Kartal Yuvası – Anna Kavan

 

“Düş ile gerçeğin, geceyle gündüzün iç içe geçtiği bu roman, yaşadığı dünyanın katı kuralları arasında sıkışıp varlığını sürdüremeyen bireyi anlatıyor. Karşısına çıkan bir iş ilanında kurtuluş arayan başkarakter, geçmişi geride bırakıp gizemli işverenin mekânına, Kartal Yuvası’na doğru yola koyulur. Gelgelelim tropikal bitki örtüsünden, şelalelerden oluşan bu tuhaf diyar, beklentilerini karşılamaktan çok uzaktır. Günümüzde değeri daha da çok anlaşılarak bir kült figür haline gelen Anna Kavan, yavan gerçekler ile rüya âlemi arasında gidip gelen bu çarpıcı fantezide modern toplumun sahteliğine, acımasız kurallarına, anlamsız kurumlarına ayak uyduramayan bireyi anlatıyor.” Kartal Yuvası’ndan bir bölüm paylaşıyoruz.

Daktilo kızlar, rengârenk kazaklarıyla göz alıcı bir kuş sürüsü gibi kıkırdaşıp gevezelik ederek kantine gidince, “reklam sanatçısı” sıfatıyla –gördüğüm eğitime ve kişiliğime uygun, ilginç işin yerini alan çok sayıdaki eğreti, gelişigüzel iş arasında şüphesiz en aşağılayıcı olanı– çalıştığım büyük mağazanın en üst katındaki ofis, geçici olarak bana kaldı.

Seçmiş olduğum mesleğimde öteden beri o kadar başarılıydım ki, son derece parlak ve sağlam bir gelecek vaat ediyordum, ama günün birinde durup dururken işten çıkarıldım; benim suçum değildi, personel sayısının azaltılması gerekiyordu ve kimin gideceği kurayla belirlenmişti. Bu kör talih karşısında kederlenmemek, hınç duymamak mümkün müydü? Masum oluşum da teselli değildi, çünkü işten çıkarılmak herkesin aklında yanlış bir şey yaptığım fikrini doğuruyordu.

Sabah çayımı getirsin diye rüşvet verdiğim pasaklı garson kızcağız bir hışım içeri girdi ve tepsiyi önümdeki boya, vernik ve renkli mürekkep şişelerinin arasına rastgele bıraktıktan sonra kapıyı çarparak çekti gitti. Mahvolmuş meslek hayatımı unutmaya çalışarak çatlak fincanı elime aldım; bu sefer de tepsinin üzerindeki, peçete yerine geçen gazetede “küresel huzursuzluk” kelimelerini gördüm – hayatımı kesin bir çizgiyle ikiye ayıran o meşum görüşmede kullanılan kelimelerin aynısı; hayatın güzel olduğundan kuşku duymadığım ilk yarı aydınlıktı, ikinci yarı ise, hayatın yaşamaya değer olup olmadığı konusunda giderek sıklaşan kuşkularla kararmıştı.

Şimdi, bu sefil ortamda o kadar dibe çökmüştüm ki, devam etmem imkânsızdı. Kış mevsimindeydik, çatıdaki sıkışık, dağınık ofis hem soğuk, hem havasızdı, eski püskü gaz ısıtıcısının dumanı, boya ve kadınların ter kokusuyla birleşiyordu. Günlerim bu ortamda geçiyordu; kötü ışıkta, yeniyetme daktilo kızlar kadar önemli değilmişim gibi köşeye itilmiş masamda zorlukla çalışıyordum. Daktilo kızlarla aynı ofisi paylaşmam, sadist mağaza sahibinin beni kasıtlı olarak aşağılamak ve bahtsızlığımdan yararlanmak için kullandığı ucuz numaralardan biriydi.

Peki niye ayrılmıyordum öyleyse? Özgür bir ülkede yaşıyorduk. Beni rezil biçimde sömüren küstah bir zorbanın emrinde çalışmak zorunda değildim. Ama onun karşısına korkmadan çıkmam gerektiğini bildiğim halde, sürekli aşağılanmanın verdiği moral bozukluğuyla kendimi savunmaya cesaret edemiyor, başka kimsenin beni işe almayacağını düşünüyordum neredeyse.

Birden, aşırı iş yükünün, yersizlik ve istenmeme duygusunun altında ezilerek ruhsuz bir atalete gömüldüğüm, buna karşı çıkmadığım için utandım; çay fincanını kenara itip kafamı dağıtmak için sütunlar halindeki yazılara döndüm. Önümdeki başlık tesadüfen Personel Arayanlar idi; talihsiz kişilere özgü bâtıl inanç düşkünlüğüyle bunu hayra yordum ve gerçekten de az sonra şu satırlar çıktı karşıma:

“Yönetici ––, ––’deki malikânesinde yeni bir hayata başlama fırsatı vereceği dürüst bir erkek arıyor. Teknik nitelikler gerektirmeyen işte çalışacak kişiye yeteneğine uygun görevler verilecektir.”

Bu Yönetici’yle işim dolayısıyla tanışmıştım; işten çıkarıldığımda beni himayesine almış, büyük kütüphanesindeki kitapları kataloglama görevini vermişti bana – bu cömertçe güvenine minnet duyardım. Sanıyorum bu nedenle, tam umutsuzluğun doruklarında bulunduğum bir anda tekrar imdadıma yetişmesi bana doğal göründü – sanki bunu bekliyordum; ruh halim bir anda değişti, sanki ilan sadece bana yönelikmiş ve benimle hâlâ ilgilendiğini kanıtlıyormuş gibi mutlu oldum.

Hayatımda karanlık ve bulanık olan her şey, bir anda bu adamın görüntüsünün ardında gözden kayboldu; kütüphanesindeki işim bittikten sonra bir daha görüşmemiştik, ama görüntüsü, geçen zaman içinde sanki daha bir canlılık kazanmıştı. Bu görüntünün içinde gerçek anılardan ayırt edilmesi imkânsız düş gölgeleri bulunduğu yolundaki kuşkularımı dikkate almayarak onu dostum ve velinimetim olarak görüyordum; bütün yaptıklarımı, yaşadığım zorlukları bilen ve olduğu yerden duygudaşlıkla izleyen, uzaktaki bir koruyucu.

Peki, öyleyse bunca zamandır niçin onunla ilişki kurmaya çalışmadım diye düşünmekten kendimi alamadım. Bu harika fırsatın üstüne bile atlamıyordum… gerçi ilana cevap vermeye niyetim vardı elbette… ama bir şey sanki beni tutuyordu… uyarıyordu…

O sırada çalan saat, daktilo kızların az sonra döneceğini hatırlattı bana. Çılgınca bir telaş içinde en yakındaki masadan firmanın başlıklı kâğıdını kapıp Yönetici’ye alelacele birkaç satır yazdım, geçmişteki işime değindim ve kendisi için herhangi bir yerde, herhangi bir görevde çalışmaktan mutluluk duyacağımı belirttim. Nedense kızların mektuptan haberdar olmaması bana çok önemli geliyordu; bu yüzden, tam kısa süreli yalnızlığımı noktalayarak her hareketimi merakla, takılarak izlemek üzere içeri girerlerken, yazdığımı gözden bile geçirmeden mektubu ortadan kaldırdım.

Başvurumun sonucuna kafa yoracak vaktim yoktu, çünkü aylardan Aralık’tı ve her zamanki işlerimin yanısıra, bir de Noel için çeşitli süslemeler hazırlamak zorundaydım; bunların arasında patronun bir haftada yapıp bitirmemi emrettiği, mağazanın dışına yerleştirilecek, insan boyunda, alçıdan melek heykelleri vardı. İtiraz edip imkânsız olduğunu, çok daha uzun süreceğini söyledim, ama o benim ne kadar titiz olduğumu ve verilen her işi elimden geldiği kadar iyi yapacağımı bildiğinden, ayrıntıların üzerinde durmamamı söyledi sadece, nasılsa heykeller sadece aşağıdan, sokaktan görülecekti. Melek heykeli yapacağıma göre, en azından vakur görünmeleri gerekirdi. O akşam, patronun mantıksız taleplerine köpürerek, ilham peşinde banliyöye, göksel varlıkların tamamını temsil eden vitraylarıyla ünlü bir manastıra doğru yola çıktım.

Yol tahminimden daha uzun sürdü; münasebetsiz dürüstlüğüme küfredip hiçbir şekilde değeri bilinmeyecek olan bu zahmete giriştiğim için ne kadar salak olduğumu düşünecek bol bol vaktim oldu. Nihayet üşümüş, yorgun argın bir halde manastıra vardığımda eski binanın ağır kapısını iterek açtım; tam o sırada, sanki kasten beni çaresiz durumda bırakmak üzere ışıklar tek tek sönmeye başladı ve sonunda sadece uzakta sarı çiçekler gibi titrek titrek ışıldayan birkaç mum kaldı.

Görünüşe bakılırsa manastır kapanmak üzereydi, ama soracak kimse yoktu; kocaman karanlık mekân terk edilmiş gibiydi. Sadece birkaç tabutun belirsiz şeklini ve yukarıdaki siyah tonozdan sarkan, eski bir kampanyadan kalma bayraklar olduğunu sandığım, dev köpeklerin sarkan dillerini hatırlatan nesneler seçiliyordu. Gece içeride kilitli kalma ihtimali karşısında neredeyse kapıya döndüm. Ama mantıklı davranışın dışarı çıkmak olduğunu bile bile kıpırdamadım, garip bir duyguyla ansızın olduğum yere çakılmıştım.

Sanki birdenbire her zamanki mantıklı benliğimden ayrılmıştım; o, gölgelerin arasına çekilmiş ve kendisiyle iletişim kurmama imkân bırakmamıştı; öte yandan bir başka “ben” dizginleri ele almış, bütün dış görünüşlerin aldatıcı, kafamdaki düşüncelerin bile muğlak olduğu başka, daha esrarengiz bir düzlemde hareket ediyordu.

Bu arada karanlığa alışan gözlerim sıraların düzenini seçebiliyordu; tereddüde bir son verip yandaki şapellerden birine geçtim ve başımı kaldırıp pencereye baktım. Pencerenin yüksek, dar ve sivri silueti açıkça görünüyordu; bir sokak lambasının, vitrayın renklerini ve şekillerini açığa çıkaracak kadar güçlü olmayan solgun ışığında, örümcek ağı benzeri siyah çizgiler seçiliyordu sadece.

Hâlâ o tuhaf “diğer” ruh halinde, daha hayal kırıklığına uğramaya vakit bulamadan, ilk anda beni o kurnaz ağa düşürmeye çalışan siyah ilmiklerden kaynaklandığını zannettiğim bir tehlike izlenimi edindim. Hemen ardından, manastırın sessiz, ciddi, hurafelerle yüklü havasının tekinsiz ve düşmanca bir hal aldığını fark ettim. Alev demetleri bile çiçeksi hoşluklarını kaybetmiş, güven telkin etmeyen titrek ışıltılarıyla kafamı karıştıran, yanıltıcı bataklık yakamozlarına dönüşmüşlerdi.

Kilidin içinde dönen bir anahtarın ve çekilen sürgülerin şüpheye yer bırakmayan sesleri beni bu hayal âleminden bir anda çıkardı. Kaçma gereğinin dışında hiçbir şey düşünemeyerek, “Durun! Dışarı çıkacağım!” diye bağırdım ve görünmeyen engellere takılıp tökezleyerek koşmaya başladım; kapıya vardığımda gürültüyle yumruklamaya koyuldum. Kapı birdenbire açılınca, öndeki sundurmaya, siyah, geceliğe benzer bir şey giymiş yaşlı bir adamın üzerine neredeyse düştüm; adam başka koşullarda gülünç olabilecek, hem korkulu, hem saldırgan bir tavırla polis çağıracağını söyleyerek beni tehdit etti.

Adventist vaizler ve çeşitli hayır derneklerine üyelik listelerini aydınlatan cılız ampulün ışığında ağzına bir düdük götürdüğünü gördüm; düdüğü çalmasına engel olmak için öne atılarak bir yandan da kötü bir niyetim olmadığını açıkladım – öyle olmasa bu kadar patırtı çıkarır mıydım? Ama yüzünde sonradan beliren kurnaz ifadeden, rüşvet dışında hiçbir şeyin onu susturamayacağını anladım ve aslında çok ihtiyacım olan birkaç bozuk parayı istemeyerek verdim. Paraları bol eteklerinin arasına bir yere saklayan ve aynı yerden bir paket kartpostal çıkaran yaşlı düzenbaz hiç utanmadan, “Bahşiş kabul etmemiz yasak, ama isterseniz bunlardan satın alabilirsiniz,” dedi.

Kartpostallardan birini rastgele çekip hiç bakmadan, bıkkınlıkla cebime koydum, bu abes, sinir bozucu durumdan kurtulmak için sabırsızlanıyordum. Eve dönerken, o haris, yaşlı zangoç bile beni alt edebildiğine göre, aklımın ciddi biçimde gerilediğini düşünerek kederlendim. Ruhsuzluğum ya da güvensizliğim, o sıralardaki mutsuz yaşantımın baskısı altında bir kişilik bozukluğunun açığa çıktığını gösteriyordu.

Bitkin ve çökük bir halde sefil barınağıma döndüğümde saat çok geçti. Her şeyden uzaklaşıp sıfırdan başlayabilseydim keşke! Bunu aklımdan geçirirken, artık Yönetici’nin imdadıma koşacağına da güvenmediğimi fark ettim. Onu düşünmek bile istemiyordum. Manastır fiyaskosunu da düşünmek istemiyordum. Ama paltomu çıkarırken cebimdeki kartpostal yere düşünce ikisini de hatırladım.

Bir an, gerçekten de geçmişteki velinimetimin yüzünü karşımda bulmuş gibi oldum. Bu bir yanılsamaydı elbette. Aslında kartpostaldaki resim, görmek üzere gittiğim meleklerden birinin resmiydi – belki bana ilham verirdi. Bu amaçla meleksi çehrenin dingin, doğaüstü güzelliğini incelemeye devam ettim; bu sırada düşünce ve duygularımda son derece özel bir yere sahip olan adamın yüzüne benzediği fikri de kafamda belirginlik kazandı. Daha doğrusu, yeni farkına vardığım esrarengiz dünyada aralarında daha anlamlı bir bağlantı varmış kanısına kapıldım; bu dünyada ben de, gündelik benliğimle değil, benimle anlaşılmaz bir bağlantısı olan o denetimim dışındaki öteki kimlikle, bir şekilde onlarla ilişkiliydim.

Bu gizli ikinci varoluşuma dair, üzerinde durmamayı tercih ettiğim belirsiz ipuçları edindiğimi hatırlıyordum. Olayların diğer görünümü bugün ilk kez bütünüyle ortaya çıkmış, rüyanın çok ötesinde bir gerçeklik edinmişti; öyle ki, aynı anda iki hayatı birden yaşıyormuş gibiydim. Bununla birlikte, hiçbir anda ikisinin tam olarak bilincinde olmadığım da dikkatimi çekti; şimdi de somut dünya baskınlaşıyor, ötedeki rüya âlemini dışlıyor, ama ona ait hatıralarımı tam olarak silemiyordu.

Günler geçiyor, Yönetici’den hiçbir haber gelmiyor, ama işim başımdan aşkın olduğu için unutkanlık hayal kırıklığını bastırıyordu; Noel öncesi telaşı gün be gün arttığından, geceleri neredeyse hiçbir şey düşünemeyecek kadar yorgun oluyordum.

Mucize eseri vaktinde tamamlayabildiğim meleklerden hoşnut sayılırdım; özellikle patronun fazla sert oldukları, yeterince güzel olmadıkları yolundaki şikâyetleri, esrarengiz bir şekilde hem insani hem de ilahi olan doğaüstü varlıkların çehresini doğru canlandırdığımı gösteriyordu. Heykellerin Noel sabahı insanlara sürpriz olması istendiğinden, bir önceki akşam mağaza kapandıktan sonra yerleştirilmeleri gerekiyordu. Bu işi yapmak üzere görevlendirilen asistanlar, gecikecekleri için sinirlenmişlerdi, dolayısıyla karanlıkta aceleyle heykellerden birini düşürmeleri şaşırtıcı değildi; heykelin yüzü ağır hasar görmüştü.

Saat geç olduğu halde o gece heykeli düzeltmem gerekiyordu. En üst kattaki ofiste işe başlamak üzereyken, unuttuğu bir şeyi almak üzere gelen daktilo kızlardan biri, birkaç dakika oyalanıp özellikle o akşam geç saatte çalışmak zorunda oluşumdan ötürü benimle dertleşince şaşırdım. Kız gittikten sonra, aslında orada kalmak zorunda oluşuma sevindiğimi, işin en azından hayatla ve başka insanlarla temas halinde olduğum yanılgısını yarattığını açıklamanın ne kadar zor olacağını düşündüm. Herhangi biri benimle duygularımı paylaşarak konuşalı o kadar uzun zaman olmuştu ki, –kızın güdüsünün yüzeyselliğini anladığım halde– o birkaç kelime beni rahatsız etmiş olmalı. İşimin başına oturacağıma, tuhaf bir sessizliğe bürünmüş olan odanın içinde huzursuzca dolaşmaya koyuldum. Gün boyunca son dakika alışverişlerinin çılgınlığı içindeki gürültülü kalabalıklarla dolup taşmış olan koca binanın gömüldüğü koyu karanlığın üzerinde parlak bir balon gibi yüzen bu tek aydınlık odada tek başına olmak tuhaf bir histi.

Dolaşırken, o âna kadar bilincine varmadan uzak durduğum pencereye yaklaştım. Her birinin ardında irili ufaklı kutlamaların sürmekte ya da hazırlıkların yapılmakta olduğu, yıldızlar gibi uzak ve çok sayıdaki bütün diğer aydınlık pencerelere bakmaktan kendimi daha fazla alamayacaktım. Bunun, sadece benim dışında tutulduğum genel bir kutlama ve eğlence gecesi olduğunu bilmezlikten gelemezdim artık. Diğer bütün insanların hakkı olan bir mutluluğu benim paylaşmam niye yasaktı?

Üzerime ezici bir yalnızlık duygusu çöktü; herkesten sonsuza dek koptuğumu hissediyordum – çaresi olmayan bir durumdu. Ama o kadar dayanılmaz bir duyguydu ki, bu konuda bir şey yapmaya mecburdum; çaresizlik içinde pencereyi açıp sanki birilerine bu şekilde yaklaşabilirmişim gibi dışarıya eğildim… aşağıdaki sokakta hızlı hızlı yürüyen siluetlerden birine doğru. Gelip geçenlerin ayak sesleri soğuk soğuk çınlıyordu, hava insanın yüzüne inen bir tokat gibiydi, dışarıdaki her şey buz tutmuştu; tepemdeki saçaklarda kolumdan daha kalın, dev buz kandilleri oluşmuştu. Soğuğun neredeyse farkına varmadan dışarı sarkmaya devam ettim, sanki ölçüyü kaçırıp düşmeye çalışıyor, aşağıdaki her şeyden habersiz yabancılara gıptayla bakıp aralarından birinin yerinde olmaya can atıyordum.

O kadar ısrarla bakıyordum ki, beni fark edip yukarı bakmamalarına inanamıyordum. Ama aşağıdakilerin hiçbiri benim varlığımın katiyen farkında değildi… hiçbir kafa yukarıya çevrilmedi… Deliler gibi sokağa koşup yoldan geçen birinin yakasına yapışarak beni fark etmeye zorlama isteğini yaratan duygu sevgi miydi, nefret mi, yoksa sadece çaresizlik mi? Sebebi ne olursa olsun, isteğimi bastıracak sağduyuyu gösterebildim ve pencereyi kapatıp kararlı bir tavırla işime döndüm.

Ama bu şiddetli duygular beni altüst etmiş olacak ki, mağazanın müşteriler tarafından görünen bölümlerine bol bol para akıtan patronun ne zamandır onartmayı ihmal ettiği, yerinden oynamış parke tahtasını tamamen unuttum. Ayağım tahtaya takılınca havada uçarak en yakındaki masaya tutundum ve daktilo kızın masanın üzerinde bırakmış olduğu kâğıt destesi dört bir yana saçıldı. Ayağım takıldığı için kâğıtların dağılması tamamen kaza sonucu olmuş gibiydi. Bununla birlikte, evrakları tel bir sepetin içine toplamak üzere yere eğildiğimde, bunun kaderimde yazılı olduğu hissine kapıldım. Kederli yalnızlığım ansızın heyecanlı bir beklentiye dönüşmüştü; önemli bir şey olmak üzereydi ve ne olduğunu da biliyordum adeta. Yine de, üstünde ismim yazılı zarfı elime aldığımda, zarfın arka yüzündeki, Yönetici’nin taç biçimli kabartma mührüne boş boş baktım. Mektubun işyerime gönderilmesinde bir tuhaflık yoktu; başvurumu aceleyle firmanın başlıklı kâğıdına yazdığımda kendi adresimi eklemeyi unutmuş olsam gerekti; kızlar da gelen cevabı vermeyi ya unutmuşlardı ya da beni kızdırmak için mahsus geciktiriyorlardı.

Daktiloyla yazılmış tek sayfalık mektubu açıp okudum:

“Yönetici –– mektubunuzu aldı. Kentteki kütüphanesinde yapmış olduğunuz çalışmayı hatırlıyor ve işbirliğinizi yenilemeyi arzuluyor…”

Hızla sonuna kadar okuyup ne kadar tuhaf bir dille kaleme alındığını düşündüm; bütün önemli konular atlanmıştı sanki, son cümleler tamamen uzaktaki malikâneye yapılacak uzun yolculukla ilgiliydi. Ama önemli olan, orada beklendiğimdi – bu kadarı açıktı, yoksa yolculukla ilgili, mektubun geri kalanına hâkim olan belirsizlikle tuhaf bir çelişki oluşturan bütün o ayrıntılara gerek kalmazdı. “İşbirliğini yenilemek” ifadesinin kütüphanede yaptığım göreve bir atıf olduğunu ve yine kütüphanecilik yapacağım anlamına geldiğini düşünüyordum, ama kesin olmaktan çok uzaktı. Ücret konusunda tek kelime edilmemişti, işe ne zaman başlayacağım konusunda da keza…

“Önemli değil,” diye düşündüm mutlulukla, artık duygularımı denetleyemeyecek kadar heyecanlıydım. “Gideceğim ve o gerçekten benim dostum, geri kalanı hiç önemli değil!”

Ama bir saniye sonra, coşkunun yerini daha önce de hissettiğim anlaşılmaz tutukluk aldı; şu anda bu duyguya bir sebep bulamıyordum, sonunda acaba bu projeye girişmemem gerektiğine dair ısrarlı sezgim, bilinçdışı bir bâtıl inançtan mı kaynaklanıyor diye düşünmeye başladım. Belki bunca talihsizlikten sonra, daha mutlu bir gelecek umudunu zihnimin mahremiyetinde bile beslemeye korkuyordum. Ne olursa olsun, beni dış dünyadan tamamen koparmış olan bu soruna daha mantıklı bir çözüm bulamıyordum. Bulunduğum yere döndüğümde tatsız bir sürprizle karşılaştım.

Kısacık bir an, bizzat Yönetici’yle yüz yüze olduğumu sandım; yüz aynı yüzdü… bir yandan da tarif edilemeyecek derecede farklıydı… kâbus gibi bir sakatlanma sonucu insanlıktan çıkmıştı. Karşımdaki yüzün kendi yaptığım meleğin parçalanmış yüzü olduğunu anladığımda daha önceki coşkuma bir anda kavuştum. “Ne cüretle beni böyle korkutuyorsun?” dedim heykele. “Sabaha kadar kendine yeni bir yüz edin bakalım!” Aslında heykeli onarmamak aklımdan bile geçmedi; bunun üzerine işe girişip gece geç saate kadar verimli bir şekilde çalıştım.

Nihayet, iyice inceledikten sonra, elimden gelen her şeyi yapmış olduğuma karar verdim. Oraya bir daha gitmek zorunda olmamak ne müthiş bir şeydi! Karanlık binadan aceleyle çıkarken, benim olmadığımı fark ettiğinde patronun küplere bineceğini düşünerek güldüm. Aşağılık zorba bir kez olsun layığını bulacaktı. Ama gerçek bir hınç hissedemeyecek kadar mutluydum; tek istediğim, burayı ve çağrıştırdığı her şeyi unutmaktı.

Yanıma boya kutumdan başka hiçbir şey almadım; hayatımı kazanma görevine seferber edilmeden önce o boya kutusu hoşça geçen boş vakitlerimde bana eşlik etmişti. Şimdi yine boş vakitleri, zevkleri olacak bir hayata dönmek üzereydim. Ruhum sanki ani ve muazzam bir sıçrayışla şimdiki çirkinliğin ve sefil yoksulluğun içinden çıkıp ait olduğu yere döndü; bütün yorgunluğumu unutarak iyimser gençliğimdeki çevik adımlarla sokakta sekerek yürümeye başladım. Bu saatte sokaklar oldukça boştu, ama talihin yüzüne en çok güldüğü insanlarla dolu bile olsa, hiçbiriyle yer değişmezdim.

(…)

Çevirmen: Roza Hakmen
*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.