Kan ve İman – Matthew Carr

“İslami İspanya’nın Tasfiyesi 1492-1614. 1609 yılında İspanya kralı III. Philip, İspanya’nın Müslüman sakinlerinin sapkın, hain ve mürtet olduğunu ilan eden bir ferman yayımladı. Bütün Müslüman nüfusa üç gün süre verildi, aksi halde ölüm cezasına çarptırılacaklardı. Zalim ve travmatik bir göçle bütün aileler kuşaklardır yaşadıkları köylerini, evlerini terke zorlandılar. Aragon ve Katalonya’da Müslümanlara hükümet komiserleri eşlik ediyordu; öyle ki, ırmaktan su içtiklerinde ya da bir gölgeye sığındıklarında ücretini talep ediyordu. Beş yıl boyunca süren bu ülke dışına sürgünde toplam 300.000 Müslüman İspanya topraklarını terk etmek zorunda kaldı. 1614 yılına gelindiğinde İspanya’da Müslümanların varlığı silinmişti.” Mağluplar başlıklı bölümü sunuyoruz.

Mağluplar

17. yüzyıl tarihçisi Muhammed el-Makkarî Endülüs’ün yükselişi ve düşüşü üzerine şunları söylemişti: “Allah gerçekten de tüm toprak ve malların sahibi, kime dilerse ona bahşediyor.” Gırnata’nın düşüşünden daha uzun süre öncesinde savaşlar Hıristiyan İspanya’nın lehine sonuçlanmaya başlamıştı. 15. yüzyılın sonlarında İberya’da kalmış Müslümanlar, Endülüs’ün ne gücünü ne de büyüklüğünü anımsayabiliyordu. 12.yüzyılla ilgili bazı tahminlere göre aralarında Berberi, Arap ve İslam’a dönmüş olan yerlilerin de bulunduğu Endülüs Müslüman nüfusu 5,5 milyona kadar çıkmıştı. 15. yüzyılın sonunda ise aşağı yukarı 7-8 milyonu bulan İspanya nüfusunda; muhtemelen sadece 500 ile 600 bin arası Müslüman kalmıştı. Önceki Gırnata emirliği döneminde yaşamış olan Müslümanların takriben yarısıydı bu. Geri kalanlar ise, toplam nüfusu yaklaşık olarak 1,5 milyonu bulan, Aragon ve Valencia Krallıkları ile Katalonya Prensliğinin birleşiminden oluşan Aragon tahtına ait bölgelerde yaşıyorlardı. Valencia’daki 130 bin Müslüman, Gırnata dışındaki en geniş Müslüman topluluğu olarak nüfusun yüzde 29’unu oluşturuyordu.

Katalonya’da 8 bin kadar Müslüman azınlık konumundayken, Aragon’daki 15 bine yakın Müslüman ise nüfusun yüzde 15’lik bir kısmını oluşturuyordu. 20 bine yakın Müslüman, 1512’de ele geçireceği Pirene Krallığı, Navarre ve yeni fethedilmiş Kanarya Adalarında da olmak üzere, Kastilya’nın geniş topraklarına yayılmıştı. Kastilya Müslümanları genelde Hıristiyan köy ve kasabalarında küçük cemaatler halinde yaşıyordu. Aragon’daki Müslüman halk ağırlıklı olarak taşradaydı. Müslüman kasaba ve yerleşimleri Aragon’un az nüfuslu bölgeleri olan Pireneler’in eteklerinden, Katalonya’dan denize dökülen Ebro nehrinin verimli kıyıları ve güneydeki rüzgârlı steplerine kadar birçok yerde bulunabiliyordu.

Valencia’da da Müslümanlar çoğunlukla kırsalda yaşarlardı. İki yüzyıldan fazla sürmüş olan Hıristiyan sömürgeciliğinden sonra Müslüman halkı artık, sahil şeridinden “secano” olarak bilinen dağlık hinterlanda doğru gerilemişti. Valencialı Müslümanların kimisi, Hıristiyan kent ve kasabalarının gettolar ve kıyı bölgelerinde varlıklarını sürdürse de, çoğunlukla, Hıristiyan nüfus merkezlerinden uzak taşra kasabaları ve mezralarında yaşamıştı. Bu topluluklar İslam med-cezirinden sonra geride kalan küçük su birikintileri gibi azınlıkları teşkil ediyordu. Öte yandan fetih sonrası Gırnata’da Müslümanlar bir süreliğine de olsa çoğunluk olarak kalmayı sürdürmüştü. Bu topluluklar, Hıristiyan toplumuyla kültürel uyum ve ilişkileriyle, İslam dünyasına olan bağları noktalarında farklılıklar gösteriyordu. Gırnata savaşı sonrasında İspanya’nın Müslümanları için, birleşmiş Hıristiyan İspanya’sındaki yeni geleceklerini göğüslerken, bu farklılıkları, benzerlikleri kadar önem taşıyacaktı.

İspanya’nın Müslüman cemaatleri, içinde bulundukları İberya toplumunda mesleki açıdan benzeri bir şekilde mütevazı yerlere gelmişlerdi. Reconquista’nın konsolidasyonuyla birlikte aralarında, aristokrat, general, din âlimi, hekim ve eğitmenlerin de bulunduğu ve bir zamanlar Endülüs’ün cazibesine kapılmış olan insanlar artık İberya’yı bırakıp, Müslüman kültürünün kalbinin attığı yerlerde kendilerine yeni kariyerler aramaya koyulmuştu. Geride bıraktıkları topluluklar, zanaatkârdan köylüye, bahçıvandan inşaat işçisine, büyük oranda proleteryadan oluşuyordu. Aragon tahtının arşivindeki 14.yüzyıla ait bir mahkeme belgesinde, muhasebeci, silahtar, kilimci, soytarı, trompetçi, hancı, çiftçi ve göz cerrahı gibi otuzdan fazla Müslüman mesleği listeleniyor. Müslümanlar aynı zamanda boyacı, derici, ayakkabıcı, zırh yapımcısı, dansçı, bahçıvan ve katırcı olarak da çalışmışlardı.

Müslüman kadınlar hizmetçi, ebe ve sütannelik yapıyor ve bazıları da yakınlık kurmaları yasaklanmış olmasına rağmen Hıristiyan kadın ve çocuklarına bakıyordu. Geleneksel toplumsal yapının büyük oranda korunduğu Gırnata’da bile nüfusun çoğunluğu köylü, küçük çiftçi ve kentli zanaatkârlardan oluşuyordu. Bu proleter profilin istisnaları da vardı.

Gırnata’daki toprak sahibi soylular Endülüs’ten yola çıkan toplu göçe katılmış, ancak birçok soylu da fetih sonrası Endülüs’te kalmış ve alışık oldukları mal varlıkları ve statülerinden faydalanmayı sürdürmüştü. İspanya’nın başka yerlerindeyse, Hıristiyan yönetimi altında, Hıristiyanlara mal ve toprak kiralayacak kadar zenginleşmiş Müslüman tüccar ve toprak sahipleri de olmuştu. Aragon’daki Belvis klanı, Hıristiyan yönetimi ile yakın çalışmalar içinde bulunmuş ve üyeleri, Ferdinand’ın zamanında bile hanedana ait kalmış olan ama aslen Müslüman yönetimi dönemindeki Aragon ve Valencia’dan gelen kadılık (temyiz yargıçlığı) konumunu ellerinde bulundurmuştu. Belvis ailesinin aynı zamanda uluslararası ticaret yapma izni bulunmaktaydı ve bu ticari bağları sayesinde İspanya, İtalya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanarak baharat ticareti yapmışlardı. Fakat bunlar yaygın örnekler değildi: İspanya toplumunun ekonomik ve idari alanlarındaki üst kademelerine Yahudilerin aksine Müslümanlar nadiren yükselmiş, buna karşın hor görülen tahsildarlık gibi meslekleri de icra etmemişlerdi.

El emeğinin değersiz olarak görüldüğü bir Hıristiyan toplumunda, Müslümanların alt seviyedeki sosyo-ekonomik statüleri nefretle karşılanmaktan ziyade küçümseniyordu. İçkiden uzak duran, tutumlu ve çalışkan Müslümanların, “Kimin Mağriplisi varsa, onun altını vardır” (Quien tiene moro, tiene oro) ve “ne kadar çok Mağribi, o kadar çok kâr” (cuanro mas moros, mas ganancia) gibi özdeyişlerde de yüceltilen itibarları, onları Hıristiyan işveren ve toprak sahipleri için aşırı derecede çekici kılıyordu. Toprak sahibi Hıristiyan efendilerinin altında feodal serfler olarak çalışan Müslümanların işgücü, özellikle Aragon ve Valencia’da çok değerli kabul ediliyordu.

Bu Müslüman köleler derebeylerinin topraklarında maraba veya kiracı çiftçiler olarak çalışmışlardı. Lordlarına emek, kira ve ekinlerinin belli bir bölümünü sunmak dışında, Hıristiyan akranları için genelde geçerli olmayan bir dizi zahmet gerektiren görevleri de üstleniyorlardı. Müslüman kölelerin, lordlarının odununu toplama, ekmeğini pişirme, ailesinin kıyafetlerini dikip onarma, üzüm bağlarını budama ve bostanlarıyla ilgilenmeleri gerekiyordu. Ayrıca efendilerinin kızları evlenirken düğüne hayvan armağan etmeleri, yolculuk esnasında lordun ailesini ve eşyalarını taşımaları, özel ordusunda hizmet vermeleri ve –taşranın ücra köşelerinde bir günden fazla alan bir görev olarak– mektuplarını iletmeleri gerekiyordu.

Dolayısıyla Aragonlu ve Valencialı soylular Müslüman işgücünü kendi refahlarının devamlılığı açısından vazgeçilmez görüyordu. Ayrıca, tahtın topraklarında realengo adıyla bilinen Müslüman işgücü olarak ve bunun dışında Müslüman hamamlarından helal kasaplara kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan işlerden kesilen vergilerle, yerel dükkân, dilenci, han ve genelevlerine verilen ruhsatlar yoluyla kraliyet hazine müsteşarlığının önemli bir bölümünü oluşturan Müslüman vasallardan hatırı sayılır miktarda gelir de sağlıyordu. Bütün bunlar Müslümanlar için farklı sonuçlar doğuruyordu. Müslüman vasallar sık sık acımasızca sömürülse de, Kilise’nin daha militan kanadınca hiçbir şekilde onaylanmayan dini pratiklerine karşı Aragonlu ve Valencialı soylular dikkat çekecek biçimde gevşek davranıyor ve vasallarını koruyordu. Örneğin Valencia’da dini otoriteler, Hıristiyanlara yakın yerlerde yaşayan Müslümanların ezan gibi İslami dışavurumları engelleme eğilimi içerisindeydi. Ancak Hıristiyan baronlar sadece, müezzinin sesini veya boru kullanarak müminlerin ibadete çağırılmasını hoşgörüyle karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda arsaları üzerinde Müslümanların yeni camiler kurmalarına da izin veriyordu.

Bu toleransın arkasında elbette ki baronların şahsi çıkarları olabilirdi ancak bu durum, hem engizisyonun, hem de alt kesimin zorunda gidiyordu; çünkü her iki kesimin de Müslümanlara ve onların feodal efendilerine karşı duydukları nefret aynı ölçülerdeydi. Halkın bazı bölümleri Müslümanların feodal sistem içindeki kendileriyle yarıştığını düşünürken, Hıristiyan zanaat loncaları da hem Müslümanları hem de Yahudileri ekonomik rakipleri olarak görüyordu. 1455 yılında Valencia şehrinde bir Hıristiyan güruhu yerel morería’yı (Müslüman mahalle veya gettosu) yerle bir ettiğinde olduğu gibi, sosyal kriz anlarında bu tür duygular kolaylıkla şiddete dönüşebiliyordu.

Bu tür arbedeler sıklıkla, Müslümanların, nüfusun dörtte birinden fazlasını oluşturduğu bir krallıkta olası bir Müslüman ayaklanması korkusu yüzünden ateşleniyordu. Valencialı Müslümanların “kulakları kabarık ve mızrakları bileyli” bekledikleri inancı, Kuzey Afrika’dan esir almak, ganimet ele geçirmek ve tutsak kaçırmak için gelen korsanların baskınlarıyla iyice azıyordu. “Sahil kısmı boş” anlamına gelen “no hay moros en la costa” ama sözcük karşılığı “Sahilde Mağribi yok” olan deyim, Berberi korsanların, denize yakın Hıristiyan topluluklarına yüzyıllar boyunca korku saldıkları zamanlardan geliyordu. Kuzey Afrika’nın korunaksız sahil kesiminden sadece 33 km uzakta olan Valencia, bu akınlara o denli açıktı ki, sahil şeridindeki bazı Hıristiyan toplulukları, Berberi topraklarına tutsak kaçırılması durumunda fidyeyi verebilmek için yanlarında sürekli ödenekler bulundururlardı. Bu şekilde saldırıya açık olmak ve güvensizlik, Valencia’nın Müslüman halkına yıkıcı etkiler bırakacak şekilde geri tepebilirdi ve bu durum Gırnata’nın düşüşünü izleyen yüzyılda Müslümanlara karşı şekillenecek olan resmi politikada belirleyici bir rol oynayacaktı.

İspanya’nın Müslümanlarının hepsi, temeli Kuran ve Hadis’e dayanan bir İslam kültürü ve dini dünyada yaşıyordu. Hayatları İslamın beş şartından dördü üzerine kuruluydu; şehadet, oruç, ibadet ve sadaka verme; Mekke’ye hacca ancak çok azı gidebiliyordu. İslam takvimindeki bayram ve tatillere ek olarak İspanyalı Müslümanların kendi hac yerleri, inziva, mezhep, kutlama ve gelenekleri vardı. Gırnata’nın bazı bölgelerinde Müslümanlar Ramazan’ı sokaklarda dansçıların birbirlerinin üstüne renkli sular ve meyveler döktüğü törenlerle kutlardı. Valencia’da Müslüman kadınlar yeni yılı yerel mezarlığa giderek kutlar, burada kına yakar, dokudukları kefenlerle ölümün üzerini örterlerdi. Murcia taşrasında Müslüman çiftçi ve köylüler, üzüm bağı ve bostanlarındaki hasadı müzik, şarkı ve dans dolu festivallerle kutlarlardı.

Müslüman cemaatine giriş, doğumdan yedi gün sonra yeni doğan çocuklara kına yakıldığı ve Kuran’dan ayetlerin yazılı olduğu muskaların takıldığı, fada adıyla bilinen dini isim verme merasimleriyle gerçekleşirdi. Erkek çocuklar için düzenlenen törenleri, komşu ve akrabaların davetli olduğu sünnet kutlamaları izlerdi. İspanyalı Müslümanların hayatı İslamiyet’te tarif edildiği gibi, yıkanıp giydirildikten sonra temiz keten çarşafla kaplanıp, bakir toprağa yan yatırılarak Mekke’ye dönük biçimde gömülmeleriyle son bulurdu. Birçok Müslüman yakınlarını, kuru üzüm, yiyecek ve onları ölüm meleklerine gerçek müminler olarak tanıtıp cennete giden yolu bulmalarını sağlayacak bir “tanıtım mektubu” ile gömerdi.

İberya İslamiyet’inin başka, daha az dini olan yönleri de vardı. Tıpkı Hıristiyanlar gibi, Müslümanlar da astroloji ve nümerolojiye inanırlardı. Fal bakar, almanaklara danışır, hayırlı ve uğursuz günleri, iyi veya kötü hasat ya da yağmur veya kuraklık ya da savaş veya barış getirebileceği ihtimallerine karşı not ederlerdi. İspanya’lı Hıristiyanlar gibi Müslümanlar da, ruhani liderlerinin ümitsizliğe kapılmasına yol açacak kadar batıl inançlıydılar. İyi şans getirmeleri yahut nazardan korunmak için, Kuran’dan ayetlerin yazılı olduğu kolye ve bileklik muskalar takarlardı. Düşmanlarına zarar verecek, âşık edecek ya da aşkı bozacak, kıskançlığı iyileştirecek, cinsel arzu uyandıracak veya kötü ruhların bir eve girmesini engelleyecek büyüler yapar, iksirler hazırlarlardı. İnsanları görünmez kılıp, uzun yolları hızlıca almalarını sağlayabilen, siyah bir tavuğun derisiyle beyaz bir tavuğun yağını karıştırıp göze sürerek ruhları görebilmeyi sağlayan çeşitli iksirleri vardı.

Bu büyü ve iksirlerin bazılarının tıbbi işlevleri vardı. Tıp, bir zamanlar Endülüs’ün en önemli araştırma sahalarında biri olmuştu, ancak 15. yüzyılın sonuna doğru İslami İspanya’nın tıp okulları ve hastaneleri büyük oranda yok olmuştu ve hastalıkları iyileştirmek giderek çoğu bilime aykırı ve batıl inançlı sayılabilecek kadınlardan oluşan aktar ve halk hekimlerine (curanderos) kalmıştı.

İçkiden uzak durduklarına dair yayılan ünlerine rağmen, İspanyol Müslümanların hayatında dans, müzik ve şarkıların her zaman bir yeri olmuştu. Rönesans lavtasının ve gitarının selefi olan ud, en sık kullandıkları çalgıydı. Çaldıkları diğer enstrümanlara boru, flüt, trompet ve santuralar, şarkılı dans partileri, sünnet kutlamaları, düğünler ve bundan başka kutlamalarda kullanılan envai çeşit çalgılar eşlik ederdi. Gece dansı Leila ve daha sonradan Rönesans Avrupa’sında popüler hale gelecek olan ve İngilizlerin (Mağribi kelimesinin “moorish” şeklinde yazılan İngilizce kökeninden türediği düşünülen) Morris dansına dönüştüğünü iddia ettiği Zambra adındaki “Mağribi dansı,” en popüler iki Müslüman dansıydı. Müslüman evlilikleri oldukça gürültülü olur, her defasında eğlence sokaklara taşar, beyaz bir deveyle gerdeğe kadar götürülen geline sokaklarda iyi dileklerde bulunan kalabalığın şekerler attığı, müzikli, danslı, şarkılı ve ailelerin eşlik ettiği gösterilere dönüşürdü.

İspanyol Müslümanları, sembolik olarak Arap dünyasındaki daha geniş ümmete (İslami cemaat) bağlı kalsalar da, aradaki bağlar özellikle de Hıristiyan yönetiminde geçen yıllarda yıpranıyordu. Gırnata, geleneksel toplumsal hiyerarşisi, dini kurumları, seçkin kültürü ve Kuzey Afrika’yla geliştirdiği ticaret bağlarıyla bağımsız bir İslam toplumu özelliklerini korumuştu. Sınıra yakın yaşayanlar castellano (İspanyolca) konuşsa da, buradaki Müslümanların çoğunun dili Arapçaydı ve eğitimli sınıflar, yüksek kültür ve bilim dili olan Arapçayı mutlaka biliyordu.

Kuzey Afrika ve Gırnata’ya olan yakınlığı sayesinde Arapça Valencia’da da konuşuluyordu. Öte yandan Kastilya’da, çoğunluğu Kastilyacaya da yozlaşmış bir Arapça konuşan Müdejar toplulukları vardı. İslamiyet’in ayakta kalması büyük oranda kendi cemaatlerinin kültürel eğitimini yerel camilerde üstlenen imam ve fakihler sayesinde gerçekleşmişti; çünkü bu bölgede yaşayan gruplar, İslam dini ve kültürünü öğrenebilecekleri kaynaklar olan kitap, hattat, okul ve fırsatlardan mahrum kalmışlardı. Bu çok zor, bedellerinin ağır olduğu bir süreçti; hatipler, Kuran’ın kutsal dilini bilmeyen kitlelere, İspanyolca konuşarak ve doğaçlama yaparak İslam dininin doktrinlerini aktarabilmek için uğraşıyordu.

Kimi Müslüman alimler Müslümanların bu Darülharp’da (“husumet bölgesi”) kalmamaları gerektiğini düşünerek onlara Darülislam’a (“İslamiyet bölgesi”) dönme çağrısında bile bulunmuştu. 13. yüzyıl İspanyalı Müslüman alim İbn Cübeyr, bunu şöyle yazmıştır: “Müslüman topraklarda yol belliyken bir Müslümanın kâfir ülkelerde yaşamasının, oradan geçmek dışında, Allah’ın gözünde hiçbir geçerli mazereti olamaz.” Oran Müftüsü el- Wanşenişi 15. yüzyıl sonlarına doğru verdiği bir fetvada, kafirler arasında, tek bir gün için bile olsa da yaşamak, pislik ve kir yüzünden caiz değildir” diyerek dindaşlarına İspanya’yı kesin surette terk etmeleri için çağrıda bulunmuştu.

İspanyalı Müslümanların çoğu büyük olasılıkla bu spesifik fetvadan haberdar değildiler ama Müslüman topraklarında yaşamayla ilgili genel dini emirleri de biliyor olmalıydılar. Öyleyse bölgelerini niye terk etmediler? Birçoğu böylesi bir yolculuğa kalkışamayacak kadar yoksulken, diğerlerinin gitmesine de Hıristiyan yöneticiler izin vermiyordu. Bazı Müslümanlarsa Hıristiyan yönetiminin kalıcı olamayacağı fikriyle Darülharp’teki yaşantılarını açıklamaya çalışmış olabilirlerdi. Tıpkı çağdaş Avrupa’da yaşayan Müslümanların bambaşka bir bağlam içerisinde ama aynı şekilde ödün vermek zorunda kaldıkları gibi, İspanya’daki Müslümanların bir kısmı, büyük bir ihtimalle çoğunluğu, dini yükümlülükleriyle, doğrudan doğruya içinde bulundukları koşullar arasında sıkışıp ödün vermek durumunda kalmışlardı. Her Müslüman aynı oranda dindar değildi ama en coşkulu inananların bile başka sorumlulukları vardı. Müslüman olmalarının yanı sıra, Hıristiyan hükümdarların kulları, Hıristiyan lordların vasalları, cemaatlerinin üyeleri, birilerinin komşuları ve aile bireyleriydiler, ancak içlerinde yaşadıkları dünyayla ilgili ufukları genelde dardı. Günümüzde bile İspanyollar yaşadıkları bölgelere, genelde İspanya’dan daha fazla geçici nüfuslara sahip olan ülkelerden gelen ziyaretçileri şaşırtacak bir bağlılık gösterir. Bu yerel bağlılıklar –hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar için– ortaçağ dünyasında çok daha belirgin olmuştur.

Hıristiyan toplumu Müslümanlara her ne kadar genelde husumetle bakmış ve kıskançlıkla dolu bir tolerans göstermiş olsa da, Müslümanlar ibadetlerini yerine getirebildikleri müddetçe, aslında geniş olan İslami dünyanın küçük evrenlerinde barınabiliyordu. Sevilla, Kurtuba, Zaragoza ve Toledo gibi büyük şehirlerin, dedelerinin gömülü olduğu mezarlıklar, hamamlar ve camilerini barındıran, bir iç avluya bakan karakteristik sokaklar ve çıkmaz sokaklarla dolu mahallelerinde yaşıyorlardı. Hıristiyan baronlukları, Aragon ve Valencia dükalıklarında babaları ve dedelerinin ekip biçtiği tarlalarda çalışıyorlardı.

Hıristiyan yönetimi oldukça baskıcıydı. Boabdil’in kendi ailesi ve tebaası arasında pek de popüler olmamasının nedenlerinden biri, Gırnata’daki Müslümanlardan alınan vergilerin, Hıristiyan krallıklarında Müslümanlardan alınan vergilerden daha yüksek olmasıydı. İspanya’nın bazı bölgelerinde Hıristiyan kanunları şeriat kanunlarından daha hoşgörülü olabiliyordu, bunun için de bazen Müslümanlar daha hafif cezalarla kurtulabilmek için davalarının Hıristiyan mahkemelerince görülmesini sağlamaya çalışıyordu. Her ne kadar Müslümanlar, Hıristiyan toplumunun kıyısında kalmış marjinal gruplar olmaktan öteye gidememişlerse de, tamamen tecrit edildikleri de söylenemezdi. Müslüman zanaatkâr ve işçiler Hıristiyan kiliselerinde çalışırlardı. Çiftçi ve köylüler ürünlerini Hıristiyan pazarlarına getirirlerdi. 14. yüzyılda Aragon’un Teruel şehrinde, Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanlar birbirleriyle o denli iç içe geçmişlerdi ki, yerel arşivci ve tarihçi Antonio Floriano, dönemin üç dininin takipçileri arasındaki ilişkileri “arkadaşça, neredeyse kardeş gibi” diye nitelemişti.

Müslümanlar kayıp giden Endülüs’ü ne kadar nostaljiyle anarlarsa ansınlar, 13. yüzyıldaki Müdejar ayaklanmalarının ardından Hıristiyan hükümranlığına karşı ciddi bir direnç neredeyse hiç kalmamıştı. Gırnata savaşı sırasında, Avrupa’nın dört bir yanından Hıristiyanlar Ferdinand ve İsabel’in ordusunda savaşmak için kuyruğa girmişken bile İberya’da kalan son Müslüman krallığı kurtarmak için, ne İspanya’nın içinden ne de dışından benzeri biçimde Müslüman gönüllüler akın etmişti. Müslüman birliği dayanışması tamamen yok değildi ve hatta Nasrilerin savaşına destek olarak Valencialı bazı Müslümanlar para bile toplamıştı; ancak İspanya’nın Müslümanları Hıristiyan fatihlere karşı gelemeyecek kadar dağınık topluluklar halinde yaşıyordu ve mümkün olduğunca göze batmayarak, kendilerini kim yönetirse yönetsin, hâlâ onların olan anavatanlarında hayatta kalmışlardı.

Tolerans hep, tolere edilen şeye yönelik bir ölçüde hoşnutsuzluk olduğunu ima eder ve 15. yüzyıl İspanya’sı da bu konuda bir istisna değildi. İspanyol Müslümanlar Hıristiyanlardan sadece ibadet şekilleriyle değil, dini ve kültürel geleneklerinin getirdiği tabu ve kurallarla da ayrılıyordu. Hıristiyanların aksine alkol almaları yasak olan Müslümanlar, buna rağmen öylesine içiyorlardı ki, Müslüman sarhoşluğu Hıristiyan İspanya’nın bazı yerlerinde ciddi bir toplumsal problem olarak görülüyordu. Hıristiyanların yiyebildiği domuz ve belli bazı hayvanları, Müslümanların yemesi yasaktı. Etlerini İslami geleneklere göre kesiyorlardı. Hıristiyanların kullandığı domuz yağının aksine Müslümanlar, yemeklerini zeytinyağıyla pişirirdi ve bunun sonucunda evleri farklı kokardı. Hıristiyanlar masada yerken, Müslümanlar yemeklerini genelde yerde yerdi. Arapça ya da çok az Hıristiyanın anladığı bu dile verdikleri isimle Algarabía (“Gibberish”) dilini konuşuyorlardı. Çocuklarına, Hıristiyanların telaffuz ederken sıkça zorlandıkları Müslüman isimlerini veriyorlardı.

Deri rengi veya fizyonomi açısından Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında belirgin bir fark yoktu. 15. yüzyılda, İspanya’da, kimisi önceden Hıristiyan ya da Müslümanların kölesi olmuş veya hâlâ olan çok sayıda siyah Afrikalı vardı. Fakat Hıristiyanların Müslümanlara sıklıkla, “beyaz Mağribi” ve “esmer Mağribi” şeklinde hitap etmiş olmaları, deri renginin aralarındaki esas farklılıkları belirleyen temel unsurlardan biri olmadığını gösteriyor. Müslüman ve Hıristiyanlar arasında en çok göze batan farklılık giyimleriydi, ancak giyimdeki farklılık bile çok sert değildi. Fetih öncesi Gırnata’da erkekler büyük olasılıkla geniş kaftanlar, türban ve başlıklı cüppeler gibi geleneksel Mağribi kıyafetleri giyiyordu, ancak Hıristiyan modası Müslüman üst sınıfları arasında popülerleşmişti. 1529’da Alman illüstratör Cristoph Weiditz’in yayımladığı Trachtenbuch, yani İspanya üzerine bir “kostüm kitabı”nda, her biri Hıristiyan yelekleri ve çorapları giyen Mağripli müzisyen ve dansçıların sergilediği bir zambra portesi bulunmaktadır. 1482’de Ferdinand, Valencia’daki iki halk arasında açıkça görülebilir ayrımların azalmasından yeterince rahatsız olmuş olacak ki, Müslümanlara sadece mavi kıyafet giymelerini emretmişti. Ancak dört yıl sonra Müslümanların hâlâ “Hıristiyanlar gibi ipek yelekler ve kaliteli kıyafetler” giyiyor olmalarından yakınmıştı.

Müslüman kadınlar görünüşleri açısından erkeklerden daha fazla Mağripli gözükmekteydi ve giyim kuşamları, İspanya’yı 16. yüzyıl boyunca ziyarete gelmiş olan Weiditz ve Flaman illüstratör Georg Hoefnagel gibi Avrupalı gezginleri hep çok etkilemiştir. Weiditz’in oymaları, pliseli eteklikleri olan uzun gömlekler giyen, beyaz çarşafa sarılmış ya da yüzlerini halk arasında peçeyle kapayan yalın ayaklı Mağribi kadınları gösterir. İspanyol Hıristiyanlar, mütevazı giyimli Müslüman erkeklerle, parlak renkli kıyafetleri ve mücevherleriyle Müslüman kadınlar arasındaki tezattan hep çok etkilenmiştir; üstelik bu kadınlar Hıristiyan kadınların iç karartıcı görüntüleriyle de tezat içindeydi. Mağribi birçok kadın kişisel süslerden çok hoşlanırdı. Tıpkı Don Kişot’taki “Tutsağın Öyküsü”nde, Hıristiyan anlatıcı tarafından tarif edilen Cezayirli güzel Zoraida gibi:  Ben sadece, başındaki saçlardan daha fazla incinin güzel boynundan, kulaklarından ve saçından sarktığını söyleyeceğim. Mağribi modasına uygun olarak çıplak olan ayak bileklerinde en saf altından iki carcajes vardı –bu ayak yüzüğü ve halhallar için Mağribi dilindeki sözcük– üzerlerinde o kadar çok elmas vardı ki, bana sonradan söylediğine göre, babası onlara on bin dolar değer biçmiş ve kollarındakiler de en az o kadarmış.

Eğer bu egzotik giyim kuşam Mağribi kadınlarının Hıristiyan erkeklerin gözündeki çekiciliğini arttırdıysa, bu mücevherlerin hayal edilen değeri Hıristiyanlarda hem barış zamanlarında hem de mücevherlerin bedenlerinden zafer nişanı olarak söküldüğü savaş zamanlarında, elbette ki açgözlülük hissi uyandırıyordu. İspanyol rahipleriyse, kadınlardaki bu hafifliği onaylamıyor, ayrıca ister kıvrımlı saçları olsun, isterse kına yakarak kirlettikleri bacakları, elleri ya da ayakları olsun, Mağribi kadınların bedenlerini de süsledikleri gerçeği karşısında dehşete düşüyorlardı. Bu tür gelenekler, Kilise tarafından değerli bulunan sofu ideali contemptus mundi ya da “dünyayı hor görme” fikriyle bağdaşmıyordu. Ayrıca İspanyolların Yeni Dünya’daki yerlilere bakış açısından pek de farklı olmayan bir biçimde, hem çekici gelerek hem de tiksinti yaratarak bir çeşit bir azap çekmelerine neden oluyordu.

Kilise’nin dehşetle izlediği bir başka kültürel pratik de, Müslümanların hamam düşkünlüğüydü. Ortaçağda Müslüman hamamları ya da halk banyoları, birçok İspanyol kentinin öne çıkan yönlerinden biri haline gelmişti ve Hıristiyan hükümdarlar Yahudi ve Hıristiyanların bu banyoları farklı günlerde ziyaret ederek kullanmalarına karar vermişti. 15. yüzyıldan sonra hamamda yıkanmak tüm İspanya ve Avrupa’da ortadan kaldırılmıştı. Hamamların deri gözeneklerini açtığı ve dolayısıyla salgınlara karşı bağışıklığı düşürdüğü inancının bunda kısmen de olsa rolü olmuştu fakat bu baskı, hamamların aynı zamanda fahişelik ve ahlaksızlıkla bağdaştırıldığı gerçeğini de yansıtıyordu. 15. yüzyıl İspanya’sında hamamlar, erkek ve kadınlar için farklı günlerde kullanılıyor olsa da gayrımeşru ilişkiler için buluşma yerleri olarak görülüyordu.

Bazı Hıristiyanlar, Müslümanların hamamlara olan düşkünlüğünü Mağribi duygusallığı ve çapkınlığının bir dışavurumu olarak değerlendiriyordu. Bu bakış açısını, 17. yüzyıl din tarihçisi Francisco Bermúdez de Pedraza’nın infial uyandıran bir biçimde, “Aralık ayında bile” banyo yapan Gırnatalı Müslümanları kınaması da destekliyordu. Bazı Hıristiyanlar hamamlarda yıkanmayı efeminelik –ve belki de homoseksüellik– olarak görüyordu. Örneğin 15. yüzyıl tarihçisi Fernando de Pulgar, Müslümanların Gırnata Savaşı esnasında Alhama’daki yenilgisini, “vücutlarında belli bir gevşemeye neden olmuş olan” hamamlara dayandırmıştı. Hıristiyanların hamamlara tepkisinde, hamamları İslam dini ritüelleriyle bağdaştırmalarının da rolü vardı. İspanyol Müslümanlar dua öncesi sadece ellerini yıkamakla kalmıyor, bazen de, gusül abdesti olarak da bilinen ve Kilise’nin ihtiyatla “edep bölgelerinin de” yıkandığını söylediği boy abdestini alıyorlardı.

Bu dini ve kültürel farklılıklar, 15. yüzyılın büyük bir kısmı boyunca Hıristiyan hükümdarlar tarafından pek fazla önemsenmemişti. Hoşnut olmayıp onaylamasalar da, dini ve sivil otoriteler, Müslümanlar, Hıristiyan toplumunun içine gereğinden fazla işlemediği sürece farklılıkları tolere etmeye hazırdı. Münferit baskı girişimleri olsa da, Hıristiyan normlarını sistematik bir biçimde Müslümanlara dayatmaya yönelik bir çaba yoktu. 1391 ve 1412 yılları arasındaki çalkantılı dönemde bazı Müslümanlar zorla din değiştirdiyse de, Hıristiyan toplumunda hiçbir zaman bir yozlaşma kaynağı ve varoluşsal tehdit statüsünde görülmelerini gerektirecek sayıda değildi. İspanyol Müslümanlar ülke içerisinde savunmasız azınlıklar olarak kalmış olabilirler, ancak Yahudilerin aksine, gerçek anlamda siyasi ve askeri gücü bulunan Müslüman devletlere dini ve kültürel olarak bağlıydılar ve bu durum, Hıristiyanlara karşı kullanılabilirdi. Üstelik Aragon ve Valencia’daki Hıristiyan soyluları arasında, Müslümanlara zorla din değiştirtmekten çok onlardan istifade etmeyi tercih eden koruyucular bulunuyordu.

Dolayısıyla İspanyol yöneticilerin 15. yüzyıldaki derdi, Müslümanlara zulmetmektense, ayrımcılık yoluyla Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki mesafeyi korumak olmuştu. 1412’deki ayrımcı Catalina kanunlarının hedefinde Yahudiler kadar Müslümanlar da vardı. Aynı şekilde İsabel’in Kastilya’daki, “Yahudi ve Mağribilerin Hıristiyanlarla ortak yaşantısı ve sohbeti”nden doğan “büyük hasar ve hoşnutsuzluğu” engellemek için, 1480’de yayınladığı bildiri de iki azınlığın kendileri için ayrılmış bölgelerde yaşamasını emrediyordu. Fakat Ferdinand ve İsabel, Gırnata’yla savaşırken bile İspanya’nın diğer bölgelerindeki Müslüman nüfus, kral ve kraliçenin Hıristiyan selefleriyle yaptıkları Müdejar anlaşmalarının koruması altındaydı. Bu düzenlemeler, Yahudi halkının varlığını sürdürmesine izin vermeye artık razı olmayan birleşmiş bir Hıristiyan İspanya’sında ne derece geçerliydi?

Savaşı izleyen süreçte, İspanya’nın hükümdarlarının Müslüman tebaalarına yönelik niyetleri hem belirsiz hem de çoğunlukla çelişkiliydi. 1597’de Ferdinand ve İsabel, Portekiz kralıyla kızlarının birlikteliği için yürüttükleri evlilik öncesi pazarlıklarda, Portekiz’i, Müslüman ve Yahudi nüfusunu toptan sınırdışı etmeye mecbur bırakmışlardı. Ancak bu Müslümanların Kastilya’dan geçmeye ve hatta burada yerleşmeye de hakları vardı. Katolik hükümdarlar, Portekiz’in Müslüman nüfusunu ortadan kaldırarak, kendi diyarlarındaki kâfirlerin sayısını artırmışlardı. Müslümanların da yakın zaman içinde Yahudilere sunulan seçimle karşı karşıya kalacaklarını bildiklerine göre, ortadaki bu çelişkinin ardında, aslında kısa vadeli ekonomik avantaj elde etmek için sinsice bir girişim mi vardı? Yoksa gelişmeler dini toleransın uzun vadede benimsendiğini mi gösteriyordu? İspanya’nın bu son Müslüman nüfusuyla ilgili soruların cevapları ancak yüzyılın sonunda verilecekti.

(…)

*Kan ve İman’ın 73-90 sayfaları arasında yer alan bu okuma parçasının yayını için Alfa Kitap’a teşekkür ederiz.

*Kitabın bu kısmında geçen dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Matthew Carr, yayıncı ve gazeteci kimliğinin yanı sıra yazarlık yapmaktadır. Anılarını My Father’s House’da (Babamın Evi) toplamıştır. Son kitabı The Infernal Machine: A History of Terrorism (Cehennemlik Bir Makine: Terörizmin Tarihi) oldukça övgü toplamıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.