Kar ve İnci – Nihan Kaya

 

“Yılın en uzun gecesi 21 Aralık gecesinde düzenlenen bir Gece. Gece’ye adım atan esrarengiz bir kadın: Gece. Kendisinden başka hiç kimseye benzemiyor. Beyaz bir hastane odasında beyaz çarşaflar ve beyaz gecelik içinde bir kız, kızın başına ne gelmiş olduğunu çözmeye çalışan bir adam, Veda Gecesi’nin odağı ünlü bir aile, emekliye ayrılan yaşlı bir bestekâr, yalnızca bestekârın görebildiği bir çocuk, Kar isminde bir şarkı, Kar isminde bir hayalet karakter, kayıp bir gerdanlık, “Karin kim?” sorusunun peşinde bir polis/psikanalist, karlar ve inciler; hepsi bu romanda ortalığa dağılıp sonra birleşiyor.” Kar ve İnci’ romanının ilk bölümünü yayınlıyoruz. 

Yazar Nihan Kaya, yayınladığımız okuma parçası için okuryazar.tv okurlarına bir not düşüyor; “Romanın tamamına dair bütün ipuçlarını bu sayfalara sakladım. Bu ilk bölümden o ipuçlarını çıkarana özel bir sürprizim olacak.” Yazının altındaki formdan yorumlarımızı paylaşmanızı, bu oyuna katılmanızı bekliyoruz. 

Gece

 

Kaya anlatıyor

Ah nasılsınızlar, Sizi görmek ne güzeller, Canım ne güzel olmuşsun böyleler. Tuvaletler ve smokinler. Herkes çok şık ve ben herkese gülümsüyorum. Herkes Ah babanızla çok gurur duyuyor olmalısınız Kaya Beyler, Ne büyük mutluluk sizin içinler, Tebrik ederizler, Hayırlı olsunlar, ben herkese teşekkür ediyorum. Herkes gibi papyon takıyorum ve herkes gibi el sıkışıyorum.

Karımla hep yan yana duruyoruz ve karımla yan yana durduğumuz ve yan yana durmadığımız bütün anlarda çok mutlu ve çok mükemmel ve çok uyumlu ve çok örnek bir çift görüntüsü çiziyoruz. Çizdiğimiz görüntü herkesin zihninde ve herkese karım da dahil. Karımın zihninde ben çok mutluyum ve onu çok seviyorum tabii ki ona sırılsıklam aşığım ve evliliğimiz çok iyi bile gitmiyor çünkü muhteşem ve bunun nedeni tabii ki kendisinin çok özel bir kadın olması. Çok özel bir kadın olduğu düşüncesi bütün kadınlarınki kadar genel. Ama, tam bir aile babası, üstelik de nazik, sevecen bir koca; kocanın saygın, üstelik gelinlerinin ve torunlarının üzerine titreyen ailesi; güzel ve sağlıklı, üstelik biri kız biri erkek iki çocuk: Mutlu olmadığımıza herkesten kim inanmaz?

Bu gece herkesin zihninde biz yine çok mutluyuz çünkü babam çok başarılı meslek hayatına bu gece veda ediyor ve üstelik ödül de alıyor ve bu gece hepimiz burada babamın ödül töreni için toplandık babam çok ünlü bir besteci çok ünlü bir profesör biz tabii ki onunla çok gurur duyuyoruz ve herkese karımla annem de dahil

Annem yavaşça kulağıma eğiliyor ve “Kaya, Göksel Beyler sağ tarafta; sana sesleniyorlar” diye fısıldıyor. Otomatik olarak sağ tarafa dönüyorum ve otomatik gülüşüm ve otomatik selamlayışımla Göksel Bey’e otomatik elimi uzatıyorum. Görevim, gece tamamlandığında sağ elimi salonda bana uzatılmış bütün sağ ellere dokundurmuş olmak. Yüzlerini görmüyorum; yüzlerine bakıyorum, ama aslında, görevim olan ellerini görüyorum sadece. Görevime üç beş hazır cümle dahil. İlk önce onlar, sonra ben. Görevim olan cümlelerin ve onlara karşılık olarak söylenenlerin hiçbirini aslında duymuyorum. Annemin görevi, görevimi eksiksiz yaptığımdan emin olmak. Görevimiz çok önemli. Çünkü buradaki herkes, bu iş yapılmazsa bütün eksik kalacak kadar önemli. O hariç.

Geldiğini daha ona bakmadan biliyorum. Buradaki kimseyi önemsemeden burada yürüyen tek kişi. Kadehlerin, kahkahaların, zarif tuvaletlerin arasından geçip gidiyor, kimsenin fark etmediği kemancı kızın önüne gelince aniden duruyor. Salondaki hiç kimse kemancı kızın çaldığı sonatla kızı onun tam önünde durmuş pür dikkat dinleyen Gece’nin farkında değil. Ben hariç.

Sadece varlığını değil, her hareketini içimde duyuyorum. Halbuki ona dönüp bakmadım bile. Hâlâ. Bütün bir salon, içindeki her şeyle birlikte, onun varlığının arkasında basit bir dekora dönüşüyor o içeri girer girmez. Bütün dünya bana onun bedeninin gerisinden görünüyor. Sanki o hareket etmiyor; o duruyor, salon, bedenler, garsonlar, ipek şantunglar, pırlantalar, masalar, Poisonlar, brokarlar, kadehler, gülüşmeler, makosenler, Şekerim görüşemedikler onun arkasından geçip giden görüntüler gibi değişip duruyor. Bütün dünya Gece’den geriye kalanlar. Gece’nin varlığının arkasında her şey tümden birleşip, anlamsız bir uğultuya dönüşüyor, silikleşiyor. Gece kendisinden öte ne varsa hepsini silikleştiriyor.

Vücudu yokmuş gibi hareket ediyor. Dünya yokmuş gibi hareket ediyor. Görünmez bir perdenin arkasından yaşıyor gibi hareket ediyor. Sanki bir gölgenin içinden ve vücudu dünyanın hiçbir noktasına değmeden hareket ediyor. Salonda kendisinden başka hiç kimse yokmuş gibi hareket ediyor. Burada ama sanki burada değilmiş, hatta dünyaya da ait değil de yanlışlıkla buraya düşmüş gibi. Ayakları yere basmıyormuş gibi. Havada hafifçe süzülüyor gibi. Vücudu yavaşça kayıyor ve salonu ortadan ikiye ayırıyor gibi. Ortası, o nereye ayak bassa orası.

Üzerinde salondaki en iddiasız elbiseyle kimseye bakmadan herkesin arasından geçip gidiyor ve sessizce boş bir yere yerleşiyor. Şu an bu salonda olup da topuklu ayakkabı giymeyen tek kadın. Yanındakiler bu yabancı kadına bir an kaçamak bir bakış fırlatıp konuşmalarına devam ediyorlar. O gözlerini yine dimdik karşısına dikiyor. Karşısı, salonun sürekli hareket halindeki yığınının tekasüf ettiği bir nokta. Noktadan, güvercingöğsü şifonlar, Shiseidolar,  Pradalar, ipek gömlekler, ziberlinler, Histoire d’orlar, Hermes Birkin çantalar geçip gidiyor ve devasa harekete karışıyorlar. Sadece o duruyor ama bana göre şu an salonda hareket eden tek şey onun kalbi.

Başımı sallayarak “Evet, üçe geçti” diyorum ve Gece tek eliyle şalını boynuna atıyor. Karım heyecanla ve mutlulukla şakırken elini hafifçe koluma dokunduruyor, çünkü hayatımız tek ve o hayatımızdan bahsediyor ve ben onunla çok mutluyum. Mikrofonlar, ışıklar, salondaki bütün konuşmalara ve hareketlere yukarıdan verilen durma emri, Bu gece burada toplanmamızın nedeni, bir sürü sözcük, onaylama hareketleri, bir sürü başka sözcük, onaylama hareketleri, işaretler, alkışlar, bir sürü başka sözcük, yine alkışlar, sözcükler, alkışlar, başka herkes emirlere aynen uyuyor. Yine bakmıyorum ama yine biliyorum; o alkışlamıyor. Ne zaman bir topluluktaki bütün kollar hep birden alkış tutsa onun kolları hiç kımıldamaz. Onun öylece durması, yanında birilerini alkışlayanlara da kendilerini garip hissettirir. Alkışlamaya devam edemezler.

Çevresine tuhaf bir tedirginlik hissi verir. Onunla konuşan, aynı masada oturan herkes farkında olmadan şöyle bir yoklar kendisini. İşin tuhafı aslında hiçbir şey yapmamaktadır. Ama o kadar dik bir hali vardır ki kendinizi ister istemez saldırı altında hissedersiniz. O gelmeden önce rahatça konuşurken şaşırmaya başlarsınız. Duruşu size bir şeyi yanlış yaptığınız hissini vermektedir. Kendisine has hali bütün dünyadan o kadar yabancı, hatta yabani, bir yandan da o kadar sarsılmaz, inatçı, kıpırtısızdır ki bu kırılmazlık karşısında ezildiğinizi duyarsınız.

Suskunluğunda çok incitici bir şey var. İnadına susar gibi. İnsanı sinsice, bilerek incitir gibi. Gizlice incitmekten gizli bir zevk alır gibi. Hınzırca zevk alır gibi. Hiçbir şey yapmadığını söylediğim o halinin içinde öyle dikine, öyle…

–   Dikine? Dik mi yani?

Hayır, değil işte, dikine. Dikine dikine. Sürekli, ne olduğunu çözemediğiniz bir şeyin dikine dikine gider gibi. Eylem halinde bir dikleşme. Uyumayan bir dikleşme. Tetikte bekler gibi. Bir şeyle keskin bir uzlaşmazlık. O şey ne, kimse söyleyemez. Hiçbir zaman kabalaşmadığı halde çok sertleşen bir hal. O kadar sert ki yanında her şey yanlış duruyor. Ama neyin sertliği?

Ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlamak olası mı? Sanki dünyayla arasına bir mesafe koyarak yaşıyor. O mesafeyi aşıp da ona ulaşamayacağınızı hep hissettirir. Zaten hayatı hakkında kimse çok şey bilmemektedir. Esrarengiz değildir; ama o kadar uzak, ulaşılmaz ve başkadır ki onu saran esrarengiz bir hava olduğu hissine kapılırsınız.

Kimseye ihtiyacı olmayan, kendi kendisine mükemmelen yeten bir kadın görüntüsü. Sanki yalnız doğmuş ve hep öyle yaşamış gibi. Nerede ne yapıyor olursa olsun, sanki kimseyle paylaşmadığı hususi bir hayatı yaşıyor gibi. Yakınında herhangi birini düşünmek çok zor. Hayatında bir erkek olmuş mudur hiç?

Bacağını dizinden indirdi.

Bacağını dizinden indirdi.

Vücudu ne zaman kımıldasa, dünya da onunla birlikte kımıldıyor sanki. İçimden gemiler ordular halinde kalkıyor. Dünya ayaklanıyor, ben yalnız kalıyorum.

Küstahlık olmayan bir küstahlık. Saldırganlık olmayan bir saldırganlık. Cüretkarlık? Sürekli bir terslenmişlik hissi. Sanki çok sivri, tehditkar bir yanı var; ama nasıl, nerede? Küçümseme desen değil, istihza desen değil, iğneleme desen değil. Ama nasıl oluyor da hepimizi olduğumuz yere buzdan bir etkiyle çiviliyor? Bilememek insanı çıldırtıyor. Kolay kolay kimseye doğrudan bile bakmaz oysa. Çoğunlukla sessizdir, aramızda değil gibidir; yine de varlığı etrafındakileri birer birer en kuytu yerlerinden kıskıvrak yakalar. İnsanı en zayıf noktasından huzursuz eder. Halbuki hiç kimseyi umursamayan bir hali var.

Hiç kimseyi umursamıyorsan gözlerime neden böyle bakıyorsun?

Hepsi bir ânın içinde olup bitiyor. Bir ânın! O kadar kısa bir an ki koskoca salonda ikimizden bir başkasının bilmesi imkansız. Nitekim ikimizden bir başkası diye bir şey de yok. Salona adım attığı andan itibaren, bu kalabalıkta yalnızca ikimiz varız. Bunu o bana bakmadan biliyorum. Şimdi boynunu hafifçe yana eğdiğini bildiğim gibi. O kadar hafif bir eğiklik ki başı hâlâ, hep dik görünüyor. Sanki boynu eğilse de başı eğilemez. Birazdan ayağa kalkacak. Kendisine vişne suyu alacak. O kadar karmaşık ve gizemli bir havası var ki içtiğinin vişne suyu olduğuna kimse inanmaz. Göz göze geldiğimiz o âna da. Hiç kimse.

Onun hakkında bildiğim ne var? Bu bakıştan başka. Fiziksel özelliklerini bile kesin çizgilerle tarif edemem. Sanki bedeninin yerinde, iç içe geçmiş birkaç beden var; ama hiçbirini net göremiyorum. Ona asla sarılamayacağım hissini veren bir beden. Var olduğu açık seçik belli olduğu halde ona ait bütün özellikler varlıkla yokluk arasında gidip geliyor. Esmerlik olmayan bir esmerlik. Ne teni ne de saçları koyu renk; buna rağmen ilk bakıştan itibaren esmer bir kadın görüntüsü uyandırıyor. Hatta, ileri gideceğim; insanın zihnine kadınlığın ve esmerliğin kaynaşarak tecessüm ettiği bir varlık olarak işliyor, hem de çok keskin işliyor. Onu tanıdığım zaman kumral olduğuna yemin edebilirim. Sanki yıllar geçtikçe ağır ağır, fark ettirmeden koyulaşıyor ve giderek esmer bir kadın tarifine dönüşüyor. Hatta esmer kadın tarifi kendisi, diğer tarifler ona bakılarak yapılıyor ve esmer kadın tarifini o dönüştürüyor.

–   Benzetme bile olsa çok abartılı.

Farkındayım. Bir başkası onu böyle görür müydü bilmiyorum. Ama kendisini baktıkça ele veren bir fiziği var. İnsanı hemen, bakar bakmaz çarpan bir güzelliği yok mesela. Çok derinde gizli bir güzellik, ona ait her şey gibi. Kendisini baktıkça açıyor bakanın gözlerine. Ama gerçekte nasıl, anlat deseler anlatamam. Belirgin hiçbir özelliği yok. İnsanın zihninde ondan hiçbir şey kalmıyor. Ne uzun ne kısa. Ne ince ne dolgun. Yok, hayır, aslında ince, ama hatları sanki flu; nasıl bir incelik, tarif edemem. Belli belirsiz, ama seyrettikçe bir girdap gibi içine çeken, o belirsizlikler arasında derinleştikçe derinleşen özellikler. Ona ait her şey gibi. Gece’nin içinde kaç tane Gece var bilmiyorum. Gözleri gibi; baktıkça oradan sonsuzluğa bakar gibi hissediyorum, her daim arkadan daha başka, daha derin bir Gece çıkıyor, birbirleri içinde çoğalıyorlar, dipsiz ve karanlık bir boşluğun eşiğinde nereye bastığımı bilmediğim, bocaladığım hissine kapılıyorum. Ona ne zaman, ne yönden bakarsam bakayım kaybolacağım kadar çok katmanlı, uzak bilinmezliklerle kuşatılmış buluyorum kendimi. Siyah, simsiyah, tılsımlı bir siyam kedisi. Her an tırnaklarını çıkarıp üstünüze saldırmaya hazır. Ama yapmıyor.

Beni ürkütüyor.

Beni cezbediyor.

Çok mu güzel? Hayır. Çok mu çekici? Hayır… Ama farklı. Herkesten değil; dünyadan. Farkı, başka kadınlardan farklı olması değil. Onda, bir çeşit, nasıl desem… Evet, onda sanki bir çeşit dünyaya alışamamışlık var. Hem dünyada olup hem de dünyadan olmamasından mı bilmem; insan onu bir kez gördü mü, onu izlemekten bir daha vazgeçemiyor. Ama bu gece bütün salonda onu gören sadece benim.

Zamanla isminin anlamına mı dönüşmüş, yoksa zaten böyle olduğu için mi bu ismi vermişler ona; düşünmeden edemiyorum. Ama bir şey var. Bilmediğim, açıklayamadığım bir şey. Onda. Ona bakarken bazen aklımdan şüphe ediyorum.

Bir kenarda dikiliyor ve vişne suyunu yudumluyor. Ayrıksılığı umurunda bile değil. Hiçbir şey umurunda değil; ama burada. Hem dalgın hem dikkatli. Sonra, fark edilemeyecek kadar kısa bir ânın içinde, yine…

Bu kalabalık içinde bir fişek etkisiyle çarpıyor bakışları bana. Bu kadar kısa bir âna sıkıştırılmış bir bakış nasıl bu kadar keskin olabilir? Onun normal bakışlarını bilirim. Genellikle kimseye bakmaz, hatta hiçbir zaman bakmaz; ama bazen gözlerini karşısındaki insana birdenbire dikişi vardır. O kadar korkusuz ve ısrarlı bakar ki bu bakışlara maruz kalan zavallı ne diyeceğini şaşırır, bakışlarını elinde olmadan bu gözlerden kaçırmaya başlar. Hiç bu kadar koyu, sonsuz bir karanlığın üzerinize böyle yöneldiğini hissetmemişsinizdir. Kaçacak yer bulamazsınız.

Onu hiç tanımayan birkaç kişinin bu korkusuz bakışlara bakışlarını çevirmeden karşılık verdiğine şahit olmadım mı? Oldum. Gece’nin onlara baktığı gibi onlar da bir süre, sanki bu işin içinden ne çıkacağını bilmeden Gece’ye bakmışlar, sonra Gece onlara yine hınzırca, sanki muzaffer bir alayla gülümseyerek bakışlarını başka tarafa çevirmişti.

Yaptıkları değil de bir şeyi yapma tarzı sanırım insanları şaşırtan. Başını hiç sallamaması. Hiçbir onaylama hissi vermemesi. Hep sorgular gibi bir bakış. Bir insanla tanışınca “Memnun oldum” dememesi. Bir gün ünlü bir kompozitörle tanıştığında, “Memnun oldum” der gibi olağan bir tavırla “Beni tanımanızı çok isterdim” demişti, her kelimenin üstüne basarak. “Sizinle tanışmayı hep çok istedim” der gibi söylemişti bunu. Sözcüklerini işitmeyen biri herhalde ancak böyle bir şey söylüyor olabileceğini düşünürdü.

Bir keresinde vapurda, kararlı adımlarla gidip yabancı bir adamın önünde pat diye durduğuna şahit olmuştum. Adam irkilmiş, başını okuduğu gazetesinden kaldırıp şaşkınlıkla, karşısında dikiliveren genç kadına bakmıştı. Gece hiç duraksamadan “Beni bir yerlerden tanıyor olabilir misiniz?” diye sormuştu adama. Bunu o kadar doğal, o kadar kendinden emin bir şekilde söylemişti ki söylediği şeyin tuhaflığı neredeyse hissedilmiyordu. “Sizi bir yerlerden tanıyor olabilir miyim?” diye sorar gibi sormuştu. Adam artan bir hayretle baktı Gece’ye. Gece’nin dimdik, cüretkar, üstüne üstlük ısrarlı bakışları ne zamandır dünyadan habersiz gazetesini okuyan bir adam için, sahilde sakince yürürken kendini uçurumdan yuvarlanırken bulmak gibi bir şey olsa gerek. Adam uzun süre cevap veremedi. Hafızasını hayli zorladığı ve hayli zorlandığı her halinden belliydi. Neden sonra, kendisini onaylamak yerine yalanlar gibi, Gece’nin sorusuna olumsuz bir yanıt verebilmek imkansızmış gibi, söylediği şeye kendisi de pek ikna olmamış gibi, başını “Hayır” anlamında iki yana salladı, mütereddit. Gece’ye sanki korkarak bakıyordu. Ama Gece yalın bir “Peki” dedi ve hiçbir şey olmamış gibi, geldiği kararlı adamlarla dönüp yerine geri oturdu. Vapurun güvertesinde oturuyorduk. Yanımda oturan arkadaşım da Gece’yi benimle birlikte uzaktan, şaşkınlıkla izlemişti. Gece önümüzden geçip gittikten sonra kulağıma eğilip “Ne tuhaf yaratık….” diye fısıldadı.

Gece’yi tanıdığımı bilmiyordu. Hiç kimse bilmiyor.

Kimse bilmez. Bana dikilmiş gözlerindeki içli, yaralı bakışlar, kimsenin bilmediği bir Gece’ye ait. Bana salonda ikimizden başkası yokmuş gibi bakıyor. Bana “dünyada benim için senden başka kimse yok” der gibi bakıyor. Bana hem paramparça, hem de varlığını olduğu gibi bana vermek için yanıp tutuşan bir bakışla bakıyor. O bana böyle bakarken sanki sadece gözleri yaşıyor ve varlığının geri kalanı gözlerine asılı duruyor. Sanki bütün varlığı bakışlarında özetleniyor, sonra beni kesici bir silah gibi delip geçiyor, ben zayıf bir iplik gibi kalıyorum.

Bana neden böyle bakıyorsun?

Bir şeylerden incinmiş gibi. Geri dönülemeyecek bir yerden bakar gibi. Çok uzak, ama tam içimde bir yerden bakar gibi. Hem acılı, hem tutkulu. Bu bakış sanki bir şeyler anlatmak istiyor, ama ne?

Etrafta kimsenin bizi tanımadığı zamanlarda gözlerimizi hiç kırpmadan birbirimize kenetlediğimizi hatırlıyorum. Gözlerimiz üzerinden varlığımızı birbirine kenetler gibi. Bazen metrelerce uzaktan. Bazen dakikalarca. Hiçbir şey söylemeden ve hiç kıpırdamadan. Bazen vapur dururdu, herkes inerdi, biz aynı vaziyette kalırdık. Gözlerinde çok mahzun bir şey olurdu. Ama bu denli acı var mıydı? Belki göremiyordum.

Bugünkü gibi büyük, kalabalık salonlarda karşılaşırdık. Hiç bakışmadan birbirimizin yanından geçerdik, o sırada birbirimize içten içe gülümsemekte olduğumuzu salonda yalnızca ikimiz bilerek. Salonun farklı uçlarına yürürdük yavaşça. Sonra geri döner, yine hiç bakışmadan, salonun tam ortasında, içeceklerin durduğu masanın karşılıklı iki tarafından kendimize birer kadeh alırdık. Gözlerimiz buluşmadan, salonun farklı köşelerine yürürdük yine. Sonra otururduk ve birbirimize bakardık. Metrelerce uzaktan. İnsanlar geçerdi. Müzik devam ederdi. Biz salonda ikimizden başka kimse yokmuş gibi birbirimize bakmaya devam ederdik. Vapurlar dururdu. Vapurlar kalkardı. Şarkılar dururdu. Şarkılar başlardı. İnsanlar ve dünya kalabalık bir uğultu gibi aramızdan geçerdi. Biz salonda ikimizden başka kimse yokmuş gibi, metrelerce uzaktan birbirimize bakmaya devam ederdik. Yaşanan her an birbirimizin gözlerinin içine bakmak için yaratılmışız gibi. Birbirimizin gözlerinin içine baktığımız her an yeniden yaratılıyormuşuz gibi.

Şimdi, o kadar kısa bir ânın içinde, o kadar derin… Bu kadar derin bir şeyi vücudum nasıl kaldırabilir? Artık nasıl el sıkışabilirim?

Sonra gözden kayboluyor. Nereye gittiğini biliyorum. Nereye giderse gitsin hâlâ içimde dolaşıyor. Onu benden başka kimse fark etmiyor.

Kar’ın bir arkadaşı geliyor. Kar’ın adını kimse anmıyor. Gecenin başından beri. Ama aniden ağırlaşan bir hava. Kar’ın arkadaşıyla annem bir süre birbirlerine bakıyorlar. Annemin gözleri dolu. Kar’ın arkadaşı ne diyeceğini bilemiyor. Annemin elini onu teselli eder gibi avuçlarının arasına alıyor. Karşılıklı susuyorlar. Etrafta kahkahalar. Bir an, birbirlerine sarılıp herkesin ortasında ağlamaya başlayacaklarından korkuyorum. Korktuğum şey olmuyor.

Babam yanımıza geliyor. Kar’ın arkadaşına “Nasılsınız?” diye soruyor. Konuşuyorlar. Kar’ın arkadaşının geçen yıl bebeği olmuş. “Eve dönmeliyim” diyor. Bu, şu an anneme çok dokunuyor olmalı. Karım her şeyden habersiz bana “Dişimde bir şey var mı?” diye soruyor. Etrafta Sen nasıl istersenler. Bu sırada yere düşen bir kadehin şangırtısı, sessizlik. Babamın üstüne biraz şarap sıçrıyor. “Mühim değil” diyor babam. Kar’ın yokluğu bir varlık gibi aramızda.

Daha üstündeki şarap kurumadan, babamın ünlü tangosu çalmaya başlıyor: Bir Şansımız Daha Yok. Beklendik bir sürpriz gibi. Aaalar. Bütün gözler babama çevriliyor. Ve tabii anneme. Babamın bu gecede burada olup da şimdi annemle gülücükler içinde dans etmemesi gibi bir şansı var mı? Benim de karımla. Smokinlerimizi giyip buraya gelerek gecemizi başkalarının eline çoktan teslim ettik zaten. Şimdi oynayacağız.

Karım çok güzel dans ediyor ve annem de fena sayılmaz. Beni annem büyüttü; çocuklarımızı ve aile tangolarımızı karım büyütecek. Bu yüzden de dans ederken çok mutlu. Müzik ve gerekleri her yanımızı işgal ediyor. Gece’nin iskeleden öteye aç bir çocuk merakıyla baktığı gün geliyor aklıma. Yüzünü bana dönüyor ve birden gülümsüyor. Hayır, gülüyor. Yan oturmuş, kollarını demirlere uzatmış, saçları rüzgarda sallanıyor, vücudu eğik. “Berbat görünüyorsun!” diyor gülerek, “Saçların birbirine karışmış”. Gülüyor ve gözleri beni çok seviyor; titriyorum.

   –   Düzelteyim mi, diye soruyorum.

      Elim farkında olmadan saçlarıma gidiyor.

   –    Hayır, diyor, tabii ki düzeltme!

Avizeler çok ışıltılı. Ne yana dönsek bir dönememezlik. Yüksek, sarı duvarlar içimize kadar giriyor. Ben dışarı çıkamıyorum. Her şey çok kusursuz ve ben çok ütülüyüm. Sanki nefes alsak kırışacağız.

Bir trendeyiz. Gece başını trenin penceresinden dışarı uzatmış. Birden tek eliyle pencereye tutunup vücudunu beline kadar dışarı çıkarıyor. Sonra dönüp bedenini kollarıyla birlikte dışarı çıkarıyor ve kollarını iki yana açıyor. Gülüyor mu bağırıyor mu belli değil. Üzerinde mavi bir elbise var. Elbise uçuşuyor. Gece orkestrada çalmayı aniden bırakıp çellosuyla köşesine çekilmeden önce. Ben karımla tanışmadan çok önce. Kahkaha atıyorum. Kahkaha atmak için bir neden gerekmesinden çok çok önce.

Üstüme beton gibi çöken müzik kesilince silkiniyorum. Sönen ışıklar, bir başka müzik, pasta, alkışlar, şampanya, kahkahalar, ışıklar, bir başka müzik, dans, kahkahalar. Annemi ve çevresindeki güvenlik görevlilerini neden sonra görüyorum. Annem pasta kesildikten sonra (bu, aslında “ışıklar açıldıktan sonra” demek) akarsu gerdanlığının üzerinde olmadığını fark etmiş. Salonda bir telaş. Aslında mesele gerdanlık değil. Aile yadigarı o meşhur elmas, gerdanlığın kendisinden daha mühim. Aslında mesele elmas değil. Koskoca İlter ailesi iktidarının bilmem kaç kuşaktan annemin boynuna geçen simgesi, elmastan daha mühim. Babamın bu gece aldığı ödülden daha mühim. Zira babamın ailesi aslında babamdan daha mühim.

Müzik yine kesiliyor. Herkesten, oldukları yerde önlerine ve arkalarına bakması istenen bir anons yapılıyor. Salonda kayıp olan, küçük bir kızmış gibi. Küçük kız bulunmak istiyormuş ve biz onu bulamazsak çok kötü olacakmış gibi. Kimsenin olduğu yerden kımıldamaya cesareti yok. Bana kalırsa aslında istedikleri, kapıları kapatıp herkesin üstünü bir bir aramak. Ama bu kadar mühim insanın toplandığı bir yerde böyle bir şeyi açıkça söyleyemezler. Zaten burası her şeyin açıkça söylenebileceği bir yer olsa, bu kadar mühim insan burada toplanmış olmaz. Karım çok kaygılanmış görünüyor. Ne de olsa annemden sonra gerdanlığı teslim alacak olan kendisi.

Dışarı çıkıyorum. Onun yanına. Burası salonun “resmî” balkonu değil. Balkon olamamış bir balkon; kuytu bir aralıkta bulduğum merdivenler beni oraya çıkarıyor. Orada olduğunu baştan bilmesem bu merdivenleri hayatta bulamam. Hareket etmiyor ama geldiğimi bildiğini biliyorum. Yüzü karanlık denize dönük. Salondan anlamsız sesler geliyor. Kim bilir ne kadar zaman orada sessizce durup onu seyrediyorum. Sonra dayanamıyorum, sözcükler ağzımdan neredeyse bilmeden dökülüyor. “Gece, benimle neden evlenmedin?” diye soruyorum, isyan ederek; “Neden birden gittin? Neden?”.

Ben hiçbir şey sormamışım gibi karanlığı seyretmeye devam edeceğini biliyorum. Bu, yıllardır cevap alamadığım kim bilir kaçıncı soru.

Deniz

Ünlü bestekâr Prof. Deniz İlter anlatıyor

Yavaşça salona girdiğini benden başka kimse bilmiyor. İnsanların arasında dolaşıyor, onu benden başka kimse görmüyor.

Birini arıyor:

Beni.

Bulunmamak için sırtımı çeviriyorum. Yine de bakışlarını üzerimde hissediyorum. Sanki tam karşımda dikiliyor ve gözlerini benden hiç ayırmıyor.

Üzerinde beyaz bir elbise var. Saçları kumral, teni solgun. Dakikalarca orada durup hiç sesini çıkarmadan bana bakıyor. Nereye saklansam bu bakışlardan kurtulamıyorum. Ne tarafa dönsem karşımda. Sanki ağzı kilitli. Bu sessizlik, hesap soran gözlerini daha da ağırlaştırıyor.

Ayakları çıplak. Saçları ıslak. Sadece bana görünüyor. Beni böyle sessizce her yerde aramaya başladığında iki yaşında var yoktu. On iki yaşına gelince büyümesi birden durdu. Yıllar oldu, o on iki yaşında. Buraya bir denizden çıkıp geldi. Hangi deniz, bilmiyorum. Bilmek istemiyorum. Orada duruyor ve gözlerini benden bir an ayırmıyor. Kaçacak hiçbir yer yok. Ne tarafa dönsem karşımda. Bu salondaki kral benim ve çıplak olduğumu ondan başka kimse bilmiyor. Çıplak olduğumu haykırmıyor, ama ne tarafa dönsem karşımda. Saklanacak hiçbir yer yok.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için yazara ve  Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Nihan Kaya, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. İngiltere’de University of Essex’e bağlı Centre for Psychoanalytic Studies bölümünde Psikanaliz üzerine yüksek lisans yaptı. Yazma Cesareti kitabı, yaratıcılığı Jungçu açıdan inceleyen doktora tezine dayanmakta. Nihan Kaya 2005’ten bu yana, edebiyat ve psikoloji alanlarında Avrupa ve Amerika’nın değişik yerlerinde konferans tebliğleri sundu. Türkçe’de psikoloji içerikli romanlar, İngilizce’de edebiyat içerikli psikoloji yazıları yayınladı. Londra’da Routledge Yayınları’ndan çıkan Dreaming the Myth Onwards: Revisioning Jungian Therapy and Thought (2008) kitabındaki bölümü, yaratıcılığın neden ve nasıl aykırı olduğunu anlatıyor. Nihan Kaya’nın ikinci kitabı Çatı Katı, 2004 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Öykü Ödülü almıştır.

5 Yorum

  1. Nihan Kaya

    Sevgili Nilgün, güzel bir şeyin kutlandığı baloyu bir cenaze törenine benzetmeniz beni umutlandırdı. Zaman ve mekanın sürekli hareket halinde olduğunu söylemeniz de. Maalesef ki biraz ürkütücü; haklısınız. Lakin, hayat da öyle…
    Sevgilerimle…

    Cevapla
  2. burak

    ”Gece’nin içinde kaç tane Gece var bilmiyorum. Gözleri gibi; baktıkça oradan sonsuzluğa bakar gibi hissediyorum, her daim arkadan daha başka, daha derin bir Gece çıkıyor, birbirleri içinde çoğalıyorlar, dipsiz ve karanlık bir boşluğun eşiğinde nereye bastığımı bilmediğim, bocaladığım hissine kapılıyorum” bu metin romanın tamamına ait ipucunu barındırıyor içinde. Gece 1 kişi değil, birçok kişidir aslında. Bu çokluğu onu anlaşılmaz ve ulaşılmaz kılmaktadır.

    Cevapla
    • Nihan Kaya

      Şöyle soralım o halde Burak: Prof. Deniz İlter’in suçunun ne olduğunu bu ilk bölümden çözebiliyor musunuz? Bestekârın gizlediği şey nedir?

      Cevapla
      • Nilgün

        12 yaşında büyümesi duran kişi kim? Ayakları çıplak saçları ıslak olan kim? Kar mı?
        Bu bir cenaze töreni gibi, biraz ürkütücü.
        Zaman ve mekan karakterin varlığıyla sürekli hareket halinde. “Vücudu yavaşça kayıyor ve salonu ortadan ikiye ayırıyor gibi. Ortası, o nereye ayak bassa orası.”

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.