Karnaval – Rawi Hage

 

“İki türlü taksi şoförü vardır: örümcekler ve sinekler. Örümcekler arabalarının sıcağında oturan ve müşterinin ayağına gelmesini bekleyenlerdir. Sineklerse şehrin sokaklarında onları çağıran bir işaret görene dek gezinip durur. Fly, bir gezgindir. Onun taksisinden şehrin karanlığının gizlediği karnaval pırıltılarını tüm güzelliği ve çirkinliği ile izleriz. Katillerle tanışırız, fahişelerle, delilerle, devrimcilerle, sıradışı yerlere doğru yola çıkan sıradan insanlarla. Uluslararası Impac Dublin Edebiyat Ödülü’nün sahibi Rawi Hage, James Joyce’u ve Henry Miller’ı hatırlatan bir ustalık ve cesaretle kurduğu, rüya gibi bir atmosfere davet ediyor okuru: Arka koltuğa kurulduğu anda başlayıp şehrin caddelerinden köprü altlarına; kütüphane raflarından çocukluk anılarına; gizli hayatlardan sınır tanımaz hayallere uzanan baş döndürücü bir maceraya.” Karnaval’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Anne

Bir devesi olan bir gezginle iplerden sarkan bir annenin sirk karavanındaki birlikteliğinden doğmuşum. Altın saçlı bir trapez sanatçısı olan annem beni içinden dünyaya fillerin ve fokların alkışları eşliğinde fırlatmış. Dışarıda yağmur yağıyormuş ve karavanlar yola çıkmak üzereymiş. Annem beni yollarda emzirmiş, palyaçoların budalalıkları ve benim için örümceklerin ve hayvanların arasında geçecek bir hayat kehanetinde bulunan yaşlı bir cücenin acı şarkıları eşliğinde.

Fakat sirk sahibinin benim için başka planları vardı. Bir güçlü adama ve bir aslan terbiyecisine ihtiyacımız var, dedi ve bacak kaslarıma ve başımın şekline bakmak için beni annemin kollarından aldı. Fakat ben bilen ve tahmin eden çocuk olarak büyüdüm bu çadırlar dünyasında, yol ortası gösterilerinde uzun şapkasını kaldırıp bastonunu açık sahneye vuran çığırtkanın bağırışları arasında: “Hanımlar Beyler, içeri girin ve Bilen Çocuk ile tanışın! Bu çocuk kilonuzu, yaşınızı ve bir mezar taşının altına yatana kadar kaç yılınız kaldığını tahmin edemezse paranızı iade ediyoruz.” Böylece hayatları ayak ölçüsünden, kemer sıkımlarından, gözlerin kasvetinden, yanakların sarkıklığından ölçmeyi öğrenmiş olan ben, annesinin ipten sarkışını ve babasının kendi sakalının ağırlığıyla düşüşünü gören bir izleyici oldum.

Babamın gidişinin ve annemin ölümünün ardından sirke kaldım; sevecen devlerin dizleri, cücelerin kısacık elleri ve ucubelerin sevgi dolu doğaları arasında gezinen bir velet. Küçük yaşta ipleri çekmeyi ve maymunun papyonunu bağlamayı öğrendim. Dövmeli kadının derisini çektiğimde ejderlerin gülümsediğini öğrendim. Dünyanın en küçük kadınıyla dünyanın en uzun adamının ortalama oğulları ile oynadım. O çadırların ve dönüşümlü gösterilerin arasında büyüdüm ve fillerin hortumları tarafından sınırların ötesine, yabancı ülkelere taşındım.

Nasıl tahmin edileceğini ve nasıl öldürüleceğini de öğrendim.

Gündoğumu Çocuğu, demişti bana şişman kadın, ismimi yanlış telaffuz ederek, şimdi günüme neşe kattın, çünkü ağırlığımın yükünün altında ruhumun hafifliğini tahmin ettin. Ve aydınlık yüzümü öpüp çadırdan çıkmıştı, saçındaki bulutları hissederek ve gökyüzünde süzülen kuşları okşayarak. Fakat kış geldiğinde ve çadırlar toplandığında ve hepimiz soğuğun çemberlerinde açlık çektiğimizde, bir at öldürüp canavarları besledim.

Kemirgenler

Son beş yıldır tuhaf insanlarla, kemirgenlerle ve kafalarına göre gelip giden böceklerle mırıldanan bir binada yaşıyorum. Sol yan dairede eskiden jimnastikçi olan Romanyalı bir kadın yaşıyor, artık yalnız ve yoksul olduğu için kendini arada sırada hiç değişmeyen ve büyümeyen bir sakalı ve arabaları olan iri ve yaşlı bir doktora sunuyor.

Adamı mahalle kliniğinden tanıyorum. Ona son gittiğimde bana ailemin sağlık geçmişine dair birkaç soru sorduktan sonra masasındaki kâğıttan örtünün üstüne yatmamı söyledi. Sırtıma vurdu, tek kullanımlık bir çubukla dilime bastırdı ve beni birkaç kez öksürtünceye kadar testislerimi sıktı. Sonra kaşlarını çatıp dosyamın sayfalarına bir şeyler ekledi.

Başını salladı, fakat sağlığımla ilgili haberlere geçmeden önce ona, Doktor, dedim, biliyorum, tek kelime etmenize gerek yok. Biraz kilo vermem gerek, inanın bana, biliyorum, Doktor… çünkü bu sabah dizlerime baktım ve yanaklarımı kontrol ettim… herkesin bir zaafı var, Doktor, benimki de açgözlülük olsa gerek. Yedi günahtan biri fena sayılmaz aslında. Dindar olduğum için falan değil… Kumar oynamayı denedim ama yeterince kazanamadım, kadınlar insana acı çektiriyor ve açgözlülüğün de sonu yok… Meslek değiştirmen gerekecek, der gibisiniz Doktor. Hiç dinlenmeden ve bedeni çalıştırmadan uzun saatler taksi sürmek. Saatlerce yola bakmak insanın zihnini köreltiyor, bazen sadece kaderimi düşünürüm… Kader dedim, keder değil. Ne şakacıyım ama! Nasıl da harcanmış bir hayat, ne kadar aciz bir adamım… suç bende değil, Doktor, ve kim direnebilir? Reklam afişleri beni mıknatıs gibi çekiyor, beni o devasa alışveriş merkezlerine çeken bütün o propaganda, double Siamese cheesburger’ler, sarı kıyafetleriyle beni çağıran dört bacaklı gözsüz tavuklar, doğrudan yeni klonlanmış ineklerin memelerinden gelen milkshake’leri de unutmayalım. Ben yine de taze süt bir düzine kadar en büyüğünden doughnot ile çok iyi gider diyorum… Bilmem gerekirdi, Doktor. Sanıyorum, tahminde bulunabiliyorum, fakat asla bilmiyorum…

İyi de, dedi doktor, ben burada beyne dair bir işlev bozukluğu saptadım. Ellerinin ani hareketlerine ve gözlerini kaydırış biçimine bakarak, uzun monologlarından ve dünyaya komplo kuran kütüphaneci maymunlara dair fantezilerinden söz etmeden önce kafanı muayyene ettirsek iyi olur derim. Seni bütün bu çılgın düşüncelerini değerlendirecek bir psikiyatra yönlendirmeyi öneriyorum. Ne dersin? Bunu bugün yapabilirim…

Oturduğumuz binanın merdiveninde rastlaştığımızda ya da yan komşum Romanyalı kadını ziyaret ettiği öğle saatlerinde arabasını balkonumun altındaki garaj duvarına park ederken karşılaştığımızda doktor beni tanır.

Merdivenden yukarı çıkışını seyrederim, örümceklerin sabırlı gözetimi altında pantolonunu indirmeye neredeyse hazır. Binaya girdiği anda kancık köpekler kendi kızışmışlıklarının ritmiyle havlamaya başlarlar, yolun karşı tarafındaki kadının çenesi çıngıraklı yılanların geveze tıslamaları eşliğinde takırdar ve yan komşudaki atların toynakları sokağın köşesindeki kunduracının çekicinin ritmiyle step dansı yapar. Her gün çiftleşme mevsimidir!

İşte, Doktor, yirmi yıl boyunca tahsil gördükten sonra, sönen akciğerlere, şişen böbreklere dair kalın kitapları ezberledikten, kemiklerin, damarların, anüslerin, Fallopia kanallarının, kalplerin ve üreme organlarının özenle yapılmış onca tasnifinden sonra, iş gelir bu noktaya dayanır bence. Otopsi dersinde masaların üstündeki doğranmış soluk cesetlerin karşısında bayılmamanın ya da kusmamanın ödülü bu işte. Doktorlar ölümün ve bir zamanlar içinde evsizlerin ve gezgin şairlerin yaşadığı sahipsiz kadavraların tacirleridir derim! Doktorlar sokaklarda hayali dostlara monologlar düzen gezginlerin son vasileridir; o gezginler ki sihirbaz manşetlerinden taşan uzun orangutan kollarını kentin çöp konteynırlarına daldırıp yiyecekler yaratır, teneke kutuları yok edip dünyanın sefillerinin ve sahipsiz ölülerin açık göğüsleri ve yırtık ayakkabılarıyla yatırılacakları metal masalar olarak geri dönüştürürlerdi.

Üstümde İkinci Dünya Savaşı’ndaki toplama kamplarından sağ çıkmış Polonyalı yaşlı bir kadın oturuyor. Aynı zamanda binanın sorumlusu olan oğlunun bir Harvey motosikleti, uzun çizmeleri ve siyah ve tehditkâr bir deri ceketi var. Durmaksızın konuşan ve holdeki aynada yaşlanmakta olan yüzünü seyreden kara cahilin teki. Dalgalı saçlarını taramadan önce deri pantolonunu düzeltir. Bazen, dairemde borulardan biri damladığında ya da pencere içeri su ve hava sızdırdığında, kapısını çalarım. Kapıyı açar ve bana, kapıdaki kutuya not bırak, daha sonra hallederim, bakışını atar.

Bina sorumlusuna yazdığım mektuplarda durumun acil, hatta kıyamete varacak sonuçlar doğurabilecek kadar vahim olduğunu vurgularım. Şiirsel, gazaplı, dindar bir üslup kullanır, onun ve toplumun görebileceği zarara dair küçük bir imada bulunurum. Ona her şeyin birbirine bağlı olduğunu izah etmeye çalışırım. Penceredeki küçük ve masum bir sızıntı bile bir binanın ısı dengesini bozabilir, küçük global cehennemlerden oluşan küçük evrenler doğurabilir. Ona doğamızın hassas olduğunu hatırlatırım.

Dediğim gibi, adam zır cahil ve benim edebi, müstehzi tarzımı anlaması olanaksız. Hız makinesi tarihe ve insanlığa karşı ilgisini bütünüyle yitirmesine neden olmuş.

Fakat yine de kapıma dayanıp elinde tuttuğu mektupları yüzüme doğru sallar. Burada sorun tam olarak ne? Küçük bir kız değilsin, örümceklerden korkmamalısın. Hem nizami kan nehirleri… refah ve savaş… meşru ve sarih gibi sözcükler kullanmak da ne demek? Büyük sözcükler kullanarak beni korkutmaya mı çalışıyorsun? Mektubunu bir avukata gösterdim, dostum. Ne yazdığına dikkat et derim, çünkü avukatım seni anandan doğduğuna pişman edebilir. Beni tehdit etmeye ve kırmızı mürekkeple korsan bayraklı mektuplar yazmaya devam edersen kirayı iki katına çıkarmak ya da seni kapıya koymak zorunda kalabilirim. Böyle şeylere harcayacak zamanım yok! Ayrıca dairen kitaptan ve kâğıttan geçilmiyor ve bu, dostum, fareleri ve böcekleri çeker. Bu yüzden benimle iyi geçinmeye bak ve örümcekleri haşereyle mücadelenin bir parçası olarak kabul et. Pekâlâ, şu yazdığın su baskını nerede… ve şu Bay Moses kim, seninle burada mı kalıyor…?

Tepe Lambası

Altımda her şeyden şikâyet eden gergin bir kız öğrenci oturuyor. Ağır adımlarımdan, kalçalarımın uykusuzlukla savaştığım şiltemde çıkardığı gürültüden şikayet ediyor; uçan halılarımın ses ötesi sürtmeleri derslerinde kusursuz bir seviyeye gelmesini engelleyerek, muhteşem diplomalar ve büyük bir araba ve havuzlu bir ev ve tasmalı bir koca ve bahçede serbestçe dolanarak çimleri biçen bir fino köpeği vaat eden geleceğini mahvediyormuş. Birkaç kez polis çağırmakla tehdit etti beni. Alt kattan genellikle pijamayla gelir, Miki Fare terlikleri bana kaş çatar ve saçları psikiyatrik tedaviden ya da ev kaynaklı bir elektroşoktan yeni çıkmış gibidir. Her seferinde ona benim dairemden bundan sonra hiçbir ses duymayacağına dair söz veriyorum; yere düşen ve içindeki yazıların hafifliği yüzünden bir süre zıplayan kitap yığınını suçluyorum. Espriyi hiçbir zaman anlamaz, belki mühendislik eğitimi gördüğü ve yere düşen cisimler hiçbir zaman hafife alınamayacağı içindir.

En altta, otoparkta, taksimetresi ve uzun oval dikiz aynası ve tepe lambasıyla arabam var. Arabamda, uzun gösterge panosunun üstünde, ön camla direksiyonun arasında bir kutu kâğıt mendil bulundururum. Onları arada sırada kiri ve akan burunlardan çıplak elle çıkarılmış yapışkan sıvıları silmek için kullanırım. Arabama uçuşan cesetlerin katılaşmışlığı ve yeraltı dünyasının sefaletiyle binen yoksulların, ayyaşların ve yıkanmayanların saldırgan kokusundan korunmak amacıyla burun deliklerimi örtmek için de kullandığım olur.

Ortalık sakinlediğinde, apartmandaki bütün tuhaf yaratıklar evlerine yerleştikten, kendilerini beslemek için ocaklarının başına çekildikten ve haber spikerinin seçkin yüzünden günlük D vitamini dozunu almak üzere televizyonlarına doğru yürüdükten sonra, ben taksime binip geceye çıkarım.

Örümcekler

Taksi şoförleri ikiyi ayrılır: Örümcekler ve Sinekler.

Örümcekler taksi duraklarında telsizden iş çıkmasını ya da sokakta yürüyen insanların aç arabalarına binmesini bekler. Bu insan böceklere kent kaldırımlarında gazetelerini yuvarlarken, arabaları kıyaslarken, müşterilerini ve kendi hayatlarını anımsarken rastlayabilirsiniz. Köşe başlarında birilerinin arabalarına binmesini bekleyerek yaşlanırlar. Adlarını yitirmişlerdir. Kendilerini ve birbirlerini numaralarıyla tanımlayan makine operatörlerine indirgenmişlerdir: 101 kavga etti diyebilirler; 56’nın karısı hamile; az önce 97 geçti…

Fakat ben onlara Örümcek derim.

Sinekler gezgindir, kaldırım ve sokaklardaki kararsızları ve ıslık çalanları toplamak için tek başlarına dolanırlar. Sürekli seyir halindedirler; seyirlerini kesintiye uğratacak kalkık bir kol arayışıyla, yağmurun işlerini artıracağı beklentisiyle, tepe lambalarının patatese talim edilen kıtlıkları geride bırakıp yeni gelenleri getiren uzak gemiler gibi parladığını umarak durmaksızın gezinirler. Bir gezgin oyun oynamak ya da beslenmek için asla kaldırıma yanaşmaz. Bir gezgin aynı yoldan iki kez geçmeyi asla seçmez.

Ben gezginim.

Gece vardiyam boyunca sıklıkla Bolero Kafe’nin önünden geçerim. Bolero Kafe yirmi dört saat açıktır ve taksi şoförlerinin çoğu dinlenmek, yemek yemek ve sohbet etmek için orada mola verirler. Ben bir köşeye oturup onların hikâyelerini ve yakınışlarını dinlerim. Yorgun yüzlerini ve saatlerce direksiyon kavradıktan, kapı açıp kapadıktan ve bozuk para saydıktan sonra ellerini açıp kapayışlarını inceleyerek teselli bulurum. Ben bu arabacıların arasında bir tür gariplik sayılırım fakat onların tarzlarını inceler, sözlerini dinler, masaların ve iskemlelerin arasında hareket edişlerini izlerim. Bir de numaralarını unutacağım kaygısıyla onlara ad takarım.

Pek çok farklı şekil, biçim ve renkte örümceğe rastlayabilirsiniz. İşte uykucu Örümcek, hanımlar beyler! Aynı zamanda Bay Yeşil olarak da bilinir, her kırmızı ışıkta çok kısa bir şekerleme yapar. Tam ışık değişirken uyanır. Bazı taksiciler onun uyamadığını, sadece gözlerini kapadığını, etrafında olup bitenlerin farkında olduğunu söyler; kimilerine göre göz kapaklarında renk algılayıcıları vardır. İşin doğrusu şu ki, yeşil ışık göz kapaklarına vurduğunda uyanır ve evinde, güneyin yeşil ormanlarında olduğunu sanır. Rivayete göre bir keresinde Bolero Kafe’de yemek yerken uyuya kalmış, başı tabağının üstünde sallanıyormuş, kafe sahibinin kızı masaya yeşil bir salata getirdiğinde uyanıvermiş. Baş Yeşil adını da böyle almış.

Şimdi de hep birlikte Sidik Örümcek’e hoş geldin diyelim, hanımlar beyler, arabasından hiç inmeyen taksici! Günde yirmi saat çalışır. Büyük bir planı var! Bir gün bir adaya yerleşmek ve bir ev satın alıp genç bir kadınla evlenmek istiyor.

Arabasından hiç inmediği için nadiren yıkanır. Daha da kötüsü, bu örümcek yanında daima boş bir antifriz şişesi taşır ve içine işer. Tuvalete gitmenin zaman kaybı olduğunu düşünür. Telsizden ya da sokaktan gelecek bir işi kaybedeceğinden korkar. Bir keresinde ön koltuğa oturan genç bir kadının ondan arabayı durdurmasını istedikten sonra inip kaldırıma kustuğu rivayet edilir. Ben onun müşterisi olsaydım paranın üstünü ona bırakır, ellerinin değdiği hiçbir şeye de dokunmazdım. Dünyanın salgınlarıyla mücadeleye katkı sağlamak için cömert bir bağışçı olurdum. O örümcek insana tifo, veba, hepatit A, B, C ve bütün Fenike alfabesini bulaştırabilir.

Sidik Örümcek bütün yumruk kavgalarını kazanacak türde bir adamdır. Karşındakini yakasından kavrayıp burnunu koltuk altına doğru çekmesi yeter, koku yumrukları gerisini halleder, insanı anında menopoza sokar. Bin Haçlı askerin kokusundan bile daha güçlü bir kokuya maruz kalır, temiz hava ve merhamet dilenir, dizlerinin üstüne çöküp bildiğin duaları okumaya başlarsın. Fakat bu örümcek bir Rönesans adamıdır aynı zamanda. Ruhlarla iletişim kurma sanatına ve ilmine dair bildikleri, çileci yaşam tarzıyla sergilediği büyük mistisizmi, uzun saatler taksi sürme yeteneği, simya ve altın biriktirme kapasitesi, arkadaşlarında ve düşmanlarında hayranlık ve korku uyandırır. Avrupa krallarının ve asillerinin gerçek bir oğlu olduğu için ben ona Sidik Örümcek adını taktım, fakat asıl asalet unvanını taksici arkadaşları ona hayatında hiç yıkanmamış Fransız Kralı’na atfen XIV. Louis adını taktıklarında edindi. Güneş ışınları Güneş Kral’ın ön panosuna düştüğünde karmaşık bir toz tabakasına dönüşür, sınır geçişinde on parmak izine yetecek kadar. Ve her Aralık ayında, “Buna bir yıl daha dayanacağım, sonra küçük karımla kumsalıma gideceğim”, der. Fakat sonra arabasındaki toz tabakası kuma ve kumsallara dönüşür ve koltuğunun kokusu eski ve aşina olanın kokusu olur ve koltuğundaki boşluğuysa bir sefalet çukuru; kesif bir açgözlülük, kir, sıcaklık ve hatta konfor bataklığıdır artık.

Sabahın erken saatlerinde, sokakları süpürüp eve gitmek için çırpınan birkaç baykuş, sırtlan ve gece maymunu topladıktan sonra, işi bırakıp taksimi binanın altındaki otoparka park eder, paramı sayıp uzun paltomun altına gizlerim.

Her vardiyanın sonunda arabam içeri alınmış ve yenmiş şeylerin, koltuğa oturup mütemadiyen ayaklarını yere sürten ve parmaklarıyla çeşitli yönleri işaret eden müşterilerin kaybettikleri ya da unuttukları şeylerin izlerini taşır. Bugüne dek şapka, cüzdan, atkı, belge ve bozuk para bulmuşluğum var; ayrıca tırnak cilası, makyaj çantası, bıçak, uyuşturucu kalıntıları, küçük ve büyük şemsiyeler (kapalı fakat ıslak). Arabamın döşemesi her şeyin sonunda düştüğü bir bataklık gibidir. Arabamın içinde söylenen her söz, jest, şikâyet, kuşku ve kahkaha aynamdan sarkan sedir ağacı biçimindeki araba parfümünün süngeri tarafından emilir.

Gecenin izlerini ve kaybedilmiş şeyleri kazıp çıkardığım bu zamanları severim. İnsanlar sana hayatlarının en içten hikâyelerini anlatırken bir şeylerden arınır, bir şeyleri kaybederler. Bir keresinde hıçkıra hıçkıra ağlayarak bağımlılığı için karısını suçlayan bir kumarbaz aldım. Üç gün üç gece kumar oynadıktan sonra evine dönüyordu. Evine vardığımızda gece yarısı olmuştu. Benden onunla evine gelmemi istedi. Karıma paranı ödemesini söyleyeceğim ve o da her şeyi kaybettiğimi anlayacak, dedi. Kapının girişinde durup kadının bağırıp çağırmasını ve çocuklar pijamalarıyla kapı eşiklerinde ağlarken tabakları kırışını seyrettim.

Zaniab

Yan komşumun adı Zainab. Çalışkan, her zaman sakin, sessiz ve gülümseyen Zainab; içinde yanmakta olan lavların yüzünde patlayabileceği, seni tutuşturup anatomini göreni hayret ettirecek şekilde deforme edebilecek kütüphaneci tipi.

Zainab! Ah, o Zainab ki öbür dünyadan korkar, asla makyaj yapmaz, asla renkli giyinmez, ağırbaşlı entelektüeli oynar… Muhafazakâr tarafa meyilli gibidir, fakat tüm bunların altında çözülmeyi bekleyen bir bulmacanın yattığını biliyorum. Ona dair her şey şöyle der sanki: Dinle, dikkatli bakmazsan, içimde kaynayan volkanı görmek için yalınlığımın ötesine geçemezsen, aradığım erkek değilsin. Halı tacirleri, iplerden sarkan soytarılar, deri ceketli bina sorumluları, tuhaf tavırlı taksi şoförleri ve kıçlarına bir tüy sokup ortalıkta tavus kuşu gibi dolanan adamlar eğlendirici, ama bana göre değil.

Yanılıyor olabilirim, fakat Zainab mağaralara ve dağlara gidip bir paket sigaranın dumanında Tanrı’dan vahiy bekleyen ve arpacı kumrusu gibi sürekli düşünen bir tip arıyor bence ya da her sözcüğü insana yalvaçça ve derin gelen ve semavi borazanların görkemli sesiyle yankılanan şu özlü tiplerden biri belki. Ya da bir Mısır pembe dizisinde başrol oynayan bıyıklı bir adam; saçını yandan ayırmış, parlak bir gecelik içinde ve uzun favorileriyle şatosunda poz veriyor, elindeki sigarayı tüttürdükçe Masr oum el dounia, sözleri yankılanıyor, yankılanıyor, yankılanıyor uzaklara: Mısır, kâinatın anası…

Zainab ile yollarımız genellikle sabahları kesişir. Biraz sohbet ederiz, kibarca, sonra ona gece vardiyasından birkaç hikâye anlatırım. Genellikle kıkırdar ya da güler ya da gülümsemekle yetinip dinler. Sonra kitaplar, tarihlerin vahşeti, insanlığın sahtekârlığı, hayat ve tuhaflıkları gibi çeşitli konulara geçeriz. Ardından edebiyat, ölüm, göç ya da başka kayıplara dair yapay entelektüel meseleler gelir ve işte o zaman gülümsemesi yerini düşünceli bakışlara bırakır, kitaplarına ve derslerine dönmesi gerektiğini hatırlar.

Gitmek üzereyken genellikle bir gün bir yerde kahve içmeyi ya da bende veya işleri ağırdan almak adına onun seçeceği bir restoranda bir şeyler yiyip bir bardak şarap içmeyi önerir ya da ima ederim, fakat her seferinde gülümser ve zamanı olmadığını söyler. Ulusal Kütüphane’deki işi çok zamanını almaktadır ve günün geri kalanını da bitirme tezini hazırlamaya ayırmıştır.

Zainab bir keresinde bana İslami İlimler mezunu olduğunu ve cihat sözcüğünün içtihat sözcüğünden geldiğini ve kendini adama, sorgulama ve geliştirme anlamına geldiğini söyledi. Bazı yazarların adlarını bile yazdı benim için; Muhammed Abdo, El Gazzâlî, ama daha fazla yazmasına fırsat vermeden, Fakat Zainab, hayatım, Tanrı öldü! dedim. Geçen gün kendim öldürdüm onu. Kırmızı ışıkta karşıya geçiyordu, taksimle çarptım. Ondan daha akıllı olmasını beklerdim, Tanrı olacak bir de… Ve gözlerini kapatıp kendi kendine son dualarını mırıldanmadan önce bana şöyle dedi: Oğlum, seni tanımak bir onurdu. İyi ki Ben’i şimdi öldürdün, çünkü üçgen soytarı şapkaları ve çoban asalarıyla bütün bu papa zırvalığı iyice kontrolden çıktı, sayıları giderek artan seccadecilerden ve çoktan yok olmuş tapınakları ve kayıp kabileleri arayan yön duygusundan yoksun miyop araştırmacılardan hiç söz etmeyelim. Sonra, belli bir neden olmaksızın ya da belli bir nedenden ötürü, Fransızcaya geçti ve, Bak, oğlum, dedi, muhtemelen bildiğin üzere, Sami ırkına mensup Arapların, Süryanilerin, Aramilerin, Nasturilerin ve Yahudilerin oluşturduğu çöl kavimlerinin alayı meseleyi yanlış anladılar. En kötüsü, bunu kuzeye, güneye, doğuya ve batıya taşıdılar. Her şey yemekten ve amcıktan ibaretmiş gibi yaşadılar, solmaya yüz tutmuş bir yıldızı katı bir egzersiz ve diyet programına sokan bir Hollywood fitness eğitmeni gibi. Bu İbrahim soyunun besin karışımlarını ve kadınların am döngülerini düzenlemek için kadınların saçlarını örtme, tıraş etme ve bükme gibi saplantıları var… evet, Beni doğru duydun, am dedim, dam değil. Her şeyi yanlış anladılar, bütün o kadim cahiller, şimdi de biraz şiir ve özür dolu açıklamalarla yamalamaya çalışıyorlar, çünkü devasa sandaletlerimin ucundaki kum tepelerinin ardını göremiyorlar, ki bu talihli ya da talihsiz kazadan ötürü artık yolun öteki tarafında olabilirler… onları Benimle birlikte gömmeyi ihmal etme!

Ve Zainab şaşkınlıkla gülümsedi, kıkırdadı, hayretle başını salladı ve beni bir kez daha zihnimin durmak bilmeyen cennet ve cehennem döngüsüyle baş başa bıraktı.

(…)

Çevirmen: Avi Pardo
*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.