortaya çıkmış şeyler değildir.

Troçki ve Lenin’in bu efsanevi seyahatleri en azından bana göre arkalarında olan çok güçlü ve gizli örgütün sayesinde başarıya ulaşmıştır. Genelde insanlar olayların kendi başlarına olduğuna inanır fakat benim gibiler bazı olayların onlarla ilişkisi yokmuş gibi gözüken bir dizi başka olay sonucu ortaya çıktığını düşünür. Dikkatli bir araştırmacı birbirleriyle alakasız gibi gözüken olayların aslında ilişkili olduklarını ancak olaylar arası ilişkilerin genelde halktan saklandığını çabuk öğrenir. Devletler üstü kontrol gücünün varlığına belki de en iyi kanıt Başkan Wilson’dan gelmiştir.

Bozulan sağlığı nedeni ile tekrar seçimlere girmesine Demokrat Parti’nin sıcak bakmadığı başkan kendisinin iyi bildiği bazı şeyleri sorgulamaya başlamıştır. Eşi Ellen’in ölümü Wilson’u yasa boğmuştur. Karısına bakan Dr. Grayson başkana eşinin öldüğünü söylediğinde Wilson Beyaz Saray’ın camından dışarı bakarak, “Allah’ım, Ben ne yapacağım?” demiştir. Belki de eşinin ölümü Wilson’un devletler üstü gizli süper gücü aşağıdaki sözlerde olduğu gibi açıklama noktasına getirmiştir:

“Amerika’da ticaret ve endüstrinin en önemli adamları bir şeyden veya birinden korkuyorlar. Bu adamlar çok organize, her şeyi bilen, korkunç bir güçten o kadar korkarlar ki bu gücün aleyhine konuşmaları fısıltı düzeyini aşamaz.”

Ben de istihbaratçılarla konuşurken 300’ler Komitesi yönetim merkezi olarak bilinen “Olimpos” hakkında açık konuşmadıklarını veya çok sınırlı bilgi verdiklerini her zaman görmüşümdür. Yine de bu oluşumun varlığına ilişkin pek çok kanıt bulunmaktadır, örneğin Komite’nin önemli sözcülerinden olan ve Komite’nin Tek Dünya Devleti – Yeni Dünya Düzeni planlarını sıkça gündeme getiren H. G. Wells Açık Komplo isimli kitapta şöyle demektedir:

“Açık Komplo siyaseti, dünyada var olan hükümetleri zayıflatmak, dağıtmak ve onları yöneten hale gelmek olmalıdır. Açık Komplo sosyalist ve komünist akımların devamı olup Moskova’yı New York’tan önce ele geçirebilir. Açık Komplo hareketinin karakteri şimdi açıklanacaktır. O bir dünya dini olacaktır. Birbirleriyle gevşek bağlantı içinde olan büyük topluluklar ve toplumlar asimilasyon yoluyla sonunda tüm dünya nüfusunu yutacaklardır. O zaman yeni bir insan toplumu ortaya çıkacaktır.”

Devam edersek:

“Açık Komplo diye tanımladığım baskıcı teknikler ve halka direkt hizmeti öğretecek olan bu kurumun hayata geçirilmesi bugün dünyanın gerçekleştirmesi gereken en önemli görevdir. Kriz zeminini hazırlayınca bu hareket kolayca hayata geçecektir. Bazen bunun gerçekleşmesi için nesiller boyu propaganda ve eğitim gerektiğini düşünüyorum. Tüm insanlık için ortak bir inanç ve yasa olmalıdır…”

Tahminimce buraya kadar anlattıklarım isminin 300’ler Komitesi olduğunu öğrendiğim gizli ve yüksek bir güç odağının varlığını ortaya çıkartma yönünde iyi bir başlangıç olmuştur. Yazdıklarımın iyi anlaşılması için dikkatli okunması gereklidir çünkü Komite hakkındaki gerçekler çelişkili olmasalar bile oldukça karmaşıktırlar.

Bu karmaşıklık nedeni ile Amerika Birleşik Devletleri pek çok kere yaşamsal düşmanı olan dünya liderleriyle işbirliği içine girmiştir. Bu kitabı okuduğunuzda 300’ler Komitesi’ni araştırmak için harcanan binlerce saatlik çaba daha iyi anlaşılacaktır.

Parçalar yerine oturduğunda resmin ortaya çıkacağına ve bu resmin hepimizi yakından ilgilendiren yerel politikaların çok ötesinde olduğuna eminim.

300’ler Komitesi ve Roma Kulübü

 

Aramızda pek çok vatandaş hükümetteki kişilerin ekonomi, siyasi, içişleri ve dışişleri konularında bizi gerçek yönetenler olmadığının farkındadır. Bu vatandaşlar dolayısıyla doğruyu alternatif medyada ararlar. Benim gibi alternatif medya yazarları da bazen başarılı olmamakla beraber sürekli Amerika’yı hasta eden mikrobun peşindedirler.

“Ara sonunda bulursun!” diye bize öğretilen İncil prensibi bu konuda her zaman başarılı değildir. Bizim gibi araştırmacıların bulduğu şey sıradan vatandaşların genelde ülkelerinin ne kadar kötüye gittiği konusundaki umursamaz ve cahil yaklaşımlarıdır. Sıradan vatandaş, Benjamin Franklin, Lincoln ve Washington gibi devlet büyüklerimizin öğütlerine kulaklarını tıkayarak devletin her zaman kendi yanında olacağına iman etmiştir. Zaten bu inançlar sayesinde büyük nüfuslar kontrol altında tutulurlar ve davranışları gizli hükümetin istekleri doğrultusunda şekillendirilir. Bu teknikler konusunda detaylı bilgi için okuyucuların Tavistock İnsani İlişkiler Enstitüsü üzerine yaptığım araştırmaları incelemelerini tavsiye ederim. Bu araştırmam sonunda dünyadaki beyin yıkama ve propaganda teknikleri konusunda tüm “think tank”lerin anası olan kurum ortaya çıkarılmıştır. Sıradan vatandaşlar olarak her zaman “Bazılarının” bir şeyler yaptığını veya yapmadıklarını duyarız. Buradaki “Bazıları” cinayeti örtmek ve katili saklamak için çalışan ancak bilmediğimiz kişiler için kullanılır. Bu “Bazıları” vergilerimizi arttırır ve çocuklarımızı savaşa gönderirler.

“Bazıları” onlara karşı çıkmak istediğimizde ortadan kaybolurlar ve onları bulmamız imkânsızlaşır. Bu durum iki yüz yıldır böyledir. Bu kitabın ilerleyen bölümlerinde bu gizemli “Bazılarının” kim olduğunu anlatmaya çalışacağım. Bundan sonra Amerikan Birleşik Devletleri’nin düştüğü korkunç tuzaktan kurtarmak sıradan vatandaşlara kalacaktır. Çünkü gerektirdiği özellikler nedeni ile yaşamım boyunca hiçbir zaman siyasi bir lider olmak istemedim.

30 Nisan 1981 tarihinde hükümette üst düzeyde görev yapan kişileri de içeren 300 yıkıcı adamın varlıklarını ve Roma Kulübü isimli kuruluşu ortaya çıkaran bir araştırma yayımladım

Bu araştırmam aslında 1969 yılında yayımlanan çalışmamın üstüne inşa edilmişti. Bu iki çalışmamda her iki örgütün Amerika’daki varlığından söz edilmekteydi. Bu yazılarımda okuyuculara, anlatılanları hayali bulmamaları ve Bavyera hükümetince ele geçirilen İlluminati örgütünün gizli planlarıyla paralellik kurmalarını tavsiye etmiştim.

1981 yılında öngördüklerimin pek çoğu gerçekleşti. Reagan yönetiminin etkisizleştirilmesi, çelik endüstrimizin çökertilmesi, endüstriyel üretim kapasitemizin düşürülmesi, tarım, gemi yapımı ve otomotiv sektörlerinin “0” büyüme oranına endekslenmeleri gibi kararlar 300’ler Komitesi’nin Fransız (bazılarına göre Belçikalı) liderlerinden aristokrat Kont Etienne Davignon verilmişti.

Davignon’un önemi Roma Kulübü’nü (COR) kullanarak “post endüstriyel toplum” yalanıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin tarım ve sanayisine indirdiği büyük darbeden gelmekteydi. Aynı COR, İran “Rehineler” bunalımını körükleyen ve Amerika’nın egemenlik haklarını ihlal etme pahasına “Rehineler Sorununu” 300’ler Komitesi’nin bir kurumu olan Lahey Adalet Divanı’na götürmeye çalışan kurumun ta kendisidir.

300’ler Komitesi’nin yürütme organlarından biri olan COR Amerika’daki Hıristiyan Birliği’ni parçalamak amacı ile görevlendirilmiştir. Gerçekten de Roma Kulübü (COR) Amerikan Hıristiyan Kilisesi’ni tarikatlara, cemaatlere, köktendinci ve Evangelist gruplara parçalamakta başarı sağlamıştır. Bu yeni akımlardan biri de Armand Hammer tarafından milyonlarca dolar harcanarak ve kendilerine göre laik amaçlarla “özel” bir proje olarak finanse edilmiştir.

Şu anda millet olarak tüm dünyanın imrendiği Amerikan yaşam tarzımızı kaybetmeyi kabullenmiş durumdayız. Örneğin zamanında dünya devi olan denizcilik sektörümüze bakalım. Deniz taşımacılığı Amerikan tarihinde devletimizin refahı için çok büyük hizmetler yapmış bir endüstridir. Bu sektörün eğitimli ve yüksek ücretlerle çalışan personeli Amerikan ekonomisine her zaman büyük katkıda bulunmuştur. Ancak “Tarife ve Ticaret” kanunlarının Başkan Wilson tarafından düzenlenmesiyle ve Cumhuriyetçi Eisenhower başkanlığında kanunların uygulanmaya devam edilmesiyle deniz taşımacılığımız Roma Kulübü’nün amaçları doğrultusunda çökertilmiştir. COR Davignon’un “Sıfır Büyüme Hızıyla Post Endüstriyel Dönem” planını uygulamaktadır.

Açık Komplo ismi verilen ve Tanrı ile dünyada savaşlar, afetler, salgınlar sonrası kalan insanlara karşı bu savaş gün geçtikçe daha açık hale gelmektedir. Örneğin 1938 yılında Almanya’nın yeni geliştirdiği ve tüm dünyadan gizli tuttuğu Messerschmitt savaş uçağı aniden Paris Hava Gösterisi’nde yerini almıştır. Casus ve istihbaratçıların bin bir güçlükle hakkında bilgi almak için uğraştığı bu savaş makinesi aniden karşılarına çıkarılmıştır.

‘Dünya hükümetlerine paralel çalışan gizli teşkilatlar istihbarat kurumları gibi karanlık ofislerde faaliyet göstermezler.’

 

Bu teşkilatlar Beyaz Saray, Kongre, 10 Downing Street ve İngiliz Kamaraları’nda açıkça görünür haldedirler. Bu teşkilatların üyeleri korku filmlerindeki ürkütücü yaratıklara benzemezler. Gerçek canavarlar ütülü elbiseleri, kolalı gömlekleri ile limuzinlerinde Capitol Hill’deki işlerine giderler. Bunlar gün ışığında aramızda olan kişilerdir.

Bir de oligarşi vardır; bu hükümette görev alan ve genelde yozlaşmış politikalar ve şahsi çıkarları uygulamakla yükümlü kişilerden oluşur. Bu adamlar Yeni Dünya Düzeni- Tek Dünya Devleti’nin hizmetkârlarıdırlar. Bir tecavüzcü ilk başta kurbanına dost ve efendi gözükür. Çünkü aksi halde kurban çığlık atarak tecavüzcüden kaçacaktır. Aynı şey hükümet kadroları için de geçerlidir. Örneğin eski başkanlardan George Bush hiçbir zaman paralel gizli hükümete çalışır gibi gözükmemiştir ancak görünüş sizi yanıltmasın çünkü başkanın kendisi korku filmlerindeki mahlûklar kadar ürkütücüdür. Biraz durup başkanın Saddam Hüseyin’i Amerikan Büyükelçisi April Glaspie ile tuzağa düşürerek ona nasıl savaş açtığını düşünün.

Bu savaş içlerinde pek çoğu kadın ve çocuk olan 150.000 Iraklının ilk anda ölümlerine neden olmuştur. Daha önemlisi Irak halkı bu müdahaleden sonra gıda ve tıbbi malzeme ambargosu altında özellikle de antibiyotiklerin bulunmamasından dolayı binlerce ölü daha vermiştir. Amerikan’ın savaşta kullandığı zayıflatılmış uranyum mermiler, top mermi kalıntıları, yanmış kamyon ve tanklar çevreyi kirlettikleri gibi yaydıkları radyasyon ile savaş bittikten sonra bile binlerce Iraklının ölümüne neden olmuşlardır. Başkan Bush bu korkunç operasyon emrini kimden almıştır? Kendisinin yetkisi nedir ve bu yetki kim tarafından verilmiştir? Başkan böyle bir yetkiyi kesinlikle Amerikan Anayasası veya uluslararası hukuktan almamıştır. Demek ki bu yetki uluslar üstü 300’ler Komitesi gibi bir kurumdan gelmiştir. Rasyonel düşünce bize durumun bu olduğunu göstermektedir. Bu olaylar, bilincimize, Tavistock Enstitüsü’nün bilinç bulandırma teknikleriyle başkanın bu korkunç cinayetleri işlemek için Kongre’nin onayını aldığı şeklinde işlenmiştir.

Amerikan halkı o kadar şartlandırılmıştır ki vatandaşlar başkanın bu savaş yetkisine sahip olduğuna inanmıştır. Yaygın medya toplumlarında insanlar yanlış yönlendirilmeye çok açıktırlar. Böyle toplumlarda vatandaşlar önce gazetelerde okuduklarına inanırlar daha sonra da okuduklarının kendi çıkardıkları sonuçlar olduğuna inanırlar. Bu şekilde yanlış hükümet politikalarına kamuoyu desteği bir süreliğine bile olsa yaratılır.

1991 yılında baba Bush yönetimi tarafından Irak’a yapılan müdahale bu konuda güzel bir örnektir. Amerika Birleşik Devletleri’ni oluşturan ilk 13 Cumhuriyet eskiden özgür birer devlettiler. Bu devletler her birinin mutlak koruma altında olması kaydıyla Konfederasyon Anlaşması veya Amerikan Anayasası kapsamında eyaletleri oluşturmuşlardır. Başkan Bush devleti savaşa sokarken her eyaletin görüşünü almış mıdır? Tabii ki hayır! Dolayısı ile Başkan’ın Irağı işgal ve barbarca insanlık suçları işlemede Amerika Birleşik Devletleri çatısı altındaki eyaletleri suç ortağı yapma hakkı yoktur.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 50 eyaleti temsil ettiğini söyleyenlere 5 Mayıs 1776 tarihli Virginia Konvansiyonu’nu okumalarını tavsiye ederim. O tarihte Virginia “bağımsız ve özgür” bir devlet olarak tanınmıştır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonrası İngiltere ile yapılan Paris Anlaşması’nda her eyalet özgür ve bağımsız birer devlet olarak kabul edilmiştir. Bu durum 1789 Konvansiyonu ve 10. Anayasa değişikliğine temel teşkil etmiştir.

George Bush Irak’a Amerikan ordusuyla saldırırken Amerikan halkını kandırmıştır. Kendisinin Kongre’den aldığı “Savaş Deklarasyonu” bulunmamaktadır ve tutumu yasadışıdır. Başkan, Birleşik Devletleri teşkil eden eyaletlerin vatandaşlarını sanki özgürlük ve bağımsızlıklarını tek taraflı olarak federal hükümete bıraktıkları konusunda kandırmıştır. Ancak böyle tek taraflı bir durum sözkonusu değildir. Anayasal desteği olmadan Irak’a karşı savaşa girerek Bush Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm vatandaşların can güvenliklerini ve özgürlüklerini koruyan anayasayı çiğnemiştir.

Kesin olmamakla beraber görüşüme göre baba Bush talimatları Royal Institute for International Affairs (RIIA)’dan almıştır. Bu kurum da talimatlarını 300’ler Komitesi’nin yüksek yönetim halkası olan “Olimpos”tan almaktadır. Bush başkanlık yeminini Amerikan halkını kandırarak ve bir dış gücü Amerikan Anayasası’nın üstünde tutarak ihlal etmiştir. Yani başkan “vatana ihanet” suçu işlemiştir.

Aslında “Olimpos” üyelerinin de yüzlerini saklamadıklarını yakında göreceğiz. Hatta bazen daha önce bahsettiğimiz üzere Paris Hava Gösterisi’ndeki gibi istihbaratçılar onları başka yerlerde ararken aniden herkesin karşısına çıkabilirler. Hiç televizyonlarınızda İngiltere Kraliçesi’nin İngiliz Parlamentosu’nu açış konuşmasını izlemediniz mi? İşte 300’ler Komitesi’nin başında olduğu söylenen dünyanın en güçlü kadını karşınızdadır. Ya da siz televizyon veya diğer medya kaynaklarında hiç Amerika Birleşik Devletleri Başkanlarının yemin törenlerini görmediniz mi? Bu kişi de 300’ler Komitesi’nin önemli üyelerindendir. Tüm bunlar halkın gözünün önünde olan olaylar olup önemli olan “algı” sorunudur.

‘Amerikan halkı kim kanıtlamaya çalışırsa çalışın böyle devletler üstü bir otoritenin varlığını aklında şekillendiremez. Hatta böyle konuları gündeme taşıyan kişiler “paranoyak” veya “komplo teoricisi” olarak damgalanırlar.’

 

300’ler Komitesi isimli güçlü kurumun planlayıcıları ve üyeleri kimlerdir? Bilgili bazı vatandaşlar bir komplonun varlığından haberdarlardır ve bu komplonun İlluminati, Farmasonlar, Yuvarlak Masa, Milner Grup ve Royal Institute of International Affairs gibi kurumlarca yapıldığını düşünürler.

İnsanlara göre Amerikan iç ve dış siyasetinde sevmedikleri şeyler The Council on Foreign Relations ve The Trilateral Commission gibi kurumlardan kaynaklanmaktadır. Bazıları Yuvarlak Masa Teşkilatı’nın Amerikan siyasetinde Washington’daki İngiliz Büyükelçiliği kanalıyla oynadığı önemli rolün farkındadırlar. Problem bu görünmeyen ve gizli hükümet üyelerinin faaliyetleri hakkında net bilgi edinilmesinin zorluğundan kaynaklanmaktadır. İncil’de söylendiği gibi “İnsanlar bilgisizlikten helak olacaklardır.”

Bazı okurlarımız daha önceki çalışmamda ortaya çıkardığım Amerikan Dış Yardım skandalında pek çok gizli örgütün ismini açıkladığımı bilirler ve bu örgütler oldukça yüksek sayıdaydılar. Bunların amaçları Amerikan Anayasası’nı yok ederek Yeni Dünya Düzeni-Tek Dünya Devleti adı altındaki feodal devlette Amerika’nın lider rolü üstlenmesini sağlamaktır. Bu baskıcı ve acımasız yönetim içinde dünya halkları karanlık çağlardaki kölelerden daha kötü duruma düşeceklerdir. Yeni Dünya Düzeni komünist rejim kurallarının en sıkı şekilde uygulanacağı bir yönetim olacaktır.

Dünya iş gücü içinde fazlalık olarak görülen milyonlarca insanın yok edilmesine yönelik pek çok girişim bulunmaktadır. Milletlerden bazıları yıllar öncesinde 300’ler Komitesi’nce “Fazladan yemeğe ortak olanlar” ya da “Kaşık düşmanları” olarak görülmüş ve daha küçük bir dünya nüfusu bu probleme çözüm olarak sunulmuştur. Gereksiz “Kaşık Düşmanları” (Bertrand Russell isimli 300’ler Komitesi Sözcüsü) az olan doğal kaynakları yok etmektedirler. Bunların ortadan kalkması gereklidir. Endüstriyel büyüme nüfus artışı demektir. Dolayısı ile İncil’de “Genesis-Yaradılış” diye geçen ve çoğalmayı ve dünyayı kullanmayı emreden bab terse çevrilmelidir. Dünya için, yeni bir plan gündeme taşınmalıdır. Bu endüstriyelleşmiş ve mekanize tarım sektörü olan ülkelere (nükleer enerji üretimi dâhil olmak üzere) saldırı anlamını taşır ve yüz milyonlarca insanın 300’ler Komitesi’nin belirttiği gibi “fazla nüfus” kapsamına alınarak yok edilmelerini içerir. Tabii ki bu Komite’nin küresel planlarına karşı duran liderlerin de yok edilmeleri demektir.

Komitenin ilk başlardaki iki hedefi İtalya ve Pakistan’dır. İtalya şu anda de facto olarak P2 Mason Locası’nın kontrolündedir. Firmalar İtalya’yı yönetmektedirler. İtalyan muhalefeti durumu “Şirketlerin faşizmi” olarak nitelemektedir. 1991’den beri kontrolü elinde tutan endüstriyel liderler bu durumu açıkça ortaya koymaktadırlar. Yeni Dünya Düzenini işleme koymak için ilk denemeler Sigmund Freud’un yeğeni olan Tavistock Enstitüsü teorisyenlerinden Edward Bernays (Doğumu 22 Kasım 1891) kamuoyunu şekillendirme çalışmalarıyla başlamıştır. Burada takip edilen metot, insanların 300’ler Komitesi tarafından planlanan radikal değişiklikleri kendi fikirleriymiş gibi algılamalarını sağlamaktır. Bernays öyle bir yöntem geliştirmiştir ki Kissinger gibi ajanlar Yeni Dünya Düzeni’nin Amerikan siyaseti olduğuna halkı inandırmak için ortaya çıkarılmışlardır. Yeni Dünya Düzeni-Tek Dünya Devleti projesi Amerikan halkınca Kissinger’in Ortadoğu, Kore, Vietnam ve Körfez Savaşlarında oynadığı roller sayesinde Amerikan Devleti’nin politikası olarak algılanmaktadır.

1991 yılındaki Körfez Savaşı’nda “Açık Sır” Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin 300’ler Komitesi kararları doğrultusunda Kuveyt’i İngiliz kontrolü altına getirmek için kullanılmıştır. Aynı zamanda Irak’a gerekli ceza verilerek küçük ülkelerin kendi kaderlerini belirlemeye kalkışmaları önlenmiştir. Tüm bunlar Tavistock İnsani İlişkiler Enstitüsü’nün Londra Wellington House adresindeki ilk faaliyetlerinin ürünüdürler. Tavistock hızla dünyadaki en önemli “Beyin Yıkama” merkezi haline gelmiştir.

‘Dünya ülkelerini uluslar üstü süper bir gücün yönetimindeki feodal bağımlı devletler haline getirmek şimdiye kadar yapılan her savaş-barış-savaş kombinasyonundaki anafikirdir.’

 

Bu bakımdan bağımsız kalmak isteyen devletler her zaman büyük plana aykırı görülmüşlerdir, bu durum en azından son yüz yıldır devam etmektedir. Bağımsız olmak için bir ülkenin enerji kaynaklarını kontrol eder durumda olması gereklidir. Bu kapsamda Roma Kulübünce desteklenen “Nükleer Enerji” karşıtı “Çevreci Hareketin” aslında devletler üstü bir kurumun planlarını uyguladığı ortadadır. Bir ülke bağımsız olabilmek için kendi enerji kaynaklarını kontrol etmek durumundadır. İnsanların, elektrik üretiminde nükleer enerji kullanımına karşı tüm dünyada oluşan nefretin ve Roma Kulübü tarafından kurularak finanse edilen “Çevreci hareketin” aslında nükleer enerji istemeyen uluslar üstü bir güçten kaynaklandığını, anlamaları gereklidir. Nükleer santraller sayesinde ucuz ve kaliteli elektrik üretimi mümkündür. Endüstriyelleşmeye çalışan Üçüncü Dünya Ülkeleri ucuz enerji sayesinde Amerikan dış yardımına olan ihtiyaçlarından kurtulacak ve sanayileştikçe vatandaşlarına daha güzel yaşam standartları sağlar hale geleceklerdir.

Üçüncü Dünya Ülkelerinin geri kalmışlıktan kurtulmalarında nükleer enerji anahtar rol oynamaktadır. Komite’nin yüzyıllardır yönettiği Çin ve Hindistan gibi ülkeler nükleer enerji sayesinde özgürlüklerini kazanmışlardır. Bol ve ucuz elektrik enerjisi yabancı devlet yardımlarına daha az gereksinim, daha az dış bağımlılık ve ülke insanının refah düzeyinin artması demektir. Yüksek refah düzeyi ülke kaynaklarının yabancılar tarafından daha az kontrol edilmeleri ve daha az IMF kontrolü anlamına gelmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin kendi kaderlerini belirlemeleri Roma Kulübü ve 300’ler Komitesi tarafından hoş karşılanmaz. Böyle bir durum Bertrand Russell’ın tanımladığı şeklide “Kaşık Düşmanları” sayısında gereksiz bir artış yaratacaktır. Russell’a göre gelişmekte olan ülkelerde gereksiz bir nüfus fazlası mevcuttur. Gelişmekte olan ülkelerin gittikçe artan milli gelirlerini “adil dağılım” çerçevesinde halk tabanına yaymaları halinde bu ülkeler kendi kaderlerini belirleyebilir hale geleceklerdir.

Kısacası endüstriyel gelişme şu anda sürünen milyarlarca insana daha iyi yaşam standartları sağlayacaktır. Tabii bu durum Davignon’un “Sıfır Büyüme Oranıyla Gelişme Planına” aykırıdır. Kont Davignon’un “Post Endüstriyel Sıfır Büyüme Oranıyla Gelişme Planını” biz ABD’deki nükleer enerji karşıtı hareketlerde gördük ki nükleer santrallerin kapatılmaları ve yenilerinin inşaatlarının durdurulmalarıyla, Amerika mucize büyüme hızından feci bir stagflâsyona sürüklendi. Yabancı ülkeleri köleleştirmenin bir yolu onları Amerikan yardımına muhtaç halde tutmaktır. Bu ülke halklarının çok az bölümü Amerikan yardımından istifade edebilmektedir çünkü bu ülkelerin yozlaşmış liderleri yardımların büyük kısmını ülkelerinin kaynaklarını IMF gibi kurumlara peşkeş çekmek suretiyle cebe indirmektedirler.

Amerikan yardımları bazı durumlarda ise bu ülkelerde faaliyet gösteren Bechtel gibi Amerikan firmalarının kasalarına gider. Tabii ki alt yapı yatırımları için alınan dev krediler zavallı halklar tarafından faizi ile birlikte ödenirler. Doğal kaynak istismarına en güzel örneklerden biri Zimbabwe (eski Rodezya) Cumhurbaşkanı Robert Mugabe vakasıdır. Bu ülkenin yüksek kaliteli krom madenleri dış yardım tezgâhı ile başında Kraliçe Elizabeth’in kuzeni Angus Ogilvie’nin olduğu LONRHO firması tarafından kontrol edilmektedir. Firma ve İngiliz yatırımcılar Zimbabwe krom kaynaklarından milyarlarca dolar kazanırken Zimbabwe %70 işsizlik oranı, kısalan ortalama yaşam süresi ve sosyal hizmet sistemi iflas etmiş, anarşinin kol gezdiği bir ülke haline gelmiştir.

LOHNRO bu ülkenin ismi Rodezya iken krom madenleri üzerindeki tekel hakkını ülkeye “demokrasi” getirme tezgâhı ile ele geçirmiş ve ülke eski lider Ian Smith zamanında kontrol uygulanan krom fiyatlarını serbest bırakarak “demokratikleşmesini” gerçekleştirmiştir.

Mugabe rejiminin Amerikan onayı ile İngilizler tarafından başa getirilmesinden önceki son 25 yılda dünya krom fiyatları oldukça istikrarlı haldedir. Ian Smith yönetiminde ülkenin 14 yıl boyunca yaşadığı kargaşa liderin ülkeyi terk etmesiyle ekonomik ve sosyal kaosa dönüşmüştür. İşsizlik oranının bir anda %400 artmasıyla yeni cumhuriyet Zimbabwe de facto iflas halinde dünyaya gelmiştir.

Bu tam da Davignon Planı’nın görmek istediği ülke tipidir. Kraliçe II. Elizabeth tarafından şövalye unvanı verilen diktatör Mugabe yıllık 300 milyon dolar Amerikan yardımı sayesinde Cote d’azur, Cap Ferat ve Monte Carlo’da üç büyük otel sahibi olurken halkı muhalefet yapma hakkı olmaksızın işsizlik, açlık ve hastalıklarla uğraşır hale gelmiştir.

Dolayısı ile dış yardımın Zimbabwe hatta tüm Afrika ülkelerinin sömürülmelerinde önemli bir araç olduğu açıktır. 300’ler Komitesi’nin önlemeye çalıştığı nükleer üretim tesislerine en yeni örnek İran’da yaşanmaktadır.

1971 yılında aldığı kararla ülkede bir seri nükleer santral kurarak feodal yapıyı yıkmak ve 20. yüzyıl medeniyet seviyesine ulaşmak isteyen İran’daki Şah rejimi bir CIA operasyonu ile yıkılmış ve nükleer santral programına son verilmiştir. İran ile benzer kaderi Arjantin ve Güney Afrika Cumhuriyeti de yaşamışlardır. Yalnız bu ülkelerde dış yardım silah olarak kullanılmıştır. Amerikan dış yardımının iki faydası bulunur: Bu yardımlar vergileri aracıyla Amerikan vatandaşlarını dolaylı olarak sistemin zorunlu hizmetkârları haline getirir ve muhalefet güçlerini kırar. İkinci olarak yardımların yapıldığı ülkeler 300’ler Komitesi’ne bağımlı hale gelirler.

“Nelson Rockefeller, Dış Yardım Tasarısı 1946 yılında kanunlaştırıldığında ne yaptığını iyi bilmektedir. Bu kanun Amerikan çalışan kesiminin devlet tarafından soyulması projesidir. Amerikan halkının vergileriyle ödediği ‘Dış Yardımlar’ onları kölelikten biraz daha iyi olan zorunlu devlet hizmetkârları haline getirmiştir. Ödenen vergiler sayesinde tabii ki Nelson Rockefeller Hanedanlığı’na milyonlarca dolarlık servet aktarmıştır.” (Kaynak: The Truth about Rockefeller, Emmanuel Josephson 1964)

300’ler Komitesi tüm dünyayı ve özellikle de Amerika ve İngiltere’yi nasıl boyunduruk altına almıştır? Bir kurum nasıl olur da her zaman olan bitenden haberdar olabilir ve her durumu kontrol edebilir?

Bu kitapta bu tip sorulara yanıt vermeye çalışıyoruz. Bunu yapabilmek için önce 300’ler Komitesi’nin varlığı ispatlamamız gerekir.

Bu Komite’nin varlığını ispat için pek çok gizli cemiyet, tabela örgütleri, bağlantılı devlet kurumları, bankalar, sigorta şirketleri, petrol firmaları, uluslararası kurumlar ve binlerce dernek ve vakfı incelemek gerekmektedir. Çünkü bu kurumların başlarındaki kişiler en az 150 yıldır dünyayı yöneten 300’ler Komitesi’nin üyelerini oluşturmaktadırlar.

Amerika’da Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü, Roma Kulübü, Tapınak Şövalyeleri, Alman Marshall Fonu, Fabian Örgütü, Gizli Altılı, Felsefi Radikaller, Venedik Kara Asalet Hanedanı, Malta Şövalyeleri, Cincinnati Cemiyeti, Dokuz Gizli Adam örgütlerinin varlıkları ya hiç bilinmemekte veya gerçek işlevleri iyi anlaşılmamaktadır.

Kont Etienne Davignon’un gizli ajandası da Amerika’da bilinmemektedir. Amerika’da pek az kişinin Davignon, Jeremy Bentham, John Stuart, James Mill ve William Allen gibi isimleri bildiği bir gerçektir. Benzer şekilde çok az Amerikalı British East India Co.’nun Amerikan sanayi ve tarımsal gelişimini baltaladığını ve dünyayı feodalizmin karanlık çağına çekmeyi planladığını bilmektedir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Destek Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.