Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin – Gilles Deleuze ve Felix Guattari

 

“Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kendilerine özgü fikirleriyle öne çıkan iki filozof: Gilles Deleuze ve Felix Guattari. Çek asıllı büyük yazar: Franz Kafka. Felsefe tarihinde önde gelen bu iki ismin, edebiyat tarihine mektupları, öyküleri ve romanlarıyla damgasını vuran bu yazar ve onun ortaya koyduğu minör edebiyatı hakkında kaleme aldıkları eser: “Kafka: Minör Edebiyat İçin”. Çek asıllı Yahudi bir yazar olan Kafka, kendi yersizyurtsuzlaşması içinde yazmaya çabalar. Fakat kullandığı dil, Çekçe veya Yidiş dili değildir; majör bir dil olan Almancadır. Deleuze ve Guattari’nin de dediği gibi, ama “Yazmamak olanaksızdır, çünkü ulusal bilinç, ister belirsiz olsun ister baskı altında, zorunlu olarak edebiyattan geçer.” O yüzden Kafka, bu yabancı dil içerisinde kendi yersizyurtsuzlaştırıcı dilini oluşturarak yaratır eserlerini, kendi yazı makinesini kullanır. Minör bir edebiyat üzerinden, kendini, dilsel, politik ve kolektif olarak tanımlandırır. Bütün metaforları, simgeciliği ve adlandırmayı öldürür. Gerçek veya mecazi anlam diye bir şey kalmaz, sadece sözcükler üzerinde hâllerin dağılışı ortaya çıkar.” Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin’den Minör Edebiyat Nedir? Başlıklı bölümü sunuyoruz.

 

Minör Edebiyat Nedir?

Haklı olarak, burada, yalnızca içeriklerden ve içerik biçimlerinden bahsettik: Eğik baş-dik baş, üçgenler-kaçış çizgileri. Anlatım alanında ise, eğik başın fotoğrafla, dik başın sesle birleştiği doğrudur. Ama anlatımın biçimi ve biçimsizleşmesi kendi başlarına düşünülmedikçe, içerikler düzeyinde bile gerçek bir çıkış bulunamaz. Bize yöntemi yalnızca anlatım verebilir. Anlatım sorunu, Kafka tarafından, evrensel bir soyutluk biçiminde değil, minör denilen edebiyatlarla –örneğin Varşova ya da Prag’daki Yahudi edebiyatıyla- ilişkisi içinde ortaya konulmuştur. Minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade, bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır. Ama temel özelliği, dilin, güçlü yersizyurtsuzlaşma katsayısından her koşulda etkilenmiş olmasıdır. Kafka, Prag Yahudilerine yazı yolunu tıkayan ve edebiyatlarını olanaksız kılan çıkmazı şu şekilde tanımlar: Yazmama olanaksızlığı, Almanca yazma olanaksızlığı, başka türlü yazma olanaksızlığı. Yazmamak olanaksızdır, çünkü ulusal bilinç, ister belirsiz olsun ister baskı altında, zorunlu olarak edebiyattan geçer. (“Edebi savaş, olası en geniş ölçekte gerçek bir meşruluk kazanır.”) Almancadan başka bir dilde yazma olanaksızlığı, Prag Yahudileri için, başlangıçtaki Çek yerliyurtluluğu ile ortadan kaldırılamaz bir uzaklık duygusu anlamına gelmektedir. Almanca yazma olanaksızlığı ise, “kitabi” ya da yapay bir dil konuşan baskıcı azınlığın, bizzat Alman nüfusun yersizyurtsuzlaşmasıdır; Yahudiler, olsa olsa, hem bu azınlığın bir parçasıdırlar hem de tıpkı “Alman çocuğu beşiğinden çalmış olan Çingeneler” gibi bu azınlıktan dışlanmışlardır. Özetle, Prag Almancası, tuhaf minör kullanımlara uygun, yersizyurtsuzlaşmış bir dildir (bugün başka bir bağlamda, Siyahların, Amerikan diliyle yapabildiklerine bakınız).

Minör edebiyatların ikinci özelliği, bu edebiyatlardaki her şeyin siyasal olmasıdır. Aksine, “büyük” edebiyatlarda bireysel sorun (ailevi, evliliğe ilişkin vb.) daha az bireysel olmayan başka sorunlarla birleşme eğilimindedir, toplumsal ortam, çevre ve arka plan olarak kullanılır; öyle ki, bu Ödipal sorunların hiçbiri, ne özellikle vazgeçilmezdir ne de mutlak olarak zorunludur; ama tümü birlikte daha geniş bir mekânda “blok oluşturur.” Minör edebiyat ise tümüyle farklıdır: Onun daracık mekânı, her bireysel sorunun doğrudan siyasete bağlanmasını sağlar. Yani bireysel sorun, içinde bambaşka bir öykü hareket ettiği oranda zorunlu, vazgeçilmez ve mikroskop altında büyütülmüş hâle gelir. Aile üçgeni, bu anlamda, bu üçgenin değerlerini belirleyen ticari, ekonomik, bürokratik, hukuksal başka üçgenlerle de bağlantılıdır. Kafka, “babalarla oğullar arasındaki çatışmanın yumuşatılarak, bu çatışma üzerinde konuşma olanağının yaratılması”nı minör bir edebiyatın hedefleri arasında saydığında, Ödipal bir fantasma değil, siyasal bir programdır söz konusu olan. “Bireysel konular üzerinde, bazen serinkanlı ve enine boyuna düşünülmek istense bile, yine de onların aynı türdeki konularla ilintili bulunduğu sınırlara dek ulaşılamaz, daha doğrusu, erişilen sınır onları politikadan ayıran sınırdır, hatta burada var olmazdan da önce fark edilmeye çalışılır bu sınır, dört bir yanda gittikçe küçülürken görülmek istenir. (…) Büyük edebiyatlarda olup biten ve bir binanın varlığı için zorunlu sayılamayacak olan bodrum katını oluşturan şey, küçük edebiyatlarda tam bir aydınlık içinde gerçekleşir. Büyük edebiyatlarda ancak bir anlık konuşmaya neden olan şey, küçük edebiyatlarda herkesin ölüm kalımıyla ilgili bir karar niteliği taşır.”

Üçüncü özellik, her şeyin kolektif bir değer taşımasıdır. Gerçekten de, minör bir edebiyatta yetenekli kişilere bolca rastlanmadığından, koşullar, şu ya da bu “usta”ya ait olan bireyleştirilmiş bir sözcelem’den kaynaklanmaz ve kolektif sözcelem’den ayrılabilir. Öyle ki, yetenekli kişilere az rastlanması aslında yararlıdır ve ustalar edebiyatından başka bir şeyin kavranmasına izin verir: Yazarın tek başına dile getirdiği şey zaten ortak bir eylemi oluşturur ve söylediği ya da yaptığı şey, başkaları hemfikir olmasa da, zorunlu olarak siyasaldır. Siyasal alan her türlü sözceye bulaşmıştır. Dahası, özellikle kolektif ya da ulusal bilinç, “dış yaşamda çoğunlukla edilgin ve her zaman dağılma sürecinde” olduğundan, bu kolektif hatta devrimci sözcelem işlevini ve rolünü olumlu olarak üstlenen de yine edebiyattır: Kuşkuculuğa rağmen etkin bir dayanışmayı yalnızca edebiyat üretebilir; ve eğer yazar kendi dayanıksız cemaatinin kıyısında ya da uzağındaysa bu konum, onu, başka bir potansiyel topluluğu ortaya çıkarmak, başka bir bilincin ve başka bir duyarlılığın araçlarını oluşturmak için daha da yeterli kılar. Tıpkı, “Bir Köpeğin Araştırmaları”ndaki köpeğin, münzeviliği içinde bir başka bilime başvurması gibi. Edebi makine böylece gelecekteki devrimci makinenin görevini üstlenir, ama bunun nedeni kesinlikle ideolojik değildir, başka her yerde eksikliği duyulan kolektif bir sözcelemin –edebiyat halkın işidir- koşullarını, yalnızca o, yerine getirebileceği içindir. Sorun, Kafka için tam da bu sözcüklerle ortaya konur. Sözce, ne nedeni olarak bir sözce öznesine ne de sonucu olacak bir sözcelem öznesine gönderir. Kuşkusuz, Kafka, bir süre boyunca, yazar ve kahraman, anlatıcı ve kişi, düşleyen ve düşlenen şeklindeki bu geleneksel özne kategorilerini izleyerek düşünmüştür.4 Ama Goethe’ye duyduğu hayranlığa rağmen yazar ya da usta edebiyatını reddetmiş olması gibi, anlatıcı ilkesinden de çabuk vazgeçer. Fare Josefine, “ulusunun kahramanlarının oluşturduğu sayısız kalabalığın” kolektif sözceleminde erimek için şarkısını bireysel olarak icra etmekten vazgeçer. Bireyleşmiş hayvandan sürüye ya da kolektif çoğulluğa geçiş: Yedi müzisyen köpek. Yine, “Bir Köpeğin Araştırmaları”ndaki münzevi araştırmacının sözceleri, köpek türünün kolektif sözceleminin düzenlenmesine yöneliktir; bu kolektiflik hiçbir zaman –ya da henüz- verilmemiş olsa bile. Özne yoktur, yalnızca kolektif sözcelem düzenlemeleri vardır – ve edebiyat, bu düzenlemeleri, henüz dışarıda verili olmadıkları ve yalnızca gelecekteki şeytani güçler ya da oluşturulacak devrimci güçler olarak var oldukları koşullarda dile getirir. Kafka’nın münzeviliği onu, bugün tarihin içine işlemiş olan her şeye açmıştır. K harfi, artık ne bir anlatıcıyı ne de bir kişiyi gösterir; bir bireyin, münzeviliği için kendilerine bağlı olması ölçüsünde, makinesel olan bir düzenlemeyi ve kolektif bir faili gösterir (bireyin kolektif olandan ayrılabilmesi ve kendi işini yürütmesi, yalnızca bir özneyle ilişkilidir).

Minör edebiyatın üç özelliği; dilin yersizyurtsuzlaşması, bireyselin dolaysız-siyasal olana bağlanması ve sözcelemin kolektif düzenlenişidir. Sanki “minör”, artık bazı edebiyatları değil, büyük (ya da yerleşik) diye adlandırılan edebiyatın bağrındaki her türlü edebiyatın devrimci koşullarını nitelemektedir. Büyük bir edebiyat ülkesinde dünyaya gelme bahtsızlığına sahip biri bile kendi dilinde yazmak zorundadır; tıpkı bir Çek Yahudisi’nin Almanca ya da bir Özbek’in Rusça yazmak zorunda olması gibi. Sığınacak yer arayan bir köpek, yuva yapan bir fare gibi yazmak. Bunun için ise, kendi azgelişmişlik noktasını, kendi taşra ağzını, kendi üçüncü dünyasını, kendi çölünü bulmak. Şu çok tartışıldı: Marjinal bir edebiyat nedir? Şu da tartışıldı: Popüler, proleter bir edebiyat vb. nedir? Daha nesnel bir kavramdan, minör edebiyat kavramından yola çıkmadıkça, açıktır ki, ölçütler belirsizliklerini koruyacaklardır. Majör bile olsa bir dilin minör kullanımını içeriden kurma olanağı, popüler edebiyatı, marjinal edebiyatı vb. tanımlamaya izin veren tek şeydir. Edebiyat, yalnızca bunun karşılığında edebiyat, gerçekten kolektif bir anlatım makinesi hâline gelebilir ve içerikleri ele almayı, ortaya çıkarmayı becerebilir. Kafka, minör bir edebiyatın malzemeyi işlemeye daha elverişli olduğunu özellikle belirtmiştir. Bu anlatım makinesi nedir ve buna ne gerek vardır? Bu makinenin dille çoklu bir yersizyurtsuzlaşma ilişkisi içinde olduğunu biliyoruz: Kırsal kesimle birlikte Çekçeyi de terk eden Yahudilerin konumu, ama aynı zamanda, “kitabî dil” olarak bu Alman dilinin konumu. Öyleyse, daha ileri gidelim ve anlatım içindeki bu yersizyurtsuzlaşma hareketini daha ileri götürelim. Yalnızca, iki olası tarz vardır: Almanca yapay olarak zenginleştirilir, simgeciliğin, düşçülüğün ezoterk bir anlayışın, gizli bir gösterenin bütün kaynaklarıyla doldurulur – Prag Okulu’nun, Gusta Meyrink ve Max Brod’un da aralarında olduğu birçoklarının tarzı budur. Ama bu girişim, ilk örneklere, Kabala’ya ve simyaya dayanan, simgesel yeniden-yerliyurtlulaştırmaya yönelik olan, halkla kopuşu şiddetlendiren ve “Sion düşü” şeklindeki bir Siyonizmden başka siyasal çıkış bulamayan umutsuz bir çabayı işin içine sokar. Kafka hızla diğer tarza yönelir, daha doğrusu onu icat eder. Prag Almancasını tercih etmek, nasılsa öyle, hatta bütün yoksulluğu içinde. Yersizyurtsuzlaşmada hep daha ileri gitmek… ağırbaşlılığın verdiği güçle. Sözcük dağarcığı kuruduğuna göre, onu yoğunluğu içinde titreştirmek. Her türlü simgesel, hatta anlamlandırıcı ya da yalnızca “gösteren” dil kullanımının karşısına, tamamen yoğun bir dil kullanımı koymak. Kusursuz ve biçimlenmemiş bir anlatıma, maddi, yoğun bir anlatıma ulaşmak (Olası iki tarzla ilgili olarak, başka koşullarda, Joyce ve Beckett’tan da söz edemez miyiz? Bu iki İrlandalı da, minör bir edebiyatın dâhice koşulları içindedir. Bu, herhangi bir edebiyatın minör olmasının, yani her türlü edebiyat için devrimci olmasının zaferidir. Joyce’ta İngilizcenin ve tüm dilin kullanımı. Beckett’ta, İngilizce ve Fransızcanın kullanımı. Ama Joyce, taşkınlık ve üst-belirlenim yoluyla hareket etmeye devam eder ve her türlü dünyevi yeniden-yerliyurtlulaştırmayı işlerken Beckett, kuruluğun ve ağırbaşlılığın, kasıtlı yoksulluğun verdiği güçle, yoğunluklardan başka bir şey kalmayana kadar götürür yersizyurtsuzlaşmayı).

Kendilerinin olmayan bir dilde yaşayan ne kadar insan vardır günümüzde? Kendi dillerini bile bilmeyen ya da henüz bilmeyen kaç insan vardır? Ya kullanmaya zorlandıkları majör dili de iyi bilmeyen? Göçmenlerin ve özellikle de çocuklarının sorunu. Azınlıkların sorunu, minör bir edebiyatın sorunu, ama aynı zamanda hepimizin de sorunu: Dili eşeleyebilecek ve bunu yalın bir devrimci çizgi boyunca ilerletebilecek minör bir edebiyat, öz dilden nasıl çekip çıkartılır? İnsan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur? Kafka şöyle diyor: çocuğu beşikten çalmak, gergin ipte dans etmek.

Zengin ya da yoksul, her dil, her zaman ağzın, dilin ve dişlerin yersizyurtsuzlaşmasını kendi içinde barındırmıştır. Ağız, dil ve dişler, ilk yerliyurtluluklarını besinlerde bulur. Seslerin eklemlenmesine kendilerini adayan ağız, dil ve dişler yersizyurtsuzlaşır. Demek ki, yemek ile konuşmak arasında belli bir ayrım vardır –dahası, görünüşlerine rağmen, yemek ve yazmak arasında da bir ayrım vardır: yemek yerken yazılabilir kuşkusuz, yerken konuşmaktan daha kolaydır bu, ama yazı, sözcükleri besinlerle rekabet edebilecek şeylere dönüştürür daha ziyade. İçerik ile anlatım arasındaki ayrışma. Konuşmak, özellikle de yazmak, oruç tutmaktır. Kafka, besin ve en üstün besin olan hayvan ya da et konusunda, kasap, dişler, kirli ya da altın kaplamalı iri dişler konusunda kalıcı bir saplantı gösterir. Bu Felice’yle yaşadıkları en temel sorunlardan biridir. Oruç tutmak da Kafka’nın yazdıklarında sürekli ortaya çıkan bir konudur, bu uzun bir oruç öyküsüdür. Kasapların gözetimi altındaki Açlık Cambazı, çiğ etlerle beslenen vahşi hayvanların yanında tamamlar mesleğini ve ziyaretçileri, rahatsız edici bir seçenekle yüz yüze bırakır. “Bir Köpeğin Araştırmaları”ndaki köpeğin soru sormasını engellemek isteyen diğer köpekler, ağzını yiyecekle doldurarak onu meşgul etmeye çalışır – bu da rahatsız edici bir seçenektir: “Ama o zaman da beni başlarından atmaları, soru sormamı yasaklamaları gerekmez miydi? Hayır, işte bunu yapmayı düşünmüyorlardı, gerçi sorularımı işitmek istemiyor, ama sorularımdan ötürü beni başlarından atmaya da kalkmıyorlardı.” “Bir Köpeğin Araştırmaları”ndaki köpek, iki bilim arasında tereddüt eder; toprağın ve eğik başın besin bilimi (“Toprak bu besini nereden edinir?”) ile başlangıçtaki yedi müzisyen köpeğin ve sondaki şarkı söyleyen köpeğin tanıklık ettikleri gibi, “hava”nın ve dik başın müzik bilimi arasında gidip gelir: İkisi arasında yine de ortak bir şeyler vardır; çünkü, tıpkı müziğin garip bir biçimde sessiz olabilmesi gibi, besin de yukarıdan gelebilir ve besin bilimi yalnızca oruçla gelişir.

Aslında dil genellikle, yersizyurtsuzlaşmasını anlamın içindeki yeniden-yerliyurtlulaşmayla dengeler. Bir anlamın organı olmaktan çıkarak, “Anlam”ın aracı hâline gelir. “Anlam”ın gerçek anlamı, seslerin adlandırılmasının (sözcüğün adlandırdığı şey ya da şeylerin hâli) belirlenmesini, mecazi anlamı ise imgelerin ve metaforların (sözcüğün bazı bakımlardan ya da bazı koşullar altında kullanıldığı diğer şeyler) belirlenmesini yönlendirir. Yani “anlam”da yalnızca tinsel bir yeniden-yerliyurtlulaştırma değil, yine bu anlam tarafından gerçekleştirilen fiziksel bir yeniden-yerliyurtlulaştırma da vardır. Buna paralel olarak, dil yalnızca anlamla ilişki içinde olan bir sözcelem öznesinin ve doğrudan doğruya ya da metafor dolayımıyla belirlenmiş şeyle ilişki içinde olan bir sözce öznesinin ayrım ve tamamlayıcılığıyla var olur. Dilin bu tarz sıradan bir kullanımı, genişletilmiş ya da temsili diye adlandırılabilir: Dilin yeniden-yerliyurtlulaştırıcı işlevi (örneğin, “Bir Köpeğin Araştırmaları”nın sonundaki şarkıcı köpek, kahramanı oruç bozmaya zorlayarak onu bir anlamda yeniden-Ödipalleştirir).

Oysa, Çekçe ve Yidiş diliyle karışmış, kuru bir dil olan Prag’daki Alman dilinin konumu, Kafka’nın buluşunu olanaklı kılacaktır. Böyle olduğuna göre (“böyle, böyle”, Kafka’nın pek sevdiği ifade, bir olgu hâlinin protokolü…), anlam terk edilecek, ima edilecek ve ondan geriye yalnızca kâğıttan bir iskelet ya da siluet kalacaktır:

1º) Eklemlenmiş ses, yersizyurtsuzlaşmış, ama anlamda yeniden-yerliyurtlulaşan bir gürültüyken, şimdi kendisini ödünsüz ve mutlak olarak yersizyurtsuzlaştıracak olan sestir. Bu yeni yersizyurtsuzlaşmayı kateden ses ya da sözcük, anlamlı dilden türediği hâlde ona ait değildir, bu türden bir izlenim yarattığı hâlde düzenlenmiş bir müzik ya da şarkı da değildir. Gregor’un sözcükleri karıştırıp bozan cıvıldamasını, farenin ıslığını, maymunun öksürüğünü gördük; ve piyano çalmayan piyanisti, şarkı söylemeyen ve söylemediği şarkıdan şarkısını doğuran şarkıcıyı, tüm gövdeleriyle müzisyen oldukları ölçüde ortaya müzik çıkartmayan müzisyen köpekleri de gördük. Anlamlı dilin bir kaçış çizgisini katetmesi gibi, düzenlenmiş müzik de kendi adına konuşan ve artık biçimlenme gereksinimi duymayan anlatımsal bir canlı maddeyi özgürleştirmek için, bir ilga çizgisini her yerde kateder. Anlamdan koparılmış, anlamdan kazanılmış bu dil, etkin bir anlam etkisizleştirilmesi sağlayarak, yönelimini artık yalnızca bir sözcük vurgusunda, bir bükümde bulur: “Yer yer küçük bir sözcükte yaşayabilirim ben; sözcüğün bükümünde bu işe yaramaz başımı bir an yitiriyorum (…) sezgilerim, bir balığın sezgilerini andırıyor.” Çocuklar şu alıştırmada çok beceriklidir: Anlamı belli belirsiz hissedilen bir sözcüğü, kendi üzerinde titreştirmek için yinelemek (Şato’nun başında, okul çocukları öyle hızlı konuşurlar ki, ne söyledikleri anlaşılmaz). Kafka, çocukken, babasının söylediği bir sözü tam bir anlamsızlık çizgisine vardırmak üzere nasıl yinelediğini anlatır: “Ay sonu, ay sonu…” Kendi başına bir anlam taşımayan özel ad, bu alıştırmaya özellikle uygundur: i üzerindeki vurgusuyla Milena, “Bohemya’da yolunu şaşırmış, Çekler tarafından ırzına geçilmiş, telaffuz konusunda aldatılmış bir Yunanlı ya da bir Romalı”yı çağrıştırmaya başlar; sonra, daha kibar bir tahminle, “kollarda taşınan, dünyadan ya da ateşten kopartılıp alınan bir kadın”ı çağrıştırır, bu durumda, her zaman mümkün olan düşüşe ya da aksine “yükünüzle birlikte yapacağınız neşeli sıçrayış”a vurgu yapılır.

2º) Milena adının iki çağrışımı arasında, tümüyle göreli ve ince ayrımlı da olsa belli bir farklılık var gibi görünmektedir bize: Biri, genişletilmiş ve mecazi, düşsel bir sahneye bağlanır; ikincisi ise adın bizzat kendisinde bulunan yoğunluk eşiği olarak bir düşüşü ya da bir sıçrayışı belirttiğinden zaten çok daha yoğundur. Aslında, anlam etkin bir biçimde etkisizleştirildiğinde olup biten işte şudur: “Wagenbach’ın dediği gibi, “Sözcük efendi olarak hüküm sürer, imgenin doğuşuna doğrudan kaynaklık eder.” Ama bu yöntemi nasıl tanımlamalı? Anlamdan geriye, yalnızca kaçış çizgilerini yönlendirecek kadar bir şey kalır. Artık ne gerçek anlama göre bir şeyin adlandırılması ne de mecazi anlama göre metaforların belirlenimi söz konusudur. Fakat imgeler gibi o şey de sadece bir anlamdan diğerine, yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya aceleyle katedilebilen saf yoğunluk skalası ya da devresi, ve yoğun hâller sekansı oluşturur. İmge, bu katedilen yolun kendisidir, oluş olmuştur: İnsanın köpek-oluşu ve köpeğin insan-oluşu, insanın maymun ya da kınkanatlı-oluşu ve tersi. Örneğin, köpek sözcüğünün doğrudan doğruya bir hayvanı belirttiği ve metafor dolayımıyla (“bir köpek gibi” denilerek örneğin) başka şeylere de uygulandığı, zengin bir gündelik dil ortamında değiliz artık. Günlükler, 1921: “Metaforlar, beni edebiyatta umutsuzluğa düşüren pek çok nedenden biri.” Kafka, her türlü metaforu, simgeciliği ve anlamlandırmayı da, her türlü adlandırma gibi, bilinçli olarak öldürür. Metamorfoz (dönüşüm), metaforun karşıtıdır. Artık ne gerçek anlam ne de mecazi anlam vardır, yalnızca sözcük yelpazesinde hâllerin dağılımı vardır. Şey ve diğer şeyler, yalnızca kendilerine ait kaçış çizgisini izleyerek yersizyurtsuzlaşmış olan ses ya da sözcüklerin katettikleri yoğunluklardır artık. Bir hayvanın davranışıyla, insan davranışı arasında var olan benzerlik değildir söz konusu olan, hele sözcük oyunu hiç değildir. Artık ne insan ne de hayvan vardır; çünkü her biri, diğerini, akımların birleşmesiyle, tersine çevrilebilir yoğunluklar sürekliliği içinde yersizyurtsuzlaştırır. Bunun aksine, yoğunluk farkı, eşiğin aşılması, yükseliş ya da düşüş, alçalış ya da dikiliş, sözcük vurgusu gibi en yüksek derecedeki farklılıkları içeren bir oluş söz konusudur. Hayvan, insan “gibi” konuşmaz, anlamlandırmadan yoksun tonlamalar çıkartır; sözcükler de hayvanlar “gibi” değildir; ama tam anlamıyla dilbilimsel köpekler, böcekler ya da fareler olduklarından, kendi paylarına tırmanır, havlar ve hızla ürer.14 Sekansları titreştirmek, sözcüğü şimdiye dek duyulmamış iç yoğunluklara açmak; özetle, dilin gösteren-dışı, yoğun kullanım’ı. Dahası, artık ne sözcelem öznesi ne de sözce öznesi vardır: Sözcelem öznesi, bir insan “olarak” kalırken, köpek olan sözce öznesi değildir artık; sözce öznesi bir insan olarak kalırken, bir mayısböceği olduklarını anımsatır; ya da “sanatçıya açlıktan ölen biri muamelesi yapılırken, Kafka onu bir açlık cambazı hâline getirir.” (OEuvres Complétes V, Cercle du livre précieux, s. 311). Bu bize, edebiyat makinesi hakkında basite indirgeyici bir anlayış gibi görünüyor. Robbe-Grillet, Kafka’nın her türlü metaforu yıktığı konusunda ısrarlıydı.

“gibi” olan sözcelem öznesi değildir artık. İster istemez çoklu ya da kolektif bir düzenlemenin ortasında karşılıklı bir oluşu oluşturan bir hâller devresidir söz konusu olan.

Kuru söz dağarcığıyla, doğru olmayan sözdizimiyle Prag Almancası, bu kullanıma ne açıdan olanak sağlamaktadır? “Bir dilin iç gerilimleri”ni ifade eden dilbilimsel ögeleri, ne kadar çeşitli olurlarsa olsunlar, genelde pekiştiriciler (intensifs) ya da gerilim-sağlayıcılar (tenseurs) diye adlandırabiliriz. Bu anlamda, dilbilimci Vidal Sephiha, dilin, kendi uçlarına, birbirlerine dönüşebilir bir öteye ya da beriye doğru gerçekleşen hareketini belirleyen, “bir kavramın sınırına kadar gerilmesini ya da onu aşmayı olanaklı kılan her türlü dilbilimsel aygıt”ı pekiştirici olarak adlandırır. Vidal Sephiha, bu tür ögelerin çeşitliliğini çok iyi bir şekilde ortaya koymuştur; bunlar, her yerde işe yarayan sözcükler, herhangi bir anlamı üstlenen fiil ya da edatlar; dönüşlü fiiller ya da İbranicede olduğu gibi pekiştiriciler; bağlaçlar, ünlemler, zarflar; acıya yan anlam katan terimler olabilir. Aynı zamanda, bunlara, sözcüklerin içsel vurgularını ve onların işlevlerini de ekleyebiliriz. Oysa, minör bir edebiyatın dilinin, bu gerilim-sağlayıcılarını ya da bu pekiştiricileri özellikle geliştirdiği görülür. Wagenbach, Çekçenin etkisi altında kalan Prag Almancası’nı çözümlediği son derece güzel sayfalarda, niteliksel özellikler olarak şunları sayar: Edatların yanlış kullanımı; adılın aşırı kullanımı; (“koymak, oturmak, yerleştirmek, kaldırmak” dizisini karşılayan, bu andan itibaren de pekiştirici hâline gelen Giben gibi) her yerde işe yarayan fiillerin kullanımı; zarfların çoğalması ve birbirini izlemesi; acı barındıran yan anlamların kullanımı; sözcüğün içsel gerilimi olarak vurgunun önemi, ünsüzlerin ve ünlülerin iç ahenksizlik olarak dağılımı. Wagenbach şu konuda ısrarlıdır: Bir dilin bütün bu yoksulluk belirtileri Kafka’da bulunur ama bunlar, yeni bir ciddiyetin, yeni bir anlatım zenginliğinin, yeni bir esnekliğin, yeni bir yoğunluğun hizmetinde yaratıcı bir kullanıma sokulmuşlardır. “Yazdığım sözcüklerin neredeyse hiçbiri diğeriyle uyuşmuyor, hurda demirlerin gürültüsüyle gıcırdayıp duran ünsüzlerin, teşhir edilen zenciler gibi şarkı söyleyen ünlülerin seslerini duyuyorum.” Dil, uçlarına ya da sınırlarına kadar gerilebilmek için temsil edici olmaktan çıkar. Acının yan anlamı bu dönüşüme eşlik eder; tıpkı sözcükler Gregor’la birlikte acılı birer cırıldama hâline geldiğinde ya da Franz’ın çığlığı, ağzından “bir çırpıda ve tek bir tonlamayla” çıktığında olduğu gibi. Godard’ın filmlerinde konuşulan dilin, Fransızcanın kullanımını düşünün. Orada da, sonuçta, bütün tümceleri kuran, basmakalıp zarf ve bağlaçların birikimi vardır: Fransızcayı Fransızca içerisinde minör bir dil kılan tuhaf yoksulluk; sözcüğü direkt olarak imgeye bağlayan yaratıcı yöntem; “yeter, yeter, bıkkınlık geldi!” sınırının yoğunluğuyla ilişki içinde olan ve sekans sonunda ortaya çıkıveren araç; kameranın, imgeleri titreterek, kendi etrafında döndüğü ve iz bırakmadan etrafındakileri ortadan kaldırdığı çevrinmeyle çakışan genelleştirilmiş yoğunlaşma… Karşılaştırmalı bir dil çalışması farklı dillerden –ikidillilik, hatta çokdillilik- hareketle tek bir topluluk için uygulanabilecek olan bir dil işlevleri çalışmasından daha az ilginç olabilir. Çünkü ayrı dillerde cisimleşebilen işlevler hakkındaki bu çalışma, yalnızca toplumsal etkenleri, güç ilişkilerini, çok çeşitli iktidar merkezlerini doğrudan hesaba katar; hiyerarşik ve emir veren dil sistemini, buyruk iletimi, iktidar uygulaması ya da bu uygulamaya karşı gösterilen direnç bağlamlarında değerlendirmek için, “bilgilendirici” mitlerden kaçar. Ferguson ve Gumperz’in araştırmalarından hareket eden Henri Gobard, kendi payına dörtlü bir dilbilim modeli önerir: Kırsal bir topluluğa ait ya da kırsal kökenli bölgesel dil, yerel dil ya da anadil; aracı dil, kentsel dil, devlet dili hatta evrensel dil, şirket dili, ticaret dili, bürokratik iletinin vb. dili, ilk yersizyurtsuzlaşmanın dili; göndergesel dil, kültürel yeniden-yerliyurtlulaştırma işlevi gören anlamın ve kültürün dili; kültürlerin, tinsel ya da dinsel yeniden-yerliyurtlulaşmanın ufkundaki mitik dil… Bu dillerin uzamsal-zamansal kategorileri temel bir farklılık gösterir: Yerel dil burada; aracı dil her yerde; göndergesel dili orada; mitik dil ötede’dir. Ama özellikle, bu dillerin dağılımı bir gruptan diğerine ve aynı grup içinde de bir dönemden diğerine farklılık gösterir (Latince Avrupa’da, göndergesel dil ve sonra da mitik dil olmadan önce, uzun zaman aracı olarak var olmuştur; İngilizce bugün dünya çapında aracı dildir). Bir dilde söylenebilen şey, bir diğer dilde söylenemez, söylenebilenlerle söylenemeyenlerin toplamı, her dile ve bu diller arasındaki ilişkilere göre ister istemez çeşitlilik gösterir. Üstelik, bütün bu etkenlerin, şu ya da bu malzemeye göre değişkenlik gösteren muğlak kenarları, oynak bölümlenmeleri olabilir. Bir dil bir malzeme için belli bir işlevi, diğer bir malzeme için farklı bir işlevi yerine getirebilir. Dilin her işlevi de tek tek bölünür ve çoklu iktidar merkezlerini barındırır. Kesinlikle bir dil sistemi değil, bir dil bulamacı. Latincenin mitik işlevine son verilmesinden beri, Ayin kelimesinin (le messe) Fransızca okunmasına üzülen aşırı dinci kesimin hoşnutsuzluğu anlaşılır bir şeydir. Ama akademisyenler topluluğu daha da geride kalmıştır ve Latincenin kültürel göndergesel işlevine son verilmiş olmasına bile üzülürler. Böylece, bu dil dolayımıyla uygulanan, kiliseye ya da okula ait iktidar biçimlerine karşında pişmanlık duyulur çünkü bugün bu iktidar biçimlerinin yerini başka biçimler almıştır. Gruplar arasında daha ciddi örneklere de rastlanır. Yerel dil, lehçe ya da taşra ağzı aracılığıyla olan yeniden-yerliyurtlulaştırmayla bölgeciliklerin yeniden canlanması: Dünya çapında ya da devletlerüstü bir teknokrasi neye yarar; -Servan Schreiber’den veya ozan Breton’dan Kanadalı şarkıcıya, birçok isim- çağdaş bir anlam enjekte etmeye çalıştıkları arkaiklikleri peşlerinden sürükleyip getirdiklerine göre, bunların devrimci hareketlere katkısı nedir? Dahası, sınır buradan da geçmiyor, çünkü Kanadalı şarkıcı, en tepkisel, en Ödipal yeniden-yerliyurtlulaştırmayı da gerçekleştirebilir, ah anne, ah vatanım, ah kulübem, patavatsızlık! Söyledik size, dilbilimcilerin hiç anlamadığı, anlamak istemediği bir bulamaç, karmakarışık olmuş bir öykü, siyasal bir sorun bu. Çünkü, dilbilimci olarak onlar “apolitik”tirler, saf bilgedirler. Chomsky bile Vietnam Savaşı’na karşı cesaretli mücadelesiyle, bilgece apolitikliğini telafi etmekten başka bir şey yapmamıştır.

Habsburg İmparatorluğu’ndaki duruma geri dönelim. İmparatorluğun parçalanması ve çöküşü, yersizyurtsuzlaşma hareketlerini her yerde kuvvetlendirerek ve karmaşık, arkaikleştirici, mitik ya da simgesel yeniden-yerliyurtlulaşmalara yol açarak bunalımı iki misli şiddetlendirir. Kafka’nın çağdaşları arasından rastgele birkaç isim sayalım: Einstein ve onun evren temsili yersizyurtsuzlaştırması (Einstein Prag’da ders verir ve fizikçi Philipp Frank, Kafka’nın da katıldığı konferanslar düzenler); on iki ses dizisine dayalı atonal müzik yapan Avusturyalı besteciler ve müzikal temsili yersizyurtsuzlaştırmaları (Wozzeckt’te Marie’nin ya da Lulu’nun ölüm çığlığı ya da yinelenen si sesi, bize bazı açılardan Kafka’nınkine yakın bir müzikal yolda ilerlendiğini gösterir); dışavurumcu sinema ve bu sinemanın imgeyi yersizyurtsuzlaştırıp yeniden-yerliyurtlulaştıran ikili hareketi (Çek kökenli Robert Wiene, Viyana’da doğan Fritz Lang ve Paul Wegener’in Prag temalarını kullanımı). Bunlara, Viyana psikanalizini ve Prag dilbilimini de elbette ekleyebiliriz. Bu “dört dil” karşısında Prag Yahudilerinin özel durumu nedir? Kırsal çevrelerden gelen bu Yahudiler için aracı dil Çekçedir, ama Çekçe giderek unutulmakta ve baskı altına alınmaktadır; Yidiş diline gelince, genellikle hor görülmekte ya da korku uyandırmaktadır, Kafka’nın dediği gibi, o korkutur. Almanca, kentlerin aracı dili, devletin bürokratik dili, ticaret dilidir (ama İngilizce bu işlev için vazgeçilmez olmaya şimdiden başlamıştır). Yine Almanca, ama bu kez Goethe Almancası, kültürel ve göndergesel bir işleve sahiptir (ve ikincil olarak, Fransızcanın da bu işlevi vardır). Siyonizmin ortaya çıkışıyla birlikte mitik dil olan İbranice, hâlâ etkin bir düş durumundadır. Bu dillerin her biri için, yerliyurtluluk, yersizyurtsuzlaşma, yeniden-yerliyurtlulaşma katsayıları belirlemek gerekir. Kafka’nın konumu da belirlenmelidir: Prag’ın, Çekçeyi anlayan ve konuşan ender Yahudi yazarlarından biridir o (ve bu dil, Milena’yla ilişkilerinde büyük önem kazanacaktır). Ufkunda Goethe bulunan Almanca, hem aracı hem de kültürel dil olmanın ikili rolünü gayet iyi oynar (Kafka ayrıca Fransızca, İtalyanca ve, kuşkusuz, biraz da İngilizce bilir). İbraniceyi ancak çok sonra öğrenecektir. Karmaşık olan, Kafka’nın Yidiş diliyle ilişkisidir: Yidiş dilini Yahudiler için bir tür dilbilimsel yerliyurtluluktan çok, Almancayı kullanan göçebe bir yersizyurtsuzlaşma hareketi olarak görür. Yidiş dilinde onu büyüleyen, dinsel topluluk dili olması değil, popüler tiyatro dili olmasıdır (Isak Löwy’nin gezici grubunun hamiliğini ve emprezaryoluğunu üstlenir). Kafka’nın halka açık bir toplantı sırasında, Yidiş diline düşman olduğu söylenebilecek bir burjuva Yahudi topluluğuna, Yidiş dilini sunma tarzı son derece dikkate değerdir: Bu dil, uyandırdığı küçümseme hissinden ziyade korkutan bir dildir, “bir tür tiksintiyle karışık korku”; çalınmış, harekete geçirilmiş, göç etmiş, “güç ilişkileri”ni içselleştirerek göçebeleşmiş sözcüklerle yaşayan ve grameri olmayan bir dildir bu; orta yüksek-Almancaya aşılanmış olan ve Almancanın, onu ortadan kaldırmaksızın Almancaya çevrilemeyecek kadar içinde işleyen bir dildir; Yidiş diline yalnızca “hissedilerek” ve yürekle anlaşılabilir. Özetle, sizi coşturup ardından sürüklemesi gereken, yoğunlaştırılmış dil ya da Almancanın yoğunlaştırılmış kullanımı, minör dil ya da kullanımlardır: “O zaman, Yidiş dilinin gerçek birliğini sezer, hem de o kadar büyük bir güçle sezersiniz ki, korkmaya başlarsınız; ama, Yidiş dilinden değil, kendi kendinizden duyduğunuz bir korkudur bu (…) Elinizden geldiği kadar tadını çıkarın!”

Kafka, Çekçe aracılığıyla yeniden-yerliyurtlulaşmaya yönelmez. Ne Prag Okulu’nda olduğu gibi, düşsü, simgesel, mitik hatta İbranileştirici kademelerle Almancanın aşırı-kültürel kullanımına ne de sözlü ve popüler bir Yidiş diline yönelir; ama Yidiş dilinin gösterdiği bu yola, bambaşka bir tarzda, onu tekil ve münzevi bir yazıya dönüştürmek için girer. Prag Almancası birçok derecede yersizyurtsuzlaştırılmış olduğuna göre, yoğunlukta her zaman daha ileri gidilecektir ama daima yeni bir ağırbaşlılık, daha önce işitilmemiş yeni bir düzenleme, acımasız bir düzeltme ya da yeniden baş kaldırma amacıyla. Şizo-incelik, saf suyla sarhoşluk. Almanca, bir kaçış çizgisi üzerinde işletilir; oruçla doldurulur; kaçınmak istediği bütün azgelişmişlik noktaları Prag Almancasından çekilip alınır, tamamen ağırbaşlı ve şiddetli bir çığlık attırılır ona. Köpeğin havlaması, maymunun öksürüğü, mayısböceğinin uğuldaması çıkartılır ondan. Bu kuru Almancanın katı sözdizimiyle örtüşen bir çığlık söz dizimi elde edilir. Bu dil, artık kültürün ya da mitin karşılayamayacağı bir yersizyurtsuzlaşmaya, yavaş, yapışkan, pıhtılaşmış bile olsa mutlak bir yersizyurtsuzlaşmaya kadar itilecektir. Dili yavaşça, adım adım çöle götürmek. Çığlık atmak için söz diziminden yararlanmak, çığlığa bir söz dizimi vermek.

Minörden daha büyüğü, daha devrimcisi yoktur. Bütün usta yazınından nefret etmek. Kafka’nın hizmetçilere ve memurlara duyduğu hayranlık (hizmetçilere ve dillerine duyulan bu hayranlık Proust’ta da vardır). Ama daha da ilginç olanı, kendi dilinden –tekil olduğu, majör bir dil olduğu ya da bir zamanlar öyle olduğu varsayılsa bile- minör bir kullanım elde etme olanağı. İnsanın kendi dili içinde bir yabancı olması: Kafka’nın Büyük Yüzücü’sünün durumudur bu.25 Bir dil, biricik de olsa, bir bulamaç, şizofrenik bir karışım, içinde söylenebileni ve söylenemeyeni açığa çıkaran, çok farklı dil işlevlerinin ve ayrı iktidar merkezlerinin işlev gördüğü soytarı kıyafeti olarak kalır: Bir işlev diğerine karşı kullanılır, yerliyurtluluk ve göreceli yersizyurtsuzlaşma katsayılarıyla oynanır. Bir dilin, majör de olsa, yaratıcı kaçış çizgileri boyunca kaçmasını sağlayan ve ne kadar yavaş, ne kadar sakınımlı olursa olsun, bu kez mutlak bir yersizyurtsuzlaşma oluşturan yoğunlaştırılmış bir kullanımı mümkündür. Buluş, yalnızca sözcük dağarcığına ilişkin değildir, sözcük dağarcığı pek önem taşımaz, ama yalın bir söz dizimsel buluş, bir köpek gibi yazmak içindir (ama köpek yazı yazmaz. – Tam da, tam da bu yüzden); Artaud’nun Fransızcayla yaptığı şey, çığlıklar-soluklar; Céline’in, bir başka çizgiyi izleyerek Fransızcayla yaptığı şey, son derece haykırışlı. Céline’in söz dizimsel evrimi: Gecenin Sonuna Yolculuk’tan Taksitle Ölüme (Mort à crédit)’e, Taksitle Ölüm’den Guignol Çetesi I (Guignol’s Band I)’e (daha sonra, mutsuzluklarından başka söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı Céline’in, yani artık canı yazmak istemiyordu, yalnızca paraya gereksinimi vardı. Bu hep böyle sona erer, dilin kaçış çizgileri: Sessizlik, kesintili, bitimsizlik ya da daha kötüsü. Ama bu arada, ne çılgın bir yaratım, nasıl bir yazı makinesi! Céline’i Gecenin Sonuna Yolculuk için kutlamaya devam ediyorlardı, oysa o, Taksitle Ölüm’de çok daha ileri gitmişti, daha sonra da dilin yoğunluklardan başka hiçbir şeyi barındırmadığı olağanüstü Guignol Çetesi’nde. “Hafif müzik”ten söz ediyordu, Kafka’da hafif müziktir, bir diğer türü, ama her zaman yersizyurtsuzlaşmış seslerden oluşan bir müzik, her şeyi devirerek tepetaklak ilerleyen bir dil). İşte gerçek minör yazarlar. Dil için, müzik için, yazı için bir çıkış. Pop diye adlandırılan şey – Pop müzik, Pop felsefe, Pop yazı: Wörterflucht. Kendi dilinde çokdillilikten yararlanmak, bunu minör ya da pekiştirici bir kullanım hâline getirmek, bu dilin bastırılmış niteliğini baskıcı niteliğinin karşısına koymak, kültür-olmama ve azgelişmişlik noktalarını, bir dilin kaçtığı, bir hayvanın aşılandığı, bir düzenlemenin bağlandığı dilbilimsel üçüncü dünya bölgelerini bulmak. Ne kadar tarz, tür, ya da çok küçük de olsa edebiyat akımı varsa, bunların hepsinin de tek bir düşü vardır: Majör bir dil işlevi üstlenmek, devlet dili, resmi dil olarak hizmetlerini sunmak (örneğin, “gösteren”in, metaforun ve sözcük oyunlarının ustası olmak isteyen bugünkü psikanaliz). Bunun tam tersi bir düş kurmak: Bir minör-oluş yaratmayı bilmek. (Uzun zamandır resmi ve göndergesel bir tür oluşturan felsefenin bu konuda bir şansı var mı? Günümüzde karşı-felsefenin iktidar dili olmak istediği şu andan yararlanmalıyız.)

(…)

Çevirmen: Işık Ergüden

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

*Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Gilles Deleuze (1925-1995) Kant, Hume, Spinoza, Bergson ve Nietszche üzerine eserler kaleme almıştır. Michel Foucault’ya göre, “Gün gelecek, 20. yüzyıl Deleuzecü bir çağ olarak anılacak”tır. Deleuze, 1970’lerin ilk yarısında, Paris 8 Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışırken farklı bir ilgi alanından ve kuşaktan gelen Félix Guattari ile tanışmıştır. Büyük işbirliğinin ilk ürünü Anti-Oedipe 1974’te yayımlanmış ve büyük bir etki yaratmıştır. Bir yandan bağımsız çalışmalarını sürdüren Deleuze ve Guattari, bir yandan da ortak ürünler kaleme almışlardır. Kapitalizm ve Şizofreni projesini genişleterek Kafka, Köksap, Bin Yayla, Felsefe Nedir? gibi düşünce tarihi açısından büyük önem taşıyan kitaplar yayımlamışlardır.

Félix Guattari (30 Nisan 1930 – ö. 29 Ağustos 1992) Fransız politik aktivist, psikanalist ve filozof Gilles Deleuze ile beraber kapitalizm ve şizofreni alt başlığı ile yazdıkları L’Anti-OEdipe (1972) ve Mille Plateaux (1980) çalışmalarında arzuyu üretken bir faaliyet olarak görmeleri ve oluş, olay, fark gibi felsefe tarihinin süregiden sorunlarına ilişkin çarpıcı açılımlar getirmeleri itibariyle, özellikle çağdaş siyaset felsefesi ile Freudcu ve Lacancı psikanaliz açısından önemli eleştiriler sunmuşlardır. Tek başına koyulduğu çalışmalarında şizoanaliz, özneleşme süreçleri ve ekolojiye ilişkin değerlendirmelerde bulunmuştur.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.