‘İyi öyküleri okuduğumuzda, anlatılanları görmüş gibi hissederiz.’

 

“Kadire Bozkurt, süzülmüş, olgun bir dille yazdığı öykülerinde, belki acının, hayal kırıklığının peşine düşmüyor ama, toplumumuzun acıyı, umutsuzluğu ve şiddeti ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor. Küçük Dertler, sıradan işlerde çalışan, küçük çevrelerde yaşayan insanları gözlemleyen öykülerden oluşuyor. Ama o insanların arka planındaki manzara çok geniş; bu nedenle Bozkurt’un öyküleri okuru rahatsız ediyor. Manzara, hepimizi içine alıyor çünkü.” Kadire Bozkurt ile Küçük Dertler’i konuştuk.

Kitaba ismini veren Küçük Dertler’de lise ya da üniversitede okuyan, ailesinden uzakta okulun yurdunda yaşayan bir genç kızın çocuk aldırmasını öykülüyorsunuz. Tam burada öykünün adı bir soru işareti kazanıyor. Neden “küçük dertler”? Öykünün küçük dertleri neler ya da bu isim neyi simgeliyor?
İronik bir isim olduğu için uygun geldi bana. Olaylar karşısında duruşumuzu önemli buluyorum. Hayat tuhaftır, başımıza bir şeyler gelir, bazı şeyler bazen yolunda gitmez. Yola devam edeni, ayağa kalkanı, hayata pabuç bırakmayan duruşu serin buluyorum, bunu seviyorum. Onun için de böyle karakterlerin öykülerini yazmayı ve okumayı tercih ediyorum. Hani kimi filmlerde olur ya, kahramanımız birkaç kişi tarafından fena halde hırpalanmıştır, gücünün son damlasına kadar dövüşmüştür o ana kadar, saldırganlar adamı oracıkta -belki de öldüğünü düşünerek- bırakmaya hazırlanırlarken adam yeniden ayağa kalkar. Ayakta durmakta güçlük çekiyordur ama yumruklarını sıkar ve pozisyon alır. Umutsuzluğu, sıkıntıyı, yenilgiyi görmeyiz onun yüzünde. Sonradan konusu açılsa bu olayı ballandıra ballandıra anlatmaz, büyütmez sanırım bu adam, “Birkaç kişiyle bir sorun yaşadık, bu doğru,” der. Dert büyük olsa da derdi küçümsemek, merhamet uyandırmaya, acındırmaya çalışmadan anlatmak daha az bulunur bir tavır. Öykü de, az bulunuru hak ediyor hatta talep ediyor bana göre.

image

Öykü son derece sade, yalın bir dille akıyor. Öykülerin anlattığı ile anlatım dili arasında okuru “zorlayan” bir bağ olmadığını düşünüyorum. Anlatım dilinin sadeliği, öykülerde anlatılanların üstünü örtmesin, kaplamasın diye mi tercih edildi acaba?
Sade yazayım da dil konunun önüne geçmesin diye düşünmüyorum tabii ki. Yalınlık ve sadelik her zaman tercih ettiğim bir dil tutumu. Kimi öykülerde kurgu çok iyidir, kiminde konu ama dil savruluyorsa ya da tumturaklıysa bunun pek önemi kalmaz. Tüm öğelere aynı özeni göstermek gerekir. Nasıl düşünüyorsanız, bakıyorsanız öyle yazıyorsunuz bence. Süslü anlatımlar, uzun betimlemeler, şiirsel dil, öyküye hizmet etmediği halde kulağa güzel geldiği için kullanılan ayrıntılar bana göre değil. “Hemingway, baltasıyla çıkageldi ve süslü sözcüklerden oluşan ormanı yere devirdi.” Bates böyle diyordu yanlış hatırlamıyorsam. Bu bence harika.

Öykülerde renkler de bir kahramana dönüşüyor, kişilik kazanıyor. Turuncu, mor, kırmızı… Renklerle ilişkiyi sıkı tutmayı seviyorsunuz galiba, yanılıyor muyum? Renklerin öykülerinizde nasıl bir yeri var?
Farkında değildim bunun. Öyleyse güzel olmuş sanırım. Hayatta ne varsa öyküde de o var. Resimler, renklerle yapılmış öykülere benzemiyor mu zaten? Tonlar, geçişler, manzaranın ele alınışı, yaratılan sahne… İyi öyküleri okuduğumuzda bütün anlatılanları yalnızca okumuş değil, görmüş gibi de hissederiz. Konuyu unutsak bile manzara aklımızdadır. Cheever’ın Yüzücü adlı öyküsünden uyarlanan filmi izlediğimde böyle hissetmiştim. O sahneleri daha önce görmüşçesine hatırlıyordum.

Queer bir öykü anlatılıyor İki Ben’de. Hem bu özelliği hem de bu öyküdeki aşkın diğer öyküdekilerden daha kuvvetli olması bakımından farklı bir yeri var gibi görünüyor. İki Ben nasıl yazıldı ve bu kitaba nasıl girdi? Öyküdeki çiftin, diğerlerine oranla “daha âşık” görünmesinin sebebinin ikilinin aşkının herkesten gizli yaşanmasıyla ilintisi var mı?
İki Ben öyküsüne konu olan kişiyle tanıştım. Sohbetimiz derinleşti, yaşadığı durumu anlattı bana, sonra da öykünün sonundaki cümleyi söyledi. Unutamazsam öykü olur, diye bir söz okudum geçenlerde. Tıpkı öyle oldu, etkilendim, etrafını örmeye başladım zihnimde. Öyküyü yazdım. Artık o sizindir. Ben üzerine daha bir şey söyleyemem.


Tam boğulacağı, boğulup öleceği sırada –yanlışlıkla da olsa-oğlunu yakalayıp, onu suyun altına iterek kendini kurtarmaya çalışan bir anne ve çocuğu eskisi gibi olabilirler mi? Kumdan Kale’deki Meltem bir daha eskisi gibi olabilir mi?
Hayatta kalma dürtüsünün yaşamı dayatması çok güçlü. Kumdan Kale’de olanlar fena tabii. Bu olay derin izler bırakır. Ana oğulun arasında olan şey düzeltilemez, geri alınamaz. En azından anne, bir daha eskisi gibi olamaz.

“İyi insan olmak zor, diyor. Bir arkadaşım vardı mesela, hayatı boyunca bunun için çabaladı. Dilenciye para verir, borç isteyeni geri çevirmez, bankada kefil lazımsa kuzu kuzu atar imzayı. Öyle ki, maaşını tamı tamına aldığı görülmüş değil.” Beklerken adlı öyküdeki kahramanlardan biri söylüyor bunları. İyi insan olmanın parayla ilintili olduğunu düşünmesi garip değil mi biraz? Sadece maddiyat üzerinden yol bulan iyilik, hakiki olabilir mi?
Benim değil öykü kahramanının düşünceleri bunlar, o yüzden buna cevap veremem. 

İlk kitabı yayımlanan yazarlara sıklıkla sorulan bir soru: Hangi yazarların, hangi kitapların izleri var bu öykülerde? Hangi yazarları okuyor, hangi yazarlardan besleniyorsunuz?
Sait Faik, Vüs’at O. Bener, Raymond Carver, Faulkner, David Vann, John Cheever, Flannery O’Connor, Virginia Woolf.

Küçük Dertler / Yazar: Kadire Bozkurt / Alakarga Yayıncılık / Öykü / 1. Basım: Mayıs 2015 / 93 Sayfa

Kadire Bozkurt, Bursa’da yaşıyor. Öyküleri Notos, Kitap-lık, Sarnıç, Sözcükler ve Varlık dergilerinde yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.