Georges Perec – Kayboluş

 

“Birinci mucize: Georges Perec, Fransızcanın en çok kullanılan sesli harfi olan “e”yi kullanmadan bir roman yazdı: La disparition. İkinci mucize: Cemal Yardımcı, bu romanı “e” harfini kullanmadan Türkçeleştirdi: Kayboluş. Kayboluş, ilk yayımlandığı 1969 yılından bu yana kısıtlamanın kaçınılmaz olarak yoksullaştırdığı kuru bir anlatı olarak karşılanmadı hiç! Dil oyunları, çağrışımları, konusunu baş kahraman yapan kurgusuyla bir yazınsal başyapıt; doludizgin hayal gücü, insafsız mizah duygusuyla bir solukta okunacak bir roman olarak kabul gördü. İkinci Dünya Savaşı’nı, anasının, babasının kayboluşuna tanık olan bir çocuk olarak yaşayan yazar, hayatına damgasını vuran boşluğu bu olağanüstü romanında bir harfi ortadan kaldırarak yansıtır. Ama daima yaptığı gibi, hüznünü coşkulu bir mizahla sarıp sarmalayarak, acı olanı gülünç, anlamsız olanı kurgusal kılarak, sıkıntılarından oyunlar çıkararak açığa vurur bu boşluğu. Bu paradoksal yaklaşım baştan sona romana sinmiştir. Bir açıdan has yazından yana olanların tat alacağı bir yazınsal oyundur bu yapıt, bir başka açıdan hoş bir fantastik komplo öyküsüdür. Bir bakıma bir tür “roman-karşıtı” romandır.” Kayboluş romanından bir bölüm yayımlıyoruz.

 

Burada, bir zamanlar yazdığımız bir romandaki gibi
mışıl mışıl uyuyan bir adam anlatılır.

Anton Ssliharf’i uyku tutmuyordu. Işığı yaktı. Saat yarıma yakındı. Oflayarak doğruldu, yastığına dayanıp oturdu. Bir roman aldı, açtı, okumaya koyuldu. Ama okuduğunu anlayamıyordu. Karmakarışık bir laf salatasına bakıyor gibiydi. İki satırda bir anlamını çıkaramadığı bir sözcük karşısına çıkıyor, takılıp kalıyordu.

Romanı yatağına bıraktı. Lavaboya gitti. Islattığı bir havluyla alnını, boynunu sildi.

Nabzının hızlı atışlarını duyar gibiydi. Sıcaklamıştı. Camı açıp karanlığa baktı. Hava ılıktı. Boğuk bir uğultu vardı. Ölüm çanından daha ağır, alarm çanından daha ısrarcı, büyük ayin çanından daha boğuk bir çanın vuruşlarını duydu. Saint-Martin Kanalı tarafındaki şıpırtıya bakılırsa, orada bir mavna yol almaktaydı.

Camın kanadına mavi vücutlu, sarı kuyruklu bir hayvan konmuştu. Bit ya da tahtakurusundan çok karıncayı andıran yaratık, bir buğday tohumu taşıyarak tırmanıyordu. Bir şaplakta onu cama yapıştırmak için yaklaştı ama hayvan havalanıp karanlığa karıştı.

Parmağıyla camın ahşap kasasında bir marş ritmi tutturdu. Dönüp duvara gömülü buzdolabını açtı, soğuk süt çıkardı, koca bir tas dolusu içti. Biraz yatışmıştı. Koltuğuna oturdu. Yanında duran haftalık bir yayını alıp dalgın dalgın karıştırdı. Bir puro yaktı. Kokusunu itici bulmasına karşın sonuna kadar içti. Öksürdü.

Radyoyu açtı. Bir Küba-Afrika havası, ardından bir çarliston, sonra bir tango, daha sonra bir fokstrot, daha sonra da bir vals aranjmanı çalındı. Bunların ardından şarkılar başladı: Dutronc, Lanzmann’ın bir şarkısını, Barbara, bir Aragon madrigali, Stich-Randall, Aïda’dan bir arya okudu.

Bu arada uyuklamış olmalıydı çünkü radyonun “Şimdi, sırada günün olayları” duyurusuyla irkilip uyandı. Hiç mühim bir olay yoktu: Valparaiso’da bir köprünün kullanıma açılışında yirmi dokuz kişi ölmüştü; Norodom Sihanuk, Zürih basın toplantısında Washington’a gidişinin söz konusu olmadığını açıklamıştı; Pompidou, işçi örgütü başkanlarına bir toplumsal uzlaşma çağrısı yapmış ama başarısız olmuştu. Biafra’da ırk çatışmaları başlamış, Conakry cuntası mutlak iktidarını halka duyurmuştu. Bir tayfun Nagasaki’yi vuruyordu. Amanda adı takılan bir kasırga Tristan da Cunha’ya yaklaştığı için ahali kargo uçaklarıyla fırtınadan uzağa taşınıyordu.

Roland-Garros’da, Darmon’a karşı oynadığı Davis Kupası maçını Santana altı-üç, bir-altı, üç-altı, altı-iki, altı-dört kazanmıştı.

Radyoyu kapadı. Halıya uzandı. Bir soluk alıp jimnastik yapmaya koyuldu ama bacağını daha altıncı kaldırışında yorgun düştü. Bacakları tutulmuştu. Oturdu. Bıkkın bıkkın gözünü dikip halının kıvrımları arasında bir görünüp bir kaybolan garip görüntüyü yakalamaya çabaladı:

Görüntü arada sırada, kısacık bir çizginin ortasından böldüğü, uçları tam kavuşmayan bir yuvarlak biçimini alıyordu: G harfinin aynadaki yansımasını hatırlatıyordu.

Ya da ak kâğıda ak boyayla çizilmiş, saydam bir sisin ardında üç başlı bir mızrak tutan kibirli bir kral kılığına bürünüyordu.

Ya da bir an için, üç yatay çizgi, gözü doyurmayan bir taslak olarak görünüyordu: Çarpıcı çıkıntıları, hayal gücünün lüzumsuz bir taklasıyla sırıtkan bir adamın üç parmağına dönüşüyordu.

Ya da zambak gibi apak sırtında üç kara halka bulunan bir yabanarısının ağır ağır uçuşunun havada bıraktığı izin görüntüsü bir anda baskın çıkıyordu.

Hayal gücü artık zincirini koparmıştı. Dalgın dalgın halısına bakıyor, gözünü alamıyordu. Baktıkça dokuz, on, yirmi, otuz farklı biçim, göz alıcı ama ağırlığı olmayan taslaklar, tutarsız göz aldanmaları, karanlık bin bir figür ortaya çıkıyordu; bunları kafasında yan yana koymaya, sıralamaya çalışıyor; aralarından sıyrılıp çıkarak bütün kuşkuları ortadan kaldıracak, anlamı apaçık bir sinyal yakalamaya uğraşıyordu. Oysa aykırı kıvrımların arasında bütün gördüğü bir sürü kusurlu taslaktı. Bunların tümü ana hatlarını kafasında oluşturmaya çalıştığı bir ilk taslağın kuruluşuna katkıda bulunuyor ancak dilinin ucundaki bu taslağı bir türlü açığa çıkaramıyordu:

Sanki bir ölü, haylaz bir sokak çocuğu, bir ünlünün fotoğrafı;

sanki bir buzağı, şapşal bir şahin, yuvasında kuluçkaya yatmış minik bir kuş;

sanki romatizmalı şişmiş bir parmak;

sanki bir arzu;

ya da sanki Yunus’a küstahça kafa tutan, Kabil’i yakalayan, Ahab’ın aklını başından alan koca bir balinanın kötücül gözü: Canlı bir tohumun açığa vurulması tabu olan başkalaşımları, kaybolmuş ama yokluğu daima duyumsanacak bir bilginin, bir gücün sağında solunda dolanan, asıllarını aratan taklit kopyalar.

Kızmaya başlamıştı. Halıdaki görüntü canını sıkıyordu. Düş gücü ürünü yanılsamalar yığınının altındaki düğüm noktasına, o tanımsız tohuma parmağıyla dokunacak gibi oluyor ama tam da o an onu yitiriyordu.

İnatla, ısrarla çabasını sürdürüyordu. Zihnini kaptırdığı bu sihrin altından bir türlü kalkamıyordu. Sanki halının dokusunda, bir ipliğin atkısında, karanlık Alfa noktasını, Kâinatın Sonsuzluğunu sunan Büyük Bütünlüğün yansımasını, uçsuz bucaksız bir manzarayı doğuran başlangıç noktasını, ışınları yutan dipsiz kuyuyu görüyor; o ipliğin izini sürüp tanımadığı bir alanda, olağanüstü kıyılarda, kıvrımlı yollarda, sarmal patikalarda dolaşıyor, lakin asla onu kuşatan duvarları, surları aşamıyor, hapsolduğu alanın dışına çıkamıyordu.

Hayal gücünü amaçsızca doludizgin koşturarak, görüp ayrıştırmaya, gördüğünü adlandırmaya, sonra tümünü bir romanın çatısı altında oluşturup kurmaya uğraşarak, bütün bunlardan sıkılıp sabrını yitirdiği zamanlarda, aydınlığa kavuşacağı ilahi bir anın hayalini kurarak, uzun halıya çökmüş, dalgın, bitkin, afallamış bir durumda bir hafta boyunca kalakaldı.

Boğuluyordu. Bir haritası, bir pusulası, yolunu aydınlatacak bir lambası yoktu, buna karşılık çözümün yanına yaklaştığını, hatta ona arada sırada sürtündüğünü duyumsamasına karşın bir hizaya sokamadığı yirmi tasarımı vardı: Çözüm zaman zaman yakınlaşıyor, ona göz kırpıyordu: Tam anlayacak gibi olduğunda (bir zamanlar anlıyordu, daima anlamıştı çünkü bütün bunlar o kadar bildik, sıradan, olağan, o kadar malum gözüküyordu ki…) ansızın tümü karanlığa karışıyor, kayboluyordu: Yalnızca abuk sabuk bir laf kalabalığı, bir kâhinin sayıklamaları, kopuk kopuk bir fısıltı kalıyordu arkada. Yalancı bir gündoğumu. Sır dolu bir öykü.

Hiç uyuyamıyordu artık. Buna karşın akşamları bitki çayları, barbital, laudanum, haşhaş özü, afyon şurupları içip yatağına yatıyor, Hint işi yorganını başına kadar örtüyor, koyunları sayıp sayıp duruyordu.

Bir an yatışıp uyuklamaya başlıyor ama az sonra sıçrayarak uyanıyordu. Tir tir titriyordu. O zaman, kafasına çakılı o saldırgan, o yapışkan görüntü ortaya çıkıyordu: Kısa bir an, çok kısa bir an için biliyor, görüyor, kavrıyordu.

Fırlayıp halısına atılıyor ama doğru anı daima kaçırmış oluyordu. Yakaladığını sandığı kayboluyor, ardında yalnızca amacına ulaşamamış bir arzunun yarattığı kızgınlığı, bilgi açlığını doyuramamış olmanın doğurduğu hayal kırıklığını bırakıyordu.

Sonra mışıl mışıl uyumuş bir adamın uyanıklığıyla yatağından çıkıyor, yürüyor, içiyor, karanlığa bakıyor, okuyor, radyo dinliyordu. Arada sırada giyiniyor, çıkıp dolanıyor, bir barda ya da bir biracıda sabahlıyor ya da arabasına binip (iyi araba kullanamamasına karşın) amaçsızca dolaşıyor, oraya, buraya gidiyordu: Chantilly ya da Aulnay-sous-Bois’ya, Raincy ya da Limours’a, Orly ya da Dourdan’a. Bir akşam ta Saint-Malo’ya kadar uzandı. Üç gün orada kaldı ama üç gün boyunca hiç uyuyamadı.

Bir türlü uyuyamıyordu. Uyumak için yapmadığını bırakmadı: Puanlı bir pijama, sonra bir mayo, sonra bir fanila giydi, boynuna bir atkı sardı, süvari amca oğlunun kaftanını kuşandı, ardından çırılçıplak yattı ama boşuna. Yatağını asgari yirmi farklı tarzda yaptı. Türlü türlü yataklarda, katlanır yatakta, karyolada, somyada, cibinlikli yatakta, uyku tulumunda, divanda, hamakta yattı, hatta bir gün fahiş bir fiyata bütün bir koğuşu kiraladı ama hiçbiri olmadı.

Yorgansız yatıp dondu, halis İngiliz yünü yorganların altında sıcaktan sırılsıklam oldu, kuştüyünü hasırla karşılaştırdı. Yüzükoyun, sırtüstü, oturarak, bağdaş kurarak uyumaya çalıştı. Danıştığı bir Hint fakiri ona çivili yatağını sundu. Bir gurunun talimatı uyarınca bir yoga oturuşunu da sınadı: Sağ kolunu başından aşırarak sol topuğunu tutup uzun bir zaman durdu.

Ama bütün bunlar boşunaydı. Olmuyordu. Uyuklamaya başladığını sanıyor ama adlandıramadığı görüntü aklına takılıyor, ruhunu kuşatıyor, dört tarafında uğuldamaya başlıyor, onu baskı altına alıyor, boğuyordu.

Ona acıyan bir komşusu, Cochin Sağlık Ocağı’nda bir doktora götürdü. Adını, sigorta numarasını alıp kaydını yaptılar. Harici bir kontrol, ardından da bir radyografi için onayını aldılar. Sonra soru-yanıt faslı başladı: Ağrısı, sancısı var mıydı? Az çok. Sorununu açıklayabilir miydi? Uyuyamıyor muydu? Bir şurup almış mıydı? Ya da bir kalp ilacı? Almıştı ama bir faydası olmamıştı. Arada bir gözü ağrıyor muydu? Yo, hayır. Ya damağı? Ara sıra. Alnı? Ha, alnı ağrıyordu. Kulakları? Kulakları ağrımıyordu ama akşamları bir yabanarısı vızıltısı duyuyordu. Bir balarısı mı yoksa bir yabanarısı mı? Tam olarak bilmiyordu.

Uzun kızıl favorisi, pırıl pırıl tıraşı, gözlüğü, sarı puanlı gri papyonu, tüttürdüğü alkol kokulu purosuyla cana yakın bir adam olan kulak-burun-boğazcı için bu kadarı kâfiydi. Nabzını saydı, bir ucu kulaklarına bağlı bir tıbbi aygıtı hastasının vücudunda dolaştırdı, ağzına yuvarlak bir ayna soktu, kulağını ovaladı, kulak zarına baktı, boğazını, gırtlağını, yutağını, sağ yandaki sinüsünü, küçükdilini kurcaladı. Kulak-burun-boğazcı işini iyi yapıyordu ama bir yandan da ıslık çalıyordu. Bu, Anton’un canını sıktı. Dayanamayıp bağırdı:

– Ah, ah, ah, canım yandı…

Kulak-burun-boğazcı onu susturdu:

– Susun da şuradaki radyografi cihazının yanındaki yatağa yatın bakayım.

Ssliharf’i parlak muşamba kaplı soğuk bir hasta yatağına yatırdı. Üç farklı ayarla oynadı, sonra bir kolu aşağı indirip odayı kararttı, film işini zifiri karanlıkta bitirdi, sonra ışıkları yaktı. Ssliharf yatakta doğrulamadan onu durdurdu:

– Durun, daha işimiz var. Kanınızdaki toksin miktarına da bakmamız lazım.

Kulak-burun-boğazcı, farklı bir aygıtın fişini taktı, bir iridyum çubuğu onun şakağına dayadı, sonra gidip, altındaki mıknatısla bir rotordan güç alan, üstü kan akışı analizini yapmaya yarayan sayılarla kaplı bir kadranın kapağını açtı. Birtakım tuşlara basıp kadrana göz attıktan sonra, purosunun ucunu ısırarak konuştu:

– Tahlil sonuçları çok kötü. Alın sinüsü kötü tıkanmış, açmak lazım.

Ssliharf sıçrayarak bağırdı:

– Açmak mı?

Kulak-burun-boğazcı başını salladı:

– Açmak şart yoksa kuşpalazına yol açabilir.

Bütün bunları şaka yapar gibi söylüyordu. Ssliharf doktorun şaka yapıp yapmadığını bilmiyordu ama tabibin kara mizahı canını bayağı sıkmıştı:

– Pis şarlatan! Aslında bir göz doktoruna başvurmalıydım!

Kulak-burun-boğazcı uzlaşmaya çabaladı:

– Hadi canım, çok çok altı immüno-transfüzyon sonra, yani bu hastalığa karşı bağışıklık sahibi birinin kanından altı birim aldıktan sonra işimiz kolaylaşacak. Ama şimdi şu tahlili tamamlayalım.

Masasındaki zili çaldı. Mor iş önlüklü asistanı kapıdan kafasını uzattı.

– Rastignac, çabucak Foch, Saint-Louis ya da Broca’ya koş! Saat on iki olmadan pıhtılaşma durdurucu aşının burada olması lazım.

Sonra daktilodaki kıza bulgularını yazdırmaya koyuldu:

– Ad: Anton Ssliharf. Dokuz Nisan tarihli konsültasyon bulguları. Adi burun akıntısı, burundan gırtlağa kadar olan kısımda, zamanla bütün solunum yoluna yayılıp büyük tahribat yapma ihtimali olan yoğun toksin kaynaklı tahriş, sağ alın sinüs yollarında tıkanma, buradan kaynaklanan sümük salgısı dilaltı katlantısına kadar yayılmış, gırtlakta zamanla kuşpalazına yol açma riski taşıyan bir iltihaplanma. Hastanın sağlığına kavuşması, konuşma güçlüğü riskinin ortadan kaldırılması için, tıkanan sinüs yollarının açılması lazımdır.

Ardından Ssliharf’i yatıştırmaya koyuldu: Sinüsün açılması çok vakit almasına karşın basit bir işti. Ta XVI. Louis zamanında dahi tıkalı sinüsün açılması sıradan bir uygulamaydı. Ssliharf hiç kaygılanmamalıydı. Bir iki haftada sağlığına kavuşurdu.

Sonunda Ssliharf yatmaya razı oldu. Onu otuz yatağından yirmi dokuzunda umutsuz vakaların yattığı bir koğuşa yolladılar. Güçlü bir yatıştırıcı (Largactyl, Procalmadiol, Atarax) alıp yattı. Sabah, bölüm başkanının hastalar arasında dolaşmasına şahit oldu. Ardı sıra dizilmiş doktor adayları ordusu, ağzından çıkanları yutar gibi dinliyor, suratında minik bir gülücük ortaya çıktığında kahkahayı basıyordu. Bölüm başkanı ara sıra hırıldayan bir ağır hastanın yatağına yaklaşıyor, hasta acıyla yüzünü buruşturana kadar koluna vurup duruyordu. Ama mutlaka karşısındakini umutlandıran ya da avutan bir laf buluyordu. Karnı uf olmuş bir yumurcağa bir çikolata sunuyor, kadınlara gülümsüyordu. Daha vahim bulduğu dokuz ya da on vaka için yanındaki doktor adaylarına açıklamalar yaparak koyduğu tanıyı söylüyordu: Parkinson, Zona, Şarbon, Sarılık, Doğum sonrası koması, Cüzam, Spazm, Çarpıntı, Boyun tutulması.

Üç gün sonra Ssliharf’i alıp, başka bir odaya taşıdılar. Işıl ışıl bir ampulün altında duran bir yatağa yatırıp narkozla uyuttular. Kulak-burun-boğazcı burnuna sivri uçlu bir çubuk soktu: Burun yollarını çizip yararak burun boşluğunun açılmasını sağladı. Sonra, Obradoviç bıçağı kullanarak hızla bir oyuk açtı. Törpü yardımıyla oyuğu büyüttü. Ardından bir İngiliz tarafından sivriltip hazırlandıktan bu yana, üç aydır kullanılmayan bir tığla tıkanıklıkları açtı. Sinüs boşluğuna girip bisturisinin ucuyla habis bir mantarımsı ur çıkardı. Artık işini tamamlayabilir, düğüm dokusunu dağlayabilirdi. Bunu da yaptıktan sonra yorgunluktan bitap düşmüş asistanına döndü:

– Tamamdır. Oksidasyon normal gözüküyor. İltihap falan da kalmadı.

Bir tampon koydu, uzun bir katgüt parçasıyla yarayı dikti, bir ilaç sürüp sardı. Sabaha kadar travma ya da şok ihtimali vardı. Mamafih, yara kabuk bağlayıncaya kadar hiçbir sorun çıkmadı.

Bir hafta sonra, Ssliharf taburcu oldu. Hâlâ iyi uyuyamıyor olsa da ıstırabı azalmıştı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Georges Perec (d. 7 Mart 1936, Paris, Fransa– ö. 3 Mart 1982, Ivry, Fransa), Fransız sosyolog ve edebiyatçıdır. Tüm yaşamı Paris’te geçti. II. Dünya Savaşı’nda henüz 3 yaşındayken babasını kaybetti. Annesi 1942’de Paris’te ortadan kayboldu. Sonradan Auschwitz kampında öldüğü öğrenildi. Akrabaları tarafından büyütüldü. İlk romanı Les Choses 1965’de yayınlandı ve Renaudot Ödülü aldı. Bu tarihten sonra yirmiye yakın kitap yazdı. 1969’da yayınlanan La Disparition (Kayboluş) adlı romanını hiç E harfi kullanmadan yazdı. 1978’de yayınlanan La vie mode d’emploi en önemli yapıtlarındandır ve Médicis Ödülüne değer görülmüştür.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.