Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim

 

“Maya Angelou bileğinde “İlgiliye” yazan bir etiketle, büyükannesi Bayan Henderson’a teslim edilmek üzere, kardeşi Bailey ile Arkansas’a yollandığında üç yaşındaydı. İki kardeş terk edilmişliğin acısını üzerlerinden atamadan ırkçılığın nefretiyle yüz yüze geldi. Büyükanneleri çocukları kanatları altına aldı. Fakat sadece kısa bir süre için. Zira Maya’nın zorlu yolculuğu daha yeni başlıyordu… Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim otobiyografik bir roman: Yazar, şair, şarkıcı, dansçı, oyun yazarı ve öğretmen Maya Angelou’nun yedi kitaptan oluşan sıradışı ve ilham verici yaşamöyküsünün ilk cildi. Savunmasız, şiddet gören küçük bir kızın, ırkçılık ve bağnazlıkla savaşarak güçlü bir karaktere; onurlu ve göz kamaştırıcı bir genç kadına dönüşmesinin öyküsü.  İlk kez 1969’da Amerika’da yayımlanan Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim milyonlarca okurun kalbine dokunmuş ve düşüncelerini değiştirmiş, dünya çapında sevilen bir modern klasik. Ve tıpkı çocukluk gibi; üzerinden yıllar geçse de hatırlanacak, hem neşeli hem de yürek burkan anılarla dolu.” Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim’den bir bölüm sunuyoruz.

Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim

“Ne bakıyorsun?

Kalmaya gelmedim…”

Hepsini unutmamıştım fakat bir türlü tamamını da hatırlayamıyordum. Başka şeyler daha önemliydi.

“Ne bakıyorsun?

Kalmaya gelmedim…”

Şiirin kalanını hatırlayıp hatırlayamadığımın bir önemi yoktu. İfadenin doğruluğu, avucumun içinde sırılsıklam olmuş buruşuk bir mendil gibiydi ve bunu ne kadar çabuk kabul ederlerse ben de o kadar çabuk avuçlarımı açabilirdim ve hava avuçlarımı serinletebilirdi.

“Ne bakıyorsun..?”

Siyahi Metodist Episkopal Kilisesi’nin çocuk bölümü benim meşhur unutkanlığımla pek eğleniyor, kıkır kıkır gülüyordu.

Üzerimdeki elbise lavanta rengi taftadandı ve her nefes alışımda hışırdıyordu. Şimdi bir de içime hava çekip dışarı utanç soluduğumdan, çıkan ses daha çok cenaze arabasının arkasına tutturulmuş krapon kâğıdının sesini andırıyordu.

Büyükannemin elbisenin eteklerine fırfırlar ve bel kısmına sevimli küçük pliseler ekleyişini izlerken, elbiseyi üzerime geçirdiğimde bir film yıldızı gibi görüneceğimden emindim. (Elbise ipektendi ve bu da korkunç rengini telafi ediyordu.) Adeta herkesin hayalindeki, dünyada doğru giden her şeyin vücut bulmuş hali olan o küçük, tatlı, beyaz kızlardan biri gibi görünecektim. Siyah Singer dikiş makinesinin üzerinde asılı duran elbise sihirli gibi görünüyordu ve insanlar onu benim üzerimde gördüklerinde koşarak gelip, “Marguerite (kimi zaman ‘sevgili Marguerite’), ne olur bizi affet, senin kim olduğunu bilmiyorduk!” diyeceklerdi ve ben de cömertçe cevap verecektim: “Hayır, hayır, nereden bilecektiniz ki. Elbette sizi affediyorum.”

Bunun düşüncesi bile günlerce ortalıkta üzerime peri tozu serpilmiş gibi gezinmeme yetmişti. Fakat Paskalya günü sabahı güneş, elbisenin beyaz bir kadının mor artığından bozma dümdüz, çirkin bir şey olduğunu gözler önüne sermişti. Etekleri de babaanne boyuydu, fakat Blue Seal vazelin sürülü ve kızıl Arkansas kiliyle pudralanmış sıska bacaklarımı örtmüyordu. Elbisenin soluk rengi cildimin çamur gibi görünmesine neden oluyordu ve kilisedeki herkes sıska bacaklarıma bakıyordu.

Günün birinde siyah ve çirkin rüyamdan uyandığımı ve gerçek saçlarımın, uzun ve sarı saçlarımın büyükannemin düzleştirmeme izin vermediği kıvırcık kütlenin yerini aldığını gördüklerinde şaşırmazlar mıydı? Gözlerim küçük ve şaşı olduğundan “babamın Çinli olması” (kastettiklerinin Çin porseleni gibi Çin’den gelen anlamına geldiğini düşünmüştüm) ile ilgili söyledikleri onca şeyden sonra, açık mavi gözlerim onları hipnotize edecekti. O zaman neden asla Güneyli aksanına sahip olmadığımı ya da genel argoyu hiç kullanmadığımı ve neden domuzların kuyrukları ya da burunlarını zorla yediğimi idrak edeceklerdi. Çünkü ben aslında beyazdım ve güzelliğimi bariz biçimde kıskanan acımasız bir peri olan üvey annem beni kıvırcık siyah saçlı, geniş ayaklı ve arasına kurşunkalem girebilecek kadar ayrık ön dişleri olan, fazlasıyla iri zenci bir kıza çevirmişti.

“Ne bakıyorsun…” Vaizin eşi, uzun sarı yüzünde üzgün bir ifadeyle bana doğru eğildi. “Sadece bugünün Paskalya olduğunu hatırlatmak için geldim,” diye fısıldadı. Kelimeleri yutarak, olabildiğince kısık bir sesle “SadecebugününPaskalyaolduğunuhatırlatmakiçingeldim,” dedim. Kıkırtılar adeta üzerime yağmur bırakmaya hazır bulutlar gibi havada asılı kaldı. Tuvalete gitmem gerektiğini belli etmek için iki parmağımı göğsüme yakın bir şekilde kaldırdım ve sessizce, parmak uçlarıma basarak kilisenin arka tarafına doğru ilerledim. Kadınların “Tanrı bu çocuğu kutsasın”, “Tanrım onu kutsa” deyişleri belli belirsiz, kafamın içinde yankılanıyordu. Başım dik, gözlerim açıktı fakat hiçbir şey görmüyordum. Koridorun yarısını geçmiştim ki, kilise “İsa Mesih’i çarmıha gerdiklerinde orada mıydın?” sesiyle yıkıldı ve ben çocukların oturduğu banktan dışarı uzatılan ayağa takıldım. Tökezledim ve bir şeyler demeye başladım ya da çığlık atmaya, ama yeşil bir hurma, limon da olabilir, beni bacaklarımın arasından kavradı ve sıkıştırmaya başladı. Ekşiliği dilimdeydi ve beynime kadar vurmuştu. Sonra, daha kapıya varamadan, yakıcı acı bacaklarımdan aşağı ve pazar çoraplarımın içine dolmaya başladı. Tutmaya, hızlanmasını engellemeye çalıştım ama kilisenin verandasına vardığımda bırakmam gerektiğini biliyordum; yoksa muhtemelen yukarı, beynime çıkacaktı ve zavallı kafam yere düşen bir kavun gibi açılıverecek, tüm beynim, tükürüklerim, dilim ve gözlerim dört bir yana saçılacaktı. Avlu boyunca koştum ve koyuverdim. İşeyerek ve ağlayarak, arkadaki tuvalete doğru değil evimize doğru koştum. Kesin bunun yüzünden dayağı yiyecektim ve kötü çocukların benimle dalga geçecek yeni bir şeyleri olacaktı. Neyse ki kısmen o tatlı rahatlamadan dolayı gülüyordum; yine de, hem o aptal kiliseden kurtulmuş olmak, hem de kafam patlayarak ölmeyeceğimi bilmek daha büyük bir mutluluk kaynağıydı. Eğer büyümek Güneyli siyahi bir kız için acı vericiyse, sürgününün farkında olmak da boğazına dayanmış jiletin üstündeki pasın ta kendisidir.

Çok lüzumsuz bir hakaret.

*

Bileklerimizde üzerinde “İlgiliye” yazan, bizim Kaliforniya, Long Beach’ten Bayan Annie Henderson’a teslim edilmek üzere Stamps, Arkansas’a gittiğimizi belirten etiketlerimizle o küflü küçük kasabaya vardığımızda, ben üç yaşındaydım, Bailey ise dört.

Ebeveynlerimiz artık vahim bir hal almış evliliklerini sonlandırmaya karar vermişlerdi ve babam bizi annesine yollamıştı. Bir vagon görevlisinin gözetimine verilmiştik, fakat kendisi ertesi gün Arizona’da trenden inmiş ve biletlerimiz abimin paltosunun iç cebine iğnelenmişti.

Seyahatle ilgili pek bir şey hatırlamıyorum, fakat yolculuğun tecrit edilmiş güney kısmına geldiğimizde işler iyiye gitmiş olmalı. Daima dolu sefertaslarıyla yolculuk eden zenci yolcular, “zavallı küçük annesiz ufaklıklar”a acımış ve bizi soğuk kızarmış tavuk ve patates salatası ile besleyip durmuşlardı.

Seneler sonra, ürkmüş siyahi çocukların bir başlarına kuzey şehirlerdeki yeni yeni durumunu düzeltmiş ailelerinin yanına ya da Kuzey’in ekonomik vaatleri fos çıkınca Güney kasabalara, büyükannelerinin yanına gitmek üzere Birleşik Devletler’in bir ucundan diğer ucuna binlerce kere yolculuk yaptıklarını keşfettim.

Kasabanın bize verdiği tepki, sakinlerinin yeni olan her şeye verdikleri tepkinin aynıydı. Bir süre bize meraksızca fakat ihtiyatla yaklaştı ve bizden bir zarar gelmeyeceğine, yalnızca çocuk olduğumuza ikna olduktan sonra ise bizi adeta gerçek bir annenin bir yabancının çocuğuna sarılması gibi sarmaladı. Sıcaktı fakat tanıdık değildi.

Büyükannemiz ve amcamızla birlikte, yirmi beş yıldan fazladır sahibi olduğu Mağaza’nın (her zaman büyük harfle telaffuz edilirdi) arka tarafında yaşıyorduk.

Anacık, (kısa sürede ona büyükanne demeyi bıraktık) o yüzyılın başlarında, kereste deposundaki bıçkıcılara (Doğu Stamps) ve pamuk çırçırındaki tohumculara (Batı Stamps) öğlen yemeği satıyormuş. Çıtır etli börekleri ve buz gibi limonataları, aynı anda iki yerde olabilmesi gibi mucizevi bir kabiliyetle birleşince, başarı kaçınılmaz olmuş. Öğlen yemeği servis eden gezici tezgâhından, en çok para kazandıran iki noktanın arasından duran bir sabit tezgâha geçerek birkaç yıl boyunca işçilerin ihtiyaçlarını bu şekilde karşılamış. Sonrasında, zenci bölgesinin kalbinde Mağaza’yı inşa ettirmiş. Mağaza, yıllar içinde kasabadaki tüm faaliyetlerin merkezi olmuş. Salıları, berberler Mağaza’nın sundurmasının gölgesine müşterilerini oturtur, Güney boyunca durmadan gezen müzisyenler tezgâhlara yaslanarak meyve suyu kutusundan bozma arpları ve puro kutusundan yapılma gitarlarıyla hüzünlü Brazos şarkılarını söylerlermiş.

Mağaza’nın resmi adı Wm. Johnson Umumi Alışveriş Mağazası’ymış. Müşteriler Mağaza’da temel gıdalar, oldukça fazla çeşitlilikte renkli ip, domuzlara yedirmek için sıcak lapa, tavuklar için mısır, lambalar için gazyağı, zenginler için ampul, ayakkabı bağcıkları, saç şekillendirici, balonlar ve çiçek tohumları bulabilirmiş. Bulunamayan bir şey varsa da sipariş edilirmiş.

Mağaza bizimle, biz Mağaza’yla özdeşleşecek kadar bilinir olana kadar, bekçisinin bir daha dönmemek üzere terk ettiği bir Şeylerin Eğlenceli Evi’nde hapistik.

Her sene Mağaza’nın karşısındaki tarlanın önce tırtıl yeşiline, sonra yavaş yavaş kırağı beyazına dönüşünü izledim. Büyük yük arabalarının öndeki avluya tam olarak ne zaman gelip pamuk toplayıcılarını kölelik zamanına ait plantasyonların kalıntılarına götürmek üzere alacaklarını biliyordum. Büyükannem toplama zamanı boyunca sabahın dördünde uyanır (asla çalar saat kullanmazdı), kütürdeyerek dizlerinin üzerine çöker ve uykulu bir sesle “Tanrım, bu yeni günü görmeme izin verdiğin için teşekkür ederim. Dün gece üzerinde yattığım yatağın musalla taşım, üstüme örttüğüm battaniyenin kefenim olmasına izin vermediğin için müteşekkirim. Gün boyu düz yolda, dar yolda adımlarımın rehberi ol ve dilime hâkim olmama yardım et. Bu evi ve içindeki herkesi kutsa. Oğlun, İsa Mesih’in adıyla, Amen.” diye dua ederdi.

Daha tam ortalığa çıkmadan, bize seslenir, buyruklar yağdırmaya başlardı ve el yapımı terliklerini geniş ayaklarına geçirip kül suyuyla yıkanmış ahşap zeminden geçerek gaz lambasını yakmaya giderdi.

Mağaza’daki lambanın loş ışığı, bende fısıldayarak konuşma ve parmak uçlarımda yürüme isteği uyandıran masalsı bir dünya yaratırdı. Gece boyunca birbirine karışan soğan, portakal ve gazyağı kokuları havada asılı kalır, ahşap kapının çıtası kaldırılıp da taze sabah havası, servis alanına ulaşmak için kilometrelerce yol yürümüş insanların bedenleriyle birlikte yolunu zorla bularak içeri dolana kadar da dağılmazdı.

“Hemşire, iki konserve sardalye alacağım.”

“Bugün öyle hızla çalışacağım ki sen, olduğun yerde duruyormuş gibi görüneceksin.”

“Ben büyük bir parça peynir ve tuzlu bisküvi alayım.”

“Bana yalnızca birkaç tane fıstıklı pirinç patlağı ver.” Bu istek, öğlen yemeğini alan bir toplayıcıdandı. Yağlı kahverengi kesekâğıdı, iş önlüğünün arkasına tutturulmuştu. Şekerlemeyi, öğle güneşi işçileri dinlenmeye çağırmadan önce atıştıracaktı.

O keyifli sabahlarda Mağaza’da kahkahalar, espriler, böbürlenmeler ve övünmeler havada uçuşurdu. Bir adam yüz kilo pamuk toplayacağım derdi, öteki yüz elli. Çocuklar bile eve üç beş parça bir şeyler götüreceğinin sözünü veriyor olurdu.

Bir önceki günün toplama şampiyonu, günün kahramanı olurdu. Eğer o, pamuğun o gün seyrek ve kozalara tutkallı gibi yapışık olacağı kehanetinde bulunursa, dinleyenler ona yürekten katılarak homurdanırdı.

Yerde sürüklenen boş pamuk çuvallarının hışırtısı ve yeni ayılan insanların uğultusu, biz her beş sentlik satışı yazar kasaya kaydettiğimizde çıkan sesle bölünürdü.

Sabahın sesleri ve kokuları nasıl doğaüstü bir hisse sahipse, öğleden sonralar da normal Arkansas hayatının tüm özelliklerini taşırdı. Güneş batarken insanlar boş pamuk çuvallarından ziyade kendilerini sürüklüyor olurlardı.

Mağaza’ya geri getirilen toplayıcılar toz toprak içinde kamyonların arkalarından inerek yere çömelirlerdi. Ne kadar toplamış olurlarsa olsunlar asla yeterli olmazdı. Yevmiyeleri, bırakın şehir merkezindeki beyaz komisyoncuda onları bekleyen şok edici faturayı, büyükanneme olan borçlarını dahi kapamaya yetmezdi.

Yeni günün sabaha has seslerinin yerini dalavereci toprak sahipleri, ağırlaştırılmış tartılar, yılanlar, yetersiz pamuk ve tozlu kürekler ile ilgili şikâyetler almıştı. Sonraki yıllarda mutlu mesut, şarkı türkü söyleyerek pamuk toplayan o klişe işçi imajıyla son derece ölçüsüz bir öfke ile yüzleşecektim. Öyle ki, yoldaşım siyahiler bile paranoyamın oldukça utanç verici olduğunu söyleyecekti. Fakat acımasız, küçük pamuk kozaları yüzünden kesilmiş parmakları görmüştüm ve bir talebi daha kaldırabilecek dermanı kalmamış sırtlara, omuzlara, kollara ve bacaklara şahit olmuştum.

Bazı işçiler çuvallarını ertesi sabah tekrar almak üzere Mağaza’da bırakırlardı, fakat kimisi çuvallarını onarmak için yanında eve götürmek zorunda kalırdı. Onları, o kaba malzemeyi gaz lambasının ışığında tüm günün yorgunluğundan sertleşmiş parmaklarıyla dikerken hayal etmekten çekinirdim. Sadece birkaç saat sonra Hemşire Henderson’ın Mağazası’na geri yürüyüp kumanyalarını alıp tekrar bir kamyonun arkasına yüklenmek zorundaydılar. Sonra da, aslında sezonu başladıkları gibi bitireceklerini bilmelerine rağmen yıl boyu yetecek kadar para kazanmayı denedikleri başka bir günle yüzleşmek. Bir aileyi üç ay boyunca geçindirebilecek para ya da kredi olmadan. Pamuk toplama zamanında öğleden sonralar, sabah erken saatte doğanın lütfu olan mayhoşluk, kayıtsızlık ve yumuşak lamba ışığının bir nebze de olsa yumuşattığı Güneyli Siyahilerin yaşamındaki acımasızlıkları gözler önüne seriyordu.

*

Bailey altı yaşında ve ben de ondan yalnızca bir yaş küçükken, çarpım tablolarını sonraları bir tek San Francisco’daki Çinli çocukların abaküslerinde kullandıklarını gördüğüm bir hızla ezberimizden okuyabiliyorduk. Yazları gri renkli bir demir yığını olan göbekli sobamız, kışları pembemsi kor bir renk alırdı ve eğer akılsızca bir hata yapma gafletine düşecek olursak bizim için ağır bir disiplin tehdidine dönüşürdü.

Willie Amca dev bir siyah Z gibi (çocukken sakat kalmıştı) oturur ve Lafayette Kasabası Eğitim Kurumları’nın öğretme becerilerini kanıtlayışımızı izlerdi. Suratının sol tarafı sanki alt dişlerine bir makara takılıymış gibi aşağı sarkıktı ve sol eli Bailey’nin elinden bir gıdım büyüktü, fakat ikinci hatada ya da üçüncü çekincede fazlasıyla büyük olan sağ eliyle birimizi yakasının arkasından yakalar ve yakaladığı gibi de suçluyu, şeytanın diş ağrısı gibi zonklayan kızıl sobaya doğru iterdi. Asla yanmadık, ama ben bir keresinde korkumdan sobanın üzerine atlayarak, bizim için bir tehdit oluşturmaya devam etmesi ihtimalini ortadan kaldırmaya çalıştığımda, yanmış olabilirim. Çoğu çocuk gibi ben de eğer en korkunç tehlikeyle gönüllü olarak yüzleşir ve zafer kazanırsam, onun üzerinde sonsuza kadar hükmüm olabileceğini sanıyordum. Fakat kendimi kurban etme çabam engellenmişti. Willie Amca beni elbisemden sıkıca yakalamıştı ve sobaya anca kızgın demirin sıcak, kuru kokusunu alabilecek kadar yaklaşabilmiştim. Çarpım tablolarını sırf azmettiğimiz ve başka bir seçeneğimiz de olmadığı için, esas prensibini anlayamadan öğrendik.

Topallık çocuklar için öyle büyük bir trajedidir ki, varlığından utanç duyarlar. Ve tabiat ana onları şekillendireli henüz çok olmadığından, onun kötü şakalarından biri olmaktan kıl payı yırttıklarını hissedebilirler. Ucuz yırtmış olmanın verdiği rahatlamayla, bu duygularını katlanamadıkları ve eleştirdikleri şanssız topaldan çıkarırlar.

Anacık, Willie Amcamın üç yaşındayken onunla ilgilenen kadın tarafından düşürülmesini defalarca, hiçbir duygu belirtisi göstermeden anlatmıştı. Bakıcıya hınç beslermiş gibi görünmediği gibi, kazanın olmasına izin veren Tanrı’ya da isyan etmemişti. Aslında “öyle doğmadığı” hikâyesini insanlar artık ezberlemiş olsa da, o tekrar tekrar açıklama ihtiyacı duyardı.

Toplumumuzda iki bacaklı, iki kollu güçlü siyahi adamlar bile ancak hayatta kalabilecek kadar kazanıyorken, kolalı gömlekleri, cilalı ayakkabıları ve yiyecek dolu raflarıyla Willie Amca, zar zor iş bulan ve onunla da üç kuruşu ancak bir araya getirenlerin şamar oğlanı ve esprilerinin hedefiydi. Kader Willie Amca’yı sakat bırakmakla kalmamış, aynı zamanda yoluna çifte bariyer koymuştu. Hem gururlu hem de duyarlıydı. Dolayısıyla ne sakat değilmiş gibi numara yapar ne de kendini insanların onun özrünü itici bulmadıkları düşüncesiyle kandırırdı.

Onu izlememeye çalıştığım onca yıl içinde yalnızca bir kez topal değilmiş gibi yaptığına şahit oldum.

Bir gün okuldan geldiğimde avlumuzun önüne park etmiş koyu renkli bir araba gördüm. Hızla içeri girdiğimde Willie Amca’yı yabancı bir adam ve kadınla (daha sonra Willie Amca onların Little Rock’tan öğretmenler olduklarını söyledi) Mağaza’nın serinliğinde Dr. Pepper içerken buldum. Etrafta, kurulmadığı halde çalan bir çalar saat gibi bir tuhaflık sezinledim.

Bunun yabancılar yüzünden olmadığından emindim. Yolcular, devamlı olmasa da yeteri sıklıkta, Stamps’teki tek zenci dükkânından tütün ya da içecek bir şeyler almak için anayoldan saparlardı. Willie Amca’yı gördüğüm anda endişelerimi tetikleyen şeyin ne olduğunu iyi biliyordum. Öne doğru eğilmiyor ya da onun için özel olarak yapılmış olan rafa dayanmıyor, tezgâhın arkasında dimdik duruyordu. Dimdik. Gözlerinde hem gözdağı verir, hem de ilgi istermiş gibi bir ifade vardı.

Yabancıları saygılı bir biçimde selamladım ve hemen amcamın bastonunu bulmak için etrafı gözlerimle kolaçan ettim. Görünürde yoktu.

“Aaa.. bu bu… bu… aaa, bu benim yeğenim. O… aaa… okuldan yeni geldi.”

Sonra çifte dönerek, “Aaaa… zamane çocukları… işte… bilirsiniz… okulda tüm gü-gü-gün oynasalar da e-e-eve gelip biraz daha oy-oynayabilmek için sabırsızlanırlar.”

Çift dostane bir biçimde gülümsedi.

“Hadi çık dışarı ve o-oyna kızım.”

Kadın yumuşak, Arkansaslı sesiyle güldü ve “Eee Bay Johnson, ne derler bilirsiniz, yalnızca bir kez çocuk olunur. Sizin çocuğunuz var mı?” dedi.

Willie Amca bana, yüksek bilekli ayakkabılarının bağcıklarını bağlaması yarım saatini aldığında dahi yüzünde görmediğim bir sabırsızlıkla bakıyordu. “Sana.. sana… dışarı çıkıp… oynamanı söylemedim mi?” Çıkarken onun Garret Snuff, Prince Albert ve Spark Plug çiğneme tütünlerinin durduğu raflara yaslandığını gördüm.

“Hayır, hanfendi… ço-çocuğum da eşim de yok.” Gülümsemeye çalıştı. “Bakmam gereken yaşlı bir a-a-annem ve kardeşimin i-iki çocuğu var.”

Başkalarının gözüne hoş görünmek için bizi kullanması umurumda değildi. Hatta, eğer istese kızı gibi de davranabilirdim. Öz babama karşı hiçbir sadakat duygusu beslemediğim gibi, eğer Willie Amcamın çocuğu olsaydım çok daha iyi muamele göreceğimi düşünüyordum. Çift birkaç dakika sonra ayrıldı ve kırmızı arabanın evin arkasından tavukları ürkütüp tozu dumana katarak Magnolia’ya doğru gözden kayboluşunu izledim.

Willie Amca raflar ve tezgâh arasındaki uzun, loş koridorda bir rüyadan tırmanarak çıkan bir adam gibi tutuna tutuna ilerliyordu. Sessizliğimi korudum ve kömür yağı tankına ulaşana kadar yalpalayarak, sağa sola çarparak ilerleyişini izledim. Elini karanlık girintinin içine sokup güçlü yumruğuyla bastonunu aldı ve ağırlığını ahşap desteğe verdi. Başardığını düşünüyordu.

O çiftin (sonraları o çifti daha önce hiç görmediğini söylemişti) Little Rock’a sağlam bir Bay Johnson hatırasıyla dönmelerinin onun için neden bu kadar önemli olduğunu asla bilemeyeceğim.

Belki de tıpkı mahkûmların demir parmaklıklar ardında olmaktan ve suçluların kınanmaktan bıkması gibi, o da sakat olmaktan bıkmıştı. Yüksek tabanlı ayakkabıları ve değneği, tam kontrol edemediği kasları, kalın dili ve görüntüsü yüzünden devamlı aşağılanmaya ya da acımaya maruz kalmanın ıstırabı onu yıpratmıştı ve bir akşamüstü ya da bir akşamüstünün bir kısmında da olsa bunları yaşamamayı istemişti. Onu anlıyordum ve o an kendimi ona daha önce hiç olmadığım kadar yakın hissettim.

Stamps’te geçen yıllarda, William Shakespeare’le tanıştım ve ona âşık oldum. O benim ilk aşkımdı. Her ne kadar Kipling, Poe, Butler, Thackeray ve Henley’den son derece keyif alsam ve onlara sonsuz saygı duysam da, toy ve sadık tutkumu Paul Lawrence Dunbar, Langston Hughes, James Weldon Johnson ve W.E.B. Du Bois’nın Litany at Atlanta’sına sakladım. Ama “Düşünce insanların ve kaderin gözünden, Aforozlular gibi yapayalnız ağlarım” diyen Shakespeare’di. Bu bana en tanıdık gelen haldi. Ne de olsa öleli çok olduğundan kimsenin önemsemeyeceğini söyleyerek kendimi onun beyaz olmasıyla ilgili rahatlatıyordum.

Bailey ve ben Venedik Taciri’nden bir sahneyi ezberlemeye karar vermiştik, fakat Anacık bize yazarla ilgili sorular sorup da ona Shakespeare’in beyaz olduğunu söylemek zorunda kaldığımızda, onun için ölmüş ya da ölmemiş olmasının bir önemi olmayacağını fark ettik ve onun yerine James Weldon Johnson’ın Yaradılış’ını seçtik.

(…)

 

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

 

 

Maya Angelou, şair, yazar, performans sanatçısı, öğretmen ve yönetmen. Arkansas, Stamps’te büyüdü ve sonra San Francisco’ya gitti. Başta I Know Why the Caged Bird Sings olmak üzere, çoksatar otobiyografilerine ek olarak, aralarında / Shall Not Be Moved ve Shaker, Why Don ‘t You Sing’de olan beş şiir kitabı ve Hallelujah! The Welcome Table ve Great Food, Ali Day Long adlarında iki yemek kitabı bulunmaktadır. Aynı zamanda, Başkan William Jefferson Clinton’ın göreve başlama töreninde okuduğu meşhur şiiri “On the Pulse of Morning” ve Birleşmiş Milletler’in özel talebiyle yazdığı ve Birleşmiş Milletler’in ellinci yılında okuduğu “A Brave and Startling Truth” adlı şiirleri yazmıştır. Kuzey Carolina’da Winston-Salem’de yaşamaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.