Karain – Joseph Conrad


“Karain, Conrad’ın en büyük, en görkemli ve en içsel öyküsü olmayabilir ama yine de Conrad’ın yazını içinde tartışılmaz bir önemi vardır. Conrad, yazdığı deniz, denizcilik ve donanma temalı öykü ve romanları ile tanınmış ve hayal gücü ile ünlenmiş büyük bir yazardır. Tüm bu macera öykülerinin yanında, ayrıntılarının derinliği ve zenginliği, dilsel olarak çizilmiş portrelerinin gücü ve bir bütün olarak insanlığı kavrayışıyla, Conrad, kendi döneminin en büyük yazarlarından biri kabul edilmiştir. Karain, on dokuzuncu yüzyılın son dönemlerinde bir gemi reisidir. Kendisine adeta tapılan ve adamlarının gönüllüce kölelik ettikleri bir gemi kaptanıdır o. Yıkılan imparatorlukları, kölelik düzenindeki geri dönüşsüz değişmeleri, kendi hayatındaki izlerle takip etmeye başlar mecburen. Onun ilişkilerini yönetişi, anlaşılabilir tavırları ve özellikle de yazarın döneme ait yorumlarıyla Karain, Conrad’ın kaleminden çıkma müthiş bir macera olduğu gibi, aynı zamanda o döneme ait önemli bir kayıttır da. Evden uzak kalmayı, kimse Conrad’dan daha iyi anlatamamıştır…” 
Karain’ romanından bir okuma parçası yayımlıyoruz…

 

Onu, korumasız günlerde, hayatlarımızı ve mallarımızı elimizde tutmaktan hoşlandığımız zamanda tanıdık. Sanıyorum şimdi hiçbirimizin bir malı yok ve duyduğuma göre çoğu kişi dikkatsiz bir şekilde hayatını kaybetmiş. Fakat, eminim ki, hayatta kalanların bazıları gazetelerin sahte dürüstlüğüne karşılık Doğu Archipelago’da çıkan çeşitli yerel ayaklanmaları göremeyecek kadar duyarsız değillerdir. O kısa paragrafların satır aralarında güneş ışığı adeta parıldıyor; güneş ışığı ve suyun pırıltısının muhteşem buluşması var orada. Garip bir isim, anıları canlandırıyor; kelimeler, günün dumanlı havasını güçlükle soluyor. Hemencecik fark edilen ve ortamın kokulu havasını delip geçen de işte o güç. Sanki ülke, eski akşamların yıldız ışıklarını soluyarak esiyor. Bir işaret ateşi kasvetli bir uçurumun tepesinde bir mücevher gibi parıldıyor. Uçsuz bucaksız ormanların emektar bekçileri olan büyük ağaçlar tetikte ve sessizce açık denizin uyuyan uzantısı üzerinde nöbet tutuyorlar. Boş sahilde bir dizi beyaz köpüklü dalganın gürültüsü duyuluyor. Sığ su, kayalıklara çarpıp köpürüyor ve sakin öğle saatinde dağınık, küçük yeşil adacıklar, çelik kalkan üzerindeki bir avuç dolusu zümrüt gibi suyun yüzeyinde duruyorlar.

Yüzler de var. Karanlık, saldırgan ve gülümseyen yüzler. Çıplak ayaklı, iyi silahlanmış, sessiz, samimi ve korkusuz adam yüzleri. Süs eşyaları, rengarenk eteklikleri, kırmızı sarıkları, beyaz ceketleri, nakış işleri; kılıçlarının parıltısı, altın yüzükleri, cazibeleri, kollukları, mızrakları ve sapları süslü silahlarıyla uskunamızın uzun, dar güvertesine acımasız bir sürü halinde akın ediyorlar. Özgür duruşları, kararlı gözleri, sakin bir havaları var ve onların yumuşak seslerini duyuyoruz. Savaşlardan, yolculuklarından ve kaçışlarından söz ediyorlar. Soğukkanlılıkla övünüyorlar; sessizce şaka yapıyorlar. Bazen kibar mırıldanmalarla kendi kahramanlıklarını, bizim cömertliğimizi göklere çıkarıyorlar ya da sadık bir hevesle yöneticilerinin erdemlerini kutluyorlar. Yüzleri, gözleri, sesleri hatırlıyoruz. İpek ve metalin parıltısını, mırıldanan kıpırdamaları yeniden görüyoruz. Pırıl pırıl, şenlikli ve savaşçı. Dost canlısı kısa bir kavrayıştan sonra tekrar oluklu kabzada dinlenmeye çekilen o kahverengi ellerin dokunuşunu hissedebiliyoruz sanki. Onlar Karain’in adamlarıydı: Sadık bir yandaş grubu. Hepsi onun bir sözüne bakıyor, düşüncelerini onun gözünde okuyorlardı. O, kayıtsız bir şekilde yaşam ve ölüm hakkında mırıldanıyor ve adamları da onun sözlerini kaderin bir hediyesi gibi alçakgönüllülükle dinliyorlardı. Hepsi özgür insanlar olmalarına rağmen onunla konuşurken ona “senin köleniz” diye hitap ediyorlardı. Sessizliğin koruması altında yürüyormuş gibi, o geçerken sesler susuyordu. Korku ve merakla karışık fısıltılar onu takip ediyordu. Ona, “savaş reisimiz” diyorlardı. Dar bir ovadaki üç köyün efendisiydi. Dünyada önemi olmayan bir yerin efendisi. Fethedilmiş, yeni ay biçiminde, tepeler ve deniz arasına kimsenin bilmediği bir yerin efendisi.

Karain, koyun ortasına demir atmış olan uskunamızın güvertesinden yapmacık bir hareketle kolunu sallayarak arazisinin çentikli ana hatlarını gösterdi. Yaptığı hareket sınırlarını zorluyor gibiydi ve kolunu o kadar geniş açtı ki sanki koluyla gökyüzü bir bütün olmuş gibi gözüktü. Ve gerçekten, denizle bir tarafı kapatılmış ve kara tarafından da yüksek dağlarla çevrelenmiş olan bu yerin bir komşusunun olabileceği ihtimaline inanmak zordu. Sakindi, eksiksizdi, gizemliydi ve yalnız olmanın getirdiği zorluklarla savaşan gizli ve aklı karıştıramayacak kadar boş gözüken hayatlarla doluydu. Bize, anıları, pişmanlıkları ve umutları olmayan bir ülke, geceleyin kimsenin hayatta kalamayacağı ve her gün doğumunun, şaşırtıcı bir olaymış gibi, dünden ve bugünden bağlantısız olduğu bir yer gibi gelmişti.

Karain, elini arazinin üzerinde gezdirdi. “Hepsi benim!” dedi ve asasıyla güverteye vurdu. Asanın altın başı kayan bir yıldız gibi parladı. Onun hemen arkasında duran ve etraftaki bütün Malayların içerisinde zengin, nakış işlemeli siyah ceket giyen tek kişi olan sessiz, yaşlı bir ihtiyar, efendisinin yaptığı hareketi bakışlarıyla takip etmedi. Gözkapaklarını bile kaldırmadı. Efendisinin arkasında başını eğdi ve kıpırdamadan gümüş kınının içindeki uzun ağızlı kabzayı sağ omzunun üzerine kaldırdı. Orada görev icabı bulunuyordu; fakat meraklı değildi. Yorgun görünüyordu ama bu, yaşından değil; varlığının sırrını bilmekten kaynaklanıyordu. Ciddi ve gururlu olan Karain’in yüce bir duruşu vardı ve sakince nefes alıyordu. Bu bizim ilk ziyaretimizdi ve merakla bakıyorduk.

Koy, yoğun ışığın dipsiz bir çukurunu andırıyordu. Suyun dairesel yüzeyi parlak gökyüzünü yansıtıyor ve onu çevreleyen kıyı, saydam mavilik boşluğunda yüzen anlaşılması güç bir dünya yuvarlağı yaratıyordu. Kurak ve mor tepeler ağır bir biçimde gökyüzüne yükseliyordu. Zirveleri, havaya yükselen buhar misali renkli bir titremeyle soluyor gibi gözüküyordu. Dik tarafları, yeşil, dar vadilerle çizgilenmişti. Eteklerinde pirinç tarlaları, ekilmiş araziler ve sarı kumlar yatıyordu. Sel yatağı, yere düşmüş bir iplik gibi dolanıyordu. Meyve ağaçları köyleri işaret ediyordu. İnce palmiye ağaçları, sallanan başlarını yüksek olmayan evlerin üzerine çevirmişti. Palmiye ağacı yapraklarının üzerleri, ağaç gövdelerinin karanlık sütunları arkasında, altın çatılar gibi uzakta parlıyordu. Hareketli ve hemen ortadan kaybolan cisimler geçiyordu. Ateşin dumanları çiçek açan çalılıkların üzerinde dimdik yükseliyordu. Kırılmış çizgiler halinde tarlaların arasından geçen bambu çitler parıldıyordu. Aniden kıyıdan gelen bir çığlık sesi, o uzaklıkta, hüzünlüymüş gibi duyuldu ve güneş ışığı sağanağında zapt edilmiş gibi aniden kesildi. Hafif bir esinti, çarşaf gibi olan suyun yüzeyinde, karanlıkta parladı; yüzlerimize dokundu ve kaybolup gitti. Hiçbir şey kımıldamıyordu. Güneş, renklerin ve durgunluğun karanlık boşluğunda aniden parladı.

Bu topraklar, kendi rolü için görkemli bir şekilde giyindiği bir sahneydi. Benzersiz bir ağırbaşlılıkla kasıla kasıla yürüyor; muhteşem bir güneş ışığının titreyen sesi üzerinde bir hareket ya da şarkı gibi kahramanca bir şeyin olacağının işaretini veriyordu. Karain görkemli ve rahatsız ediciydi; çünkü bu korkunç boşluğun derinliğinde bu kadar detaylı bir yüzün saklanacak kadar değerli olabileceğini hayal etmek güçtü. Maske takmıyordu; çünkü içi hayat doluydu ve maske cansız bir varlıktı. Fakat o, kendini gerekli bir şeymiş gibi, bir oyuncu, saldırganca giyinmiş bir insan gibi gösteriyordu. En küçük hareketleri bile önceden düşünülmüş ve beklenmedikti. Konuşması ağır, cümleleri imalı ve birbirine dolanmış süsleme deseni gibi ağdalıydı. Ona karşı kutsal bir saygıyla, saygısız Batının ancak tahttaki hükümdarlara göstereceği bir saygıyla, davranıyorlardı. Ve o, bu derin saygıyı, sadece sahnenin önündeki ışıkların arkasında ve yoğun hataların olduğu bazı üzücü durumlarda görülen güçlü bir ağırbaşlılıkla kabul ediyordu. Onun kim olduğunu hatırlamak neredeyse imkânsız gibiydi. Güvenliğinden emin olduğumuz zaman yöre halkıyla, silah ve cephane kaçakçılığı yapabileceğimiz, Mindanao’nun her şeyden uzak bir köşesinde önemsiz bir reis. Batmak üzere olan bir İspanyol savaş gemisi birden canlanıp bizi zora soktuğunda biz de koya girmiştik. Bu yer, her şeye burnunu sokan o dünyaya o kadar uzak duruyordu ki… Ve ayrıca o zamanlarda diplomatik yoldan itiraz bile edemeden yabancı bir yerde asılma olasılığına bile sevinçli bir soğukkanlılıkla bakabilecek kadar hayal gücümüz vardı. Karain’e gelince, başarısızlık ve ölüm kimseye dokunmadıkça ona da bir şey olamazdı; çünkü kalitesi, kesin başarıyla giydirilmiş gibiydi. Orada çok etkili ve çok önemli görünüyordu. Deprem kadar kısa herhangi bir şey tarafından yıkılabilecek ülkesi ve insanları için hayati önem taşıyan bir konumdaydı O, ırkını, ülkesini, coşkulu hayatın doğal güçlerini ve tropikal doğasını bir araya getirmişti. O, ülkesinin gücüne, etkisine sahipti ve bununla beraber tehlike tohumunu da içinde taşıyordu.

Birçok başarılı ziyaretimiz sonucu Karain’in ülkesini çok iyi öğrendik: Tepelerin mor yarım dairelerini, evlere yaslanmış zayıf ağaçları, sarı kumları, derin vadilerin uzanan yeşilliğini… Bunların hepsi kaba ve karışık renklere sahipti. Sahiplenme güdüsü çok fazlaydı. Boyanmış bir manzaranın şüpheci hareketsizliği vardı her yerde ve bütün bunlar başarıyla oynadığı şaşırtıcı rolü öyle mükemmel bir şekilde tamamlıyordu ki bu harika manzara dünyanın geri kalan kısmına kapılarını kapatmış gibiydi. Dışarıda hiçbir şey olamazdı. Sanki dünya hızla dönerken yüzeyindeki bu kırıntıyı uzayda tek başına bırakmış gibiydi. Karain, güneş ışığı hariç, her şeyden tam anlamıyla kopmuş gibiydi ve sanki her şey sadece onun için yapılmış gibi görünüyordu. Bir keresinde tepelerin diğer tarafında ne olduğunu sorduğumuzda anlamlı bir gülümsemeyle, “Dostlar ve düşmanlar. Bir sürü düşman. Yoksa niye sizin tüfeklerinizi ve barutunuzu satın alalım ki?” demişti. O, her zaman böyleydi: Kelimeleri ince eleyip sık dokurdu; gizemliliği ve kesinliği içtenlikle oynardı. “Dostlar ve düşmanlar.” Başka hiçbir şey yoktu. Gözle görülemezdi ve çok genişti. Dünya elinin altından kayıp gitmişti ve o, bir avuç insanla, yarışan gölgeler gibi sessiz bir kargaşayla çevrelenmiş, duruyordu. Kesinlikle dışarıdan hiçbir ses gelmiyordu. “Dostlar ve düşmanlar!” dedi önce; “Ve anılar” diye de ekleyebilirdi; yani en azından kendi açsından bakılacak olursa. Fakat bu ayrıntıyı atladı. Gerçi bu sonradan açığa çıktı; fakat günlük gösteriden sonra; kanatların altında ve ışıklarla. Bu arada o, sahneyi, acımasız bir ciddiyetle doldurdu. On yıl kadar önce insanlarına, yönlerini şaşırmış bir sürü Bugis’e, önderlik edip onlarla koyu fethetmişti ve şimdi onun görkemli önderliği altında geçmişi unutmuşlar ve gelecek için olan bütün kaygılarını silmişlerdi. Karain onlara, aynı sakin tavrı ve sesiyle, bilgelik, öğüt, ödül, ceza, yaşam ya da ölüm vermişti. Tarımdan ve savaştan, silahların kalitesinden ve tekne yapma sanatından anlıyordu. Kalbini gizleyebiliyordu; tahammül gücü yüksekti; daha uzak mesafeye kadar yüzebiliyor ve herkesten daha iyi kano kullanıyordu; daha isabetli ateş ediyor ve bildiğim kadarıyla kendi soyundan gelen herkesten daha iyi pazarlık yapıyordu. O bir deniz maceraperesti, bir yönetici, toplumdan dışlanmış biri ve benim çok iyi arkadaşımdı. Ona ayakta savaşırken gerçekleşen çabuk bir ölüm diliyorum; güneş ışığı altında bir ölüm; çünkü o, vicdan azabını ve gücü tanıyordu ve zaten hiç kimse hayattan bundan daha fazlasını bekleyemezdi. Sahnenin yanılsamalarına benzersiz bir bağlılıkla Karain, sahne ışıklarına aşıkmış gibi, bazı günler bize göründü ve gün batımında gece inen perde misali onun üzerine hızla indi. Tepeler açık havaya yükselen kara gölgeler haline geldiler. Onların üzerinde parlayan yıldızların karmaşası bir hareketle durdurulmuş sinirli bir kargaşayı andırıyordu. Sesler kesildi, insanlar uyudu, şekiller kayboldu ve sadece evrenin gerçeği kaldı geriye: Harika bir karanlık ve donuk ışıklar.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.