Karen Joy Fowler – Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik

 

“Cook ailesiyle tanışın! Birbirini çok seven ama kusurlu insanlardan oluşan bir aile… Anlatıcımız Rosemary Cook’un çocukken yaptığı en iyi şey konuşmakmış. O altı yaşındayken korkunç bir olay olmuş, o kadar korkunç ki, Rosemary’yi sessizleştirmiş ve ailesini mahvetmiş. Şimdi, onun hayran olduğu ağabeyi bir terörist olarak FBI tarafından aranıyor. Hayat dolu bir kadın olan annesi artık bir hayalete dönüşmüş durumda; akıllı ve buyurgan babası ise kara kara düşünen, mesafeli bir adam. Ya Rosemary’nin sevgili kız kardeşi, yaptığı her yaramazlıktaki suç ortağı Fern? Onun kaderiyse, ailesinin asla hayal edemeyeceği kadar korkunç!” Hepimiz Tamamen Kendimizi Kaybettik romanından bir bölüm yayımlıyoruz.

 

Şİmdİ senelerden 1979. Keçi Yılı. Toprak Keçi.

Şunları hatırlıyor olabilirsiniz. Margaret Thatcher başbakan seçilmişti. Idi Amin Uganda’dan kaçmıştı. Jimmy Carter kısa süre sonra İran rehine krizi ile karşı karşıya kalacaktı. Bu arada, bir bataklık tavşanının saldırısına uğrayan ilk ve son başkandı. Adamcağızın başı dertten kurtulmuyordu.

O sırada fark etmemiş olabileceğiniz bazı şeyler de şunlar. İsrail ile Mısır’ın barış anlaşması imzaladığı sene Sahra Çölü’nde yarım saat boyunca kar yağdı. Hayvanları Koruma Derneği kuruldu. Magdalen Adaları’nda, Sea Shepherd’ın sekiz mürettebatı binden fazla fok yavrusuna zararsız ama kalıcı kırmızı boya püskürttü. Bu boya yavruların kürklerini lekelemek ve onları avcılardan korumak içindi. Eylemciler tutuklandı ve kusursuz bir Orwellvari ikiyüzlülükle, Fok Koruma Kanunu’nu ihlal etmekle suçlandılar.

Sister Sledge’ın “We Are Family” şarkısı radyoda yayınlanıyordu, The Dukes of Hazzard ise televizyonda. Breaking Away sinemalardaydı ve Bloomington Indiana gündeme girmeye hazırdı.

Bütün bunların, o sırada farkında olduğum tek kısmı Breaking Away idi. 1979’da beş yaşındaydım ve kendi sorunlarım vardı. Ama Bloomington o kadar heyecanlıydı işte, acılı çocuklar bile Hollywood’un kor beyaz sıcağından kaçamıyordu.

Babam olsa, Jean Piaget’nin araştırmalarına göre o yaşta bilişsel düşünüş ve duygusal gelişim açısından işlemsellik öncesi evrede olduğumu da belirtmemi isterdi kuşkusuz. Şimdiki, daha olgun bakış açımdan bakarak, olaylara o sırada var olmayan mantıksal bir çerçeve dayattığımı anlamanızı isterdi. İşlemsellik öncesi evrede duygular bölünmüş ve aşırıdır.

Belirtmişim sayın.

Bazen bölünmüş ve aşırı, tam da hissedilmesi gereken duygulardır. İşleri basitleştirelim ve hikâyemin bu noktasında, tüm ailemin büyük küçük hepimizin gerçekten, gerçekten ama gerçekten üzgün olduğu konusunda hemfikir olalım.

Trambolinden küçük mavi eve yaptığım uzun yürüyüşün ertesi gün babam geldi. Babaannemle dedem onu arayıp beni almasını istemişti ama kimse bunu bana söylememişti. Ben hâlâ annemle babamın beni verdiklerini sanıyordum ama babaannemle dedeme değil, onlar beni istemiyorlardı. Şimdi nereye gidecektim? Beni kim sevecekti? Olabildiğince kibar bir biçimde ağladım, çünkü babam ağlamamdan hoşlanmazdı ve ben hâlâ umutluydum. Ama kimse benim kahramanca kibarlık gösterime aldırış etmedi ve babam gözyaşlarımı fark etmiş bile görünmedi. Benden vazgeçtiği açıktı.

Beni odadan çıkardılar, alçak, uğursuz seslerle uzun uzun konuştular, çantam toplandıktan, ben arabanın arka koltuğuna oturtulduktan ve araba yola çıktıktan sonra bile, hâlâ babamın beni eve mi götürdüğünü bilmiyordum. Böylesi daha iyiydi, çünkü babam beni eve götürmüyordu.

Çocukken, mutsuz olaylardan uyuyarak kaçmayı seçerdim. O zaman da aynısını yaptım, uyandığım zaman yabancı bir odadaydım. Pek çok açıdan, bu odadaki en tuhaf şeyler, tuhaf olmayanlardı. Şifonyerim pencerenin dibindeydi. Yatak benim yatağımdı, üzerimdeki yorgan, babaannemin eskiden, henüz beni severken benim için elleriyle diktiği, baştan ayağa ayçiçekleri işlenmiş yorgan, benimdi. Ama çekmecelerin hepsi boştu ve yorganın altında, şilte çıplaktı.

Pencerenin yanında kutulardan yapılmış bir kale vardı, kutulardan bir tanesi bira kasasıydı, tutma deliklerinden içindeki Vahşi Şeyler Ülkesinde kitabımı ve üzerindeki yumurta biçiminde Hershey’s Kiss şekeri lekesini görebiliyordum. Bir kutuya tırmanıp dışarı baktım, elma ağacı, ahır ve tozlu çayırlar olmadığını gördüm. Bunun yerine, çift camlı pencerelerin ardındaki sislerin içinde bir yabancının arka bahçesi, bir mangal, paslı salıncaklar, bakımlı bir sebze bahçesi yüzüyordu, domatesler kızarıyordu, bezelyeler şişmandı. Eskiden yaşadığım çiftlik evinde bu tür sebzeler daha bitkisinin üzerinde olgunlaşmadan toplanmış, yenmiş ya da atılmış olurdu.

Eskiden yaşadığım çiftlik evi homurdanır, ıslık çalar, haykırırdı; her zaman piyano çalan, çamaşır makinesi çalıştıran, yataklarda hoplayan, tencere tava çalan ya da herkesin sessiz olmasını, çünkü telefonda konuşmaya çalıştığını bağıran biri olurdu. Bu ev ise hülyalı bir sessizliğe gömülmüştü.

O sırada ne düşündüğümü bilmiyorum, belki artık burada yalnız yaşayacağımı düşündüm. Her ne düşündüysem, ağlaya ağlaya yatağa döndüm ve uyudum. Tüm umutlarıma rağmen, aynı yerde, aynı gözyaşlarıyla uyandım, çaresizce anneme seslendim.

Annem yerine babam geldi, beni kucağına alıp sarıldı. “Şşş,” dedi. “Annen yan odada uyuyor. Korktun mu? Çok üzgünüm. Bu bizim yeni evimiz. Burası da yeni odan.”

“Herkes burada, benimle birlikte mi yaşayacak?” diye sordum, hâlâ umutlanamayacak kadar ihtiyatlı bir şekilde, babamın onu çimdiklemişim gibi irkildiğini hissettim.

Beni yere bıraktı. “Yeni odanın ne kadar büyük olduğunu gördün mü? Bence burada çok mutlu olacağız. Biraz çevreye bakın, evlat. Keşfet. Yalnız, annenin odasına girme,” dedi, hemen yandaki odanın kapısını göstererek.

Eski evimizin zemini yaralı ahşap ya da linolyum kaplıydı, aceleniz varken bir paspas ve bir kova suyla çabucak temizleyebileceğiniz malzemeler. Bu evde, gümüş rengi sert halı yeni odamdan kesintisizce koridora uzanıyordu. Burada çoraplarımla kayamayacaktım. Bu halıda skuterime binemeyecektim.

Üst kat, benim yatak odam, annemle babamın yatak odası, babamın çalışma odasıyla (kara tahta duvara yaslanmıştı bile), mavi bir küveti olan, duş perdeleri bulunmayan bir banyodan oluşuyordu. Yeni odam çiftlik evindeki küçük parlak odacıktan daha büyük olabilirdi ama evin kendisinin daha küçük olduğunu görebiliyordum. Ya da belki, beş yaşındayken göremiyordum. Piaget’ye sorun.

Aşağıda, seramik kaplı şöminesiyle bir oturma odası, kahvaltı masamızın yerleştirilmiş olduğu bir mutfak, küveti olmayan ama duşu olan küçük bir banyo, onun yanında, ağabeyimin odası vardı ama ağabeyimin yatağına battaniye örtmemişlerdi, çünkü o gece öğrendiğim gibi, yeni eve girmeyi reddediyordu, bunun yerine en iyi arkadaşı Marco’yla kalmaya gitmişti, onun orada kalmasına izin verdikleri sürece de dönmeyecekti.

Ağabeyimle benim aramdaki fark işte bu; ben hep gitmeye zorlanmaktan korkuyordum, o hep gidiyordu.

Bütün odalarda kutular vardı ve hemen hiçbiri açılmamıştı. Duvarlarda hiçbir şey yoktu, raflar boştu. Mutfakta birkaç tabak vardı ama blender’dan, ekmek kızartma makinesinden ve ekmek makinesinden iz yoktu.

On sekiz yaşıma kadar yaşayacağım evde ilk kez dolaşırken neler olduğunu tahmin etmeye başladım. İhtisas öğrencilerinin çalışabileceği hiçbir yer yoktu. Aradım aradım, yukarı kata çıktım, tekrar aşağı indim ama yalnızca üç yatak odası bulabildim. Biri ağabeyimindi. Biri annemle babamındı. Biri benimdi. Beni vermemişlerdi.

Başkasını vermişlerdi.

Ünİversİte ve yepyenİ bİr başlangıç için Bloomington’dan ayrılırken, kız kardeşim Fern’den kimseye ama kimseye bahsetmeme kararı almıştım. Üniversite senelerinde ondan hiç bahsetmedim ve onu nadiren düşündüm. Biri ailemi sorsa, bir annemle bir babam olduğunu, hâlâ evli olduklarını, ağabeyimin çok yolculuk yaptığını itiraf ediyordum. Fern’den bahsetmemek ilk önce bir karardı, sonra bir alışkanlığa dönüştü, şimdi bile bozulması zor ve acılı bir alışkanlık. Çok zaman geçmesine rağmen, şimdi, 2012’de bile birinin konuyu açmasına dayanamıyorum. Alıştıra alıştıra açılması lazım. Ne zaman açılacağını benim seçmem lazım.

O hayatımdan çıktığında yalnızca beş yaşında olmama rağmen onu hatırlıyorum. Hem de çok iyi hatırlıyorum; kokusunu, dokunuşunu hatırlıyorum; yüzüne, kulaklarına, çenesine, gözlerine dair dağınık imgeler hatırlıyorum. Kollarına, ayaklarına, parmaklarına. Ama onu bütün olarak hatırlamıyorum; Lowell’in hatırladığı gibi değil.

Lowell ağabeyimin gerçek adı. Annemle babam lisedeyken, yaz bilim kampında Arizona’daki Lowell Rasathane’sinde tanışmışlar. “Ben gökyüzünü görmeye gelmiştim,” derdi hep babam. “Ama yıldızlar onun gözlerindeydi,” beni aynı anda hem memnun eden, hem utandıran bir cümle. Âşık genç inekler.

Lowell gibi Fern’ün ortadan kaybolması konusunda öfkelenseydim, şimdi kendimle daha barışık olurdum ama o sıralarda annemle babama kızmak fazla tehlikeli geliyordu, ben öfkelenmek yerine korkmayı tercih ettim. Aynı zamanda bir parçam vazgeçilen çocuk değil, evde kalmasına izin verilen çocuk olduğum için yoğun, utanç dolu bir rahatlama hissediyordu. Bunu ne zaman hatırlasam, aynı zamanda beş yaşımda olduğumu da hatırlamaya çalışıyorum. Burada, kendime karşı bile adil olmak isterim. Affedebilmek çok hoş olurdu ama bunu henüz başaramadım, başarabileceğimden de emin değilim. Affetmem gerektiğinden de.

Indianapolis’te, babaannemin ve dedemin yanında geçirdiğim o haftalar hâlâ hayatımı en çok belirleyen şey, kendi kişisel Rubicon’um. Önceden, bir kız kardeşim vardı. Sonra, yoktu.

Önceden, ben ne kadar çok konuşursam annemle babam o kadar mutlu oluyordu. Sonra, sessiz olmam gerektiği konusunda dünyanın geri kalanına katıldılar. Sonunda sessiz biri oldum. (Ama hemen değil, onlar söylediği için de değil.)

Önceden, ağabeyim ailenin bir parçasıydı. Sonra, yalnızca bizden kurtulana kadar yanımızda zaman öldüren biri oldu.

Önceden olan pek çok olay hafızamdan silindi ya da ayrıntıları yok oldu, peri masalları gibi, yalnızca ana hatları kaldı. Bir varmış bir yokmuş, bahçesinde bir elma ağacı, bir dere ve ay gözlü bir kedi bulunan bir ev varmış. Takip eden aylarda olan pek çok şeyi hatırlıyorum, bir kısmını kuşku uyandırıcı bir berraklıkla. Çocukluğumun ilk senelerinden herhangi bir anı seçin, Fern hâlâ bizimleyken mi, yoksa o gittikten sonra mı olduğunu hemen söyleyebilirim. Bunu yapabiliyorum, çünkü hangi benin orada olduğunu hatırlıyorum. Kız kardeşi olan ben mi, olmayan ben mi? İki tamamen farklı insan.

Yine de kuşkulanmak için sebepler var. Yalnızca beş yaşındaydım. Bazı konuşmaları kelimesi kelimesine tekrarlayabilecek şekilde nasıl hatırlayabilirim? Çünkü hatırlıyormuşum gibi görünüyor. Ya da radyoda tam olarak hangi şarkının çalındığını, hangi giysileri giydiğimi? Neden bunca sahneyi imkânsız bir biçimde yüksek bir noktadan, perdelere tırmanmışım da aileme tepeden bakıyormuşum gibi yukarıdan izlemişim gibi hatırlıyorum? Ve neden açık seçik, tüm renkleri ve sesleriyle hatırladığım bir olay var ama tüm yüreğimle o olayın olmadığına inanıyorum? Bu düşünceyi hatırlayın. Daha sonra geri döneceğiz.

Bana sık sık sessiz olmamı söylediklerini hatırlıyorum ama o sırada neler söylediğimi pek hatırlayamıyorum. Olayların aktarımındaki bu fasıla sizde, o günlerde eskisi kadar çok konuşmadığım izlenimini yaratabilir ama bu yanlış bir izlenim olur. Lütfen şimdi anlatacağım sahnelerde durmaksızın konuştuğumu varsayın, ta ki ben size artık konuşmadığımı söyleyene kadar.

Diğer yandan, annemle babam çenelerini kapatmışlardı, çocukluğumun geri kalanı o tuhaf sessizlikle geçti. Havlu kumaşından penguenim Dexter Poindexter’ı (sevgiden harap olmuş, lime lime ama hangimiz değiliz ki) bir petrol istasyonunun tuvaletinde unuttuğum için Indianapolis yolunun yarısını geri dönmemiz gerektiği zamanı hiç anmadılar ama arkadaşımız Marjorie Weaver’ın kayınvalidesini aynı istasyonda unutmasından sık sık bahsettiler. Ama kabul ediyorum, o daha iyi bir hikâye.

Annemle babamdan olmasa da babaannemden, bir seferinde kaybolduğumu öğrendim. O kadar uzun süre kayıpmışım ki polisi aramışlar; Noel Baba’nın peşine takılarak mağazadan çıktığım, puro almak isteyen Noel Baba’yla birlikte tütün dükkânına girdiğim anlaşılmış. Noel Baba purolardan birinin halkasını bana vermiş, yani polisin çağrılması zaten güzel geçen bir günün ikramiyesi olmalı.

Annemle babam olmasa da anneannemden, bir seferinde sürpriz olarak kek hamuruna bir on sent gömdüğümü öğrendim. İhtisas öğrencilerinden biri on sentle dişini kırmış, herkes Fern’ün yaptığını sanmış, ta ki ben yiğitçe, dürüstlükle sesimi yükseltene kadar. Cömert olduğumu da unutmamak lazım, çünkü on sent benimdi.

Yani, onu kısıtlamama yardım edecek hiçbir şey yokken, hafızamın ne cümbüşlere daldığını, hangi gezintilere çıktığını kim bilebilir? Okuldaki sataşmaları saymazsanız, Fern hakkında bol bol konuşan bir anneannem vardı ama annem onu susturdu, bir de Lowell ağabeyim vardı, o da bizi terk etti. İkisinin de belli amaçları vardı, bu yüzden hikâyeleri güvenilir değil: Anneanneminki annemi suçlanmaktan korumak, Lowell’ınki ise hikâyelerini bileyip bıçaklara dönüştürmekti.

Bir varmış bir yokmuş, iki kızı olan bir aile varmış, anne ile baba onları tıpatıp aynı sevmeye söz vermiş.

* * *

Davis’e ilk gelişimden birkaç gün sonra, Shields Kütüphanesi’nin bodrumundaki gazete arşivlerine ulaştım ve hafta sonunun büyük kısmını orada, 15 Nisan 1987 John E. Thurman Veterinerlik Teşhis Laboratuarı’nın bombalanması olayı hakkında yerel gazetelerin neler yazdığını okuyarak geçirdim. Bu olay Indiana’da fazla ilgi çekmemişti, olayın Bloomington’ın en nefret edilen lise basketbol oyun kurucusu ile ilişkisini çözememişlerdi. Davis’te bile, ayrıntılar zayıftı.

O sırada inşaat halinde olan laboratuar harabeye dönmüştü. Zararın 4.6 milyon $ olduğu tahmin ediliyordu. Yanan duvarların iç kısmına HÖC harfleri yazılmış, yakındaki üniversite araçlarına da Hayvanlara Özgürlük Cephesi grafitileri çizilmişti. “Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar, hayvanlar, insanlar ve çevre için faydalıdır,” demişti üniversite sözcüsü.

HÖC, teşhis laboratuarının hayvancılık/besin sanayisine hizmet etmeyi amaçladığını iddia etmişti ama bunu yalnızca editöre mektuplar kısmından anlayabiliyordum; haberlerin kendisinde belirtilmemişti. The Davis Enterprise’a göre, polisin elinde şüphelilere dair bilgi yoktu ama eylem ulusal terörizm olarak sınıflandırılmış, FBI’a devredilmişti.

Araştırmalarımı, bu olayın ardından gelen tüm kundaklama eylemlerine genişlettim. San Jose Sığır Eti Şirketi deposu, Ferrera Et Şirketi ve bir tavuk deposu peş peşe bombalanmıştı. Santa Rosa’da bir kürk mağazası yakılmıştı. Bombalama eylemleri için kimse tutuklanmamıştı.

Yukarı kata çıktım, kütüphaneciden HÖC hakkında bilgi bulmama yardım etmesini istedim. Böylece, Lowell’ın seveceği türden insanlar mı olduklarını öğrenecektim. HÖC taktikleri arasında hayvanların kurtarılıp salıverilmesi, aynı zamanda defterlerin ve laboratuar kayıtlarının çalınması vardı. Dirikesim fotoğrafları çekip basına sızdırıyorlardı. Laboratuar ekipmanına zarar veriyorlardı, aralarında primat stereotaksi aracı denen bir şey vardı; ne olduğunu bilmek istemiyordum, hâlâ da istemiyorum. Araştırmacıları, kürkçüleri, sığır çiftçilerini nefret mesajları ile taciz ediyorlar, telesekreterlerine ölüm tehditleri bırakıyor, bazen evlerine zarar veriyor, çocuklarının okullarının oyun bahçelerine suiistimal edilen hayvanlara dair şok edici fotoğraflar yapıştırıyorlardı.

Basındaki haberlerin bazıları eylemlerine sempatiyle bakıyordu. Çoğu öyle bakmıyordu. Reuters HÖC saldırılarını Nuh’un Gemisi hikâyesi olarak tarif etmişti, yalnız dümende Nuh değil Rambo vardı. Ama herkes birinin öldürülmesinin an meselesi olduğu konusunda hemfikirdi. Önemli birinin. İnsan birinin. Birkaç kere teğet geçmişti zaten.

1985’te, CÜ Riverside’a girilmesi haberine geldim. Çalınan hayvanların arasında Britches adlı bebek bir makak maymunu vardı. Britches’in gözleri doğduğu gün dikilip kapatılmıştı ki kör bebekler için tasarlanan bazı ses ekipmanları test edilebilsin. Onu üç sene boyunca duyusal yoksunluk içinde yaşatmayı, sonra öldürüp, duyusal yoksunluğun beynindeki görsel, işitsel ve motor beceri ile ilgili kısımlara ne yaptığına bakmayı planlıyorlardı.

Ben, kör insan bebeklerle işkence çektirilen maymun bebekler arasında seçim yapmak zorunda kalacağım bir dünyada yaşamak istemiyordum. Dürüst olmak gerekirse, bilimin bu seçenekleri bana dayatmak yerine, beni bu tür seçimlerden korumasını bekliyorum. Durumu, daha fazlasını okumayarak idare ettim.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Aylak Kitap’a teşekkür ederiz.

Karen Joy Fowler: 1950 Şubatında, babasının psikoloji profesörü olduğu Bloomington, Indiana’da doğdu. 11 yaşına gediğinde ailesiyle birlikte Kaliforniya Palo Alto’ya taşındı. Kaliforniya Üniversitesinde politik bilim okudu ve Davis Üniversitesindeki mastırının son yılında bir bebeği oldu. Daha sonra yazmaya başladığı bilim kurgu hikâyeleri sayesinde adını duyurdu. Fowler, iki yetişkin çocuğu ve eşiyle birlikte Davis ve Santa Cruz’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.