“Devrimlerin fitilini soylu ruhlar ateşler, tarihi buldukları dünyayı daha da güzelleştirmek isteyen iyimserler yazar.”

 

Kemal Sayar, yeni kitabı Kalbin Direnişi’nde denemelerle buluşuyor okuruyla. Terapi kitabıyla geniş kesimlerin dikkatini çeken yazar, psikiyatri profesörü olarak konumlandığı bilim dünyasından, “ruha iyi gelen” yazılar damıtıyor, kitaplaştırıyor. “Baş döndürücü bir rüzgâr esiyor etrafımızda. Her şey çok hızlı, o yüzden hiçbir şey kökleşmiyor. Yer tutmak çok zor. Çok sayıda doğru var, ama hiçbir doğru kişinin iç âleminde ruhu sükûna erdirecek yoğunluğa ulaşmıyor” dediği bir zamanda, akla ve ruha dokunan çözümlemelerle, “kalbi” bir direnişe çağırıyor okurunu…

Kalbin Direnişi’ndeki yazılar, edebiyattan güç alan psikiyatri yazıları mı, yoksa bilimsel bilgiyi ve tecrübesini yanına almış bir psikiyatri profesörünün edebi denemeleri mi size göre? Sizi hangi yön mutlu eder?
Kalbin Direnişi’ndeki yazılar ne o ne öbürü. Hayatın arkak sokaklarında buldukları karşısında şaşırmış, kendisine emanet edilen yükü taşımakta zorlanmış, ancak içindeki sızıyı dışarı taşırmakla yani yazmakla şifa bulacağını zanneden bir “yaralı şifacı”nın kalbinden dökülen satırlar.

Kitaplarınız çeşitli biçimlerle okura ulaşıyor. Koruyucu Psikoloji gibi daha çok psikiyatri profesyonellerine kılavuzluk edecek kitaplar, Terapi gibi düşünce / inceleme kitabı, Otoyol Uykusu gibi öykü kitabı ve sözkonusu ettiğimiz Kalbin Direnişi gibi denemelerinizi topladığınız kitaplar. Deneme kitapları sizi hem geniş kitlelere ulaştırıyor hem de daha serbest biçimde düşüncelerinizi, anlamlandırmalarınızı ortaya koyuyor sanırım. Siz kitaplarınız yoluyla, okurunuzla nasıl bir iletişim içinde görüyorsunuz kendinizi?
Evet deneme insana rahat ve geniş bir alan sağlıyor; orada bilime de şiire de gidebiliyor, ruhun tınılarını dilediğiniz enstrümanla dile döküyorsunuz. Ama ben kendi denemelerimi “kalbe değen kelimeler”le yazmak istiyorum; insana bir şey söyleyen, onu bulunduğu halden daha iyisine çağıran, başka bir dünyanın mümkün olduğunu fısıldayan kelimelerle. Çünkü ben marazi bir iyimserim, dünyanın sözlerle de değişebileceğine inanıyorum. Yaptığım mesleği hâlâ inanarak yapabiliyorsam bundan. Kelimeler ruha dokunur, kelimeler ruhu kanatlandırır. Anlamak ve anlaşılmak bizi daha insan kılar. Denemeler çok sayıda insanda yankı buluyor, çoğu kez nazenin, hayatın örselediği ruhlar oluyor onlar. İşte yazmayı bunun için seviyorum, o ruhlarla bir akrabalık kurma imkânı verebildiği, ümidin kandilinde birlikte aydınlanma imkânı yaratabildiği için.

Danışanlarınız, okurunuz da oluyor mu? Bu sizin için nasıl bir yol arkadaşlığı?
Danışanlarım okurlarım olabiliyor, okurlarım da kimileyin danışanım. Ama bu tehlikeli bir ilişki, söz üzerinden insan kolaylıkla yüceltilebiliyor ki ben bundan çok korkarım. Dünya macerasında hepimiz yaralı varlıklarız.

“Esra Ağlıyor!” metninden: “Esra’ya nasihat etmedim. Çünkü nasihat ettiğiniz bir insanı yeterince anlamış olamazsınız. Nasihat ettiğiniz birisini kolayca bu kalıbın içine sıkıştırır ve bireysel farkları dikkate almaksızın o kalıplaşmış tip hakkındaki malumatınızı ona boca edersiniz. Anlayıp hissedebilmek, hemhal olabilmek öğüt vermekten daha değerliydi.” Psikiyatr öğüt vermez mi?
Psikiyatr elbette öğüt verebilir ancak vermese daha iyi olur. Hele bir ergene öğüt veriyorsanız mayınlı bir tarlada geziniyorsunuz demektir. İnsanlar kendi hayatlarıyla ilgili kararları kendileri vermeli. Biz bu süreçte kişinin karar vermesini kolaylaştırabiliriz ancak.

“Umut Şehri” metninden: “Başkalarının acısına yüz çevirmeyi öğrendiğimiz gün, toplumumuzun mihenk taşı yerinden oynadı. Ötekini icat ettiğimizde, (…) dünyamız yörüngesinden çıktı. Kollarımızı birbirimizin omzuna atıp ufku birlikte seyretmeyi, ekmeğimizi ve kaderlerimizi bölüşmeyi bir geçmiş zaman sapkınlığı saydığımızda bir şeyler koptu gitti.” Toplumsal olarak “iyileşme”mizi sağlayacak yeri mi gösteriyorsunuz bu itirazınızla? Bu toplum nasıl yeniden birbirine sarılıp, ufku seyreder?
Gizli ve açık siyaset, yaşadığımız ülkede maalesef insanları çok fazla ayrıştırdı. Birbirimizin boğazına sarılmadan da siyaset yapıyor olmalıydık. Oysa insan olmak ötekinin ıstırabıyla hemhal olmakla başlar. Ötekini duymayan ve yalnızca kendi küçük çıkarları için yaşayan insanın, insan olmak yolunda kat edeceği büyük mesafeler vardır. Ötekinin saygınlığını teslim etmeden siyaset yapılamaz. Ötekini değersizleştirerek, onun sözlerini alay konusu yaparak sadece şiddeti mayalamış olursunuz. Bu toplumda acil bir saygı seferberliğine ihtiyacımız var, toplumsal hiyerarşileri altüst ederek, her insan tekinin saygıya değer olduğunu haykıran bir ikonoklazm ruhu gerekli bize. Ben hayır diyebilen, reddedebilen insan tekinin gücüne inanıyorum. Devrimlerin fitilini soylu ruhlar ateşler, tarihi buldukları dünyayı daha da güzelleştirmek isteyen iyimserler yazar.

Kamburlaşmış tekstil işçisi kızdan bahsediyorsunuz: “Hayatı hep bükülmeye zorlanarak yaşamış bir mülksüz, dünyayı değiştirecek takatı kendinde asla bulamamış (…) bir zahmetkeş… Eğer psikiyatri onun hikâyesini anlatmayacaksa, ne için var olacak?” Yoksulluğun ve ezilmişliğin gündemi, psikiyatriyle nasıl dillenir, nasıl toplumda bir karşılık bulur?
Psikiyatri ve psikoterapi statükoya eklemlenmek ve statükonun sözcülüğünü yapmak yerine, toplumsal dönüşümün öncü kuvveti olabilir. Bunu da yoksulların, dışlanmışların genel ruhsal sıkıntılarına dikkat kesilerek dile getirebilirler. İşsizlik, politik istikrarsızlık, devlet eliyle gelen şiddet veya terör insanların ruhunda sadece ilaçlarla ve psikoterapi yöntemleriyle sağaltamayacağımız yaralar açabilir. Psikiyatri eşitsizliğe, adaletsizliğe bir karşı duruşun sesi olabilir. Bu da ancak terapi odasında politikaya yer açmakla olacaktır. Her insan politik bir öznedir, o halde bunu konuşmaktan niye kaçınalım ki? Terapötik hizmet etmek anlamındadır, insan ruhunda yersiz yurtsuzluğa yol açana modern köksüzlük ve yabancılaşma da bu anlamda psikiyatrinin eleştirmesi gereken durumlardır.

KEMALSAYAR4 KEMALSAYAR5

Terapinin bir modern zaman etkinliği ve elitlerin sosyal eğlencesine dönüşmesine itiraz eden söyleşiler yaptınız. Kaçınılmaz değil mi, psikiyatrik tedavi pahalı bir süreç ve “mülksüzlere” göre değil… Ne söyleyebilirsiniz?
Hayır bu kaçınılmaz değil. Devlet mülksüz ve yoksul insanların da terapi alabilmeleri için çeşitli imkânları seferber edebilir. Bu yönde çalışmalar yürüten serbest terapistlere de bazı kolaylıklar sağlayabilir. Bunun örnekleri hep olmuştur ve yakın zamanda da Britanya hükümeti insanlara yaygın bir terapi hizmetini ücretsiz olarak sunacağını bildirdi. İnsan mutsuzluğunu sadece ilaçlarla tedavi etme imkânı yoktur, insanlar en çok anlaşılmayı ister. Benim liderliğini yürüttüğüm bir projede Tuzla bölgesinde iki buçuk yılda 5.000 insana ücretsiz terapi hizmeti götürülebildi. Bu projenin yıllık maliyeti bir pop şarkıcısının belediye adına verdiği bir konserin giderinden daha fazla değildi. Yeter ki niyet olsun.

Ağlayan kadınlar, küskün erkekler… Bu toprakların orta yaşı karşılama ritüeli bu mudur?
Kimileri için bu böyledir. Hayat bazı insanlar için sadece ıstıraplar saklar. Kimileyin kafamızı kaldırıp ufuklara bakamadığımız için bu böyle kalır. Hayatı yazıklanarak ve küserek yaşamak da bize ulaşabilecek bundan sonraki belalara karşı bir koza örmektir. Küserek meydan okuruz, ağlayarak meydan okuruz. “Ey dünya, bana verebileceğin daha fazla acı yok!” demek ister gibi. Ben bu insanları ve onların öykülerini seviyorum. Sıradan insanın ıstırabı bir trajedi gibi yaşayabilmesi ruhun uçsuz bucaksızlığını gösteriyor bana. O yüzden de ruhun Tanrısal bir öz barındırdığını düşünüyorum.

“Ruhun gözyaşları, kendisi olmaktan yorulan kadınların dünyaya bıraktığı bir manifestodur. Yakınlığın öldüğü, zalimliğin ayyuka çıktığı bir dünyada, ağlamak var olmaktır.” Bu kadınları ağlatan, en çok da yalnızlaşmaları mı?
Onları duyan bir yürek olmaması. Onlarla yürüyen bir yoldaş bulunmaması. Ruhun ıssız bir adada yoldaşsız ve kimsesiz kalakalması. Yalnızlık ve yabancılaşma nasıl da canını acıtır insanın.

“Başkası üzülmesin” diye kendilerini üzenler, bir defa “hayır” deseler ne olur?
Hayır diyebilmek ruhun özgürlüğüdür. Hayır diyebilseler ne iyi olur. Hepimiz reddettiğimiz şeyleriz. Reddedebildiğimiz kadar da varız. “Bir ruhum ve bir iradem var bak” diyebilmek. İnsanın zalimliği karşısında boyun eğmemek.

“Küskünler ve Kaplanlar” metninde “Kahır, saçlarına düşen ilk kırla küskün adamların yüreğine yerleşir” diyorsunuz. “Küsmek boyun eğmeyi reddetmektir. ‘Gücüm sana yetmiyor, seninle dövüşemem ama sana tabi olmayı reddediyorum’ diyebilmektir” diyorsunuz. Son yirmi beş yılımızda sıklıkla kullanılan, Türkçe’sini bile bulamadığımız “cool” kavramının bu topraklardaki tezahürü bu mudur?
Cool kişinin küskün olmaktan öte kayıtsız olduğunu sanıyorum. Küskün kişinin dünyayla bir meselesi vardır, cool kişi dünyayı kale almıyor gibidir. Postmodern bir haldir kayıtsızlık, bir “laissez faire” ideolojisi. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” Küskünler dünyaya güç yetiremeyen umutsuzlardır. Değiştirmek isterler. Bir şeyler daha iyi olsun isterler.

Ağlayan kadınlardan daha fazla bir vurgu var küskün erkeklere Kalbin Direnişi’nde… “Bazen onlarla karşılaşıyorum. Soylu duruşları, o tunçtan öfkeyi hareleyen nezaketleri gözlerimi kamaştırıyor. Terk ederek dünyaya cevap veren adamlar. Küskünler.” Onları bugünün dünyasında ne bekliyor?
Bugünün dünyasında bu adamlara kolayca psikiyatrik tanı konabilir. Kolayca “tutunamayanlar”, “looser”lar hanesine yazılabilirler. Huysuz, geçimsiz bulunabilirler. Bu adamlar, varlıklarıyla, dünyanın sunduğu envai çeşit rüşvetle baştan çıkmış bizim gibi insanları derin bir suçluluk hissine boğar. Onları görmezden gelmek, durumlarını marazileştirerek bir isim takmak biz sıradan insanları rahatlatır.

Depresyon için, “Eğer onu tedavi edebilecek antidepresanlar olmasaydı, bu duruma depresyon adını vermeyecektik” diyorsunuz. Psikiyatrinin suçlarından biri mi bu alan? Ne zaman ilaç, ruha iyi gelmeye başlar?
Bilim kimi büyük buluşlarını tesadüflerle yapmıştır. Antidepresanların bulunuşu da ilginç bir tesadüf öyküsüdür. Depresyon tanısının bu ölçüde yaygınlaşmasında elimizde işe yarayan bir dizi ilaç olmasının elbette payı vardır. Öte yanda enerjisi az kişinin iş hayatı için sıkıntı verici bir durum olduğu gerçeği vardır. Antidepresanlar bazen de bu tür kayıpları azaltmaya yarar. Ama genel anlamda, uygun hastalarda kullanıldığında, bu tip ilaçların hayatları olumlu yönde etkilediğini söyleyebilirim.

KEMALSAYAR1

“Neden dert dinliyoruz, neden böyle bir meslek var?” diye soruyorsunuz. Sizce neden?
Çünkü ruhsal ıstırap gerçektir ve can yakar. Çünkü sizi yürekten dinleyen bir kişi kadim zamanlardan beri acınızı hafifletir. Her acı kendisini işitecek bir kulak arar. Modern zamanlarda birbirini işiten insanlar azaldığına göre bu iş de profesyonellere havale edilecek demektir.

In Treatment dizisinde Gabriel Byrne’in oynadığı psikiyatr, Dianne Wiest’in oynadığı “hoca” psikiyatrına giderek rahatlıyor. Bir meslektaşınız da “Kendimi çok kötü hissediyordum. Hastamla görüşmeye girdim, görüşmeden harika bir şekilde çıktım” demiş. Dinledikleri hikâyeler, oturduğu koltuk, psikiyatrın kendisini Tanrılaştırmasına yol açar mı? Bundan nasıl korunur psikiyatr?
Tanrılık iddiası güden kişi iyi bir terapist olamaz. Bu mesleğin bize ilk öğretmesi gereken şey tevazu olmalı. Kişi samimiyeti hayatında ne denli yaşarsa terapi odasında da o ölçüde gerçek ve samimi olur. O yüzden varoluşçuların “otantik yaşantı” dediği sahici, halisane varoluşa dönebilmek gerekir. Hayatı rol yapmadan bütün hücrelerimize dek kendimiz kalarak, hissederek tecrübe etmeye çalışmalıyız. Kişiliğimizin kör noktalarıyla buluşabilmeli, kendimizle yüzleşebilmeliyiz.

Yine alıntı yaptığınız meslektaşınız Kierkegaard’ın sözünde ise başka bir umut var: “Bir insana yardım etmek, o insana tahakküm etmek demek değildir. (…) Siz bir insana yardım etmekle onun tarafından yardım almış oluyorsunuz.” Size kendinizi böyle hissettiren hikâyeler dinlediniz mi?
Hem de ne çok, ne sık. Babamı apansız kaybettiğim o acılı günlerde kimi danışanlarım bana özveriyle yardım ettiler. Bazıları hissettirmeden acımı hafifletmeye çalıştı. Bunu çoğu zaman kendi yas süreçlerini benimle paylaşarak, kimileyin de geleneksel kültürümüzdeki teselli kaynaklarına işaret ederek yaptılar. Şifa bulmaya gelenin şifa verdiğini çok zaman gördüm.

“Hepimiz bu dünyada tutarlı, mutlu sonla biten bir hikâyemiz olsun istiyoruz. (…) Boşa yaşamadığımızı kendimize söyleyebilmek derdindeyiz. Biliyoruz ki, ruh ancak hikâyelerle nefes alır.” İnsanlar terapiye, bu bölük pörçük anılardan bir hayat inşa etmeye mi gelir?
Evet tam da bu. Kendi hikâyemize anlam katmak, kendi hikâyemizi bütünlüklü bir hale getirmek için.

“Anlatı psikoterapisi” diye yeni bir yöntemden bahsediyorsunuz. İnsanlar bir hikâye anlatır, siz o hikâyeyi eğer büker yapılandırır, yeni bir hikâye haline getirip sunarsınız. “Sizin yeniden kurguladığınız öykü eğer karşınızdaki insanın kafasına yatıyorsa, insanlar iyileşir.” Bu yöntemi biraz daha açık anlatır mısınız? Bu tam da terapistin kendine ilahi bir pozisyon belirlemesi, Tanrılaşması değil mi?
Hayır siz bölük pörçük bir hikâyeyi derli toplu bir senaryoyla yönetmene teklif ediyorsunuz. Kabul edip etmemek onun bileceği iş. Kafasına yatmıyorsa kabul etmez. Bu yapılandırma anlamlı bir çaba, bir anlama gayreti barındırır içinde, bir keyfilik değil. İçinde şöyle ya da böyle bir metot vardır.

Kalbin Direnişi kitabı, diğerlerinden daha fazla olarak Müslüman dünyanın ve maneviyat alanının değerlerine vurgu yapıyor. Bu vurgu sizin bilinçle istediğiniz bir bakış açısı mı? Felsefe ve psikolojiyi dindışı bir alan olarak gören kültürel iklim hatalı mıydı?
Maneviyatsız bir dünya bana göre çok karanlık. Atomaltı fiziğinin ve belirsizlik ilkesinin konuşulduğu, determinizmin tahtının sarsıldığı bir dünyada postdeterminizmi ve postmateryalizmi tartışmak zorundayız. Din ile bilimi karşı kutuplara koyan aydınlanmacı diyalektiğin yerine, hakikatin dine ve bilime açılan pencereleri olduğunu düşünen daha çoğulcu bir dünya görüşünü koyabiliriz.

“Esra Ağlıyor!”da, “Ben ilahiyatçı değilim, sorularına cevap arayacağın yer burası değil, ama bu soruların senin için neden bu kadar yakıcı ve önemli olduğunu birlikte konuşabilir” demişsiniz, aslında cevabımı burada aldım. Peki şöyle sorayım: Ben Hızır’a inanmıyorum, ama Hızır beklemeye inanabilirim. Yine de anlaşır mıyız?
Kutsala inanmayabilirsiniz, belki farklı biçimlerde ona inanabilirsiniz ama genel olarak ona inananları ve kendi bildikleri biçimde ona inananları hor görmüyorsanız, mesele yok.

Sting’in şarkı sözünden, Dövüş Kulübü filmindeki bir replikten, Mevlana’nın Mesnevi’sinden, bir Neşet Ertaş türküsünden…. Kültürel beslenmeleriniz ve alıntı kaynaklarınız çok çeşitli. Çeşitli düşünce kamplarından, olmadı, demokrat görünmek için karşı kamplardan referans devşiren yazarlara alışık okur, sizin bu zenginliğinizi nasıl karşılıyor? Siz de “Sting isminde bir şarkıcı var” diyerek alıntıladığınıza göre, okurunuzun nasıl bir kültürel ortamın insanı olduğu fikrindesiniz?
Ben hakikatin insanın yitiği olduğuna inanıyorum. O hakikat bazen gündelik bir konuşmada, bazen bir şarkı sözünde, bir dizde, bir yaşantıda, bir film repliğinde kendisini gösterir. İnsanlığın ortak mirası ezeli hikmettir. Konfüçyüs bilgeliği de Kitab-ı Mukaddes de Kuran-ı Kerim de ortak bir hikmeti insanlığa sunar. İnsanın geçmişin bilgeliğinden öğreneceği çok şey var. “Güneşin altında söylenmemiş söz yoktur” denir. İş dinlemeyi ve yüreğini açmayı bilmekte.

KEMALSAYAR2 KEMALSAYAR3

Bir psikiyatri profesörünün kitabını Sting’in şarkı sözüyle bitirmesinden çok etkilendim. “Her şey yıkılıp giderken, geride kalan şeylerle güzel bir şeyler kurmaya çalışmaktır hayat” diyor şarkı sözü… Yıkılmışlığa uğrarken, onarılmaya muhtaçken de güzel yaşamanın yolunu mu gösteriyorsunuz?
Umudun insan hayatı için nasıl vazgeçilmez bir güç olduğunu söylemeye çalışıyorum. Umut bizi yenilgilere karşı mukavim kılar. Umutla her seferinde yeniden başlarız. Bütün kitaplarım damıtılsa ve bir simyacının elinde tek bir sözcüğe dönüştürülseydi, herhalde bu sözcük “umut” olurdu…

Kemal Sayar; 1966 Ordu doğumlu. 1989 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi′nden mezun oldu. 1989-1995 yılları arasında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı′nda uzmanlık eğitimine devam etti. 2002 yılında, Kanada Mc Gill Üniversitesi Transkültürel Psikiyatri Bölümü’nde konuk öğretim üyesi olarak çalıştı. Bakırköy ve Erenköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanelerinde klinik şefliği görevlerini yürüttü. 2008 yılında psikiyatri profesörü oldu. Halen Fatih Üniversitesi′nde öğretim üyesi olarak çalışıyor ve klinik pratiğini özel ofisinde sürdürüyor. Kitapları; ‘Her Şeyin Bir Anlamı Var’, ‘Kalbin Direnişi’, ‘Kendine İyi Bak’, ‘Koruyucu Psikoloji’ (Feyza Bağlan ile birlikte), ‘Merhamet – Kalbe Dönüş İçin Son Çağrı’, ‘Olmak Cesareti’ , ‘Otoyol Uykusu’, ‘Ruh Hali’, ‘Sufi Psikolojisi’, ‘Terapi’, ‘Yavaşla’ Timaş Yayınlarında yayınlanıyor.

1 Yorum

  1. Sema

    Bu güzel söyleşi için teşekkürler.
    Acaba Sn Sayar ın kitabında alıntı yaptığı şarkı sözünün Sting’in hangi şarkısına ait olduğunü biliyor musunuz? Sözu şöyleydi:
    “Her şey yıkılıp giderken, geride şeylerle güzel bir şeyler kurmaya çalışmaktır hayat”

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.