Editörlüğünü Semih Gümüş’ün üstlendiği, 2010 Memet Fuat Yayıncılık Ödülü’yle taçlanan “Köprü Kitaplar” dizisinin 17. kitabını, edebiyatımızın duyarlı kalemlerinden şair, yazar Karin Karakaşlı yazdı. Karakaşlı, farklı kültürel ortamlarda büyüyen dört genci bir araya getirdiği romanında, sınav kaygısının genç bireyleri nasıl etkilediğini duygu dolu, yalın bir dille anlatıyor. Başarmaları gereken bir sınavın yanı sıra, hayatta yürüyecekleri bir yol da oluşturmaya çalışan gençlerin, kültürel ve toplumsal farklılıkları anlamlandırma çabaları ve dayanışmayla her türlü önyargıyı, zorluğu aşma azimleri romanın güçlü duygu dünyasını düşünsel unsurlarla zenginleştiriyor. “Üniversite sınavları yaklaşmaktadır; bambaşka kültürel ve sosyal aile yapılarında büyüyen dört gencin yolu, iki genç öğretmenin evinde kesişir. Her yıl seçtikleri “özel” öğrencileri sınavlara hazırlayan öğretmenlerle bir yandan ders çalışırken, bir yandan da yaşama ilişkin sorularına cevap arayan gençler, gerçek bilgi üzerine kafa yorar ve dostluğun gücünü keşfederler…” ‘Dört Kozalak’ kitabından bir okuma parçası yayınlıyoruz… 

Emre Diye Bir Rüzgâr

 

Güneşin çiğ ışığıyla yerinden zıpladı Emre. Bir süredir böyle oluyor. Sabah güneşi, sitenin ortasındaki beton alanda yansıyarak, sanki öğle zamanıymış gibi dik açılarla Emre’nin odasına ve sanki tam da gözünün içine doluyor!

Annesi storları kapatmasını söylemişti, ama unuttu yine. Hep bir geç kalmışlık hissi ve kalp çarpıntısı… Eli, farkına bile varmadan kaşına gitti ve birkaç teli kopardı. Bugün özel ders hocasıyla tanışacak.

Değişik her şey endişelendiriyor Emre’yi. Ona danışmadan okulunu değiştirdi ailesi, şimdi de bu özel dersi çıkardılar başına. Sorsan, yanıtları hazır: “Ama oğlum, hepsi senin iyiliğin için!”

Ama iyilik kötü gelmemeli insana. Arkadaşlarından oldu, sevmedi bu işi. En çok da Kaan’ı özlüyor. Birlikte gitar çaldıkları zamanları. Ve elbette gitar dersi aldıkları o matrak kurs yerini. Okul dışında sadece zevk için bir yerde olmayı, gülmeyi. Anne babasına sorsan, gitar da zaman kaybı artık. “Hobiler için ilerde çok zamanın olacak Emre’ciğim. Bu yıl dikkatin hiç dağılmamalı!”

Daha kötüsü, bir gece salonda Kaan’la ilgili konuştuklarını işitti. “İyi oldu bakma, bu bahaneyle aralarına biraz mesafe girmesi. Çocuğun anne babası ayrılmış zaten. Öyle pek sorumluluk sahibi bir oğlan değil. Varsa yoksa gitar, ne işi var Emre’nin onunla bu kadar…”

Sorsalar söyler oysa. Emre, Kaan’la başka kimseyle olmadığı kadar çok gülüyor. Kaan âlem çocuktur. “Gitar çalınca özelden antenlerin gelişiyor,” der hep. Bir şekilde anladı sanki arkadaş evinde pek de sevilmediğini. “Oğlum, sen çalış, benim de ilgilenmem gereken özel işler var,” dedi son buluşmalarında. “Ne gibi özel işler?” sorusuna ise omuz silkti. “Boş ver,” dedi, burukça gülümseyerek. “Sen takma güzel kafanı…”

Hafif bir alay da vardı sanki, ama üstelemedi Emre. Ve sonra koptular. Emre bir iki aradı, Kaan bahane sıraladı. Sonra da zaten şu meşhur sınav yılı başladı.

“Hadi oğlum, acele et biraz. Neredeyse gelecek Osman Hoca, hâlâ üstünü değiştirmemişsin.”

Ah şu “hadi” sözcüğü! Elinde sihirli değnek olsa, sözlüklerden silecek onu. Hadi’siz bir hayat, rüya gibi!

Ama Osman Hoca besbelli günün karabasanı! Nasıl bir hocaysa, önce gelip herkesle evinde tanışıyormuş. Kesin şu elinde evrak çantalı, asık suratlı, sinirli adamlardan biridir.

Emre elini yine kaşına götürüyor.

Tak, eline bir şaplak! Annesi tepesine dikilmiş, söyleniyor. “Ay Emre, vallahi deli edeceksin sen beni, çocuğum! Kaç kere dedim, çekiştirip durma şu kaşlarını. Yola yola delik açacaksın sonunda.”

Tek kurtuluş, denileni yapmak. Emre bir yandan eşofmanını giyerken, diğer yandan da annesinin heyecanlı konuşmasını dinliyor.

“Bak oğlum, bu Osman Hoca çok rağbette. Bir de arkadaşı var, Umut diye. Osman Hoca Türkçe ve sosyal derslerini, Umut Hoca da matematik ve feni çalıştırıyor. Bu yıl sadece dört kişi seçeceklermiş. Şimdiki görüşmeniz çok önemli yani. Seni kabul ederse, dersler hafta sonu hemen başlayacak.”

Tam aynanın karşısına geçmiş saçlarını düzeltirken kapı çaldı. Emre, içinde bir gitar telinin gerildiğini hissetti. Detone bir nota! Çizgi filmlerde kahramana havada çarpıp, dengesini kaybetmesine yol açan o tatsız kara şekillerden… Korkunun ve öfkenin sesi.

Salona bu duygularla indi. Nasılsa her şeye onun adına karar veriyorlar. Anne babası çoktan konuşmaları tamamlamıştır. Ona düşen rol, hep başını sallamak. Ama odaya yaklaştıkça, içerde çıt çıkmadığını fark ederek şaşırdı.

Başını salona uzattığında, anne babasını sessizce beklerken buldu. Karşılarındaki koltukta uzun boylu genç bir adam oturuyordu. Bacak bacak üstüne attığında bile üstteki ayağı da halıya değiyor! Siyah gür saçlarına, kahverengi sıcacık gözlerine baktı onun. O gözler kendisininkilerle karşılaşınca, kocaman güldü adam ve ışıl ışıl dişleri, çenesinin bir yanındaki gamzesi çıktı ortaya.

“Günaydın Emre, ben de tanışmak için seni bekliyordum,” dedi ve bir adımda yerinden fırlayıp delikanlıyı kucakladı.

Emre ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırdı.

“Biz çok iyi hazırlandık. Başaracağımızdan eminiz,” diye atıldı Ayten Hanım. Emre’nin parmakları yine kaşına doğru gitti.

“Affedersiniz, BİZ dediğiniz kim?..”

Garip ve fazla uzun bir sessizlik oldu. Ardından, Osman Hoca’nın kibar ama kararlı sesi duyuldu.

“Bakın, oğlunuza elbette destek oluyorsunuz, ama sınava hazırlanan da, bütün sıkıntılara katlanan da yalnızca o. Biz diye bir şey yok. Sadece Emre var. Üstelik sınavı geçmesi, mutlu olacağı okula yerleşmesi için ben de elimden geleni elbette yapacağım, ama başaracağımız şey bu değil.”

“Ya ne, Osman Hoca’m?”

Emre kendi sesini işittiğine inanamadı. Ama şu en sinir olduğu cümleye itiraz etti ya bu genç adam, birden içi ısındı sanki. Başaracağı şey ne, öğrenmek istiyor. Çünkü ilk kez biri, başarının sınavdan farklı olduğunu söyledi. Hem de özel ders hocası! Yoksa hâlâ uyuyor mu? Hani bazen kafana takılan şeyi rüyanda en güzel haliyle görür, sonra uyanınca rüya olduğunu anlarsın ya… Elini kaşına götürüyor ve hızlıca bir tel çekiyor. Yok, rüya değil. Bu adam burada!

Emre rüzgâra benziyor, diye düşündü Osman bir an. İçinde fırtınalar var. Ama yüzeyde fazla sakin. Yüzü bütün duygularını yansıtıyor. Bir bakmışsın güneş gibi ışıltılı, bir an sonra bulutlu. Çok endişeli bir oğlan. O yüzden Osman, sınavla ilgili değil, Emre’yle ilgili konuşuyor zaten.

“Başaracağımız şey Emre’ciğim, rahatlaman. Panik hissetmeden öğrenmen. Ekipteki diğerlerini rakip değil, arkadaş görmen. Ben sana başarıyı gökten indiremem. Öyle sihirli formüllerim yok. Ama benimle birlikte yola çıkarsan, kendini, isteklerini tanımanı sağlarım ve birlikte iyi vakit geçiririz.” Güldü bir an. Gülünce, sağ dudağının altında minik bir gamze çıkıyor ortaya. Gözlerine ışık geliyor. “Bir de tabii, beni hiç unutmamanı isterim. Kimse geçici olmayı sevmez !”

Emre de güldü. “Yok Osman Hoca, sizi unutmak mümkün değil !”

Osman elini uzattı. “O zaman bu yolu benimle yürümeye var mısın?”

Emre o eli tuttu. “Varım,” dedi. İçinde bir rüzgârın usulca estiğini hissetti.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Günışığı Kitaplığı’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.