Kafka: Utanç ve Suçluluğun Şairi – Saul Friedländer

 

“Franz Kafka: Alman kültürü ve Yahudi kimliğinin arasında kalan, ikisinden de beslenen ancak her ikisine de ait olamayan, neredeyse kendi kendisiyle bile ortak noktası olmadığını itiraf eden modern bir yabancı, daimi bir sürgün… “Kafka gibi bir yazar nasıl ortaya çıktı?” veya “Bir daha böyle bir yazar çıkabilir mi?” sorularının peşindeyseniz, bu kitabın size açacağı çok kapı var. Kapının ardında da, itiraflarını paylaşmayı bekleyen, kendini dönüştüremese de okurlarını neredeyse yüz yıldır dönüştüren bir yazar bekliyor. 2008’de Pulitzer Ödülü kazanan ünlü tarihçi/yazar Saul Friedländer, bu kitabında Franz Kafka’nın gençliğini, gönül ilişkilerini, hastalık yıllarını utanç ve suçluluk duygularının etrafında ele alıyor ve uzun zamandır Max Brod’un sansürleriyle gizlenen Kafka’nın gerçek portresini, yazarın hem kurgu eserlerinden hem de mektuplarından ve günlüklerinden hareketle dürüst bir şekilde resmediyor.” Kafka: Utanç ve Suçluluğun Şairi’nden okuma parçası yayımlıyoruz.

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de karda düşüncelere dalmış, hareketsiz duran bir köylüyü anlatan bir tablodan bahseder. Adam herhangi bir düşüncenin farkında değildir; ucunun nereye varacağını bilmeden izlenimlerin içinde toplanmasına belli belirsiz bir izin verir. Bu izlenimleri zaman içinde büyüttükten sonra, muhtemelen ya kurtuluş arayışıyla Kudüs’ün yolunu tutacak ya da doğduğu köyü yakacaktır. Belki de ikisini birden yapacaktır…

Bu Rus köylü ile Franz Kafka’nın Şato’sundaki “K.” arasında, K. buz gibi bir kış gecesinin geç saatlerinde yolculuğunun görünürdeki sonuna vardığında, bir benzerlik kurulabilir. “Köy,” diye yazar Kafka, “derin kar tabakasının altındaydı. Şatonun olduğu tepe görünmüyordu, etrafını karanlık ve sis sarmıştı, geniş şatonun varlığına işaret edecek tek bir cılız ışık huzmesi bile yoktu. K. anayoldan köye giden tahta köprü üzerinde durup yukarıda bomboş görünen karanlığa doğru uzunca baktı.” Sonrasında olanlar erişilemeyecek bir Kudüs’e doğru yola çıkılan umutsuz bir hac ziyareti gibi görünebilir, ya da eşit derecede umutsuz olan, köyün hareketsiz yaşantısını ve şatoyla olan bağlarını yıkma girişimi de olabilir, belki ikisi birden ve belki de hiçbiri.

Hikâyeden K.’nın oraya varmadan önce şato ve konumu hakkında bir şeyler bildiğini varsayabiliriz, dolayısıyla bomboş görünen karanlık onu yanıltmış olamaz. Fakat yine de, bu sis ve karanlıkla örtünen boşluğa uzunca bakmanın mistik bir yanı da var. K. bu örtünün ardında kendi özlemlerinin gayesi olan bütün bir dünyanın onu ya karşıladığını ya da reddettiğini hissetmiş olabilir. Fakat tam da böylesi bir karanlık, tek bir cılız ışık huzmesinin dahi olmayışı, K.’nın o tahta köprüyü geçmeden önce her şeyden ümidi kesmesi gerektiğinin işareti değil miydi? Bir “ilahi komedya” ya da bir sahtekârın reddi yalnızca? Kafka’nın dünyasında kutsal ve adi birbirinden ayrılamaz ve “görünürde”, yazılarındaki en ağır kelime olabilir.

Franz Kafka hakkındaki ilk kitabımı –Max Brod’un biyografisi, Fransızca çevirisiydi– Paris’te geçirdiğim lise zamanlarımda, muhtemelen 1947’de okudum. 1948’de İsrail’e vardığımda ve Çek Yahudilerinin (çoğu, amcam gibi, Prag’dan 1939’da gelmişti) ikamet ettiği bir köyde amcamla kalmaya gittiğimde, aynı biyografiyi –bu sefer Almanca orijinalinden– yeniden keşfettim. İşte o zaman Brod’un Tel Aviv’e taşınmadan önce bizzat misafirleri olduğunu söylediler bana. Gitmeden önce asla geri vermeyeceği birkaç sandalye almıştı. Birkaç ay sonra, amcam beni bir zirai yatılı okul olan Ben Shemen’e gönderdi, ilk olarak I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa’daki Yahudi çocukları için Siegfried Lehmann tarafından Berlin’de kurulmuştu (resmi adı: Yahudilerin Evi); otuzlarda Filistin’e taşındı. 1916’da Kafka Ev’i, nişanlısı Felice Bauer ile derinlemesine tartıştı ve nişanlısını Lehmann’ın enstitüsündeki gençlerle gönüllü olarak çalışması için cesaretlendirdi. Ve Kafka son partneri Dora Diamant ile Baltık Denizi üzerinde ki Müritz’de 1923’te tanıştı, Dora o zaman çocuklarla bir yaz kampında çalışıyordu ve Kafka da yakınlarda tatil yapıyordu.

Ailemin dünyası da Prag Yahudilerinin dünyasıydı, Kafka’nın kuşağından biraz daha genç bir topluluğa aitlerdi. Onlarınki sessiz bir orta-sınıf yaşamıydı; görece durumları iyiydi ve kendilerini politik anlamda güvende hissediyorlardı; sonraki yıllarda giderek artan tehditkâr gümbürdemelere rağmen. Çeklerden daha iyi Almanca konuşurlardı (ama buna rağmen yine de Çekçe konuşurlardı). Bazıları siyonizme ilgi duyuyordu, ama nadir istisnalar olsa da, son dakikada Filistin’e göç edenler yıkıcı koşullardan ötürü oraya gittiler.

image

Babam, on beş yıl önce Kafka’nın da gittiği, Karl Üniversitesi’nin Alman Hukuk Fakültesi’nde okudu ve Kafka gibi, babam da Prag’da bir sigorta şirketinde hukuk danışmanı oldu. Annemin ailesi Kuzey Bohemya’nın Almanca konuşulan bölgesi olan Ober-Rochlitz’de yaşadı (Kafka’nın Gablonz yakınlarında Röchlitz diye bahsettiği yer; defalarca gitmişti oraya). Annemin ilk adı Elli’ydi (Gabriele), Franz’ın en büyük kız kardeşininki gibi. Ve, Kafka’nın üç kız kardeşi gibi, ailemin yaşamları da Alman toplama kamplarında sona erdi. Zamanla keşfedilen bütün bu gizli bağlar, benim Kafka’nın metinlerini –kendi içkin azametlerinin taşıdığı cazibenin de ötesine geçerek– tercih etme sebeplerimi arttırmıştır. Ne var ki; bir biyografik denemede bahsedecek kadar önemli gördüğüm ve daha önce neredeyse bahsedilmemiş meseleler olmasaydı, yalnızca saydığım sebepler beni kendi alanım olan tarihin bu kadar dışında kalan bir konuda yazmaya ikna edemezdi.

“Kafka hakkındaki yazıların kaynakçasına bir göz atmak,” der Erich Heller, “onun hakkında yazılmış kitap ve makale bolluğuna bir şey daha eklemenin ne kadar problemli olduğunu gösterir.” Genelde yapılan bir uyarıdır bu, fakat Heller bu satırları 1974’te yazdı. O zamandan beri geçen otuz sekiz yılda, binlerce yeni başlık eklendi. Heller zarifçe sorunun bir kısmını Kafka’nın üzerine yıkıyor: “Suçun bir bölümünün Kafka’nın üzerine kalmasının sebebiyse onun edebiyat tarihindeki en belirsiz berraklığı yaratmış olmasıdır. Öyle müthiş bir olgu ki bu, sanki insanın dilinin ucundaki bir kelime gibi, sürekli onun ne olduğu ve ne anlama geldiğini arama isteğini kendine hem çekiyor hem de itiyor.”

Bu “belirsiz berraklık” bir dizi sıradışı bağlamsal ve metinsel yorumlamalara yol açtı (ve tarihçilerin dünyasındakiler gibi yoğun yüzleşmeleri ateşledi). Bağlamsal açıdan, Kafka nevrotik bir Yahudi gibi görünüyordu: dindar, mistik, kendinden nefret eden bir Yahudi, bir gizli Hristiyan, bir gnostik, Freudculuğun ataerkiye karşı duran kanadının bir elçisi, bir Marksist, tipik bir varoluşçu, totaliterliğin yahut Nazi Soykırımı’nın kâhini, Yüksek Modernizm’in ikonik sesi ve çok daha fazlası… Kısacası Kafka, geçtiğimiz yüzyılın en değişken kültürel figürü oldu. Ve bütün bu kapsayıcı ve tek temalı tanımlamaların ötesinde akademik bir derya yatıyor; genellikle yakınılan ve buna rağmen genişleyen…

Kafka teoriler üreten ya da sistemler tasarlayan biri değildi; o rüyalarını takip etti, metaforlar ve umulmadık bağlantılar yarattı, hikâyeler anlattı; o bir şairdi. Sık sık başvurduğu dinsel göndermelerin (ya doğrudan ya da dolaylı yoldan; Hristiyan ya da Musevi) kafa karışıklığı yaratma ihtimali vardı, fakat bu göndermeler çoğunlukla ironiyle süslenmiş haldeydi ve dini bir inanca işaret etmiyordu. Aslında Kafka kendi çelişkilerinin şairiydi.

Kafka, hayatı boyunca gündelik varlığına ve –daha fazlasıyla– hayal dünyasına sinen, izler bırakan sorunlarla boğuştu. Sonraki bölümde tartışacağım bu sorunlar, Günlükler’inde ve mektuplarında (ve dolaylı yoldan, kurgusunda) da belgelendiği gibi yarı-takıntılı bir kişisel arayışa yol açtı. Dolayısıyla, Günlükler’inin, 18 Aralık 1922 tarihli (son yazı birkaç ay sonra, 12 Haziran 1923’te yazılmış) sondan bir önceki yazısında ilk bakışta şaşılacak bir şey yok. Kafka, hızla kötüye giden sağlığının tamamen farkında olarak, şöyle yazdı: “Bunca zamandır yataktayım. Dün Ya-Ya da.”6 Ve yine de, bu yazı birçok açıdan kafa karıştırıcı. Søren Kierkegaard’ın Ya-Ya da’sı iki zıt yaşam biçiminin bir incelemesidir: estetik yaşam ve ahlaki yaşam. 20 Ocak 1918’de Max Brod’a yazdığı bir mektuba göre, Kafka kitabı o günlerde okumaya başladı. “Baştan Çıkarıcının Günlüğü”nü de içeren ilk cildi (Estetik Yaşam) sevmedi ve 1918’de mart ayının ortalarında Brod’a şöyle yazdı: “Ya-Ya da’nın ilk cildini hâlâ tiksinmeden okuyamıyorum.” Yine de yaklaşık beş yıl sonra gitgide güçsüzleşirken, Kafka Ya-Ya da’yı bir kez daha okuyordu.

Kafka’nın daha sonra yaptığı bu okumaya nasıl bir tepki verdiğini bilemiyoruz ama Kierkegaard’ın ikili yapısı üzerinde tekrar düşünmesinin sebebinin yıllar boyunca üzerine çöken ve çözemediği bir ahlaki sorun olması mümkün değil mi? Bu geniş bilgi hazinesi, Kafka’nın hayatının en küçük detayının bile kaydedilmesine ve her bir metaforunun ya da isim oyununun filolojik, edebi ve felsefi kökeninin bulunup çıkarılmasına harcandı. Ve keşfedilen her parlak çakılın bir altın madenine işaret ettiği düşünülse de, Kafka bölgesinin etrafında yükselen birkaç büyük kubbe –bütün okurlarının fark edebildiği utanç ve suçluluk hissiyatı– aslında çıkış kaynağı olan kişisel ıstıraba yeteri kadar işaret etmeyen birçok genel ve soyut yorumlamalara yol açtı.

“Franz Kafka,” diye yazar George Steiner, “ilk günahı yaşadı… Gündelik varoluşlarında bu düşmüş hallerinin mahkûmiyetine ve sonuçlarına katlanan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Pascal ve Søren Kierkegaard gibi, … Kafka’nın da kişisel yaşamın ta kendisini tarifsiz bir varoluşsal suçluluk hissiyatıyla eşleştirdiği saatler, hatta günler oldu. Hayatta olup daha fazla yaşama yol açmak, günahtı.”

Kafka’nın utanç hissi iyileşmedi. “Kafka ölümünden yetmiş yıl sonra,” diye yazdı John Updike 1995 basımındaki The Complete Stories’in [Bütün Hikâyeleri] önsözünde, “modern zihniyetin önemli bir boyutunun, kaynağı belirlenemeyen ve dolayısıyla yatıştırılamayan endişe ve utanç duygusunun önemli bir örneği oldu.” Modern zihniyetin bir boyutu olarak utanç duygusu mu?

Fakat eğer Şato’daki K. gibi, olmadığınız biri gibi davranan, gerçek yüzünüzü saklamak adına dünyaya bir maske gösteren bir “sahtekâr”sanız, o zaman utanç, hatta suçluluk duyumsayabilirsiniz. K. utanç ya da suçluluk hissetmedi çünkü başkalarını ikna etmeye çalışmadan önce kendini bir “kadastrocu” olduğuna ve olageldiğine ikna etmişti. K. kendini aldatma konusunda ustaydı ama Kafka değildi. O zaman onun Ya-Ya da’yı tekrar okumaya itecek kadar üstüne çöken şey ne olabilirdi?

(…)

Çevirmen: Tuğçe Aysu

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.