Karınca Yiyenler İçin Yemek Tarifi Kitabı

 

Kars’ı Unutma

“Annene, toprağa doğru sürün! Seni boşluktan kurtarabilecek odur.”
Rig Veda

İki. İki kişiydik. Annem ve ben… O gariplikleri başkası yapamazdı. Bir süredir onu hiç tanıyamıyordum. Eşyaların yerleri tuhaf bir mantık-sızlık-la değişiyordu. Annem mevsimlere aldırış etmeden durmadan kıyafet değiştiriyordu. Bazen kat kat giyiniyor nedenini sorduğumda üşüdüğünü söylüyordu. Duvara bakıyor ve kulaklarını çamaşır iplerine asarak sandalyesinde oturuyordu. Son günlerde tuvaletten çıktığında arkasından her yeri yıkamak zorunda kalıyordum.

Akvaryumdaki balıklarım yavaş yüzüyor. Çok yavaş. Gözlerim akvaryuma daldı. Ne diyordum. Eskiden kilitleri üç kere kontrol eden kadın artık kapı pencere kapatmadan evden çıkıp gidiyordu. Geçen hafta onu sahanda yumurtanın üzerine patlıcan doğrarken yakaladım. Neyi neyle karıştıracağını iyice şaşırdı. Mutfağı kapattık. Artık evimizde öyle bir bölüm yok. Yemekleri dışarıdan getiriyorum. İşten izin alamadım. Arkadaşı Münevver Teyze dün annemi elinden tutup doktora götürdü. Alzheimer olmuş. Demek ki her şey bu yüzdenmiş… Keşke giyinmeyi unutsaydı da yemek yapmayı unutmasaydı. Mutfakta üşümediği ve lezzetli yemekler pişirmeye devam ettiği sürece yetmiş yaşındaki bir kadının üzerine bir şey giyip giymemesi kimin umurunda? Yemek pişirmeyi unuttuğu için moralim çok bozuk. Doktor muayene boyunca Münevver Teyze’ye imkânsız, çok zor, mümkün değil gibi kısa ve küflü cümleler kurmuş. Üstüne bir de fırça atmış bizim koca karılara.

“Bu zamana kadar neredeydiniz kardeşim!”

Bok herif. Bu zamana kadar sen neredeydin? Sanki bundan sonra gelip evdeki bütün yemekleri bizim için kendisi yapacakmış gibi sinirlenmiş doktor bey. Biliyorum aslında bir insanın göz göre göre ölmesine sinirleniyor ama gene de bu zamana kadar nerede olduğumuz onu hiç ilgilendirmez. Serseri! Sik kafalı beyaz yaka…

Hastaneye gitmemek için bin bir sebep yaratan bir annem var. Ayrıca orda olmamak için benim de bir sürü bahanem var çünkü hastanelerden nefret ederim. Yavşak doktor. Kim yemek yapacak şimdi? Bu arada iş yerimden izin almam çok zor. Hatta mümkün değil… Çünkü hastaneye bir kere gittiğinde durmadan gitmen gerekiyor. Beni işten kovmakla tehdit eden bir patronum var. Ayrıca konu ne zaman annem olsa bana hiç kimse inanmıyor. Neden mi? Çünkü Oya Hanım her daim sağlıklı görünür ve hasta olduğunda bile hiçbir şeyi yokmuş gibi davranır. Yavşak doktor. Yemek yapmak lazım. Hiç düşündün mü? Bundan sonra kim girecek mutfağa? Ölüyor diye ikimizi de aç bırakacak değilim. Bir an evvel şu mutfak işlerini öğrenmeliyim.

Kadınları koklayamıyorum. Bedenimin ürettiği gaz kokusu beni hiç rahatsız etmez. Yağlı kollarım ve büyük göbeğim yalnızca kadınların bana yaklaşmalarına engel olduğunda gözüme batıyor. Koltuk altımı koklamaya bayılıyorum. Kadın koklayamıyorum. Ayak kokum beni hiç rahatsız etmez. Kadınları koklayamıyorum. Burnum, gözlerim gibi çalışmıyor ki. Kasığımın üzerine sarkan göbek deliğime parmağımı sokup onu koklamak hoşuma gidiyor. Kadın boynu görüş mesafesinden koklanabilseydi keşke. Parmak araları, terleyen kalçaları iştahımı kabartıyor. Acıkıyorum. Yemek yapmayı öğrenebilirim. Ama bir kadının göbeğini koklayamadan ölüp gitmekten korkuyorum. İnsan neye açlık duyuyorsa, dört bir yanı onunla sarılıyor. O şeyden kaçamayınca köşeye sıkışıp kalıyorsun ve yokluğunu çektiğin her ne ise onun nefreti sarıp sarmalıyor ruhunu. Sanki bütün güzel kadınlar kimsecikler yokken kendileriyle sevişiyorlarmış gibi geliyor. Acıkıyorsun. Tıkınmak istiyorsun. Öyle bir açlık ki bu, kendi kendini yiyen pirzolalarla, ahtapotlarla ve kızarmış butlarla konuşuyorsun rüyalarında. Akvaryumdaki balıklara yaklaşıyorum. Onlara istediğim kadar sokulabiliyorum. Aramızda cam olmasına rağmen etlerinin sıcaklığını, yumuşaklığını hissedebiliyorum. Bir de annem var kanlı canlı. Balıklar ve annem. Yavaşlar. Yaşlı kadın yakında ölecek. Yakın mı uzak mı bilmiyorum ama balıklar da bir gün ölecek. Balıklarım ve annem var benim. Yavaş yavaş yürüyor ve yüzüyorlar. Çok sessiz. Sakin. Zamanın yalnızca beni değil, çevremdeki her şeyi öldürdüğünü görmek, sinirlerimi bozuyor. Ölmek bir tür çürüme hali. Her şey yavaşça çürüyor. Olsun. Öleceğiz diye aç mı kalalım? Yemek yapmak gerek. Yemek gerek. Keşke balıkları beslemek kadar kolay olsaydı. Şimdi ikimiz için de bir şeyler yapmam lazım. Yemek yapmayı öğrenmem gerek.

***

Annem öldü. Camiye gönderdiler beni. Sabahın köründe git hocayı uyandır dediler. Gittim sela okuttum.

“Koca karı öldü ha. Başın sağ olsun. Ver bagayım a o kağidi,” dedi imam.

Bilirsiniz, “Kars ili. Arpaçay ilçesi. Güvercin Köyü’nden Burhan’ın kızı Oya vefat etmiştir,” diye anons eder imam. Sonra sizi kasvete gark eden bir şey okur ki ona sela dendiğini herkes bilir. Yarın annemin vasiyetini yerine getirmemiz için uzun bir yolculuğa çıkacağız. Ayhan Ağbi paslı çivi yalamış gibi yüzüme bakıp suratını büzerek,

“Araba bulup gelicem Alper,” dedi.

Annemin vasiyetini yerine getirmemiz için bana yardım etti. Küçük Bakkalköy’deki sebze haline gitti hemen. Ayhan Ağbi ile rahmetli babam çok yakın arkadaşlarmış. Bizim ondan başka aile dostumuz yok zaten. Babam ben küçükken fabrikada geri manevra yapan bir kamyon ile duvar arasında sıkışıp ölmüş. İşte uzak diyarlara bizi götürecek araba da geliyor. Ayhan Ağbim haldeki kamyonculardan birini mazot parasına cenazeyi taşımaya ikna etmiş olmalı. Araba gelip tam önümde durdu. Halde, kavun karpuz taşıdıkları bir kamyonet. Kasasında karpuz suyunda boğulmuş sinekler yüzüyor. Annemi bu eski ama sağlam Skodayla Kars’a götürmeye karar verdik. Maaşımın beşte dördü kadar tutuyordu mazot parası. İş yerinden izin verdiler. Patron durumumuzu bildiği için cebime yüz lira koydu.

Öğlen cenaze namazını kıldıktan sonra tabutu Skoda’nın kasasına koyduk. Ayhan Ağbi paltosunun cebinden çıkardığı çamaşır ipleriyle onu bir güzel bağladı. İpin düğümlerini kontrol etmek için tabutu sertçe sağa sola çekiştirirken sanki neye baktığımı başının arkasındaki gizli gözleriyle fark etmiş gibi konuştu. Arabanın arka tekerleri paytak bir çocuğun bacakları gibi içe dönüktü.

“Kasaya yük koyunca arka tekerler iki yana açılır aslanım. Çek bakıyım şu ipi. Asıl! Asıl! Yük binince lastikler yere oturur. Anladın mı,” dedi.

Kamyonete önce ben bindim. Sonra Ayhan Ağbi bindi. Şoförle ikisi beni araya aldılar. Şişmanım diye yükü şaftın ortasına getirelim istediler. Şoför… Yani Tuncay Piçi marşa bastı. Ayhan Ağbi’nin kamyoncu arkadaşı. Piç… Çünkü bana piçimsi bir enerji veriyor.  Araba çalışmadı. Başımı çevirip ona bakıyordum. Motor marş almayınca direksiyona doğru biraz daha eğilip başını hafifçe sağa çevirdi. Göz göze geldik. Küfür eder gibi baktı suratıma. Bir daha bastı marşa. Araba gene çalışmadı.

“Hay ebenin… Tövbe tövbe,” dedi suratıma bakıp.

“Lan oğlum öte yana bak, uğursuz musun nesin,” dedi. Başımı öne eğdim. Bir daha marşa bastı.

Skoda gene çalışmadı. Tuncay sanki beni bir yerlerden tanıyormuş gibiydi. Piçimtırak bir rengi vardı gözlerinin. Sanki ona bir pislik yapmışım da benden intikam almak için zaman kolluyormuş gibiydi. Hemen herkes böyle davranırdı bana ama neden Tuncay Piçi bu kadar çabuk? Anlamadım. Jikleyi çekip bir daha marşa bastı. Motor hırıldayarak çalıştı. Yola koyulduk. Ayhan Ağbi yanında getirdiği battaniyeyi beline koyup geri yaslandı. Arabanın radyatörünü gazete kâğıdıyla önden güzelce kapatmışlar. Neden böyle yaptıklarını sordum.

“Nedenini gece anlarsın. Bir sigara ver bakayım,” diye lafı ağzıma tıktı Tuncay Piçi.

Ayhan Ağbi başını şişman gövdemden aşırıp “Adamın annesi ölmüş oğlum üzerine gitme şunun,” dedi.

Tuncay Piçi’ne donuk bir ifadeyle baktı. Sustuk. Uzun bir sessizlik başladı. Çıt çıkarmadan yola bakıyordum. Bazen yağmur çiselediğinde camda damlalar yavaş yavaş birikiyor, Tuncay Piçi önümüzü göremeyecek hale gelmeden silecekleri çalıştırmıyordu. O sessizlik öyle iyi geldi ki sanki gözlerim açık uyuyordum. Piç Tuncay sigaranın birini söndürüp öbürünü yaktığı için camı hep aralıktı. Sol kulağım camdan esen rüzgârla buz kesmişti. Lastiklerin ıslak yolda çıkarttığı cızırtılı ses, motorun horultusuyla birleşip kulaklarıma dadanmıştı. Geri dönmemek üzere çıkılmış uzun bir yolda hissettim kendimi. Daha önce hiç uzun yola çıkmamıştım. Araba beşik gibi sallanırken Ayhan Ağbi başını geriye devirip ağzını açarak uykuya daldı. İzmit yazıyordu tabelada. Camın önündeki sigara paketinin üzerinde ameliyata alınmış bir adamın resmi vardı.  Ağzına oksijen maskesi takmışlar. Gövdesine kablolar bağlamışlar. Beyaz derisi yer yer sarı ve mor lekelerle kaplıydı. Sanki kendi yummamıştı o gözleri… Gözlerini başkaları kapamış olmalıydı. Hiç düşünmeden paketi ters yüz ettim. Tuncay iki saniye beklemeden pakete elini atıp fotoğrafın olduğu yüzü gene bize çevirdi. Sustum. O an çok yalnız hissettim kendimi. Annemin arkada yattığını hatırlayıverdim birden. Ne güzel unutmuştum. Annemi orda öylece tek başına düşününce asıl tek başına olanın kendim olduğunu fark ettim. Öyle bir yalnızlık tatmamıştım hayatımda. Haksızlığa uğradığınızda size hak verecek tek bir kişi bile kalmadığını düşünün. İşte bu kadar yalnız hissettim. Adapazarı’na kadar ağzımızı bıçak açmadı.

“Sen neden hiç ağlamıyorsun aslanım,” dedi piç Tuncay.

Ağlamam mı gerek? Sustum. Çukurlardan geçerken iri göbeğimdeki yağlar yukarı aşağı yaylanıyordu. Şimdi akvaryumum bu eski arabada giderken kucağımda olsaydı. Sarsıldığımızda sular üzerime dökülseydi ama balıkların hayatta kalmasına yetecek kadar suyumuz olsaydı hâlâ. Yaşamaya yetecek kadar… Suyumuz olsaydı… Yüzerken onları seyretseydim.

“Sana soruyom, alo! Neden ağlamıyosun aslanım sen?” dedi bir kere daha.

Hiç konuşmadım. Vitesin önündeki tozlu bölmede -üç ısırık alınmış- yarım bir elma duruyordu. Rengi sarıdan siyaha dönmüş leş gibi bir elma… Diyebilirim ki neredeyse ısırıldıktan sonra üç gündür el sürülmemiş. Tuncay Piçi uzanıp elmayı aldı. Horş diye ısırdı. Horş diye ısırdı çünkü elma yumuşamış, artık gevrekliğini kaybetmiş. Yoksa hart diye ısıracaktı. Çürük, şekerli ve buruk bir tat dirildi ağzımın içinde. Sanki o sikindirik şeyi Tuncay değil de ben yiyormuşum gibi hissettim. Acaba o da bana bakıp şimdi benim değil de kendi annesinin tabutunu taşıyormuş gibi hissetmiş midir diye düşündüm? Bu yüzden mi durmadan ağlamamı bekliyordu? Onun gibiler kendilerine acımak için sadece sizin ıstırabınızı kullanırlar.

“Yemeseydin keşke, böceklenmiştir o,” dedim kısık bir sesle.

Hiç cevap vermedi. Acaba ağlayıp, dizlerimi dövsem bana daha mı iyi davranırdı diye geçirdim içimden. Belki bana acımak istiyordu. Ama ağız tadıyla acıyamadı. Biraz ağlayıp dövünseydim belki çiçek gibi davranacaktı bana. İntikam alır gibi geriye yaslanıp ıslık çalmaya başladım. Arabanın motorunu bas bas bağırtıyordu. Benim sesimi bastırmak için radyoyu da açtı. Gülümseyip yolu seyretmeye devam ettim. İş yerinde, bindiğim otobüste, çay bahçesinde o ya da bu şekilde insanların benden tiksindiklerini fark ediyorum. Bunun nedenini bulmaya çalışıyorum hep. Bulduğum nedenler artık beni oyalayan eğlenceli bir oyuna dönüştü. Tuncay benden neden nefret ediyor acaba? İşte oyun bu soruyla başlıyor. Oynarken şehirde her şeyin yeri değişmiş oluyor. Vapur Beşiktaş’a varmış, otobüs durağa gelmiş, banka kuyruğu bitmiş. İnsanların nefretlerinin nedenini bulmaya çalışırken bir de bakmışım akşam olmuş. Mesela kalabalık bir otobüste güzel bir kadına yer verdiğimde kadının bana gülümsenmesini çekemeyen, ayakta yolculuk eden yorgun adamın alevli gözlerini üzerimde buluyorum. Öfkeyle bakıyor. Neden öyle baktığını bulunca kendi kendime gülüyorum. Çay bahçesinde deniz kenarındaki dört kişilik masada tek başıma otururken benimle birlikte içeri giren ama yavaş davrandıkları için denize uzak bir masada oturmak zorunda kalan sevgililerle göz göze gelince de aynısı oluyor. Hasetle bakıyorlar. Gözlerinde o öfkeyi görmek hoşuma gitmiyor da değil hani. Nedenini biliyorum. Çok basit. Ama daha çetrefilli denklemlerle de karşılıyorum elbette. Örneğin iş yerinde insanların benim hakkımda söyledikleri kötü sözleri gelip bana yetiştiren Neşe Abla artık yüzüne gülerek baktığım için benimle konuşmuyor. Çünkü üzülmek yerine sevindiğimi görünce o da öfkeyle bakmaya başlıyor gözlerime. Bazı insanlar yüzünüze söylemeye cesaret edemediklerini, hakkınızda duydukları boktan dedikoduları size anlatarak söylemeyi tercih eder. Neşe Abla da onlardandı. Benimle birlikte üzülmüş gibi davranıp sanki öbürlerini bana ispiyonluyormuş gibi fedakâr abla duyarlılığıyla, hakkımda duyduğu kötü şeyleri suratıma söylerken içiten içe zevk alırdı. Ne bileyim. Buna benzer bir sürü insan var etrafta. Onların neden benden nefret ettiklerini bulmaya çalışırken, kendimi daha çok sevmeye başladım. İşte şimdi de Tuncay çıktı karşıma. Yemin ederim onun benden neden nefret ettiğini anladım ve bu o kadar rahatlattı ki beni anlatamam. Bolu yazıyor tabelada. Yol su gibi akıp gidiyor. Kadınları koklayamadığım için hayatta tek zevk aldığım şey tencerelerin üzerinde tüten buharı içime çekmek. Yemek kokusu. Bayılıyorum. Boş ve yağlı tavalar bile beni kışkırtıyor.

“Bolu’da duralım. Bir şeyler yiyelim. Yolumuz uzun eci,” dedi Ayhan Ağbi. O da Karslıydı bizim gibi. Ama daha çok Kaynarcalıydı bu laftan ötürü. Eci ne demek? Bu lafı söyler söylemez bu güzel adamın kalbimde kurduğu taht, Kaynarcalı bir bitirim tarafından tiner dökülüp ateşe veriliyordu sanki. Eci nedir ya Ayhan Ağbi? Yemek salonuna doğru ilerlerken bir ara durdum. Annemin tabutuna baktım. Rüzgâr estikçe, tabutun üzerine örttüğümüz naylon bir balon gibi şişip iniyordu. Sanki nefes alan birinin göğüs kafesi gibi… Annem cansızdı. Buna alışmaya çalışıyordum. Şu şişip inen naylondan daha cansızdı. Olsun. Bir gün hepimiz öleceğiz nasıl olsa.

“Sen ona aldırma aslanım,” dedi Ayhan Ağbi.

Jeton sekiz köşelidir çünkü geçen süre boyunca bu güzel adam size neyi nasıl söyleyeceğini düşünür. Bu yüzden uzun bir aradan sonra Tuncay’ı işaret ederek,

“Sen ona aldırma aslanım,” dedi Ayhan Ağbi.

Yol üstü lokantası görmemiştim daha önce. Annemin tabutuna bir kere daha dönüp baktım ve arkamı dönüp yemek kokularına doğru yürüdüm. İnsanlar içeride lokum dağıtılıyormuş gibi lokantanın tuvaletine hücum ediyordu. Etrafta bir sürü ıvır zıvır vardı. Bir kısım insan deli gibi alış veriş yapıyordu. Durmadan konuşan elektronik tartının kulak tırmalayan sesi aynı şeyi tekrarlıyordu. Masaj koltukları. Gözlemeciler. Lokum kutuları. Yol yastıkları. Harfli anahtarlıklar. Coca Cola reklamları. Açık ayran satılan bir büfe… Pasaklı ve uykulu garsonlar. Hepsi başımı döndürmüştü. Kapıya doğru yaklaşırken çok satan kitapların dizili olduğu rafların üstünde bir yemek tarifi kitabı gözüme ilişti. Hemen aldım onu. Yolda zaman kaybetmeyecektim. Kars’a varmadan en az beş yemeğin tarifini kafama kazıyacaktım. İstanbul’a döndüğümde hemen mutfağa girip on bir tanesini tek başıma yapabilecektim. Karnım öyle acıkmış ki annemin orda o arabanın kasasında bir naylonun altında cansız bir şekilde beni beklediğini tam da tabağımı ekmekle sıyırırken hatırladım. Unutmuşum. Açtım. Restoranda işimizi bitirir bitirmez oyalanmadan arabaya bindik. Saat henüz beş bile olmamıştı ama hava iyice kararmıştı. Yükümüzü kontrol etmeden hatta arkamıza dönüp bakmadan marşa bastık.

“Samsun üzerinden mi gidelim, Ankara üzerinden mi?” dedi Tuncay.

Bunu yemekte neden konuşmadınız? Ankara üzerinden gitmeye karar verdiler. Yol gene üzerime doğru gelmeye başladı. Ben olduğum yerde duruyordum, yoldaki her şey bana doğru geliyordu. Avunmaya ihtiyacım yoktu ama gene de yolcuktaki hareket çok iyi geliyordu. İyiydim. Sadece giderken daha da iyi hissediyordum. Bir yemek tarifi kitabı almıştım. Kitabı sıkı sıkı tutuyordum. Yemek yemeden duramam. Sarıkamış’a vardığımızda belki Ayhan Ağbi’nin babasının evinde mutfağa girip bir şeyler pişiririm. Bir ara durup şık bir mutfakta güzel bir kadın için yemek yaparken hayal ettim kendimi. Belki o benim karımdı. Hadi bize bir kahve yap da içelim demek ne hoş olurdu şimdi. Ve birden Skoda’nın egzozunun bomba gibi patlayan sesiyle irkilip ana avrat küfür ettim içimden. Mutfaktaki güzel kadın kaçıp gitti. Yemek kokuları yitip, otoyol kokmaya başladı içerisi. Sanki bir daha beni o kadar mutlu edecek bir hayal kuramazmışım gibi hissettim. Evet, hayal kurabilirdim tabii ama bu kadar inanmazdım ikinci sefer. Çoğu zaman insanın kendini bir şeye inandırması her şeyden daha zor geliyor. O güzel kadına hayalimde tekrar yemek yapmak için zamana ihtiyacım vardı. Yol gidiyordu. Aynı görüntülerin zihnimde belirmesi için beklemeye karar verdim. Nasıl olsa gene dalardım hayallere. Yol gidiyordu. Ben bekliyordum. Ve derken akvaryumdaki Japon balığım geldi gözümün önüne. Belki o benim gibi uzun bir yolculuk için eski bir kamyonette yolculuk ediyor değildi ama birbirimize çok benzer bir durumdaydık. Yol gene beni içine aldı. Ağaçlar, akarsular, tepeler ve insanlar durmadan değişiyordu. Renkler durmadan değişiyordu. İnsan gittiği yeri, yoldayken gözünde büyütüyor. Orası görülmeyi bekliyor sanki. Oysa ben annemin doğup büyüdüğü şehri görmeye değil, kendimi oraya göstermeye gidiyordum sanki. Kitaba göz attım. Yemek tarifi kitabı…  Hani şu Bolu’dan aldığım kitap. Yola çıkmak için patronuma yalan söylemem gerekmemişti. Kimsenin nerede olduğumu bilmesine gerek yoktu. Hayatta beni merak eden herkes – Tuncay hariç  –  bugün bu arabada benle birlikte yolculuk ediyordu. Bu çok hoşuma gitmişti. Yün çorap ve siyah botlarımı giymek hoşuma gidiyor. Pek çok insan için hüzünlü sayılabilecek bir yolculuk bana mutluluk vermişti. Ayhan Ağbim birkaç türkü söyledi. Tuncay Piçi gene üst üste sigara yaktı. Kitabı bir kere daha açtım ama bu sefer ilk sayfasından başladım okumaya. Neyi nasıl pişireceğimden bahsetmiyordu. Aşçılık dışında hemen her şey vardı içinde. Resimler vardı. Resimlere baktım. Balık çorbası. Karnıyarık. Piyaz. Biber dolması. Çoban salatası. Fotoğrafların altındaki yazılar, değişmeyen insanlar ve kentlerden söz ediyordu. İsyandan söz ediyordu. Çocuğunu güldürmek için palyaço gibi sesler çıkarıp ona oyunlar oynayan bir babadan söz ediyordu. İşe erken gelip dükkânın önünde kepenklerin açılmasını bekleyen on yedi yaşındaki bir kızı anlatıyordu. Sonra sert bir geçiş yapıp aşk sanatı kamasutradan söz ediyordu. Japon dövüşçülerinin nasıl disipline edildiğini, samurayların düşmanlarına ve kadınlarına nasıl davrandıklarını ve harakiri yapmanın inceliklerini anlatıyordu. Kelimelerin ve hayal kırıklıklarının insanları ishal yapabildiğinden hatta ülser bile yapabildiğinden bahsediyordu. Çalışmayan beyinlerin tıpkı çalışmayan kaslar gibi zayıf düşeceğinden. Uykuda akan ağız salyasının sadece bağırsak kurtlarıyla ilgili olmadığından. Çılgın çocuklar yetiştirmenin prensiplerinden. Bir tas çamurlu suya bakarak, kayıp insanların yerlerini bulabilen büyücülerden söz ediyordu bu kitap. Oedipus Komleksi’nden. Kolombiya’daki Amazon ormanlarında yaşayan ilkel kabileleri Hıristiyanlaştırmaya çalışan misyonerlerin beslenme alışkanlıklarından söz ediyordu. Kırk sekizinci sayfadan sonra ölümü anlamaya çalışan bir yazarın kuşkularını anlatmaya başladı. Ankara’ya yaklaşırken güneş çoktan batıya devrilmişti. İstanbul’a döndüğümde herkes benden gittiğim o yeri anlatmamı isteyecekti. Bense orayı değil, benim oradaki halimi anlatmak isteyecektim. Neşe Abla,

“Nasıl Kars’ı beğendin mi Alper?” diyecekti.

Bundan emindim. Ona gördüklerimi değil görmediklerimi anlatacaktım. Hep böyle yapıyordum. Herkes öyle değil midir? İnsanlar tatilden döndüklerinde bir kenti anlatma hevesiyle özledikleri hayatlardan bahsetmeye başlıyorlardı hemen. Okudukları bir kitabı överken aslında kendilerine ait olmasını arzuladıkları değerleri sıralıyorlardı. İzledikleri filmlerden söz ederken aslında hayatlarında kimin yerinde olsalar bu onları daha mutlu ederdi diye düşünüyorlardı sık sık. Yemek tarifi dışında olur olmaz her şeyi anlatan bu kitap gibi…  İşte Ankara. Burası geçtiğimiz yerlerden en soğuğu. Allahtan fazla beklemeyecektik. Bir benzin istasyonunda durup çişimizi yaptık. Ayhan Ağbi yolda ses yapmasın diye naylonu tabutun ayaklarının altına sıkıştırmak için annemi havaya kaldırmamı istedi. Eli sıkışmasın diye tabutu tüm gücümle yukarı kaldırdım. Titreyen tombul kollarımın daha fazla dayanamayacağını görünce elini tabutun altından ateşten kaçırırmış gibi hızla çekti.

“Bırak aslanım,” dedi.

Hava iyice kararmıştı. Benzincinin marketinden üç tane gazoz aldım. Ayhan Ağbi salam, kaşar peynir ve ekmek aldı. Gazete kağıdına sardırıp poşete koydu.

“Etin suyunu sıktın mı Alper?” dedi Tuncay piçi. “Daha uzun süre durmayız ha,”

Gazozlarımızı içip yola koyulduk. Kulaklarım yeryüzüne her geri döndüğünde, Tuncay Piçi’ni dün akşamki maçtan bahsederken buluyordum. Derken ben gene yola dalıp kulaklarımı gökyüzüne uçurduğumda konuşulanları duymuyordum. Bir ara tekrar kulaklarım geri geldiğinde ünlüler hakkında konuşurlarken buluyordum onları.

“Orospu Hülya!” diyordu Tuncay. “Hele Seda yok mu? Ooooo. Sen o Seda’yı bana sor Ayhan abi,” diyordu. Maksim Gazinosu falan… Arada bir Sibel lafı çıkıyordu ağzından. Sen bunları bana sor diyordu tekrar tekrar. Dönemin meşhur gece mekânlarında korumalık yapmış. Doksanların başında vurulunca piyasadan elini eteğini çekip kamyonculuğa başlamış.

Sonra haldeki arkadaşlarını çekiştiriyorlardı. Sonra bir baktım konu tamamen değişmiş ve Ayhan Ağbim baca temizliği işiyle uğraşan bir arkadaşının yedi katlı apartmanın çatısından düşüp bütün kemiklerini kırdığını ama her nasılsa ölmediğini anlatıyor. Tuncay bu kaza hakkında durmadan soru soruyordu. Toprak zemine mi düşmüş? Üzerinde kalın bir mont var mıymış? Hava rüzgârlı mıymış? Ayaklarının üzerine mi düşmüş. Adam zayıf mıymış? Ne alakaysa adamın nereli olduğunu bile sordu. Sonunda binadan düşüp ölmeyen adamın mübarek bir kimse olduğu sonucuna vardı.

“Gudretine gurban olayım. Öldürmeyen Allah öldürmüyor be Ayhan abi,” dedi.

Mübareği tanıyor musun, diye sormak geçiyordu içimden. Mübarek olduğunu nerden biliyorsun? Durdum. Susmaya karar verdim. Tanımadığım halde ben de ona piç diyordum. Birini tanımadan piç demekle mübarek demek arasında pek fark yoktu aslında. Yani birini tanımakla onu tanımlamak arasında bir bağlantı olmadığını fark ettim. Birden askerlikten konu açıldı.

“Orospu çocuğu!” diyordu Tuncay.

Komutanını tanıdığı kesindi. Yani nihayet tanıdığı birini tanımlıyordu. Öyleyse komutanın orospu çocuğu olma ihtimali Seda’nın orospu olma ihtimalinden daha yüksek, diye geçirdim içimden. Sanki bütün bu saçmalığın içinde üç kelimeden sonra susup saatlerce konuşmuyorlar gibi geliyordu bana. Kulaklarım havalanıyor ve saatlerce geri dönmüyordu. Hava kararınca bir başka şehirde olmak insana ne kadar garip hissettiriyormuş meğer. Kendimi daha önce hiç tanımadığım bir kişi gibi hissettim. Susup içimde kendime dair uyanan duyguların tadına bakmak keyif veriyordu. Yola koyulmamızın üstünden saatler geçmişti. Yozgat’a varmak üzereydik. Ben gene yavaş yavaş sağırlaştım. İçimdeki seslerden başka bir şey duymuyordum. Kendimi otoyolu aydınlatan gece lambalarının kusursuz benzerliklerine bıraktım. Sağlı sollu karanlık düzlüklerin çok uzak noktalarında parlayan tek tük evlerin ışıklarını seyrettim. Orda, o karanlık ve uzak yerlerde benden habersiz birileri yaşıyordu. Birbirimizden habersiz oluşumuz karnımın içinde kocaman bir kara delik açtı. Okyanusların ışık değmeyen karanlık derinliklerinde hangi canlıların yaşadığından haberim var mıydı? Yok. Ormanların en derin, en ücra köşelerinde barınan canlılardan haberim var mıydı? Yok. İşte bu kulübelerde yaşayanların da benden haberleri yoktu ama bu evler başkaydı. Sanki hem o yabanıl hayatlar kadar bana uzak hem de selamımı işitebilecek kadar bana yakınlardı. Şimdi o evlerden birinde çocuklarına çorba ısıtan bir anne ve elindeki pası yıkayan bir baba olmalıydı. Ya da yemekten sonra zayıf bir ampulün altında ders çalışan küçük bir kız çocuğu… Belki anne sofrayı toplamış ve çay demlemek için sobanın üstüne çaydanlık koymuştu. Bacalar tüterken güğümlerin içindeki sular kaynamayı bekliyordu. Derken çocuklar uyuyacak. Baba nasırlı elleriyle annenin memesini tutup usulca dişleyecekti. Sobanın sönmeye yüz tutan ateşinden geriye kalan közle evin içi ılıyacak ve gün ağarmadan küçük kızın dedesi sabah namazı için güğümdeki ılık suyla abdest alacaktı. Şu dünyada tanımadığım ne kadar çok insan var diye düşündüm. Varlığından haberdar olmadığım ve benden haberleri olmayan ne çok insan… Tanımadığım ne çok şehir var diye düşündüm. Bir ara uyudum. Uyandığımda Sivas’a az kaldığını söylediler. Bir şehri tanımak için oranın kadınlarını tanımak gerektiğine inanıyordu Ayhan Ağbi. Ondan hiç beklenmedik cümleler kurar bu güzel adam. O yüzden beni sevebiliyor olmasına hiç şaşırmamışımdır. Kars’a vardığımızda annemi toprağa benim koyacağımı söylerken sesinde bir baba şefkati vardı. Korkma sakın dedi. Adet böyleymiş. Eğer çok korkarsam mezarlıktaki karınca yuvalarına bakıp hayatın devam ettiğini hatırlamamı tembihledi. Karıncaları seyredecektim, gökyüzüne bakacaktım ve çocukların oyunlarını izleyecektim. Saatim tıkır tıkır çalışıyordu. Karıncalarını merak ediyordum Kars’ın. Ani Harabeleri’ne gidip gökyüzüne oradan bakacaktım.  Belki de karıncalarını görmüştüm, çocuklarını izlemiştim önceden. Göğünü de görmüştüm. Kim bilir. Karıncalar, çocuklar ve gökyüzü… Belki de bu üç şey her nereye gidersem gideyim aynıydı. Peki ya kadınlar. Onlar da nereye gidersem gideyim aynı mıdır? Şehirler kadınların içindeydi belki de. Topraklar onların içindeydi. Bir kadını sevmek bir ülkeye göç etmek gibi olmalıydı. Annemi içinde taşıdığı şeye, toprağa emanet edeceğimi düşündüm. Tanrı bir çift topuklu ayakkabıyı, uzayda kayıp giden bir kara parçasına dönüştürse, kadın orayı anlaşılması zor ilahi bir tür gezegen haline getirirdi. Toprağın altında da mutlu olmanın bir yolunu bulurdu annem. Biliyordum. Oradan da yavrularını sevebilirlerdi insanlar. Dünya harikası gibi görünürlerdi. Toprak hiçbirimizden uzak değildi nasıl olsa. Hep ayağımızın altında olan bir şeyin içine koyuyorduk sevdiklerimizi. Yol oluyorlardı bir bakıma. Kars’tan İstanbul’a kadar aynı toprak değil miydi altımızdaki. Sevdiklerimiz ölü de olsalar oralardan gelip bulurdu bizi. Yağmur yağdığında onun kokusunu çekerdim içime. Bilirdim bu koku toprağın değil onun kokusu olurdu. Bir papatya görsem yol kenarında, annemin yattığı toprağın suyunu emdiğini düşünüp sarılmak isterdim ona. Belki Beykoz’da bir çimen, Kars’ta annemin memelerinden emdiği suyu İstanbul’a taşıyan bir bulutun yağmuruyla beslenecekti. Yerden havalanan bir rüzgâr gelip göğüs tahtama elini koyardı belki. Bilirdim ki annemin uyuduğu toprağa eteğini sürüyüp bana gelmiştir. İçerdim parmaklarını, ellerini koklardım, çenesinden öpmek isterdim. Ve ne kadar aç olursam olayım yemek yemeyi düşünmezdim belki. Çünkü annemi özlemiş olurdum. Çünkü sevilmek, her yerde her zaman muzafferdi. Sonumuzu düşünürdüm, kaygılarımı unuturdum, isyanımı bastırırdım ve açlığımı kaybederdim. Ki kaybetmek unutmak kadar kolay değildi her zaman. Bazılarımızın birbirini özlemeye fırsat bulması için içlerinden birinin ölümüne gerek duyulması ne kadar acı.

Erzurum’a vardık. Öğle güneşi karları nasıl olur da eritmez? Sanki sırtımdaki kaban az sonra cayır cayır yanacaktı. Bir çeşmenin başında durup su içtik. Tuncay uyumamak için yemin etti. Bir daha yollara koyulduk. Ve nihayet akşam Kars’a vardık. Annemi devlet hastanesinin morguna taşıdık. Sabah erkenden Ayhan Ağbi’nin babasının evinde uyandık. Ayhan Ağbi’nin babası süt kaynatmış. Kaymak, bal ve kaynamış süt kokuyordu evin içi. Sobanın üstünde mavi bir çaydanlık duruyordu. Sıcak. Bazı şeylere dokunmasanız da sıcaktır. Dışarısı soğuktu. Dağlar karlıydı. Saatleri gördüğüm zaman anladım. Burada zaman durmuştu. Kahvaltıdan sonra emanetimi hastanenin morgundan almak için yola koyulduk. Fakirleri doyuran sofralar gibi bereketli görünüyordu Kars’ın toprakları. Ama sofraların başında kimsecikler yoktu. Karlı tepeler sessizce bekliyordu. Sanki kıtlık zamanı bekleniyordu. Buz götürmeliydim yanımda İstanbul’a. Bir kesenin içinde buz götürmeliydim. Bizim şehrin insanlarına bakın işte bu soğuk demeliydim. Bostancı’dan denize bir avuç buz serpip bütün Marmara’yı dondurmalıydım. Oh. Şimdi burada kimsecikler yok. Günün neresinde durduğumuz, güneşin konumundan belli. Bu şehirde herkes birbirini tanıyor da tanımazlıktan geliyor gibi. Alacak verecek yok gibi. Hesaplaşma yok gibi. Ama illaki vardır be Alper, dedim kendi kendime. İnsanlar selamı sabahı kesmiş komşular gibi. Herkes yavaş yürüyor. Keşke evdeki akvaryumu kucaklayıp buraya getirseydim. Saatler durmuş. Dingin. Zaman, bitmesin diye gıdım gıdım yudumladığınız matara dibindeki konyak gibi az değil. Fondip yapılan İstanbul gündüzleri gibi kıymetsiz değil. Sonsuz bir ab-ı hayat çeşmesi gibi zaman. Hastaneden cenazemizi aldık. Skoda’nın arkasına yükleyip Katerina Köşkü’ne doğru yola koyulduk. Annemi oraya en yakın mezara gömmek için… Çünkü köyde genç bir kızken o köşkte yaşamayı hayal edermiş. Bir gün bir hizmetçi ya da Kraliçe Katerina olarak o köşkte bulunmak için Tanrı’ya hayallerini anlatırmış. Mezarlığa vardık. Bir çukur kazmışlar. Önümüzde duruyor işte. Ayhan Ağbi’nin babası biz gelmeden önce kazdırmış çukuru. Elimden tutup üç kişi mezara indirdi beni. Annemi ayaklarımın ucuna yatırdılar. Tanımadığım bir adam çukura inip tahtaları yan yana dizerek annemin üstünü kapatmaya başladı.  Onu gömerken gözlerimden yaşlar boşandı. Beni yukarı çekmeleri için elimi uzattım. Üç adam beni kollarımdan çekip mezardan çıkardı. Gözlerim ağlamaktan bulanık görmeye başladı. Kendimi durduramıyordum. Gözyaşlarım denize salınan bir çapaya bağlı zincirin birbirini kuvvetle aşağı çeken demir baklaları gibi hızla toprağa dökülüyordu.

“Karıncalara git Alper,” dedi Ayhan Ağbi. “Bak şurda bi karınca yuvası var.”

Karınca yuvasının kenarında kocaman bir ayak izi vardı. Gelip biri çizmeleriyle ezmiş olmalıydı onları. Ölü karıncılardan birini alıp ağzıma attım. O kadar aç hissediyordum ki, karıncayı ön dişlerimle ezip yuttum. Ağzımdaki acı tat biraz ruhumdaki acıyı bastırır gibi oldu. Tuncay yanıma gelip ensemi sertçe kavradı. Sanki bir taşı sıkıyormuş gibi etimi sıktı. Hayatımda daha önce ağlamayı ihmal ettiğim her kötü gün için gözyaşı döküyormuşçasına kendimi durduramıyordum. Karıncanın ağzımdaki acı tadı sanki ıstıraptan ölmeme engel oluyordu. Üzerine çöktüğüm tombul dizlerim bir otomobil tekeri gibi toprağa saplanmıştı.

“Oğlum sen manyak mısın?” dedi Tuncay.

Dizlerimin üzerinde biraz daha bekleyip kıpırdamadan önümdeki yuvayı seyrettim. Tuncay’ın ensemdeki parmakları bir an bile gevşemedi.

“Yenecek başka bi bok bulamadın mı?” dedi.

Bir karıncayiyen geldi gözümün önüne. Hortumlu ağzının içinden çıkartıp yuvaların içine soktuğu yapışkan dili düşündüm. Dişleri yok bu hayvanın. Böcekleri yutarak yemek zorunda. Yapışkanlı uzun diliyle termitleri veya karıncaları toplamalı. Gür bir kuyruğu var. Bu kuyruk toz almak için kullanılan rengârenk tüyleri hatırlattı bana. Güçlü pençeleri var. Karıncaları yuttu işte. Bir an durup kamyonete doğru yürüyen Tuncay’a baktım. Benden neden nefret ettiğini keşfettiğimi sanıyordum. Ama yanıldığımı anladım. Nefretin kaynağı bana acıyamamış olması değildi. Bu sabah mezarlığa gelirken bana annesiz büyüdüğünü söylemişti. Beni hoş göremediği için kendine kızıyordu. Kendine acıyan insanların biriktirdiği nefrete benziyordu onunki.

“Dişlerin yoksa yemeği yutarak yersin. Ya yutamıyorsan… O zaman dişleri olanlardan nefret edersin.” demişti Ayhan Ağbim bir gün.

Kimseyi affedemeyen insanlar kendilerini de affedemedikleri için ellerine düştüğünüzde gözünüzün yaşına bakmazlar. Aslında birbirini takip eden sonsuz şimdiki zamanların içinde akıp giderken, buzun üzerinde yürümekten farksız bir işle meşgul olduğumuzu sanıyorum. Nefret, sıcaklığıyla buzu mum gibi eritiyor. Şimdi ona neden durmadan Tuncay Piçi dediğimi anlıyorum.

Nisan – Eylül 2014 / Ersin KARAHALİLOĞLU

Çarpışma Testi / Notabene Yayınları / Kasım 2016

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.