Kara Kediler Kem Gözler Modası Geçmiş Batıl İnançlar Kitabı – Chole Rhodes

 

“Bazılarına hâlâ inandığımız, bazılarını bir yerlerde okuduğumuz ya da işittiğimiz batıl inançların kökenlerine ilişkin eğlenceli bir araştırma… Kimin batıl inancı yoktur ki? Böyle şeylere hiç inanmadığını söyleyen, hapşırana “Çok yaşa!” demeyi ihmal etmez, tahtaya vurur, merdiven altından geçmemeye çalışır, örümceğe sinek muamelesi yapmaktan kaçınır! Kara Kediler & Kem Gözler, en yaygın batıl inançları inceliyor ve bizi insanlığın kadim ve çoğu zaman karanlık geçmişine bağlayan âdetlere, inanışlara ve pratiklere ışık tutuyor. Tarih boyunca insanların şeytanı, kötü ruhları ya da cadıları püskürtmek için ne gibi çareler bulduklarını ve kendilerini tılsımlarla nasıl donattıklarını ortaya koyuyor.”

Merdiven Altından Geçmek

 

Bu batıl inanç modern çağda en fazla riayet edilen inanışlardan biridir ve diğerleri gibi zaman içinde Katolik Kilisesi tarafından sahiplenilmiştir. Bugün batıl inanç olarak adlandırdığımız birçok inanışın kökenleri dini ibadetlerden gelir. Öte yandan Katolik Kilisesi batıl inançların günah olduğunu, tek Tanrı’ya inançtan sapma ve okült olana inanma anlamına geldiğini savunur.

Fakat merdivenin altından geçmek yerine etrafından dolaşmak, Kitabı Mukaddes’in bizzat kutsal kabul ettiği bir şeyi korumak adına yapıldığından, Katolik Kilisesi tarafından batıl inanç kategorisinin dışında bırakılmıştır. Ayakları yerde, duvara dayanmış bir merdiven bir üçgen oluşturur ve Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan Teslis’i temsil ettiğinden üçgen kutsal sayılırdı. Üçgenin merkezinden yürüyerek geçmek Teslis’i bozmaya ve Tanrı’nın kutsallığını ihlal etmekle bir tutulduğundan inançsızlık olarak görülüp günah sayıldı. Aslında üçgen sembolü Antik Mısır’dan beri yaşamın sembolü olmuş ve kutsal bir sembolü bozmanın en erken medeniyetler tarafından kadere meydan okumak anlamına geldiği düşünülmüştür. Yaşadığımız seküler çağda bile merdivenin altından geçmek, bir kova boyanın dökülebileceği ya da merdivendeki kişinin dengesini kaybederek kolaylıkla düşebileceği ihtimalleri de düşünüldüğünde, gereksiz bir risk olarak kabul edilir.

Ancak bu batıl inanca dair başka bir kaynak daha var: Ortaçağ’daki darağaçları. 1800’lerin sonlarına dek idamla infaz için “kısa ip” yöntemi kullanıldı. Mahkûm at arabasının arkasına asılır ya da boynunda celladın ilmeğiyle merdiven basamağından aşağı itilirdi ve bu tür infazlar genellikle boğulmayla sonuçlanırdı. Bir süre sonra darağaçları geliştirildi; mahkûmun boynunun kırılmasıyla daha çabuk ölmesi sağlanıyor, mahkûmların darağacına çıkabilmeleri için merdivenler dayanıyordu. Cesetler götürüldükten sonra bu merdivenler cellat tarafından yeniden kullanılıyordu. Çoğu kişi infaz edilenlerin ruhlarının merdivenin altında gezdiğine inanırdı (ne de olsa günahları cennete gitmelerine engel teşkil ediyordu), dolayısıyla bu merdivenlerin altından geçmek ya da altında durmak korkunç felaketlere davetiye çıkarmak anlamına geliyordu.

Tuz Dökmek

 

Nispeten yakın bir zamana kadar tuz insanlar için en değerli gıda maddelerinden biriydi. Tuz madenlerinin bulunduğu şehirler zenginleşir, tuz madenleri gelecekteki ticaret yollarını belirlerdi. Dondurma yöntemi henüz icat edilmediğinden gıda maddeleri tuz sayesinde bozulmadan saklanırdı, dolayısıyla yaşam tuza bağlıydı. Tuz, kaya tuzu çıkarmak için gerekli makinalı tekniklerin ya da tuzlu suyu buharlaştırarak yeterli miktarlarda deniz tuzu elde etme yollarının olmadığı zamanlarda pahalı ve tedarik edilmesi güç bir maddeydi. Tüm bunlar tuzu döküp ziyan etmenin şanssızlık olduğu anlamına geliyordu. Bugünkü davranışlarımıza hâlâ etki eden çok sayıda başka batıl inançta söz konusu olduğu üzere, şeytani güçlere karşı duyulan korkular, aksi takdirde basit bir talihsizlik olarak görülebilecek şeylere karşı tepkilerimizi şekillendirmiştir.

Tuz, antik Yunan ve Roma dini ayinlerinde kullanılırdı ve hâlâ Katolik Kilisesi’nde kutsal su yapımında kullanılmaktadır. Dolayısıyla tuzu döküp saçmak şeytani bir hareket olarak kabul edilirdi. Bazılarına göre bu kavram, Leonardo da Vinci’nin başyapıtı Son Akşam Yemeği’nde resmedildiği üzere, havari Yahuda’nın (İskariyot) yemek sırasında tuzluğu devirmesiyle güçlenmiştir. Ortaçağ’da Şeytan’ın insanın sol omzunun ardında, üstüne atılmak için hazırda beklediğine inanılırdı, bu inanıştan hareketle tuzu döker dökmez bir çimdik tuzu sol omzundan geriye atma geleneği doğmuştur. Böylece Şeytan’ın yüzüne gelen tuz, bela çıkarmasına engel olacaktı.

Norveç’te dökülen tuzun miktarı ne kadar çok olursa, tüm tanecikleri eritip yok edecek kadar gözyaşı döküleceğinden, başa gelecek şanssızlığın da o kadar büyük olacağına inanılırdı. Türki devletlerde ise eski inanışlara göre her insanın sağ omzunda ak, sol omzunda kara bir melek yaşardı; kara meleğin gözüne atılan bir çimdik tuz onun gelecekteki kötülük planlarına engel olabilirdi.

4

Kem Göz / Nazar

 

Nazarın gücüne olan inancın kökenleri en erken medeniyetlere dek uzanır ve Aristofanes, Plutarkos ve Yaşlı Plinius dahil, antik Yunan ve Romalı şair ve filozoflar yazılarında nazara sıkça gönderme yapılır. Basitçe söyleyecek olursak, bazen kıskanç ruhlar olarak da tasvir edilen kemgözlü kişilerin, kıskanarak baktıkları kişilere, genellikle istemeden de olsa, büyü yapabileceklerine inanılır. Kemgöz genellikle başkasının iyi talihine gıpta eden kişide peyda olur. Kemgözlü kişilerden Kutsal Kitap’ta da bahsedilir: “Kötü [kem] gözlü adamın ekmeğinden yeme, onun çerezlerini de canın çekmesin.” (Süleyman’ın Meselleri 23:6)

Nazarın etkileri kültürlere göre ufak tefek farklılıklar gösterir. Geç Dönem Amerikan Folkloru ve Nazar Uzmanı Alan Dundes’a göre kemgözlerin gücüne olan inanışın Ortadoğu, Afrika ve Avrupa’ya –özellikle Akdeniz bölgesine– yayılmasına (nazarı önlemek için birçok farklı yöntem kullanılmasına) rağmen nazar değmiş kişinin başına gelen korkutucu etkiler genellikle aynıdır: kusma, zayıf düşme ya da kuruyup kırışma gibi, bazen ölümle sonuçlanan, susuz kalmaya bağlı hastalıklar.

Belki de güzellikleri ve masumiyetleriyle kıskanç bakışları üzerlerine çekmeleri ihtimali yüksek olduğundan, nazardan en fazla küçük çocukların etkileneceğine inanılır. Çocuğun güzelliğini övmenin de nazarı çağırdığı düşünülür. Bu nedenle nazarın gücüne inanan birçok ülkede bir çocuğu övdükten sonra hemen ardından ona dokunarak laneti kaldırmak âdettendir. Bangladeş’teki genç kız anneleri, güzelliğiyle başkalarının kıskanç bakışlarını üstüne çekme ihtimali yüksek olan kızlarının kulaklarının arkasına kalemle siyah bir işaret koyarak nazarın kötü etkilerini def etmeye çalışırlar. Ortadoğu ve bazı Akdeniz ülkelerinde, kemgözlerin zararlarını savuşturma amacıyla, içinde mavi göz olan cam nazarlıklar takıların içine yerleştirilir ya da kapılara asılır. Bu ülkelerde mavi göz, yerel halk arasında pek rastlanmadığından, kötülüğü simgeler. Ve bu inanış büyük ihtimalle, bu bölgelerde çocukların fotoğrafını çekme ya da onları övmenin hoş karşılanmadığını bir türlü fark edemeyen mavi gözlü turistler yüzünden yerleşmiştir.

Yahudi geleneğinde çocuklar kemgözlerden bileklerine bağlanmış kırmızı bir iplik parçasıyla korunurlar. İtalya’da nazarın erkekleri de etkilediğine ve iktidarsızlığa sebep olduğuna inanılır; nazara parmakları kıvırarak boynuz gibi yapılan bir el hareketiyle karşı konulur. Bugünlerde, bu türden önlemlerin genellikle etkili olduğu kabul edilir, ama geçmiş zamanlarda çocuklarda dehidrasyona bağlı rahatsızlıkların yaygın olması, kemgözün birçok ölümle ilişkilendirilmesi anlamına geliyordu.

Ay Işığı

 

Geceleri gökyüzünün en parlak ve dünyaya en yakın gökcismi olan ay ilk medeniyetlerden bu yana insanoğlunu etkisi altında tutmuştur.

Antik çağlarda insanlar Ay’ın gezegenimizdeki sular üstünde yerçekimi kuvvetine sahip olduğundan habersiz olsalar da Ay’ın yeryüzündeki suları kontrol ettiğine; sadece okyanusların değil, insan bedenindeki suyun da Ay’ın etkisi altında olduğuna inanıyorlardı. Latince lunaticus kelimesinden gelen İngilizce lunatic sözcüğü “kaçık/ deli” anlamına gelir. Bu sözcük dolunayın geçici olarak delirttiği kişileri betimlemek için kullanılırdı ve İngilizcede 14. yüzyılın başından beri kullanımdaydı. 1393’te William Langland alegorik şiiri Piers Plowman’da, “üşütük aylaklara ve miskinlere dair” diyerek ayın safhalarına göre delirenlere gönderme yapıyordu.
Nörolojinin beynin karmaşık işleyişine henüz ışık tutmadığı zamanlarda, epilepsi gibi beyin hastalıklarından mustarip kişilerin Ay’ın büyüyüp küçülmesinden kaynaklanan bir delilikten etkilendiklerine inanılırdı. Bu inanıştan ayın gücüne dair güçlü hurafeler doğdu: Ay ışığında uyumanın deliliğe ya da “gece körlüğüne” yol açacağına inanılır; bu nedenle dolunay zamanlarında perdeler sımsıkı kapatılırdı. Ayın aynadaki yansımasına bakmak ya da dolunaya uzun süre gözleri dikmek de tehlikeli sayılırdı. Ortaçağ’da bu inanışlar, kurt adamlar ve vampirlerle ilgili öykülerin ayın tesirlerine dair genel korkuyu besleyecek şekilde şeytanın şüphe götürmez güçleriyle birleşmesiyle daha da yerleşti. Açıklanamayan tüm davranışlar ayın güçlerine bağlanıyordu: Shakespeare, eseri Othello’da “Kabahat hep ayın yolunu şaşırmasında” diyordu. “Her zamankinden daha fazla yaklaşıp dünyaya, aklını başından aldı insanların.”

Bazılarımız hâlâ türlü tuhaflıkların sebebi olarak dolunayı suçlar. Dolunayın intihar, hastane ve suç vakalarında artışla bağlantılı olduğu kabul edilir. Bunu kanıtlayacak bilimsel bir veri olmamasına rağmen polisler dolunay zamanı saldırgan davranışlarda bir artış olduğunu bildirmekte, bazı İngiliz polis kuvvetleri bu ani artışla başa çıkmak için ekstra polis memuru kullanmaktadır.

Ayna Kırılması

 

Ayna kırmanın yedi yıl boyunca kötü şans getireceğine dair yaygın inancın kökenleri 18. yüzyıla dek uzanır. Fakat ayna kıranın ölüm ya da başka bir uğursuzlukla karşılaşacağı inancı daha da eskilere dayanır. Romalılar, antik Yunanlar, Çinliler, Afrikalılar ve Kızılderililer aynaya bakarken insanın ruhunun yansıyan görüntüsüne geçtiğine inanırlardı. Ayna zarar görürse içindeki ruh da etkilenirdi. İngiliz antikacı John Brand 1777’de yayımlanan Observations on the popular antiquities of Great Britain adlı eserinde “Ayna kırılması son derece talihsiz bir kaza olarak kabul edilir. Aynalar geçmişte büyücüler tarafından batıl ve şeytani işlerde kullanılıyordu; ayna bir tür kehanet aracıydı.”

Birçok batıl kötü talih alameti gibi, ayna kırmanın da tam olarak nasıl bir uğursuzluk getireceği zamanla belirlendi. Alfred, Lord Tennyson 1842’de “Lady of Shalot” [Shalottlu Hanımefendi] adlı şiirinde “Ayna birden boydan boya kırılıverdi, ‘Felaket çöküyor’ diye haykırdı Shalottlu Hanımefendi” yazdı.

1800’lü yılların sonlarına gelindiğinde kırılan ayna ailede bir ölüm olacağı ya da bir arkadaşın vefat edeceğini anlamına geliyordu. Yedi yıl sürecek uğursuzluğa ilk yazılı atıf 1851 yılında belirdi. Böylesine net bir sürenin belirlenmesinin kaynağı belirsizdir; ama Romalıların insan bedeninin kendini her yedi yılda bir yenilediği inancıyla bağlantılı olabilir ve belki de bu yenilenme sürecinin ruh açısından da temiz bir sayfa açacağı düşünülmüştür.

Günümüzde hâlâ kırılan aynanın getireceği uğursuzluktan korksak da pek azımız kırılan parçaları süpürmek ve olanları kimsenin görmediğini ummak dışında bir şeyler yaparız. Halbuki atalarımız gelecek felaketi frenlemek için bir dizi ritüele başvururlardı: Kimi içinde tutsak kalmış ruhu serbest bırakmak için cam parçalarını ezerek toz haline getirir, kimi ise kırıkları bir sonraki dolunayın ışığında ağacın altına gömerdi. Ve Amerika’da köle olarak çalıştırılan Afrikalıların uğursuzluğun kırık cam parçaların güneye akan bir ırmağa atılmasıyla def edileceğine inandıkları söylenir.

*Bu okuma parçasının yayını için Doğan Kitap’a çok teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.