Kariyer ve Varoluş – Daniş Navaro

 

“Kariyer ve Varoluş, mesleğinin zirvesinde bir iş insanının, çalışma, insan, meslek, kariyer ve iş hayatı üzerine düşüncelerini felsefi bir düzlemde aktardığı, şaşırtıcı ve zihin açan bir çalışma. Alanında, Türkiye’de yazılmış bir ilk olma özelliği taşıyor. Uluslararası bir grubun Türkiye Başkanı olan Daniş Navaro tarafından kaleme alınan bu eser, başta, meslek seçimi ve kariyer yolculuğunun başlangıcında olan gençler ve orta ve üst düzey yöneticiler olmak üzere çalışma hayatının tüm bireylerine hitap ediyor. Kitapta sözü geçen tüm kavramlar, olgular veya olaylar, yazarın iş yaşamı boyunca deneyimlediği, tanık olduğu, hissettiği, sorguladığı gerçekliklerden temel alıyor. Gündelik olaylardan, iş yaşamından, spordan, sanattan örneklerle, deneyimlerle zenginleşen bu benzersiz çalışma, her insanın çalışma hayatının çeşitli dönemlerinde karşılaşabileceği somut durumları, sadece pozitif bilimlerin bakış açısıyla değil, ama aynı zamanda İnsan ve Varoluş felsefelerinin kavramları ve öğretileriyle ilişkilendirerek anlatıyor.” Kariyer ve Varoluş’tan Önsöz ve Sonuç bölümlerini yayımlıyoruz.

Önsöz

Çalışmaya çok küçük yaşlarda başladım. Daha kısa pantolonlu bir çocukken, yaz aylarında, babamın elini sıkı sıkı tutarak onunla birlikte tuhafiye dükkânına giderdim. Kumaş, gömlek ve benzeri ürünleri satıyordu babam. İki üç kişiden oluşan küçük bir “ekmek kapısı” organizasyonundan bahsediyorum. O zamanların deyimiyle “taksitçi”ydi. İşine bağlı, ciddi, disiplinli ve candan çalışan biriydi. Dükkâna gittiğim zamanlarda, gün boyunca olan bitenleri dikkatle izler, yerleri süpürme, çay getirme, komşuya haber götürme, kumaş toplarını katlama ve raflara yerleştirme, telefonlara bakma gibi bana verilen, zorluk derecesi ve yoğunluğu gitgide artan görevleri başarmaya çalışırdım. İş hayatındaki varlığıma ve başarılarıma temel teşkil eden altyapının yarısını akademik eğitimlerim boyunca kazanmışsam, açıkça belirtmem gerekir ki en azından diğer yarısını da küçük yaşlardan beri edindiğim bu pratik deneyimler sayesinde elde etmişimdir.

Çıraklık dönemimi de hesaba katarsam yaklaşık 30-35 yıldır çalışıyorum. Bu süre zarfında, yukarıda kısaca belirttiğim çocukluk ve ergenlik dönemimi takiben, 18 yaşından itibaren, bir taraftan eğitimime devam ettim; diğer taraftan, Türkiye’deki üniversite eğitimim boyunca, muhasebecilik, tezgâhtarlık gibi işlerde çalışırken, Fransa’daki yüksek lisans eğitimim boyunca da çocuk bakıcılığı, kamyon sürücülüğü, pazarlamacılık, kısa bir dönem inşaat işçiliği, üniversitede yardımcı okutmanlık gibi –ihtiyaçtan dolayı önüme ne iş gelse yapıyordum– çeşitli iş deneyimleri kazanma fırsatım oldu. Şimdi, geriye bakıp düşündüğümde, hayatımdaki bu zorlu ve “hengame”li “okul-iş” yıllarımın, gerçek benliğimi anlamama yol açan, beni ben yapan önemli bir dönem olduğunu görebiliyorum. 25 yaşından itibaren ise, önce Fransa’da Paris’te, daha sonra da Türkiye’de yönetici olarak çalışmaya başladım. 32 yaş gibi erken sayılabilecek bir dönemde, uluslararası bir grubun genel müdürü olabilme fırsatını yakaladım. O günden bu yana, yani 18 yıldır, icra kurulu başkanlığı, yönetim kurulu başkanlığı da dâhil olmak üzere, profesyonel iş dünyasında etkin varlığımı devam ettiriyorum. Bununla birlikte, özellikle son 10 yıldır, koçluk, mentorluk, üniversitelerde yarım zamanlı öğretim üyeliği gibi paralel iş alanları içinde de yaşayarak çalışma hayatımı sürdürüyorum. Burada anlattıklarımdan da görülebileceği gibi, benim hayatımın öznesi “çalışan insan”dır. İnsan ve çalışma, birbirlerinden ayrılamaz iki ilgi alanı olarak hep merak konusu olmuştur düşünce hayatımda.

Bu kitabı neden yazdım? Bu kitabı kimin için yazdım?

Bu kitabı iki temel nedenden dolayı kaleme aldığımı düşünüyorum. Bunlardan birincisi, çalışmanın bir varoluş biçimi olduğuna inanmış olmamdır. Gerçekten de insan hayatına baktığımız zaman, “çalışmayan”, “hiçbir şey yapmayan” bir insanı hayal etmemiz pek mümkün görünmüyor (burada, elbette, çalışmayı sadece “ücretli iş” anlamında anmıyorum). Öyleyse, çalışma, insan varoluşuna içkin bir edim olarak karşımıza çıkıyor. Ben de, bu çerçevede, çalışma, meslek ve kariyer olgularını insan hayatının anlamı ve içeriğiyle birlikte incelemek istedim. Bu inceleme sürecinde, çalışmayla ilişkimi gözden geçirmek ve onu “yeniden ve derinden anlamaya çalışmak” dolaylı da olsa edindiğim amaçlardan biri olsa gerek. İkinci neden ise iş hayatımdaki gözlemlerimden kaynaklanıyor. Kapitalist sistem, insanın varlığını tam anlamıyla ele geçirdi. Hayalindeki işi yapanların sayısı gittikçe azalıyor. Çalışanların gözünde çalışma, sadece ve sadece “para kazanmak”tan ibaret bir olgu haline geldi. Hayatta kalabilmek için çaresizce başvurduğumuz yegâne yöntem: Ücretli çalışma! Ancak, yakından baktığımızda, sürekli git-gelli veya iniş-çıkışlı mutsuz yaşamlar, mutsuz çalışan insanlar, boşlukta sallanan kurumlar, gittikçe anlamsızlaşan ve boşa geçen yıllar görüyoruz. Şu soruyu çok insana sordum: “Yaşamının sonuna kadar sıkıntısız yaşayabilecek kadar paran olsaydı, şu anda yapmakta olduğun işi yapar mıydın?” “Evet” diyenlerin sayısı –yanlış tahmin etmediniz– iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Dolayısıyla, bu kitap, mutlu çalışma veya çalışmayı mutlu kılabilecek temel edimler, ilkeler, varoluşlar konusunda çözüm arayışları olanlara yardımcı olabilir diye ümit ediyorum.

Bu kitabı öncelikle kendim için yazdım. İnsanın tüm edimlerinin arkasında, ilk muhatabının kendisi olduğunu; insanın tüm hayatı boyunca, bazen fark etmese dahi, son kertede hep kendisiyle hesaplaşma oyununu oynadığını düşünenlerdenim. Bu bakımdan, kitabı okurken, kendimi yeniden tanıma fırsatı bulacağımı düşünüyorum. Diğer taraftan, geniş bir okuyucu kitlesinin kitabın ilgi veya kapsam alanı içinde olacağını zannediyorum. Meslek seçimi öncesinde bulunanlar ve kariyer yaşamlarının başlarında olan yeni nesiller için çalışmada ele aldığım konular, kavramlar, bakış açıları zihin açıcı, bilgilendirici, yönlendirici olabilir. Yine, meslek yaşamının belli bir döneminde olan “olgun çalışanlar” da, iş hayatları boyunca maruz kaldıkları çeşitli olayları yeniden hatırlayarak, irdeleyerek, bunların arkasında yatan gerçek nedenleri keşfedebilirler; gelecekle ilgili planlarını, hayallerini bu çalışmada geçen içeriklere bağlı olarak gözden geçirebilirler.

Bu kitap, akademik bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bahsettiğim akademik disiplin ise felsefedir. Felsefenin –genel algının aksine– var olanın, varlığın, dünyanın, insan yaşamının somut temellerini çok –belki de en– etkili ve sağlam bir şekilde gözler önüne seren vazgeçilmez derecede gerekli bir öğreti olduğunu düşünüyorum. O derece ki, yaşama, yapılana edilene, herhangi bir şeye, “felsefesiz” bir bakış açısının, o şey ne olursa olsun, onu yaşamdan, gerçek canlılıktan, anlamdan ve hakikatten yoksun bıraktığını, cılızlaştırdığını, soyut ve belirsiz bir hale getirdiğini ve layık olduğu değerden mahrum ettiğini görebiliyorum. Felsefesiz bir insan olabileceğini de zaten düşünmüyorum. Çünkü, eğitimli de olsa eğitimsiz de, zengin de olsa fakir de, kadın da olsa erkek de, yaşça küçük de olsa büyük de, değil mi ki insan denen varlığın akıl denen ve onu tüm diğer canlılardan ayıran düşünme kapasitesi var, o zaman, insan fark etse de, etmese de “felsefi” bir varlıktır. En basitinden tanık olduğumuz kadarıyla “Batsın bu dünya!” diye haykıran kamyon yazıları bile bu gerçeği en açık bir şekilde dile getirmiyor mu? Olaylara, şeylere, insanlara, felsefi bakış, felsefe bilgisiyle bakış, önemlidir. Çünkü felsefe, sorgulama, çok boyutlu düşünme, derinleşme demektir. Felsefe beraberinde taşıdığı akademik ya da bilimsel bilgiden de çok öte, bir düşünme alışkanlığı, bir düşünme metodolojisi getirir; zaten önemli olan da aslen budur. Bir olayın arkasında yatan hakikate; bir bakıma, var olan doğruluğa karşılık gelen gerçek bilgiye ancak ve ancak felsefi bir sorgulama sonucu yaklaşılabilir. Kişi, çok yönlü ve felsefi bilgi temelinde gerçekleştirebileceği bir düşünme edimi sonucunda, gerek kendisini, gerek onu saran diğer özneleri anlayabilir, olayların nedenlerini kavrayabilir; dolayısıyla bilincini uyandırabilir. Gerçekten de felsefe bir bilinç uyanıklığıdır; bir bilinç, var olma ve bilme faaliyetidir. Felsefe, ilerlemenin, daha iyiye ulaşmanın, insanın layık olduğu yüksek yaşam ve varoluş koşullarının oluşmasına öncülük eden diyalektik düşüncenin disiplinidir. Tarihte adı geçen bilim insanları, iş insanları, sanatçılar, devlet adamları, sporcular, askerler gibi önemli kişiliklere baktığımız zaman, hepsinin ilk ve ortak özelliğinin, her şeyden önce, “düşünen insan” olduğunu, yapıp ettiklerini sağlam ve inandıkları düşünsel bir temel üzerinde konumlandırdıklarını görmemek mümkün değildir.

Diğer taraftan, kitapta sözü geçen tüm kavramlar, olgular veya olaylar, iş hayatım boyunca deneyimlediğim, gündelik iş hayatında bizzat –hem de sık sık– tanık olduğum, hissettiğim, düşüncelerimde sürekli olarak sorguladığım gerçeklikler olarak ortaya çıktılar. Onlarla yan yana, karşı karşıya, iç içe bir yaşam sürdüğümü kesinlikle söyleyebilirim. Keza, verdiğim pratik örnekler bu saptamamı doğrulamaktadır. Kitabın, sadece teorik veya soyut planda kalmamasına özellikle özen göstermeye çalıştım. Tüm bölümleri, gündelik olaylardan, iş yaşamından, spordan, sanattan örneklerle, deneyimlerle zenginleştirmeye çalıştım. Eleştirel bir üslup zaten hayata ve hatta kendime olan bakış açımın bir uzantısı olarak yansıdı bu çalışma boyunca. İş hayatını en yüksek ve derin frekanstan, ayrıca uluslararası boyutta yaşama şansına sahip olmuş biri olarak, her bir insanın çalışma hayatının çeşitli dönemlerinde karşılaşabileceği somut durumları, sadece pozitif bilimlerin bakış açısıyla değil, ama aynı zamanda felsefi kavramlar ve öğretilerle ilişkilendirmeye çalıştım ki, bu incelemenin özgünlüğü bir bakıma burada yatıyor diye düşünüyorum.

Bu çerçevede kitap iki bölümden oluşuyor.

Birinci bölümdeki çabam, çalışma kavramını insan denen varlıkla ilgisi bağlamında çözümlemek doğrultusunda oluştu. İnsanın varlıksal özellikleri nedir? İnsanla çalışması arasında nasıl bir ilişki vardır? İnsan neden ve ne için çalışır? Bu ve benzeri soruların önemli olduğunu düşünüyorum; çünkü çalışmayı anlayabilmek için öncelikle insan denen varlığın temel varoluşuyla ilgili ilkeleri saptamamız gerekir. İnsanı bir varlık olarak çözümleyemezsek, onun sahip olduğu temel özellikleri kavrayamazsak, edimlerini nasıl anlayabiliriz? Çeşitli çalışma şekilleri ve çalışma sürecinde var olan temel sorunların incelenmesi bu bölümün başta gelen konuları arasında yer alıyor. Bölümün diğer konuları olan, çalışmada sevgi, mesleğini seçmek ve çalışmada özne olma konuları, günümüz iş hayatında, her bir kişinin sadece iş yaşamını değil, ama tüm yaşamını derinden ilgilendiren meslek ve kariyer sorularına cevap arıyor. Kendi kariyerim boyunca aklımı hep meşgul eden ve nihayet bu kitap vesilesiyle nispeten derin düşünme ve araştırma olanağı bulduğum, sevgi ile çalışma, sevgi ile iş arasındaki karşılıklı ilişkinin felsefi temellerini anlamaya çalışmak, meslek ve kariyer olguları açısından hayati derecede önemli ve vazgeçilmez bir çaba olarak ortaya çıktı. Tüm bunları yaparken, insanı bir varlık olarak inceleyen insan felsefesinin (felsefi antropolojinin) olanaklarını akademik temelde kullanmaya çalışıyorum.

Kitabın ikinci bölümü ise, varoluş felsefesi çerçevesinde meslek ve kariyer kavramlarını, meslek ve kariyer hayatlarını kendine konu ediniyor. Varoluş felsefesi, bir “çıkmaz sokak” edebiyatının baş oyuncusu olan insanın “yolunu” açmaya çalışır; bu bakımdan da onu, çok özel bir değere sahip bir öğreti olarak kabul ediyorum. Varoluş felsefesi, eninde sonunda varlığı son bulacak her bir tek insanın; bu çıplak ve baş edilemez gerçekle karşı karşıya olan insan denen varlığın, hayatla mücadelesinde kendisine kılavuz edinebileceği, kavramlar, olgular ve önermeleri bir çözüm alternatifi olarak sunar. Bu bakımdan, her insanı yakından ilgilendirir bence! Çalışmak, yaşamın kendisidir. Ancak, her çalışma türü birbirinin aynısı mıdır, her çalışma türü aynı değeri mi taşır? Çalışma ne yapılır da bir tutkuya ve öz yaşam alanına, bir varlık alanına dönüştürülür? Çalışma hayatında doyum ve doyumsuzluğu oluşturan koşullar nasıl gelişirler? “Her resim yapan kişi ressam mıdır? Ressamı ressam yapan gerçekte nedir?” sorularına felsefe şu cevabı üretir: Resim yapan kişi resim yapma eylemini gerçekleştiren kişidir; o bir “resim yapan”dır. Ancak, resim yapıp, yaptığı işin üzerine düşünen, resmi neden yaptığının, kim için yaptığının, resmi iyi yapanın ne olduğunun ve benzeri onlarca soru üzerine düşünen ve ürettiği yeni fikirlerle bu kez yine ve yeniden resim yapmaya girişen kişi, işte “ressam” budur ve gerçekten iyi işi yapan ve işi iyi yapan da bu insandır. İşte, kitabın bu bölümünde, yukarıda sıraladığım “kendimce büyük sorular”a cevap arıyorum. Bu işi de, varoluş felsefesinin iki birbirinden apayrı öznesini –ki günümüzün çalışanına baktığımız zaman da bu öznelere hemen rastlıyoruz– temel alarak yapıyorum: 1) Sürü insanı dediğimiz kendini hayatın akışına tamamen teslim eden “kendinde-varlık” olarak insan 2) “Hayır ben de varım” diyebilme cesaretini gösterebilen ve hayatın dizginlerini kendi eline almaya yeltenen “kendisi-için” varlık olarak insan. Bu iki temel insan tipini esas alarak, onların meslek ve kariyer hayatını, varoluş felsefesinin bilinç, hiçlik, özgürlük, aşkınlık, umut, sıkıntı gibi başlıca kavramlarına ve Sartre, Camus, Dilthey, Marx, Husserl, Schopenhauer, Kuçuradi gibi büyük filozoflara da başvurarak çözümlemeye çabalıyorum.

Çalışma sorunu varoluşsal bir sorundur ve insanın kendisiyle hesaplaşmasını gerektiren önemde ve uzunlukta bir yaşam dönemini kapsar.

Umarım, bu çalışma okuyucunun hayatında küçük de olsa bir ışık yakar. Tek bir, ama tek bir kişi için bu gerçekleşmiş olsa, kitap amacına ulaşmış sayılacaktır.

IMG_1062

Sonuç

Bu bölümdeki çabamız, meslek ve kariyer olgularını, varoluş felsefesinin başlıca kavramları çerçevesinde inceleyerek yeni bir temellendirme işlemine girişmek şeklinde oluştu. Varoluş felsefecileri hep insanı düşündüler. Cesaretle, inatla, heyecanla, coşkuyla, insan denen özel varlığın varoluş koşullarını ortaya çıkarmaya, onun eylemini, tavrını, tutumunu anlamaya, onu derinden çözümlemeye çalıştılar. Bu, elbette zor bir iş ve bitmeyecek bir ödev olarak düşünürün karşısına çıkıyor. Ancak varoluşçu bakış tarzının, son derece yaratıcı bir şekilde,  insani gerçekliği keşfetmeye yöneldiğini söylemek doğru olur. Varoluş filozoflarının, bir eleştiri felsefesi, bir başkaldırı felsefesi olarak insana yeni bir dünyayı teklif etmeleri insanlığa yapılan önemli bir katkı olarak ortaya çıkıyor. Bir bakıma “Uyan İnsan!” diye avaz avaz bağıran bir düşünce ekolünden bahsediyoruz. Bu felsefenin konumuz açısından önemi, yaptığı meşakkatli işte tamamen insanı merkeze alması ve âdeta onun bağrından hareket ederek dünyayı, hayatı anlama çabasına girişmesinde yatıyor. Bu şekilde, hem varoluş, hem onu çevreleyen var olan, hem de ikisi arasındaki ilişki yepyeni bir yorum çerçevesinde canlılığa kavuşmaktalar. Bu bölümde, varoluşçuluğun buluşları arasında sıralayabileceğimiz özne, kendinde-varlık, kendisi-için varlık, bilinç, hiçlik, özgürlük, sınır durumlar, bunaltı, aşkınlık, sezgi gibi aydınlatıcı ve yönlendirici kavramlar incelememize eşlik ettiler. İnsanın kendini yeniden ele geçirmesi ve hiç vakit kaybetmeden bir kişisel dönüşüm sürecini başlatması ve bu süreci bıkmadan usanmadan tüm hayatına yayması varoluşçuluğun en temel mesajlarından biri olarak yükseliyor. Bu noktada hemen şunu belirtmek gerekir ki, birinci bulgumuzun veya bu bölümün ana fikrini meydana getiren temel iddiamız şudur: Varoluşçuluk felsefesi bir bütün olarak ve bu felsefede yer alan temel kavramlar tek tek, doyumlu ve mutlu bir kariyer ve meslek yaşamının ne olduğunu anlamak ve böyle bir yaşamı sürdürmek isteyenler için bilinmesi ve etkinlikle kullanılması elzem olan bir öğreti değeri taşırlar. Meslek ve kariyer fenomenlerine varoluşçulukla bakmak, öznenin bu önemli hayat meselelerine bakış açısını kökten değiştirir. Bu değişimin tabiatıyla davranış değişikliği getirmesi kaçınılmazdır. Zaten bizim de istediğimiz budur: Öznenin, tüm hayatını meşgul edecek bu ebedi probleme karşı alacağı pozisyonu daha sağlam temeller üzerine oturtmak ve onun kendisine özel varoluş olanaklarını doya doya gerçekleştirmesinin yolunu açmak.

Bunu gerçekleştirmenin öncülü, bu bölümde de geniş bir şekilde değinildiği gibi, öncelikle kendinde-varlık ve kendisi-için varlık şeklinde beliren, varoluşçuluğun iki temel özne kategorisinin ve bunların özelliklerinin ne olduğunun bilinmesi gerektiğidir. Bunlardan ikincisi, meslek ve kariyer için olmazsa olmaz değerinde, “ayakları yere basan”, “bilinçli” öznenin kategorisini teşkil eder. Bilinçli olunmadan, özne haline gelinemez. Bilinçli özne, insanın, sadece bilimle değil, ama öncelikle felsefeyle düşünerek –kendisi, yapıp ettikleri, olaylar, durumlar, dünya, evren, her şey üzerine düşünerek– eylemlerine girişmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Ve ancak böyle bir özne, mesleği ve kariyeri üzerinde, tüm yaşamını kendi becerileri, yetenekleri, heyecanları, duyguları doğrultusunda sürdürebileceği, yani “kendi ben”ini yaşayabileceği, bedeni ve ruhuyla uyumlu, doğru kararları alabilir. Unutmamalıyız ki, seçim anı, boşa geçmeyecek hayatın başlangıcı niteliğinde yüce bir andır, değerlidir, savsaklanamaz, rastgele bilgiyle geçiştirilemez.

Bölüm boyunca işlediğimiz, günümüzde, ölümcül bir yanlış içinde bilinçsizce meslek ve kariyer hayatını tüketen özneyi, varoluş felsefesinden yararlanarak kendinde-varlık olarak tanımladık. Bu türden bir çalışanın, genelde, içinde bulunduğu toplumun ayrışmaz bir parçası, hatta kopyası haline geldiğini; bu haliyle özne değerine ulaşamadığını; bunun sonucu olarak sistemin içinde özneden ziyade tam bir nesne muamelesi gördüğünü, kendisinin dahi bunun farkında olamadığını anlatmaya çalıştık. Yoğun bir aynılaşma süreci, gerçekte sahip olduğu eşsiz tinsel özellikleri bir türlü açığa çıkaramama, tamamen matematik bir varoluşun tüm varlık alanını doldurması, salt-akılla iş görme eğilimi, empati ve insansal duyumsamaya kapalılık, estetik değerlerin ve bu çerçevede sonu gelmez bir tüketimcilik yaşantısının varlığı, kendinde-varlığın ait olduğu yaşam döngüsünün vazgeçilmez geçişleri olarak ortaya çıktı. Başarı kavramının nasıl yozlaştırıldığı, salt maddeci bir anlayışla gerçek insani anlayıştan nasıl uzaklaşıldığı ve bunun klasik iş dünyası öznesini nasıl ele geçirdiği, bu bölümde değindiğimiz önemli olgular olarak yer aldı. Bu çerçevede belirtebiliriz ki, günümüzde yer alan reklam panolarına basit ve hızlı bir göz atış bile, başarının ne derece önemli ölçüde salt matematik performansla özdeşleştirildiğini gözler önüne seriyor: “Dünya gençler yüzme şampiyonasında okul takımımız ikinci oldu; SBS’de beş birincilik; İlk tercihini üniversitemiz lehine yapana % 50 burs; Elli milyon dolarlık büyük transfer; 21 günde yağlarınızdan kurtulun…”.

Meslek ve kariyer yaşamında gerçek başarının ve doyumlu bir yaşamın öznesinin ancak kendisi-için varlık konumuna erişmeyi başaran insan tipiyle oluşacağını ileri sürdük. Burada etkin bir şekilde iş gören kavramlar ise, hiçlik, özgürlük ve aşkınlık olarak belirdi. Öznenin kendisini bir hiçlikler varlığı olarak duyumsaması ve bu gerçeğin farkında olarak kendisini yeniden tanımlamaya ve akabinde tamamlamaya girişmesi, Sartre’ın varoluşçuluk felsefesinden yararlanarak, meslek ve kariyer konularına yeni bir bakış açısı getirmemizde önemli rol oynadı. Bu bilgi o kadar önemli ki, mesleğini ve kariyerini dolu dolu yaşamak isteyen öznenin, kendini gerçekleştirmek isteyen öznenin, olanaklarının ne olduğunu fark etmek isteyen insanın, üzerine eğilmesi gereken başlıca eylemlerden biri olarak değerlendirilebilir. Özne ancak, hiçliklerinin doğru ve gerçekçi bilgisine ulaşarak, kendisi hakkında vizyoner bir fikir sahibi olabilir. Bu açıdan baktığımızda, yaşam boyunca devam eden meslek ve kariyer kararlarının tamamının, aslında,  “hiçliğin doldurulması” şeklinde tanımlayabileceğimiz bir eylemden başka bir şey olmadığını görebiliyoruz. Tam da bu noktada, öznenin özgürlüğü konusuna varmış oluyoruz. Çünkü, bilincini kazanmış, hiçliklerinin farkında olan ve meslek ve kariyer seçiminin kendisi için ne anlama geldiğini kavramış bulunan insan, bu noktada, kapalı bir sistemden açık bir sisteme geçmeyi başarmaktadır. Bu başarının en büyük getirisi ise, öznenin artık “kendisiyle barışık” bir birey olarak seçimlerini özgürce yapabilecek bilgi ve varoluş düzeyine ulaşmış olmasıdır.

Çok önemli bir kavram, “aşkınlık” olarak karşımıza çıktı. Aşkınlık, varoluşçu meslek ve kariyer insanının içkin ve tükenmez bir özelliği olarak onun hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Çabaları, didinmeleri sonucunda her bir sefer yeni bir bilgi ve varlık düzeyine çıkan birey, bu noktada, yeni bir sınır durumla karşılaşır. Bunalım, sıkıntı, sorunlu dönem devreye girmiştir. Bilinmezlik, bulanıklık, çıkmazlık veya köşeye sıkıştırılmış olma duygusu, zaman zaman ümitsizlik, ne yapacağını bilememe ve benzeri halleri içeren bir buhran süreci, sınır durumdaki bireyin karşı karşıya olduğu karakteristik bir dönemeçtir. Ancak bundan kaçınılamaz. Çünkü, sahici varoluşun yüksek bilinçlenme anını yansıtan önemli bir süreçtir bu. Burada tanımlandığı şekliyle, bu acılı süreç, insanı bilgilendiren, ona bazı konularda bazı haberler veren, iletişim değeri yüksek bir süreç olarak göze çarpar. Ve hemen arkasından, “büyük engel”in aşıldığını, öznenin yeni bir varoluş basamağına yükseldiğine tanık oluruz çoklukla. Bölümde, bu konuda iş dünyasından, sanattan, spordan pratik örnekler vererek teorik anlatıyı canlı yaşama taşımaya çalıştık.

Felsefede töz, bağımsızca kendi içinde var olan, özneye bağlı olmayan, değişmeyen madde demektir. İşte insanın tözünden söz etmek istediğimiz zaman, onu o yapan değişmeyen özelliklerini dile getirmiş oluyoruz. İnsani tözün farkına varmak, meslek ve kariyer olgularıyla ilgisinde incelendiğinde, varoluş felsefesinin önemli katkıları olarak ön plana çıkıyor. İnsan denen varlığı ve onu saran varlık ortamını felsefece anlamak, meslek ve kariyer kararlarının üzerine oturtulabileceği en sağlam temel olarak beliriyor. Ancak, bu bilginin, özneye önemli bir görev yüklediği de bu bölümün önemli saptamalarından biri: Sorumluluk. Özne, bilinçli ve bilgili birey olarak artık, tüm davranışlarından, eylemlerinden, meslek ve kariyerinden, kendisi için kurduğu hayattan, “tam sorumlu” bir hale geliyor. Sorumluluk genelde ağır bir yük olma hissi verebilir, ancak insanın varlığını da meşru kılan sorumluluğun ta kendisidir. Sorumluluk yüklenmeyen bir insan, varlıklar dünyasında ne kadar var olabilir, ne kadar hesaba katılabilir ki?

Yöneticilerin, mensubu oldukları kurumların, çalışanlar nezdinde her şeyden önce bir “yaşama ortamı” olduğunu bilmeleri, incelememizin ana fikri doğrultusunda, önemli bir tavsiye olarak ileri sürülebilir. Kurum, değerleri, misyonu, vizyonu, stratejisi ve diğer süreçleri vasıtasıyla hedeflerini gerçekleştirmek isteyen bir oluşum olabilir. Ancak, kendinde-varlık olarak kurum (şirket) diye bir şey yoktur. Onu meydana getiren “insanlar” vardır. Bu insanların da “yaşam dünyaları” vardır; somut olarak türlü türlü yaşantıları vardır. Bu dünyalar, isteklerden, amaçlardan, duygulardan, akıllardan, sıkıntılardan, ideallerden, deneyimlerden, anlamlardan, düşüncelerden, eylemlerden, özetle; insanın tözünden oluşurlar. Dolayısıyla şirket aslında bir “kişi dünyaları veya varoluşları birliği”nden oluşur. Öyleyse şirketin tinsel bir temeli de vardır. Bu oluşumu meydana getirenlerin, insan olduklarının ve insanın “ne” olduğunun farkında olunması; ayrıca bu bağlamda bir “insanlar birliği”nin bir bütün olarak ne anlama geldiğinin kavranması; son olarak da ait olunan kurumun özellikleri ve idealleri ile işte bu insanların varoluşlarının nasıl bir şekilde örtüştürülebileceği bilgisi, yöneticinin mutlu ve başarılı bir kurum yaratabilmek için sahip olması gereken temel bilgidir. Bu bilgi de, özü itibariyle, her türlü bilimsel yaklaşımın çok ötesinde felsefi bir varoluşu gerektirir.

Çalışmaya gelince, insanla ilgisinde, bu incelemede konu edindiği gibi, felsefi ve antropolojik anlamda içerdiği nitelikleriyle ele alındığı takdirde onun ne olduğu anlaşılabilir. Çünkü eninde sonunda, hakiki ve halis çalışma –anlamlı çalışma– görülüyor ki, felsefi ve antropolojik bir edimden başka bir şey değildir. Bu türden bir çalışmaya yaslanan bir toplum; “severek yapılan ve varoluşu destekleyen işlerin” dünyası paradigmasına dayalı; yok edici değil, dayanışmacı rekabetin; bireysel çıkar değil, toplumsal yararlılık kaygısının öncelendiği; çalışma ve yaşam arasındaki bağın kopmadığı; bireylerinin, hem “bireysel” hem de “toplumsal” kimliğini doya doya yaşayabildiği ve yine bireylerinin “çok etkinlikli” bir varoluşla haz duyarak kendilerini gerçekleştirdiği ve sonuçta üyesi oldukları toplumun da bir bakıma “üretilmesine” katkıda bulundukları bir toplum; böyle bir toplum, daha iç barışı sağlanmış, daha huzurlu, daha üretici ve nihayetinde her açıdan daha zengin bir toplum olmaz mıydı?

*Bu okuma parçasının yayını için Elma Yayınevi’ne teşekkür ederiz.

Daniş Navaro, 1963’te, İstanbul doğdu. Orta öğrenimini, Saint-Michel Fransız Lisesi’nde tamamladı. Ekonomi, sosyal bilimler ve iş dünyasına olan yoğun ilgisinden dolayı, çok severek ve keyif alarak ‘İktisat’ alanında okumak istedi ve bu doğrultuda, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Ekonometri Bölümü’nü bitirdi. Daha sonra, öğrenimine yurtdışında devam etme kararı aldı ve Fransa Orleans Üniversitesi’nde, makroekonomi ve finans alanında, iki yıllık master/yüksek lisans bölümünü bitirdi. Bu süreçte, 24 Ocak kararları doğrultusunda Türkiye’de uygulanan Para ve Bütçe Politikaları isimli bitirme tezi çalışmasını kaleme aldı ve üniversitede yayınladı. İş dünyasındaki öğrenim süreçlerinin içinde yer alan başlıca diğer çalışmaları; kariyeri boyunca muhtelif dönemlerde katılmış olduğu; Liderlik Geliştirme Programı (Insead – Paris), Bütünlük ve Liderlik Programı (European School of Economics – İstanbul / Milano), Koçluk Sertifikası Programı (Erickson College International – Istanbul), Bahçeşehir Üniversitesi – Felsefe Okulu’ dur. Yüksek Lisans-Master alanındaki çalışmalarını bitirdikten sonra, Paris’te 3 yıl boyunca, satış sorumlusu, pazarlama sorumlusu ve satış yöneticiliği gibi alanlarda, tekstil-halı/kilim sektöründe çalıştı. Bu deneyim Navaro’ya, yabancı bir ülkedeki temel iş dünyası dinamikleri hakkında, daha sonraki iş yaşantısında çok faydalanacağı değerli bilgiler kazandırdı. Türkiye’ye döndükten sonra, Turizm ve İnşaat sektöründe, Pazarlama Sorumlusu, Pazarlama ve Satış Müdürü, Genel Müdür Yardımcısı gibi pozisyonlarda çalıştı. 1996 yılında, Lafarge (Braas Çatı Sistemleri) Grubu’nun Türkiye kuruluş projesini oluşturmak ve başlatmak üzere ‘Country Manager’ olarak çalışmaya başladı. Çok keyifli ve heyecanlı bir deneyim olarak nitelendirdiği bu organizasyonda, sırasıyla İcra Kurulu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerine getirildi ve bu göreve halen devam ediyor. Evli ve iki çocuk babası olan Navaro, Fransızca, İngilizce ve İtalyanca dillerini biliyor. Çatı Sanayici ve İş Adamları Derneği Kurucu Üyesi. Dernekte iki yıl süre ile Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. Bugün ise, Yönetim Kurulu Üyesi olarak görevine devam ediyor. 2005 – 2008 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi-MBA akşam bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Bunun yanında, halen değişik üniversitelerde, öğrencilerle belli derslerde deneyimlerimi paylaşıyor. Değer Temelli Pazarlama, Modern Yönetim ve Yöneticilik, Liderlik, Yeni İş Modelleri, Kariyer ve İş Felsefesi, bu doğrultuda özellikle yoğunlaştığı başlıca alanlar. Ayrıca, iş ve akademi dünyasının çeşitli kurumlarında, konferans ve seminerlerde yaptığı sunumlar aracılığı ile düşüncelerini ve deneyimlerini katılımcılarla paylaşıyor. Ericson College International’ın düzenlediği koçluk programını bitirerek koçluk sertifikası sahibi oldu. Bu doğrultuda, 30 – 35 yaş genç genel müdür ve üst düzey yöneticilere koçluk / mentorluk ve kariyerlerinin başındaki öğrencilere kariyer koçluğu yapıyor. Aylık olarak yayınlanan Kariyer Dergisi’nde, Perspektif adlı köşesinde yazdığı makalelerde, iş dünyası ve iş dünyasında insan ile ilgili değişik alanlardaki düşüncelerini paylaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.