Simon Beckett – Kapan

 

“Simon Beckett, yeni kitabı Kapan’la yeniden, geçmişi arkasında bırakmaya çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Polisten kaçarken kendisini Fransa’da bulan Sean bir kapana basar ve o andan itibaren, gizem dolu bir dünyanın kapıları ardına kadar açılır. Bir yandan geçmişin sancılarıyla uğraşırken, diğer yandan kuralları sahibinin koyduğu bir çiftlikte, yeni maceralara bulaşmak istemediği halde kendisini ölümcül sırların ortasında bulur. Ortadan kaybolan kişiler, çarpık ilişkiler… Simon Beckett Kapan’la birlikte okuyucularına tekinsiz, gerilim dozu yüksek, etkisinden kolayca çıkılamayacak bir deneyim sunuyor.” İthaki Yayınlarından çıkan romanın ilk bölümünü yayınevinin izniyle yayınlıyoruz…

Birinci Bölüm

Arabanın benzini bitmek üzereydi. Saatlerdir hiç benzin istasyonu işaretine rastlamamıştım ve yakıt göstergesi de kırmızıdaydı. Ana yoldan ayrılmam gerekiyordu ama uçsuz bucaksız gibi duran tarlalar sanki beni motor son nefesini verene kadar dolandırma niyetindeydiler. Günün henüz erken saatleri olmasına rağmen hava boğucu ve sıcaktı. Açık pencerelerden kırbaç gibi çarpan rüzgâr, havayı serinletmiyor yalnızca hareketlendiriyordu.

Direksiyona kapanmış, arabanın her an stop etmesini beklerken, yeşil bariyerlerin arasında bir boşluk gördüm. Solumdaki buğday tarlalarının arasından sonu görünmeyen bir yol uzanıyordu. Nereye vardığına aldırış etmeden, tekerlek izleriyle dolu yüzeyde sarsılarak ilerlemeye başladım. İzler ağaçlık bir alana varıyordu. Audi’yi içine sürdüğümde dallar pencereleri çizdi. Arabayı durdurdum. Ağaçların gölgeleri daha serindi. Tik tak eden sessizlikte akan suyun sesini duyabiliyordum. Gözlerimi kapatıp kafamı arkaya yasladım ama dinlenecek zamanım yoktu.

Yola devam etmeliydim.

Arabanın torpido gözüne baktım. İçinde işe yarar hiçbir şey yoktu. Tek bulduğum çöp ve dolu sayılabilecek bir paket sigaraydı. Eskiden içtiğim Camellardan… Sigarayı almak için yolcu koltuğuna uzandığımda kokuyu fark ettim. Çok baskın olmasa da tıpkı güneşte kalmış et gibi rahatsız ediciydi.

Yerdeki makarasından çıkmış emniyet kemerinde de yolcu koltuğunun pahalı derisindeki lekenin aynısından vardı. Sert kumaşının bir kenarı neredeyse yırtılmıştı. Dokunduğumda parmaklarım yapış yapış oldu ve koyu rengi elime bulaştı.

Bütün yolu her şey ulu orta meydandayken geldiğimi düşünmek başımı döndürdü. Elimden geldiğince arabadan uzaklaşmak istiyordum ancak onu bu şekilde bırakamazdım. Dışarı çıkarken dallar kapıya çarptı. Ağaçlık alanın içinden geçen bir dere vardı. Torpido gözünden aldığım kumaşı suyun içine daldırırken ellerim titredi. Koltuk epey kolay silinse de kan, emniyet kemerinin dokumasına işlemişti. Tüm gücümle ovduktan sonra kumaşı derede duruladım. Ellerimi ovalarken su, camdan bir kelepçe gibi bileklerimi sardı, dipten gelen kumla güzelce yıkanmamı sağladı. Yine de temizlenmiş gibi hissetmiyordum.

Yüzüme su çarptığımda yanağımdaki çizikler yandı. Tekrar arabaya döndüm. Yoldan kalkan toz, arabanın siyah boyasının üstünü kaplamıştı. Bir kaya yardımıyla İngiltere plakasını söküp bagajdaki sırt çantamı almaya yeltendim. Çantayı kaldırdığımda, çantam yedek lastiği saklayan keçeye takıldı ve onun altından beyaz bir şey göründü. Keçeyi kenara çekip politene sarılmış paketi fark edince mideme kramplar girdi.

Dizlerimin bağı çözülmüştü. Arabaya yaslandım.

Hemen hemen şeker paketi boyutlarındaydı ama içindeki beyaz toz pek masum olamazdı. Sanki biri görecekmiş gibi hızla etrafıma bakındım. Ama ağaçlardan ve fondaki sinek vızıltılarından başka bir şey yoktu. Pakete baktım. Bir sorunla daha uğraşamayacak derecede yorgundum. Onu yanıma almak istemiyordum ama burada da bırakamazdım. Sırt çantamın diplerine tıktıktan sonra bagaj kapısını kapayıp yürümeye başladım.

Ağaçlık alandan ayrılırken buğday tarlalarında hâlâ yaşam belirtisi yoktu. Telefonumu çıkarmadan önce arabanın plakalarını ve anahtarlarını uzun bitki saplarının içine fırlattım. Telefonum bozuktu ve tamir olma umudu da yoktu. Yürümeye devam ederken Sim kartı çıkarıp ikiye böldüm ve kartın parçalarını bir tarlaya, telefonu diğer tarlaya attım.

4

Zaten arayacak kimsem de yoktu.

Güneş tepede yükseldikçe yolun gri asfaltı hafifçe dalgalanıyor, kıvrılıyordu. Üstündeki birkaç araba hareketsiz görünüyor, ani bir renk parlaması içinde geçip gidene kadar sıcağın içinde mahsur kalmış gibi duruyorlardı. Özel maymunum olan çantam, sırtımın tepesindeydi. Arabadan yeterince uzaklaştığımı hissedene kadar yaklaşık bir saat yürüdüm. Sonrasında başparmağımı kaldırarak otostop çekmeye başladım.

Dikkatleri üstümde toplayıp yabancı olduğumu hemen ilan eden kızıl saçlarımın hem faydası hem zararı vardı. İlk duran, eski bir Peugeot’nun içindeki genç bir çift oldu.

“Où allez vous?[1]” diye sordu adam, sigarasını hemen hemen hiç kıpırdatmadan.

Dil ayarlarımı değiştirmeye çabaladım. Son zamanlarda Fransızca konuşmaktansa duymaya daha çok alışmıştım ama beni durduran şey bu olmamıştı. Nereye gidiyorum?

Hiçbir fikrim yoktu.

“Herhangi bir yere. Yolculuk ediyorum.”

Kız, hiç şikâyet etmeden arkaya geçince ben de öndeki yolcu koltuğuna yerleştim. Sürücünün güneş gözlüğü takmasına çok sevinmiştim çünkü bu, benimkini çıkarmamam için güzel bir bahaneydi. Gözlüğüm, yüzümdeki en feci morluğu bile gizliyordu.

Adam kızıl saçlarıma baktı. “İngiliz misin?”

“Evet.”

“Fransızcan oldukça iyi. Uzun zamandır mı buradasın?”

Cevap vermekte bir an için zorlandım. Sanki bir ömür gibi geldi. “Pek sayılmaz.”

“Peki nereden öğrendin?” diye sordu kız, koltukların arasından uzanarak. Tombuldu, siyah saçlıydı ve sevimli yüzü genişti.

“Gençken buraya sık sık gelirdim. Ve… Fransız filmlerini severim.”

Sonra niyetlendiğimden daha fazla bilgi verdiğimi fark edip sustum. Neyse ki bu konu ikisinin de ilgisini çekmişe benzemiyordu. “Ben Amerikan filmlerini tercih ederim,” diyerek omuz silkti adam. “Burada ne kadar kalacaksın?”

“Bilmiyorum,” dedim.

Beni küçük bir kasabanın dışında bıraktılar. Ekmek, peynir, bir şişe su ve tek kullanımlık çakmak almak için küçük Euro fonumu karıştırdım. Meydandaki açık hava pazarından bir de beyzbol kasketi satın aldım. Bu, ucuz bir Nike taklidiydi ama beni güneşten koruyup morluklarımı saklamamı sağlayacaktı. Paranoyakça davrandığımı farkındaydım ama buna engel olamıyordum. Artık gereğinden fazla dikkat çekmek istemiyordum.

Kasabayı arkamda bırakıp yeniden kırlarda yola koyulunca çok rahatladım. Güneş ensemin açıkta kalan kısmını yakıyordu. Yaklaşık bir kilometre sonra bir dizi kavak ağacının altında durup biraz bagetle peynir yemeye çalıştım. Birkaç ısırık aldıktan sonra mide ağrımın yol açtığı öğürtüden dolayı hepsini kustum. Kasılmalarım geçtikten sonra bir ağacın dibine çöktüm. Öylesine bitkin hissediyordum ki, içimden gelen tek şey orada öylece yatıp her şeyden vazgeçmekti.

Ama bunu yapamazdım. Çakmağı çakıp sigaramı yakarken elim titredi. Son iki yıldır hiç sigara içmemiştim ve şimdi kendimi yuvaya dönmüş gibi hissediyordum. Dumanla birlikte gerginliğimin bir bölümünü de dışarı üfledim. Çok şükür ki birkaç dakikadır hiçbir şey düşünmüyordum.

Sigaramı bitirdikten sonra ayaklanıp yeniden yola koyuldum. Nerede olduğuma dair pek bir fikrim yoktu ama zaten planım olmadığı için bu durum pek önemli değildi. Ne zaman bir araba geçse başparmağımı kaldırıyordum ama arabalrın sık geçtiği pek söylenemezdi. Buradaki yolların hepsi route bis’ti. Bu da hızlı ana yol ve otoyollarla çevrelenmiş ıssız yollar anlamına geliyordu. Akşama doğru, bir Citroën ve bir Renault’ya binmiş ve yirmi kilometreden daha az bir yol almıştım. Otostop çektiğim bütün arabaların sürücüleri komşu kasaba ya da köye giden yerliler olduğu için yolculuklarım kısa sürmüştü. Yol öylesine sessizdi ki, dünyanın geri kalanının beni unuttuğuna inanabilirdim. Duyduğum tek şey, yere sürttüğüm çizmelerimin sesi ve sineklerin bitmek bilmez vızıltısıydı. Hiç gölgelik alan yoktu ve kasketimin korumasına minnettardım.

Bana yüz yıl gibi gelen bir süre boyunca yürüdükten sonra geniş tarlaların yerini kestane ağaçlarından oluşan gür bir orman aldı. Etrafı eski tel örgülerle çevriliydi ama ardındaki geniş yapraklı dallar yine de insanı güneşten koruyabilirdi.

Sırt çantamı acıyan omuzlarımdan dikkatlice alıp su içtim. Şişede yalnızca birkaç santimetre kalmıştı. Kan kadar ılıktı ve hepsini içsem de susuzluğumu gidermeye yetmemişti. Keşke bir şişe daha alsaydım, diye düşündüm. Ama o zaman daha başka bir sürü şey yapmam gerekirdi ve artık onları değiştirmek için çok geçti.

Gözlerimi kısarak yola baktım. Dümdüz ilerliyor, sıcağın altında parlıyordu ve gözün görebildiği kadar uzaklarda bile kimsecikler yoktu. Umutla bir arabanın belirmesini bekliyordum. Ama olmadı. Tanrım, hava çok sıcaktı. Kendimi çoktan kavrulmuş hissediyordum bile. Kasketimi çıkarıp parmaklarımı terden ıslanmış saçlarımın arasında gezdirdim. Yolun biraz gerisinde, bir çiftlik kapısının önünden geçtiğimi hatırladım. Dudağımı ısırdım, geri dönmek istemiyordum. Ama kararı kuruyan boğazım verdi. Başka bir kasabaya varmanın ne kadar süreceğini bilmiyordum ve susuz yürümek için fazla sıcaktı.

Sırt çantamı alarak geldiğim yolu geri yürümeye koyuldum.

Kapı, ormanı çevreleyen aynı paslı tellerle donatılmıştı ve içeri uzanan yol, kestane ağaçlarının arasında kayboluyordu. Kapının yanı başında bir posta kutusu, posta kutusunun üstünde de tek bir sözcüğü heceleyen, silinmiş beyaz harflerle Arnaud yazıyordu. Kapıdaki menteşede eskiliğine rağmen sağlam görünen bir asma kilit sallanıyordu ama açık bırakılmıştı.

Yeniden yola baktığımda görünürde hâlâ hiçbir şeyin olmadığını fark ettim. Tellere dikkat ederek kapıyı itip içeri girdim. Yol, nazikçe yukarı doğru tırmandıktan sonra aşağı doğru kıvrılıyor ve ağaçların arasından çatı kümeleri ortaya çıkıyordu. Yolu takip ettiğimde kendimi tozlu bir avluda buldum. Avludaki harap görünen eski çiftlik evinin yarısı, dayanıksız görünen bir iskeleyle kaplıydı. Karşısında kocaman bir ambar ve diğer tarafta ise içinde eski bir saatten başka hiçbir şey olmayan bir ahır vardı. Hiç at yoktu ama kemerlerin altında istikrarlarını çeşitli yöntemlerle göstererek park etmiş birçok tozlu araç bulunuyordu.

Ortalıkta kimse görünmüyordu. Yakınlarda bir yerlerden bağıran keçinin ve toprağı eşeleyen birkaç tavuğun sesi duyuluyordu. Onları saymazsam in cin top oynuyordu. Avlunun eşiğinde durdum, daha fazla ilerlemek istemiyordum. Çiftlik evinin kapısı aralıktı. Boyasız lambrilerine doğru yürüyüp kapıyı çaldım. Önce bir sessizlik oldu, sonra bir kadın sesi cevap verdi.

“Qui est-ce?[2]

Kapıyı iterek açtım. Parlak avludan sonra içerisi aşılamaz derecede karanlık gelmişti. Birkaç saniye sonra mutfak masasında oturmuş genç kadını, birkaç saniye sonra ise kucağındaki bebeği fark ettim.

Boş şişeyi kaldırdım. Cümlemi Fransızca kurmaya çalışırken hâlâ tereddütlerim vardı. “Biraz su alabilir miyim acaba?”

Bir yabancı tarafından rahatsız edilmek rahatını kaçırdıysa da bunu hiç belli etmedi. “İçeri nasıl girdin?” diye sordu, sesi sakin ve telaşsızdı.

“Kapı açıktı.”

Kadın bana bakarken kendimi haneye tecavüz etmişim gibi hissettim. Bebeği yüksek, ahşap bir sandalyeye koydu. “Bir bardak da su ister misin?”

“Harika olur.”

Şişeyi lavaboya götürdü. Musluk suyuyla önce onu, sonra bardağı doldurdu. Su buz gibiydi ve demir tadı vardı.

“Teşekkür ederim,” dedim, boş bardağı uzatırken.

“Çıkarken kapıyı arkandan kilitler misin?” diye sordu. “Açık kalmaması gerekiyor.”

“Tamam. Yeniden teşekkür ederim.”

Güneşin vurduğu avluya doğru yürürken gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.

Ormanın içinden geçip ana yola çıkan yolu takip ettim. Daha önce olduğu gibi sessizdi. Herhangi bir arabanın gelip gelmediğini görmek için ara sıra arkama bakıyordum ama güneşin altında kavrulan asfalttan başka hiçbir şey yoktu. Yükümü azaltmak için başparmaklarımı sırt çantamın kayışlarının altına soktum. İçinde ne olduğunu hatırladığımda, çanta sanki daha da ağırlaşıyordu. Bu fikri aklımdan uzaklaştırıp bir ayağımı diğerinin önüne atmaya yoğunlaştım.

Bir motorun homurtusu, kendini aşırı sıcak sessizlikten gittikçe ayırmayı başardı. Dönüp baktığımda sıcaktan yamulmuş kara bir lekenin yaklaşmakta olduğunu gördüm. İlk başta kendi yansımasının üstünde hareket etmeden asılı kalmış gibi göründü. Sonrasında lastikleri aşağı doğru uzanıp yola dokundu ve en sonunda bana doğru hızla gelen mavi bir arabaya dönüştü.

Tavanında bir şey olduğunu fark edince hemen ağaçların gölgesinden çıktım. Bunun ne olduğunu bir süre sonra idrak edecektim. Tel örgünün üzerinden atlarken pantolonum takıldı ve sırt çantam yüzünden ters bir şekilde yere indim. Arabanın motor sesi daha da yükselince hiç durmadan ormana daldım. Ses neredeyse dibimde bitince bir ağacın altına sığınıp yola baktım.

Polis arabası bir karaltı içinde geçip gitti. Yavaşlayıp yavaşlamadığını, beni görüp görmediklerini anlamak için kulağımı yola verdim. Ama motor sesi gittikçe azalıp kayboldu. Başımı ağaca yasladım. Aşırı tepki verdiğimi, Fransız polisinin muhtemelen beni umursamayacağını bilsem de kendimi tehlikeye atamayacak kadar diken üstündeydim. Üstelik sırt çantamın aranması ihtimalini de göze alamazdım.

Ağzımda acı bir tat vardı. Kandı bu; dudağımı ısırmıştım. Tükürüp sırt çantamdaki su şişesine uzandım. Ağzımı çalkalarken ellerim titriyordu. Nerede olduğumu anlamaya çalıştım.

Orman alçak bir yamaca kurulmuştu. Biraz uzakta, ağaçların arasından küçük gölün parıltısını görebiliyordum. Gölün bir tarafındaki çiftlik yapılarının çatıları ise bu mesafeden küçük ve silik görünüyordu. Su istediğim yerde bulunuyor olabilirlerdi. Bu durumda hâlâ onların topraklarındaydım.

Ayağa kalkıp pantolonuma yapışan dalları ve toprağı temizledim. Tişörtüm terden üstüme yapışmıştı. Hava insanı kavuracak kadar sıcaktı. Yeniden göle bakarken içinde yüzmeyi diledim. Ama böyle bir şey olamazdı. Yürümeye devam etmem gerekiyordu. Sudan bir yudum daha alıp ağaçtan uzağa bir adım attığım sırada ayağımı bir şey yakaladı. Çığlık çığlığa bağırdım.

Acı bütün bacağımı sardığında dizlerimin üstüne çöktüm. Sol ayağım bir çift siyah, yarım daire şeklindeki çenelerin içine çekilmişti. Ayağımı kurtarmaya çalışsam da her hareketim, bacağım boyunca uzanan bir acıya neden oldu.

“Tanrım!”

Telaş içinde nefes alıp vererek durdum. Birbirine dolanmış ağaç köklerine saklanmış demir bir kapana basmıştım. Kapan, ayağımı tarak kemiğinin ortasından bileğime kadar yakalamış; sivri, demir dişlerini çizmemin sert derisinin içine batırmıştı. Etimin öylesine derinine girmişti ki, kemiğime değen soğukluğu hissedebiliyordum.

Görüntüyü inkâr ederek gözlerimi sıkı sıkı kapadım. “Ah, kahretsin! Kahretsin!”

Ama bu şekilde hiçbir yere varamazdım. Sırt çantamdan kurtulup daha iyi bir pozisyon aldım ve kapanın çenelerini yakaladım. Yerlerinden bile kıpırdamadılar. Boştaki ayağımla bir ağaç kökünden güç alarak yeniden denedim. Bu kez küçücük bir gevşeme hissiyle ödüllendirilsem de bu hiç yeterli değildi. Metal kenarlar ellerime battıkça sarf ettiğim güçle kollarım titredi. Yavaşça bırakarak geri yaslandım. Nefes nefese kalmıştım.

Ellerimdeki yaraları emerek kapanı daha yakından inceledim. Kaba saba bir şeydi, hafifçe paslansa da çok uzun süredir burada olduğu söylenemezdi. Aslında menteşelerdeki yağ yeni görünüyordu. Bu endişe vericiydi. Bunun ne anlama geldiğini düşünmemeye çalışarak dikkatimi kapanı sabit tutan zincire verdim. Zincir kısaydı ve ağaç köklerinin arasına gömülü ahşap bir çiviye doğru uzanıyordu. Zincire birkaç kez asılmam, boşuna zaman harcadığıma beni ikna etmeye yetmişti bile.

Önümde uzanan, kapana kısılmış ayağımla oturup kendimi elimle ittirerek daha rahat bir pozisyon almaya çalıştığım sırada ıslak bir şey hissettim. Su şişesi onu düşürdüğüm yerde duruyordu ve içindekinin çoğu, kuru toprağı ıslatmıştı. Döküleceği kadarının dökülmüş olmasına rağmen şişeyi yerden aldım. Dikkatlice kafama diktikten sonra kapağını kapatarak düşünmeye çalıştım.

Tamam, sakin ol. İlk başta hissettiğim acı, tıpkı diş ağrısını andıran ve kavalkemiğime kadar uzanan bir zonklamaya dönüştü. Deri çizmeme kan sızmaya başlamıştı. Sinek vızıltısı dışında güneşin gölgelediği orman sessizdi. Çiftlik evlerinin uzakta kalan çatılarına baktım. Aramızda, bağırsam kimsenin duyamayacağı kadar mesafe vardı ama zaten böyle bir şey yapmaya hiç niyetim yoktu. Tabii ki mecbur kalana kadar.

Sırt çantamın içindeki çakıyı aradım. Orada bir yerde olduğunu biliyordum ama ararken parmaklarım başka bir şeye rastladı. Çekip çıkardığımda buz kestim.

Fotoğrafın köşesi kıvrılmış ve solmuştu. Onun sırt çantamda olduğunu bilmiyordum. Varlığını bile unutmuştum. Kırışıklıktan kızın yüzü hemen hemen gizlenmişti ve gülümsemesi bozulmuştu. Arkasında, mavi gökyüzünün altında capcanlı görünen Brighton İskelesi vardı. Saçları sarıydı ve güneşten rengi açılmıştı. Yüzü bronz ve sağlıklı görünüyordu. Mutluydu.

Başım dönüyordu. Fotoğrafı kaldırırken sanki ağaçlar eğildi. Derin derin nefes aldım. Bunu bir daha yapamamaktan korkuyordum. Geçmiş artık çok uzaktaydı. Onu değiştirebilmek için elimden hiçbir şey gelmezdi ve içinde bulunduğum an yeterince endişe vericiydi. Çakımı bulup daha rahat etmek için kıpırdandım. Çakının bıçak kısmı yedi santimetre kadardı, şişe ve şarap açacağı vardı ama demir kapanları sökmek için hiçbir şey koymamışlardı. Bıçağı çenelerin arasına sokup açmaya çalıştım ve çat diye kapandığında geriye düştüm.

Kırık bıçağı yere atıp başka bir şey bulabilmek için etrafıma bakındım. Yakınlarda kuru bir dal vardı. Ulaşamayacağım bir yerde olduğu için daha küçük bir dalla onu kendime doğru çektim. Kalın ucunu çenelerin arasına soktum. Metal, tahtayı oysa da kapan yavaşça açılmaya başladı. Daha fazla baskı uyguladım. Demir çeneler etimden çıkmaya başladığında dişlerimi sıktım.

“Evet! Haydi ama!”

Dal kırıldı. Çeneler yeniden kenetlendi.

Çığlık attım.

Acı azaldığında sırtüstü yatıyordum. Kendimi yukarı doğru çekip dalla kapana zayıfça vurdum. “Piç!”

Artık durum vahim değilmiş gibi davranamazdım. Ayağımı kapandan kurtarmayı başarsam bile çok uzaklara yürüyemezdim. Ama bu sorunu kabullenmek istiyordum, çünkü kendimi kapandan kurtaramamak çok daha korkutucuydu.

Şimdi mutlu musun? Bu belayı başına sen açtın. Bu düşünceleri aklımdan uzaklaştırmaya çalışarak daha acil olan soruna yoğunlaştım. Çakının şarap açacağını kullanarak kapanı yerinde tutan çivinin etrafını kazmaya başladım. Boş bir girişim olsa da, çakıyı toprağa ve ağaç köklerine saplamak beni biraz rahatlatmıştı. En sonunda bıçağı atıp yeniden ağaç gövdesine yaslandım.

Güneş gökyüzünde belirgin bir şekilde alçalmıştı. Havanın kararmasına henüz saatler olsa da bütün gece orada öylece yatmak zorunda olma fikri epey ürkütücüydü. Sürekli fikir üretmeye çalışıyordum ama yapabileceğim tek bir şey kalmıştı.

Derin bir nefes alıp bağırdım.

Sesim hiç yankı yapmadan kayboldu. Su için gittiğim çiftliğe ulaştığından şüpheliydim. Daha yüksek sesle, İngilizce ve Fransızca olarak sesim kısılana ve boğazım yırtılana kadar bağırdım.

“Kimse yok mu?” Hıçkırır gibi oldum ve daha sakin bir şekilde, “Lütfen,” dedim. Öğleden sonranın sıcaklığı sanki sözlerimi yutmuştu ve sözlerim ağaçların arasında kaybolmuştu. En sonunda ortalığı yeniden sessizlik bürüdü.

O an hiçbir yere gidemeyeceğimi anlamıştım.

Ertesi sabah ateşim çıktı. Sırt çantamdan uyku tulumumu alıp bütün gece sarınsam da çoğunlukla düzensiz bir şekilde titremiştim. Ayağım donuk bir acıyla zonkluyor, nabız gibi atıyordu. Bileğimin üstüne kadar şişmişti. Çizmemin bağcıklarını elimden geldiğince çözmüş olmama rağmen artık siyaha dönen ve yapış yapış olan derisi sımsıkıydı. Patlamaya hazır kocaman bir çıban gibiydi.

Günün ilk ışığıyla beraber tekrar bağırmayı denedim ancak boğazım o kadar kuruydu ki sesim çatlak bir karganınki gibi çıktı. Bir süre sonra bunu bile yapacak gücüm kalmadı. Dikkat çekmek için başka yöntemler düşündüm ve altında oturduğum ağacı ateşe verme fikri bir anlığına beni heyecanlandırdı. Aklım başıma gelmeden önce ceplerimde çakmak aradım.

Bunu ciddi anlamda aklımdan geçirebilmem beni korkutuyordu.

Ama bu bilinçli anım pek uzun sürmedi. Güneş doğup, kuşluk vakti sıcaklığına bürünürken uyku tulumumdan kurtuldum. Ateşler içinde yanıyordum. Ateşlenmenin altın kuralı olan terden sırılsıklam olma ve aynı anda tir tir titreme safhalarını yerine getirmiştim. Nefretle ayağıma baktım. Kapana yakalanmış bir hayvan gibi onu çiğneyebilmek istedim. Bir anlığına bacağımı ısırıp kendi derimin, kanımın ve kemiğimin tadına bakabileceğimi düşündüm. Ağaca yaslanıp oturdum. Ayağımın tadına bakan tek şey, yarım ay şeklindeki demirdi.

Karmaşık, aşırı heyecanlı fantezilere dalarak kendimden geçtim. Bir an gözlerimi açtığımda bana bakan bir yüz gördüm. Bu bir kızdı. Güzeldi; Meryem Ana’ya benziyordu. Beni suçlayarak ve kederlendirerek mahvederken fotoğraftaki kızla birleşir gibi oldu.

“Özür dilerim,” dedim ya da dediğimi sandım. “Özür dilerim.”

Beni affettiğine dair bir işaret görmeyi umarak kızın yüzüne baktım. Ama o sırada arkadaki kafatası şekli parlamaya başladı, yüzeyde görünen güzelliği söküp attı, altından çürümüşlük ve bozulmuşluk çıktı.

İçimde yeni bir acı alevlenmişti. Bu beni doruklarına alıp götüren taze bir işkenceydi. Uzaklardan bir yerlerden birinin çığlıkları duyuluyordu. Çığlıklar belirsizleştiğinde tanıdığım ama tam çıkaramadığım bir dilde konuşan sesleri fark ettim. Her şey silinip gitmeden önce birkaç sözcük kendilerini kilise çanı belirginliğiyle sundu.

“Doucement. Essayez d’être calme.[3]

Sakin olun, kabul. Ama neden ses çıkarmayacakmışım ki?

Acı her yerimi sarınca var olmaktan vazgeçtim.

Londra

Tavan penceresi buğuyla kaplanmıştı. Yağmur, trampeti andıran bir sesle ona çarpıyordu. Yatakta yatarken lekelenmiş yansımalarımız cama hapsolmuş sisli ikizlerimizmiş gibi asılı kalmıştı.

Chloe yine uzaklaşmıştı. Onu, üstüne gitmemem ve kendi isteğiyle geri dönene kadar yalnız bırakmam gerektiğini bilecek kadar iyi tanıyordum. Tavan penceresine bakarken sarı saçları, bit pazarından aldığı deniz kabuğu lambasının ışıltısıyla parladı. Gözleri maviydi ve kırpışmıyordu. Her zamanki gibi, elimi gözlerinin önünden geçirdiğimde hiçbir tepki vermeyeceğini hissettim. Ne düşündüğünü sormak istesem de sormadım. Söylemesinden korktum.

Odada, çıplak göğsüme değen hava soğuk ve nemliydi. Evin diğer ucunda duran Chloe’nin şövalesindeki boş tuvale hiç dokunulmamıştı. Haftalardır da öyleydi. Bu küçük daireyle özdeşleştirdiğim yağ ve terebentin kokusu bariz bir şekilde kaybolmuştu.

Yanımda kıpırdandığını hissettim.

“Ölümü hiç düşünür müsün?” diye sordu.

Çeviren: Aslıhan Kuzucan

[1] Fr. “Nereye gidiyorsunuz?” –çn
[2] Fr. Kim o? –çn
[3] Fr. “Sakin olun. Ses çıkarmamaya çalışın.” –çn

Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınlarına teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.