Kalbin Yardımcı Fiilleri – Péter Esterházy

 

“Kalbin Yardımcı Fiilleri’nin ana izleği, anlatıcı-yazarın annesinin ölümünü en doğrudan, en saf haliyle aktarmasıdır. Altmetinse bu olayın yazarda yol açtığı duygusal tepkilerden, unutulmaz hatıralardan ve metne bir tür çeşitleme formatında eklemlenen edebi alıntılardan oluşuyor. Ağır hastalığından dolayı kasvetli bir hastaneye yatırılan anne, uzayan, acılı bir sürecin ardından ölür ve defnedilir. Ancak cenazenin ardından yazarın içdünyasında yeniden dirilerek, bir genç kız ve kadın olarak hayatını ve hastanede geçirdiği acılı, buruk günleri anlatır. Çağdaş Macar edebiyatının tartışmasız en önemli, en yenilikçi yazarlarından Péter Esterházy, bu kısacık kitapta ana-oğul ilişkisinin boyutlarını, ölümle gelen yas sürecini, Macaristan’ın yakın tarihindeki gündelik yaşamdan çarpıcı kesitlerle aktarıyor. Yanısıra yavaş yavaş çökmekte olan bir bedenin kırılganlığını, ölümün mutlaklığını ve bir yerde de, bedenin acı dolu başkaldırısını taşıyor sayfalarına. Ancak yazarın gerçekleri en saf haliyle aktarmaktaki cesareti, gözlem yeteneği, hepsinden önemlisi de keskin duyarlılığıyla, Kalbin Yardımcı Fiilleri paradoksal olarak gerçekçiliği aşan bir metin haline geliyor.” Kalbin Yardımcı Fiilleri’nden bir bölüm yayımlıyoruz.

 

Babaya ve Oğula –

Annemizin “çok kötü durumda” olduğunu yıllardır biliyorduk ama babamız telefon edip de dikkatli, ölçülü ve sesinde o zamana kadar duymadığımız bir sertlikle annemizin böyle böyle olduğunu, yani ona göre, yani ona kalırsa, bu onun kişisel görüşü, hani “şu anlar,” evde olsak, yani eve gelsek fena olmayacağını söyleyince yine de şaşırdık ve nerdeyse aynı sözcüklerle sızlanmaya, işlerimizin çokluğundan, ertelenemeyeceğinden dem vurmaya başladık; bu, umursamazlık ya da duyarsızlık değil doğal içgüdülerin tepkisiydi, “durum” “o kadar vahim” olamaz’a, zaten hiçbir zaman o kadar vahim olmadı’ya olan inançtı, (babamız hep demez miydi: “dert olmadıkça dert yoktur, ancak dert olunca dert vardır”); ama babamız bize çıkışınca, dünyanın dört bucağından akın ettik.

SOĞUK VAR… NİHAYET GİYİNDİĞİMİZDE BENİ SİYAH BOYUNBAĞI İLE GÖRÜNCE ÇOK ŞAŞIRDI, KİMİN YASINI TUTUĞUMU SORDU, “ANNEM ÖLDÜ,” DEDİM. NE ZAMAN ÖLDÜĞÜNÜ SORUNCA: “DÜN”, DEDİM. BİRAZ İRKİLDİ, FAKAT HİÇBİR ŞEY SÖYLEMEDİ. BENİM BİR KABAHATİM YOK Kİ, DEMEK GELDİ İÇİMDEN AMA YUTTUM, ÇÜNKÜ BUNU PATRONUMA DA SÖYLEDİĞİM AKLIMA GELDİ. ZATEN BUNUN NE ANLAMI VAR Kİ? İNSAN DAİMA BİRAZ KABAHATLİDİR.

Annemle aramızda özel bir sır varmış gibi, ben kardeşlerimden önce hastanenin önüne geldim. Oysa en çok sevdiği galiba ben değildim, erkek kardeşimdi, ama belki sadece buna en çok onun ihtiyacı olduğunu bildiği için en çok onu seviyordu – karşılığında annemizi en tutkuyla seven de oydu. Ben ilk göz ağrısıyım, önce gelen ben olmayacağım da kim olacak… Bu tam tarif.

Kız kardeşim en güzel olanımız; onda babamın narin yapısıyla annemin canlılığı var. Gerçi erkek kardeşimi kadınlar daha çok seviyorlar ama benim kadınlarım da beni. Yalnız bende gereğinden fazla kişisellik var – nev’i şahsına münhasır “metin bozulması”yım. Elbet bundan çıkarılacak hiçbir sonuç yok.

Kız kardeşim hemen boynuma atıldı, “adamım, sevgili adamım benim,” uzun uzun sarıldı bana. Beni hiç şaşırtmayan, hatta içimde binlerce anı uyandıran bu ateşli davranışa istemeye istemeye teslim oldum; vücut temasının gücünü bu kadar iyi bilmesinden, bunu neredeyse profesyonelce, çekincesiz kullanmasından hoşlanmıyordum, bilhassa yapıyormuş gibime geliyordu, sırtıma bir şaplak vurması yetecekken abartıyor, kendini garantiye alıyordu sanki, bu onun gerçek kişiliği değil modaya uymaktı; bunun kendisi için de önemli olduğunu hissetmiyordum, hissettiğim, benim için önemli olduğunu bildiğiydi. Gerçekten böyleydi.

Sonuç itibariyle bu davranış elbette en uygun olanıydı, çünkü amacına erişti – ve ben yumuşayarak bu ince, güzel, sarışın kadını kollarımın arasında tuttum, kokusuna ve kaburgalarına sevindim, dudaklarının beceriksiz ve özensiz boyanışına, ağzının bana erkek kardeşimi hatırlatan kavisine, yüzünün yakınlığına, benim de olabilecek o tanıdık kıvrımların hepsine sevindim ve iyelik ilişkilerinin bu karmaşasında kâh sabırsız bir öfke kâh teslimiyetçi bir sevgi duydum, yarı şaka yarı ciddi tekrarlayıp durduğu “adamım, nihayet, ah sevgili adamım” diyen sesine sevindim.

. . .

ANNENİZİ YEDİNİZ YUTTUNUZ! (ANNEMİ YEDİM YUTTUM.)

Kalan kardeşimiz suçüstü yakalanmış bir koca gibi arkamızdan öksürdü sonra bizi kollarıyla iki yana iterek ayırdı: “Seni yosma seni, kim bu adam ha?!” vesaire vesaire, hem kabaydı hem gülünç; hastaneye ziyarete gelenler acelelerine rağmen dönüp dönüp baktılar.

Buraya neden geldiğimizi unutup soytarılığa başladık. Gerçi büyük, paslı demir kapıya geldiğimizde –büyük, paslı demir kapıların önünde herkes gibi– sessizleştik, ama hâlâ özgüvenli ve yaşımıza göre aşırı bir heyecanla – muhteşem bir ikindi çayına gitmeye hazırlananlar gibi, orada dünya etraflarında dönecek, onlar da buna nezaketen tahammül edecekler, arada yabancı kalpleri acımasızca kırıp geçecekler; erkek kardeşler kız kardeşe kur yapanları tehdit edecek ama o, yine de kur yapanları tahrik etmeyi sürdürecek, sonra da bunlar onlara bir güzel hadlerini bildirecekler: ve önceleri kıs kıs gülerek, birbirlerine göz kırparak, kenarlara köşelere, paravanların arkasına, uzak odalara çekilseler bile kısa bir süre sonra çılgınca kahkahalar atarak, dans ede ede salondan salona geçecekler ve onlar da aralarına katılacak, aslında… aslında hiç ama hiç istemedikleri halde.

Öksüzlüğün ve kendi kendini aldatmanın sınırında, aslında artık sınırın da ötesinde, mahzun ve bitkin bir umut.

Kapıcı kulübesinde kardeşim her zamanki serbest ve babacan tavrıyla kulübenin penceresine eğildi ve yaşlı adamı şaşırtarak bileğini uzatmasını adeta emretti, yüzünü buruşturarak bileği tutuyor, endişeli: “Amca bak, bu yüksek, düşük değil, yüksek bu, daha dikkatli olman gerek,”  bize işaret ediyor, “Hadi yürüyün meslektaşlar” ve biz giriyoruz. Çatlıyoruz gülmekten, sonra birdenbire, dışarıdan, sessizlik çöküyor üstümüze. Tanrı sert parmağıyla kalbimize vurdu. İrkildik. O andan başlayarak göz göze gelmeyi yasakladık; bu yasağı çiğneyen, durmadan çiğniyorduk, gözyaşlarına boğuluyordu. Bu da gülünçtü. “Boğul!” demek yetiyordu.

. . .

BAŞMELEK TANIMAYAYIM DİYE VAKUNYA BÜYÜKLÜĞÜNDE PAVURYA BİÇİMİNE GİRMİŞ. “YOKOLUŞUN İNCELİĞİNİ ÇOK GÜZEL VE HAFİFÇE YAKALAMIŞ. VİCDAN AZABINA GELİNCE, FANTASTİKTİ.”

Hemşire tek söz söylemeden loş koridorlardan yürüttü bizi. Onu görür görmez kötü kalpli diye düşündüm (başka türlü olsun istedim ama olmadı), iliklerine kadar kötü, kötü niyetli, hem burada sadece kötünün simgesi değil kötünün nedeni o, belki mikropları da o taşıyor ve belki de yüklü bir para karşılığında – artık rahatsızlık veren hastaların icabına da o bakıyor, kalıbımı basarım bu böyle.

O biçimsiz yan binanın girişinde bizi beklerken uzaktan gördüğümde ince endamlı sanmıştım; duvara yaslanmış ince, ciddi, rahibe kılıklı bir kadın, ama yakınına gelince vücudunu elbisesiyle, önlüğünün şeritleriyle, daha bilmem nelerle sarıp sarmaladığı anlaşıldı, bunu, bu gizleme çabasını eksi hanesine yazdım, böylece kavisli, dolgun beli de itici oldu, kepinin altına sevimlice saklanan sarışın lüleleri de, birbirimize nefretle baktık. Basık burnu, geniş, parlak dudakları kâh aptallığını yansıtıyordu kâh şehvetini (sanki bunlar birbirini dışlarmış gibi).

SONUNDA HAYKIRIYOR: “EY İNSAN, BİR ENGELE SIKIŞMIŞ KALMIŞ, TERS DÖNMÜŞ BİR KÖPEK ÖLÜSÜ GÖRÜRSEN BAŞKALARI GİBİ YAPMA, ŞİŞMİŞ KARNINDAN ÇIKAN KURTLARI ELİNE ALIP –GÜNÜN BİRİNDE SENİN DE KÖPEKTEN FARKLI OLMAYACAĞINI DÜŞÜNEREK– ONLARA ŞAŞKIN ŞAŞKIN BAKMA, BIÇAĞINI AÇMA, KURTÇUKLARI PARÇA PARÇA ETME! ARADIĞIN NASIL BİR GİZ? NE BEN NE DE KUTUP DENİZİ’NİN BEYAZ AYISININ YÜZGEÇLİ DÖRT

. . .

PENÇESİ HAYATIN ANLAMINI ÇÖZEBİLDİ. DİKKAT ET, GECE YAKLAŞIYOR, SEN SABAHTAN BERİ BURADASIN, EVE BU KADAR GEÇ GİDERSEN AİLEN NE DER, HELE KÜÇÜK KIZ KARDEŞİN? YIKA ELİNİ, SENİ YATAĞINA GÖTÜRECEK YOLDAN GERİ DÖN…”

Yatakların birinde avurtları çökmüş, tıraşsız yüzünde beyaz sakalları uzamış bir ihtiyar, kollarını sağa sola sallayarak ince yapılı Schwester’e bağırıyordu. “İlişmeyin bana!.. Bana sadece İtalyan hanım dokunabilir!” Kız omuz silkti. “İzin vermiyorum.” Kardeşim fısıldadı. “Ben İtalyan’ım, desenize!”, “Amca, ben İtalyan’ım.” İhtiyarın beynindeki dumanlar dağılır gibi oldu, hemşireye ve bize her şeyi biliyor ve aptal yerine konduğunu anlıyormuş gibi baktı. “Hayır efendim, sinyorina İtalyan değil, sinyorina yalan söylüyor. Sinyorina İtalyan olsaydı ateşli olurdu ve ben bunu hissederdim. Sinyorina sümüksü, soğuk, kurbağa gibi, Orta-Avrupalı sıradan biri, sinyorinanın hayatla alakası… benimkisi kadar!” Kız ağlıyor, sarı saçları ıslak yüzüne yapışıyor; uzaktan hâlâ görüyoruz ihtiyar çıldırmış gibi kızı itiyor, boruları, kanülleri, kan transfüzyon lastiğini parçalarcasına çekip çıkarıyor vücudundan… ve “benimkisi kadar! benimkisi kadar!” diye tekrarlayıp duruyor.

Hemşire köşeyi gösterdi, umursamaz bir tezgâhtar edasıyla:

“Oradaki anneniz.”

O zamana kadar kaskatı duran, sadece kocaman başını ürkekçe çeviren erkek kardeşim tehdit edercesine döndü. Hemşire hemen yanımızdan ayrıldı, “Neden o kadar bozuldunuz ki,” dedi adeta dostça bir sesle; kocaman, ağır memeleri (boynuna asılı gibiydi, ağırlığını taşıyamıyordu sanki) koluma değdi. Kız kardeşimin gördüğünü gördüm,  ne düşündüğünü de tahmin ettim. Savunmaya geçerek kendimle meşgul oldum.

Gösterdiği kişinin, annemizin – yüzü kül rengiydi, burun deliklerine pamuk tıkamışlardı, burnundan kan gelmiş olmalı. Her şey yozlaşmıştı. Renklerde bile bir değişiklik, dolaylılık vardı. Aynı anda etrafımıza bakındık ve en korkunç olanın farkına vardık: annemizin odada yatan diğerlerinden hiçbir farkı yoktu. Ve biz onlar hakkında hiçbir şey söyleyecek durumda değildik: ne idiler? Acayip, uzak nesneler, içlerinden karmaşık borular çıkıyor, çökmüş dudaklar arasından rüzgâr üfürüyor. Annemiz de ıslık çalarak nefes alıyordu, bir makine gibi, bundan anladık yaşadığını. Tanıyacağımız hiçbir yeri kalmamıştı.

. . .

GREKOVA: NERENİZ AĞRIYOR?

PLATONOV: BAŞTAN AŞAĞIYA BÜTÜN PLATONOV.

“Bitti,” dedi kız kardeşim. Daha sonra hastaneden çıktığımızda anlattı, o anın imkânsızlığı, inanılmazlığı onda bir tür kaygısızlık yaratmış, madem var olan yok oluyor demek ki her şey olabilir; kendini boş bir delik gibi hissetmiş, havaya oyulmuş karanlık bir boşluk. Ben hiçbir şey düşünememiştim, sadece bu çaresizliğin bir yanlışlık olduğunu, böyle bir şeyin olmaması gerektiğini.

Kız kardeşim tanıdık tek ayrıntıyı şaşmaz bir şekilde görmüş ve zarif bir şekilde annemizin eline uzanmıştı. Bu zarafet bende yine irkinti yarattı, zavallı kardeşim o gün ne yapsa bana ters geliyordu. “Dua edelim,” dedim, bununla dua edelim de gidelim artık buradan demek istemiştim. Erkek kardeşim gözlerinden yıldırımlar saçarak bana döndü, dinsiz imansız, alçak bir engerek yılanı sokmuş gibi, küfür etmişim, inanılmaz bir küstahlık yapmışım gibi. Yatıştırmaya cesaret edemedim, bir kabahati unutturmak istercesine hemen “Göklerdeki Babamız”ı söylemeye başladım. Kız kardeşimiz dudağını büktü; çocukluğumuzdan beri dua ederken babamız deyince hep kendi babamızı düşünürdük, daha doğrusu tam da bu düşünceyi kışkışlardık kafamızdan, onun için de “Göklerdeki Babamız” duasının adını kışkışlama koymuştuk.

ANNEMİN PARMAKLARI TAKIM HALİNDE HAREKET ETTİ. PARMAKLAR İNCE KEMİKLERİN YOL YOL ÇİZDİĞİ YÜZEYE AÇILIYOR. ELİN, TERSTEN GELEN TOKATLAR DÖNEMİNDE

. . .

YÜZDE ŞAKLAYAN KISMI DAMARLARIN ÇİZDİĞİ ÜRKÜNÇ BİR HARİTA GİBİ. KARACİĞER LEKELERİ VE KIZIL HATTA MOR RENKLER BU RESMİ DAHA DA OLASILAŞTIRIYOR. DERİ İYİ OTURMAYAN BİR ELDİVEN GİBİ, BAŞPARMAĞIN DİBİNDE BİR PARÇACIK ET VAR, AVUÇ BURADA DAHA PARLAK.

BİRAZ ÖNCE SÖZÜ GEÇEN ELDİVEN ÇOK İNCE BİR İŞ, İPEKSİ, HAFİF, AMA (KİMİ YERLERDE) ÇATLAKLAR KIVRIMLARI SERTLEŞTİRMİŞ.

BABAMIZIN YÜZÜ DERİN, ÇİRKİN ÇİZGİLERLE DOLUYDU, HATLARI KÖTÜ SARILMIŞ SİCİM YUMAĞI GİBİ, YUMUK YUMUK, AMA PARMAKLAR –SONRA ELMACIK KEMİĞİNDE SERTÇE TIKLASA DA– ONA DOĞRU KURTULUŞ VAADİYLE UZANDILAR. BABAM, BELKİ DE TIRNAKLARIN ÜRKÜNÇ YARIM AYLARINI HİSSEDEREK BİRDEN HIRLADI. VE O YUMUKLARIN NE KADAR İTİCİ OLDUĞU ŞİMDİ İYİCE GÖRÜNDÜ. ANNEMİN ELİ İRKİLEREK KIVRILDI (KALIN VE NİHAİ BİR AYRAÇ GİBİ OLDU).

Annemin doktoru kapıdan bizi seyrediyordu. Yüzünden hiçbir şey anlamak mümkün değildi. Kardeşimin arkadaşı. “Dostum, annenin bağırsaklarına ölüm yerleşmiş.” Aynen böyle dedi. Bu sesi sevmedim, insan kendisini ölümle eşit düzeye koymasın. Doktor bile olsa, yani bir-iki numara da bilse, bazen kral çıplak diyebilse de. “Dostum, annen ölümü hızlandırsa bari,” dedi başını sallayarak, üstelik ben buz gibi ona bakınca, bir artist gibi, şunu da ekledi: “Korkmayın canım, ben sinik bir Voltaire’ciyím.” Bayağı içerledim. “Anlıyorum,” dedim. “Ne ölüm ne de onun sahibi Tanrı bizi ciddiye alıyor. İnsana yaraşan tek bir yanıtımız olabilir buna. Biz de onları ciddiye almayız.” Ondan korktum; gözlerimi ısrarla ondan kaçırmaya çalıştım ama baktığımda kırk yıldır tanıyormuşum gibi bir hisse ve hiç hoş olmayan bir duyguya kapıldım. “Ölümü de istemek gerekiyor.”

Dışarıya çıkarken yatakların birinden solgun, nemli bir el uzandı, düşman bir canlı, hain bir bitki kız kardeşime dolandı. Sarı kola korkarak ve tiksinerek baktım. Yatağında oturan yaşlı kadın kız kardeşime bağırıyordu, kime bağırdığını biliyormuş gibi. “Sen!” Kız kardeşim öfkeyle silkinerek elini kurtarmaya çalıştı ama kadın inanılmaz bir kuvvetle yapışmıştı. Eli kasıldı: ne kadar dehşet verici: bütün annelerin eli aynı biçim! “Sen, sen öldürdün, hortlak, 56’da beni sen öldürdün!” Biri fısıldadı hemen: “Aldırmayın, bırakın söylesin,” “Evet, seni ben öldürdüm.” Kadın devam etti: “Hortlak, hortlak! Bu az! Bu yetmez! Beni sevmediğini de itiraf et! Ben bir hiçtim senin için!..”

Otoriter bir öğretmen gibi “A, yeter artık,” diye bağırdım ve dışarıya koştum. Sonra: “Neden itiraf ettin?” diye sordum. “Salak mısın sen?!” dedi kız kardeşim ve yapyabancı bir kadınmış gibi baktı yüzüme.

. . .

“HAYATI BAYRAM SANDIK, VE BİZİ BEKLEYEN BİR ŞEY VAR SANDIK.”

Dışarıya çıkınca işimiz var gibi yaptık. Birbirimize söyleyecek hiçbir şeyimiz yoktu, kimseye söyleyecek hiçbir şeyimiz yoktu, kendi kendimize düşünecek hiçbir şeyimiz yoktu. Ve yasımızı yeterince idrak edemediğimizi, hayatın devam etmesindeki yüzsüzlüğe şaşıp kalmadığımızı, bunların bize yeter derecede acı vermediğini söyleyerek, bunu kabul ederek durumumuzu kolaylaştıracak itiraflarda bulunacak halimiz de yoktu: ve o şey’i anlamsız bırakan cüceliğimiz dayanılır gibi değildi. Hayat biçimlerden ibaret ve biçimler de giderek azalıyor. Kendi başımıza, kendi yalnızlığımızda çırpınıyoruz. Kahretsin, ne boktan bir iş.

Hastanenin önünde hava felaket sıcaktı, o hain ağustos sıcağı, kör olası yaz, her şey dağılıyor, çözülüyor, tabanlarımız asfalta gömülüyor, hava pis ve ağır… Her yer bok kokuyor, hiç inkâr etmeye kalkışmayın! Leş kokusu yayılıyor beyaz odalardan, tramvaylardan, kiliselerden ve akrabalarımızdan ve bizim içimizden de leş kokusu yayılıyor, yarıklardan özsu sızıyor, kaldırımlardaki yayalar peşlerinden çözülmüş gazlı bezleri sürüklüyorlar, erkeklerin donlarında sarı pislik, nereye bakarsanız bakın: sinekler! sinekler! Sarı sıcak ve bok kokusu. Kör olası yaz! Lanet olsun sana, alçak, ye bitir kendi kendini!..

. . .

LANETLENMİŞ TANRI-DOMUZLAR! VE ECİŞ BÜCÜŞ-MESİH –Kİ YOK– SAHNELERDE, YANİ DÜNYAMIZDA RUGAN AYAKKABILARIYLA

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.