‘Ömrümüzün yağmurla arınmış sabahlarını özleriz.’

 

“Kâmil Erdem zamansız öyküler anlatıyor. Dün yaşanmış, bugünü anlatan, yarına dair olan, uzak bir kasabadan ya da şehrin göbeğinden, bütün bir ömürden birikerek süzülenleri… Fark edilmezliği, önemsiz görünen hayati meseleleri, iki kelime arasındaki boşluktan türeyen tarifsiz oluş hallerini fısıldıyor. Kulak kabartmak gerekiyor duymak için.” Kâmil Erdem ile Şu Yağmur Bir Yağsa’yı konuştuk.

Şu Yağmur Bir Yağsa yıllarca dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etse de ilk kez kitabı basılan bir yazarın eseri. Bunca yıl sonunda, ilk kitabın getirdiği heyecan nasıl sizce? Geç kalmışlığın burukluğu var mı?
Aslında 80’li yıllarda yayımlanan birkaç öyküden sonra geçen yıla kadar yazmadım. Kitaptaki öyküler yaklaşık son bir yılda ortaya çıktı. O yüzden sanki, yeni başlamış birinin heyecanı ağır bastı. Kitabı elime alınca ne yazmış bu adam diye, şöyle geriye çekilip baktım. Eh, yeni(den) başlayan biri için fena değil dedim kendi kendime.

Şu Yağmur Bir Yağsa adını ilk öyküden alıyor fakat kitaptaki bütün öykülerden de yağmur geçiyor, yağması isteniyor kahramanlarca. Temizlenmek, yeni bir sayfa açmak, sil baştan başlamak için hiç gelmeyecek bir şeyi mi bekliyor bu öyküdekiler? Bir nevi Godot mu yağmur?
O temizlenme, arınma isteğimiz hep oluyordur, olur. Ömrümüzün yağmurla arınmış sabahlarını özleriz. Doğa bunu ekseri yağmurla yapar.

İnsanlar da bunca zamandır hiçbir şey bilmese de doğaya baka baka yağmurun işlevini öğrenmiştir diye düşündüm, kendi ruhlarına da yağdırabilirlerse tazelenirler dedim. Bir de yağmurun yağışını görmek isteriz tabii. Her şeyden haberimiz olsun! Aman ha, kaçırmayalım. Bilgi çöplüğünde debelenmekten, bizden habersiz yağan yağmurun kadrini bilmemek de var. Takatsiz kalıyoruz böylece. Yani azıcık kendimize insek, olağanlaşsak, kâfi.

IMG_4966

Kitapta Bakkal adlı öykü hariç bütün öykülerin anlatıcıları isimsiz. Bu isimsizlik okuruna bir şey mi anlatmaya çalışıyor, dikkati bir detaya mı çekmeye çalışıyor?
Anlatacakları şeyler daha önemli galiba, o yüzden unutuyor olabilirler adlarını söyleyip söylemediklerini. Bir nevi yarı uykuda, yarı uyanık olma hâli. İtaatkâr olma hali. Biz, hepimiz olma hali diyelim isterseniz.

“Herkes derinliklerinden arınmak istiyor, sığlığın güvenli bataklığına gömülmek istiyor.” Bakkal’daki Semih’in bu tümcesini kitaptaki diğer anlatıcıların da kurabileceğini düşünüyorum. Şu Yağmur Bir Yağsa kahramanlarının kendi derinliklerine sahip çıkarak sığlıktan uzak durmaya çalıştığını söylesem, yanılmış olur muyum?
Biraz öyle. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç…” diye başlayan bir klişe söz vardır hani, derinliğimizi elimizden almaya çalışıyorlar epeydir, ona dikkat çekmeye çalıştım. Sloganın başını “derinliğe,” diye değiştirebiliriz. Derinlik, insanın insan olma hallerinden biri. Çok emek ve çaba istiyor. Alın teri gerekiyor.

Öyküler bu coğrafyanın fay hatlarına dokunup geçiyor, her kahraman geçmişinde veya şimdisinde ülkesine dair bir travma taşıyor. Sahiden, bu ülkede yaşayanlar derine gömdükleri travmalarıyla veya direnişleriyle mi yaşamaya devam ediyor?
Asl’olan nedir? İnsanlar işlerinde güçlerindedir, sabah kalkıp iyi kötü başladığı her neyse sonuçlandırmaya çabalar, canı taze ekmek ister, hadi fırına kadar gider, metroda, otobüste selamlaşır, kedinin maması bitmektedir, akşama marketten almak için parmağına ip bağlar, (şimdilerde galiba akıllı telefona not düşüyorlar!), tatil yapar, okur vb. Ama bir bakıyorsunuz 10-15 yılda bir, hop, darbe! Yüzlerce kez değişen yasalar, onun gelip ötekini derdest etmesi, bir ezme, kırım, yıldırma, yağma. Ayrıca sorunuzda ‘bu coğrafya’ diye altını çizmişsiniz, iki üç bin yıllık birikmiş sorunların şanlı mirasçılarıyız. Tarihçiler bir bilanço çıkarsalar, bunalım, altüst oluş, teyakkuz ve tetik duruş dönemlerinin daha uzun olduğunu görürüz. Aradaki sükûnet zamanlarında da teyakkuz içimizde bir yere gizlenmiştir. İlgi bekler. Arada saçını filan okşamak gerekir.


Öyküler iktidar meselesi üzerinden ilerleyen temel bir izleğe de sahip, sanki her birinde irili ufaklı iktidarlar ince ince eleştiriliyor. “…
her türlü iktidar kötü müdür diye ucu belirsiz düşünce sarmalı bulanık zihnimden geçiyor,” diyor ilk öykünün kahramanı. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, her türlü iktidar kötü müdür?
Bu sorun çok can yakıcı. Herkesin, hepimizin iktidarla bir hesaplaşma anımız olmuştur. Doğada da geçerlidir bu. Bir tarlada gelinciklerle papatyaların daha fazla yer edinme arzusuna, bir dalgakıranda karabataklarla martıların egemenlik kurma yarışına tanık olmuşuzdur. Ama bunlar, diğer doğa mensupları, insanlar kadar yıkıcı ve kıyıcı mıdır bilmiyorum. İnsanlık, yani biz, acı çekerek, savaşarak, düşe kalka, adına demokrasi denen baş edilebilir iktidar modellerine erişsek de, yüzyılımızda her şeyiyle daha gözetlenebilir, daha ince ipliklerle izlenebilir, dolayısıyla baskıya maruz kalmaya daha açık, yara bere içinde dolaşır hale gelmişiz. İktidar sahiplerinin ömrü ise, bir gün yıkılacakları korkusu içinde geçiyor. Öyle anlaşılıyor ki, onlar korkmaya, biz sıradan faniler de sorgulamaya devam edeceğiz.

Buluruz belki iyisini. Az kötüsünü.

Gelecekte.

Devlet ve vatandaşı arasındaki o kılcal bağ… Kurum’un adı olmayan anlatıcısı iş bulma umuduyla gittiği Kurum’da devletin onun her adımını izlediğini, onu dinlediğini öğreniyor ve iş bulma ümidini kaybetmek üzereyken devletin istediği gibi birine dönüşmesinin onu kurtarabileceğini düşünüyor. Hakikaten erkin, hiyerarşinin olduğu her noktada iktidar bazı korkuları salarak kendi istediği biçime mi sokuyor herkesi? Bugün de onu mu yaşıyoruz yoksa?
İstediği biçime sokmak istiyor devletler, hep istemiştir. Ama insan da az değil hani. Bir yolunu buluyor, kayıveriyor devletin elinden cıva gibi. Her zaman olmasa da. Şimdi biz devletle çok küçük yaşlarda karşılaşırız, ilkokulda, ana okulunda. Bizi yontmaya başlar. Çok da usta bir yontucu değildir, kimi yorgun, hoyrat anlarına   rast geliriz, keskinin, törpünün ölçüsü kaçar, oramızda buramızda çentikler, kırıklar… Bütün bunların farkına, bazen böyle iş istemeye gittiğimizde varırız örneğin. Hastanede, vergi dairesinde, cezaevinde, toplama kampında.

Devlet ve iktidar ehlileştirmek ister. Birey de özgürlüğü ve yabanlığı için benzerleri ile hemhâl olur, dayanışır, sorgular ve başkaldırır.

Henüz başkaldıramazsa da, ne yapsın, yasağa doğru, dere boyuna yürür.

Forum adlı öyküde Simurg efsanesinden ve o yolculuğa çıkan kuşların sonunda “hakikatin kendilerinden ibaret olduğunu” anladıklarından söz açılıyor. Tam burada öykülerin meselelerinden de hareketle resmi tarihin hakikati ne kadar ters yüz edebileceği takıldı aklıma, bu konuda ne düşünüyorsunuz? Resmi tarih, kimi noktada, hakikatin kendisinden ibaret olduğunu bilen insanlara hikayelerini anlatma sorumluluğu mu hissettiriyor?
Tarihin resmisinde de sivilinde de olmuş olanı değil, olması isteneni anlatmaya eğilimlidir insan tabiatı. Unutmak ve yeniden kurmakla malûl bir beyin. O yeniden kurulan şey, olanın yerine geçer genellikle. O yüzden geçmişimiz şaibelidir. Hele      şaibesi ayyuka çıkmış biri, yani devlet, (yine devlet, yine iktidar!) sana bir şey anlatıyorsa, artık söylenceye kulak vermek, o söylencenin arasına insan ruhuna       faydalı, onarıcı kıssalar eklemek, kanıksamanın ve umursamazlığın salgın bir hastalık olarak yayıldığı çağımızda bize iyi gelecektir. Efsanelere, hayret duygusuna ihtiyacımız var.

İşçi sınıfı ve işçi sınıfının direnişi geniş yer tutuyor öyküler arasında. Dönemini satır aralarından tahmin ettiğimiz işçi sınıfı sorunları günümüzde de aynı biçimde devam ediyor sanırım, ne dersiniz?
Sorunlar ağırlaşarak devam ediyor ama, mücadele çeşitli nedenlerle etkisizleşti. Dünyanın bulutlu, sisli, toz duman kaplı bir evresini geçiriyoruz. Sınıf bulanıklaştı, katmanlara ayrıştı, sendikasızlaştırıldı, taşeronlaştırıldı, borçlandırıldı, ianeye alıştırıldı. Aslında bu konu buraya sığmaz. Öykü dünyamızda, edebiyatımızda da yeterince yer bulmamıştır. Dünyanın yeniden gün ışığına kavuşacağı, tozun dumanın dağılacağı zamanlara kenar notu düşmek istedim, birkaç küçük değinme.

IMG_4968

Öyküleri okurken bilhassa iki noktada özellikle heyecanlandım: Yağmur’da Suat Derviş, Kır’da Mahmut Yesari anılıyor. Günümüzde isimleri zor anılır, bilinir olmuş bu iki yazarın öykülerinizde yer bulmasından söz etmek isterim, Suat Derviş ve Mahmut Yesari nasıl bu öykülere sızdı?
Şeyh Galib’in, Kantocu Peruz’un, Ece Ayhan’ın, Bruno Taut’un sızdığı gibi. Bir duruşu, bir bakış açısını, bir duyarlığı yazarken onları anımsamazsam, eksik kalırım diye bir duyguya kapılıyorum. Yazmamın müşevviklerine borcumun az bir kısmını da olsa eda ettiğimi düşünüyorum. Bir de belki, hani, ilerde kanatlarının altında güvenli bir yer bulurum umuduyla. Kim bilir.

Şu Yağmur Bir Yağsa’nın bütün olarak zamanla ilgili bir derdi de var bana kalırsa. Öykülerin kahramanları ve günümüz açısından sormak isterim: “Zaman her şeye iyi gelir derler ya, iyi gelir mi gerçekten?”
Dert demeyelim. Herkesin az çok kafa yorduğu bir kavram bu ‘zaman’.

İnsanoğlu, öteden beri bu kavram karşısında çaresiz. Ne dese boş! Akıp gidiyor. En iyisi soyutlamadır deyip, aklına gelen ne varsa söylemiş. Ben galiba çaresizliğimizi kendimizi de fazla incitmeyecek biçimde dile getirmişim şurada burada. Hem zaman konusunda yeterince deneyimim vardır diye düşünüyorum… 71 yaş ne de olsa!

Şu Yağmur Bir Yağsa / Yazar: Kâmil Erdem / Sel Yayıncılık / Öykü / Genel Yayın Yönetmeni: İrfan Sancı / Editör: Bilge Sancı / Yayına Hazırlayan: Ayla Duru Karadağ / Kapak Tasarım ve Teknik Hazırlık: Gülay Tunç / 1. Baskı Ekim 2016 / 143 Sayfa

Kâmil Erdem, 1945’te Erzurum’da doğdu, Erzurum Lisesi’ni bitirdi. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Edebiyat ve Rus Dili ve Edebiyatı bölümlerinde okudu. 80’ sonrasında Tan Seçki’sinde ve Morköpük’te öyküleri yayınlandı. Datça’nın bir köyünde yaşamaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.