Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar – Nazım Hikmet

 

“Nâzım Hikmet’in on yıl boyunca “mapushane”den Kemal Tahir’e yolladığı mektuplar, hem bu iki önemli ismin kişiliklerine, sanat ve dünya görüşlerine, hem de hummalı bir döneme tanıklık etmemizi sağlıyor. Bugün gözden düşen mektubun zamana yenik düşmediğini görmek de cabası. Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar yeni okurlarını bekliyor… “Mektupları okurken -hele genç kuşaklar- şu noktaları göz önünde tutmalıdır: Bunlar, bir mahpushaneden bir başka mahpushaneye gönderildi. Yazıldıkları sıra, içerde, tek parti idaresi, dışarda, tarihin örneğini görmediği kanlı bir dünya savaşı, var kıyıcılığıyla sürüyordu.” Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar’dan giriş bölümü ve dört mektubu paylaşıyoruz.

Birkaç Söz

Nâzım Hikmet 1902 yılında doğmuş, 1920’de Bolu’da bir zaman öğretmenlik yaptıktan sonra Moskova’da dört yıl okuyup 1924’te İstanbul’a dönerek yeni şiirlerini ve politik yazılarını yayımlamaya başlamıştır.

Şeyh Sait ayaklanması bahanesiyle çıkarılan Takriri Sükûn Kanunu sırasında –1926 yılında– Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce “gıyaben” 15 yıl ağır hapse (kürek cezasına), 1930 yılında, Bursa Ağırceza Mahkemesi’nce 6 yıl 6 ay ağır hapse, 1938 yılında, Ankara’da Harp Okulu Askeri Mahkemesi’nce 15 yıl ağır hapse, gene 1938 yılında Donanma Kor. Askeri Mahkemesi’nce 20 yıl ağır hapse mahkum edildi. (Ceza toplam: 61 yıl 6 ay, bunun mahpusta geçen miktarı 18 yıldır.)

1950 Genel Af Kanunuyla cezaevinden çıkan Nâzım Hikmet, 1951 yılında memleketten kaçmak zorunda kaldı. Ölüm tarihi olan 1963 yılına kadar, 12 yıl da bir şiirinde “zor zenaat” dediği sürgün cezası geçmiş oldu. Böylece yurdumuzun ve dünyanın en büyük şairlerinden Nâzım Hikmet, 61 yıllık ömrünün 30 yılını mahpuslarda ve sürgünde geçirdi, eserlerini, bu çetin şartlar altında yazdı.

Mahpusluğu dışında da, Nâzım Hikmet, aralıksız, izlenip gözetlenmiş, evi üst üste basılıp kitapları ve müsveddeleri alındığı için, çalışmalarına yardımcı bir kitaplığa sahip olamadığı gibi, “Kırpıntı Bohçası” dediği müsveddelerini bile, sürekli olarak eli altında bulunduramamıştır. Tarih, edebiyat, sanat, felsefe, ekonomi, sosyoloji üzerindeki düşüncelerini düzenli olarak açıklayamaması bundandır.

Büyük bir sanatçının bu konulardaki düşüncelerinden yoksun kalmak, memleketinin edebiyatı ve fikir hayatı için olduğu kadar, dünya için de büyük bahtsızlıktır.

Okumanıza sunduğumuz bu mektuplar, her şeyden önce, bu boşluktaki yerlerini dolduracaklardır. Bugün yayımlanmalarının nedeni de, Moskova’da kurulan “Nâzım Hikmet Arşivi”nin gerek çevirip yayımlamak, gerekse şairin sanatı üstünde inceleme yapmak isteyenlerin çalışmalarını sağlamak için mektupların fotokopyalarını istemesidir.

Böyle bir isteği uzun boylu karşılıksız bırakmak Nâzım Hikmet’in kendisi ve edebiyat tarihimiz için haksızlık olurdu. Öte yandan, bir Türk Şairinin bir Türk romancısına yazdığı mektupların Türkçeden önce, başka bir dilde –bu dil, şairimize büyük dostluk göstermekle edebiyatımıza da değer vermiş hatırnaz bir komşu memleketin diliyle de olsa– yayımlanmasını doğru bulmadım.

Mektuplar, 1940-1950 yılları arasında, Bursa Cezaevi’nde mahpus bulunan Nâzım Hikmet tarafından, benim mahpus bulunduğum Çankırı-Malatya-Çorum-Nevşehir cezaevlerine yazıldılar. Politika hükümlülerinin mektupları savcılar tarafından okunur, gönderilmesinde sakınca görülmezse verilir. Bu kitabı meydana getiren 242 mektubun hepsi bu işlemlerden geçmiştir. Mektuplarda yazılan olayların ve düşüncelerin arasında rastlanacak birkaç boşluk, bazı mektupların ya hiç postalanmadığından, ya da yerine verilmediğindendir. (Sözgelimi: “Gabriel Pery” ve “Bir Köy Kilisesinde Şeytan” adlı büyük şiirleri getiren mektupları almadım. Bunlar, ya Nâzım Hikmet’in ya da benim “infaz” dosyalarımızda bulunsalar gerektir.)

Mektuplar, bu kadar yakın bir gelecekte, yayımlanacakları düşünülemediği için, özentisiz yazılmıştır. Nâzım Hikmet’in sınırsız insan sevgisini, gösterişsiz kültürünü bu özellik daha kolay belirlemektedir. Okurken en az, şiirlerinde, olduğu kadar duygulanacağınıza, büyük şairi daha yakından tanıyıp daha çok seveceğinize eminim.

Daha birkaç noktayı kısaca açıklamalıyım:

Nâzım Hikmet, büyük aşamaların yetiştirdiği, büyük aşamaları belirleyen büyük şairlerdendir. Aşamalar sonrasının kolay ve moda akımlarının ölçüleriyle anlaşılıp değerlendirilemez. 1938’den 1963’e kadar, 25 yıl kendi memleketinde, eserlerini yayımlayamamıştır. Bu bakımdan çok bahtsız bir sanatçıdır. Son beş yıldır, hemen bütün eserleri yayımlandığı halde, Nâzım Hikmet beklenen büyük ilgiyi görmedi. Genç kuşaklarda umulan heyecanı uyandıramadı. Türkçesi, halklar üzerinde etkisini yitirmiş şiir dünyamızı, gücü ölçüsünde canlandıramadı. Şiirimiz son elli yıllık çok önemli dönemi üzerinde, gerekli incelemelere, yeniden değerlendirmelere de yol açamadı.

Ben bunu yayımların sistemsizliğine, ortamın hemen hiç hazırlanmayışına, okurların uyarıcı destek çalışmalarından yoksun bırakılmasına veriyorum. Nâzım Hikmet’in 1928’den 1938’e kadar, on yıllık süre içinde, şartlar hiç de uygun olmadığı halde, başta gerçek aydınlar olmak üzere bütün yarı aydınları niçin derinden etkilediği ve adını nasıl olup da geniş halk kitlelerine duyurabildiği genç kuşaklarca anlaşılmış değildir. (Bu zararlı durumu ortadan kaldırmak için yararlı olur umuduyla Nâzım Hikmet’in şiirlerinden, bizim kuşakları dün olduğu gibi bugün de etkileyenleri seçip bir antoloji yapmaya uğraşıyorum. Bundan yararlanarak Nâzım Hikmet’in dil ve sanat anlayışını, dünya görüşünü, konularını nasıl seçip üstlerinde nasıl çalıştığını açıklayabileceğimi umuyorum.)

Mektupları okurken –hele genç kuşaklar– şu noktaları göz önünde tutmalıdır: Bunlar, bir mapushaneden bir başka mapushaneye gönderildi. Yazıldıkları sıra, içerde, tek parti idaresi, dışarda, tarihin örneğini görmediği kanlı bir dünya savaşı, var kıyıcılığıyla sürüyordu.

Nâzım Hikmet bu iç ve dış şartların maddi-manevi baskıları altında, şair olarak, herhangi bir insandan kat kat fazla bunalmıştı. Bu bunalımı, ancak devrimci dahi sanatçılarda rastlanan insanüstü bir güçle umut ve iyimserlik çizgisinde yiğitçe tutmayı başarmakla kalmamış, korkunç mapushane şartlarından, yararlanarak Anadolu Türkçesi’nin sağlam temellerini, yani Anadolu insanının tarihsel-sosyal gerçeğini de bulmuştur.

Genel olarak sanat ve yerli yabancı sanatçılar ve özellikle şiir ve roman üzerinde Nâzım Hikmet’le yüzde yüz uyuşma halinde olmadığımızı mektuplar gösteriyor. Belli meselelerde uzun uzadıya çekiştik.

Nâzım Hikmet kendi büyüklüğünü, aşırı alçakgönüllülük göstermeden, hele ölçülerinde hiç yanılmadan, bilirdi. Bunu bildiği için, gerçek büyük sanatçıların hemen hepsinde görülen bencilliğe, –kırıcılığa, dağıtıcılığa– kapılmamak için kendini zorlar, kimseyi darıltmamaya çabalardı. Beğenilerinde, hele övgülerinde, bilhassa güçsüz ve acemi olanlarla kendi safında görünenlere karşı her zaman, hesapsız ve açık davranması bundandır.

Ama gerçek sanatçılar ve eleştirilmeye değer güçlü sanat eserleriyle ilintisi büsbütün başkaydı. Burada temelsiz övgüleri, baştan savma beğenileri sanatçı ve sanat eseri için hakaret saydığına şüphe olmasın.

Bu açıdan, mektuplardaki beğenilere ve övgülere bence gereksiz yere değer verilmemeli, eleştirmelerin üstündeyse, –bilhassa genç kuşak sanatçıları– dikkatle durmalıdır.

Mektuplarda hiçbir söz değiştirilmemiş, Nâzım Hikmet’in kişiliğiyle sanatını ilgilendiren hiçbir kelime çıkarılmamıştır. Ben sadece benim hayatımdaki bazı hanımların adlarını ve şairin onlara dair yazdıklarını çıkardım.

Mektupların bazılarında o zamanlar adı, daha Raşit Kemali olan, Orman Kemal’in küçük notları, selamları vardı. Bunları almadım. İlerde öteki mahpusların mektupları arasında Orhan Kemal’in mektuplarını da yayımlarsam, ekleyeceğim.

Nâzım Hikmet’le beraber çıkarılmış, ya da onun tarafından Bursa’da çektirilip yollanmış resimler daha çoktu. Kopyasını çıkarıp geri getirmek şartıyla alıp götüren dostlar sözlerinde durmadılar. Büsbütün kaybolmadılarsa da “er-geç bulunup basılır” umudundayım.

Bu kitaba fotoğrafını koyduğumuz yağlıboya portre 1940’ta, Çankırı’da yapılmıştı. 50×40 boyundaydı. Kayıptır. Bundan başka Nâzım Hikmet benim de, öteki mahpus arkadaşlarımız gibi kara kalemle, pastelle başka resimlerimi de yapmıştı. Şimdi nerde, kimlerdedir, bilemiyorum.

Mektupların asıllarından makineyle yazılmasında büyük emeği geçen, üstün dikkatiyle kelimelerde değil, harflerde bile tek bir yanlış yapmamak için var gücüyle çalışan Nâzım Hikmet’in küçük kız kardeşi Fatma Melda Kalyoncu’ya, çoğu tarihsiz olan mektupların yerli yerini bulmasında büyük yardımı olan, üzerinde çalışacaklara kolaylık sağlamasını düşünerek numaralanmasını teklif eden değerli araştırmacı-sanatçı dostum Cevdet Kudret’e, bu kitabın en iyi teknikle basılması için, maddi ve manevi hiçbir fedakarlığı esirgemeyen aydın yayımcı, Bilgi Yayınevi sahibi Ahmet Tevfik Küflü kardeşime, müessese müdürü şair dostum M. Sunullah Arısoy’a, en yeni tekniği kolayca hükümleri altına alarak kitabın mükemmelliğini sağlayan işçi arkadaşlara burada teşekkür etmeyi borç bilirim.

Bu önsözü, şimdi, dünyada son namuslu insan yaşadıkça var olanlarla beraber bulunan Türk şairine yazdığım yüzlerce mektuptan biri sayıyor, öyle de bitiriyorum.

Seni, aziz Nâzım Hikmet, sevgiyle selamlarım.

Şiirimizi, yani, Anadolu halklarının yüce duygularını, bir “şair başı boyu yükselten” mübarek ellerini saygıyla öperim. Sağol!

Kemal TAHİR

1

5.12. 40

Salimen geldim.

2

6 Birincikânun, Cuma (1940)

Kemal,

Bursa’dayım, 1933 senesinden beri Bursa hapishanesinin duvarları, pencereleri, malta boyları değişmemiş, ne eskimişler ne yenileşmişler. Hatta o zamandan kalma bir iki mahkuma dahi rastladım. Yalnız onlar beni, ben onları biraz ihtiyarlamış bulduk.

Sana burasını birçok defalar anlatmıştım, tayyare biçimi bir bina. Benim oda kuyrukta, üçüncü katta, sol tarafta. Ordaki odadan biraz küçük. İçinde iki kişi yatıyoruz. Oda arkadaşımın adı Kemal. Evet “Kemal” senin adın gibi. Sana yalnız adı benzemiyor, senin gençliğine benzeyen tarafları da var. Şiire meraklı, heyecanlı. 94’üncü maddeden 5 yıla mahkum. Belki de adından başka hiçbir şeyi sana benzemiyor da ben böyle bir benzetiş ihtiyacındayım. Her ne hal ise. Oda arkadaşımdan memnunum. Onunla senden konuşabiliyoruz. Senin vaktiyle Yedigün’de çıkan hikâyelerini okumuş. Ona seni anlatıyorum. Bu suretle seninle konuşmuş gibi oluyorum. Hele bu “gibi olmak” dün akşam son haddini buldu, kapı açılıp içeri girivereceksin sandım. Sarıyer muhasebecisi Emin Bey vardı hatırladın mı? Esmer, dazlak kafalı, hoş sohbet, prafa, piket, briç meraklısı, biz İstanbul’dayken Üsküdar’a sevkedilmişti, senin çok ahbabındı, Sarıyerli Emin Bey, o burda, geldi. Bastık kahkahayı, iki saat fasılasız senden konuştuk. İstanbul tevkifhanesinden haberler de verdi. Süleyman’ın cezası tasdik edilmiş, Üsküdar’a göndermişler, ordan da Sinop’a sevkedileceğini duymuş.

Ahmet’ten mektup almış, oğlan parasızmış, sıkıntıdaymış. Yayalar köylü İbrahim Efendi İmralı’ya sevkedilmiş, orda gayet rahatmış. Adliyeci Emin Bey hâlâ yatıyormuş.

İşte bugünlük Bursa havadisleri bu kadar. Sen Sinop’tan mektup aldın mı? Orda ne var ne yok? Müdür bey gitti mi? Aman Kemal kendine iyi bak, üşütme, nezle olma, zayıflama, seni turp gibi bıraktımdı; yine öyle, hatta daha şişman bir turp gibi bulayım.

Soranların, beni ananların cümlesine hasret ve selam. Gözlerinden öperim kardeşim.

3

Kemal,

Bu ikinci mektubumda sana iki sevinilecek haber vereceğim. Birincisi, bugün akşam üstü, alacakaranlıkta Ziya Meriç Bey geldi. Ziya Bey’i tanıdın. Nafıa Vekalete hukuk müşaviri. Dayı Paşa göndermiş. Elinde bir istida müsveddesinin notları. Dayı Paşa Başvekille ve fırka grubu erkanıyla görüşüp prensip itibarıyle mutabık kalmışlar. Af meselesi hallonulmuş. İstida Başvekile hitaben. Davanın hukuki kısmından bahsetmeyeceğim denildikten sonra, kısaca nasıl kusursuz ve taksiratsız mahkum edildiğim kaydolunuyor. Etrafıyla üç senedir hapishane köşelerinde çürüdüğüm anlatılıyor, Milli birlikteki yerimi veriniz fikrinin inkişafıyla ve kusursuz, kabahatsiz uğradığım cezayı af yoluna gidiniz diye bitiyor. Hepsi bir daktilo sayfası kadar tuttu. Ana hattında vaktiyle İstanbul tevkifhanesinde Meclise yaptığımız af talebi istidasına benzemekte, yani hususi af talebi. Ziya Bey, artık bu sefer mesele bitmiştir, diyor. Çok yakında bir aya varmaz çıkacaksınız, tebşir ederim, dedi. Ve sizin bu teşebbüs neticelendikten sonra, diyor, arkadaşlar da emsal zikriyle müracaatta bulunurlar, böylelikle artık herkes tarafından iç yüzü anlaşılmış bir davanın haksızlığı tamir olunur, dedi. Mesele böyle kardeşim. Siz isterseniz derhal ayrı ayrı müracaat edin, isterseniz, benim müracaatın neticesini bekleyip emsal zikriyle müracaatta bulunun. Ben vaziyeti objektif olarak yazıyorum. Şimdiye kadarki tecrübelerde aldığım dersle bu hususta ne kadar bedbin olduğumu bilirsiniz.

Hatta Ziya Bey’e de bu bedbinliğimi söyledim, bu seferki katidir, dedi, görüyorsunuz ya Bursa’ya gelmişken burda akrabalarıma bile uğramadan yarın sabah hareketle istidayı Başvekile götüreceğim, hepinizi tebşir ederim, dedi. İşte bütün teferruatıyla birinci haber bu.

İkinciye gelince, Pazartesi günü Piraye geldi. Yarın gidiyor. Bir ay sonra yine gelip burda bir ay kadar kalacak. Fakat Ziya Bey bugün o gittikten çok sonra geldiği için ve yarın sabah erkenden Piraye yola çıkacağından kızcağız bu son teşebbüsten haberdar değil. Ona meseleyi mektupla bildireceğim. Fakat o da duymuş, Vedat’a benim bacanağa, ahbaplarından birisi bir mebustan duyarak, bundan bir hafta, on gün evvel, Nâzım çıkacak demiş. Sonra Piraye’nin babası da aynı haberi üstü kapalı ima etmiş, yahut Piraye babasının sözlerinden o manayı çıkarmış. Bana kalırsa bizim kız o manayı çıkarmış. her ne hal ise şimdi benden mektubu alıp Ziya Bey’in Dayı Paşa’dan getirdiği haberi öğrenince kendi işittikleriyle son hadiseyi birleştirip bir hayli sevinecek. Allah vere de kızın bu son sevinci boşa çıkmasa

Kızcağız sana çok selam söyledi. Senin mektubunu, ilk mektubunu, pazartesi günü Piraye’yle konuşurken verdiler. Beraber okuduk. Gözleri dolu dolu oldu. “Keşke Kemal’i bırakıp gelmeseydin” dedi. Sonra yeni müdürünüzden ne kadar memnun olduğunuzu anlatan satırları okuyunca biraz teselli buldu. “Her şeye rağmen Kemal benim için oğlum Mehmed’in biraz büyüğü olan ağabeyidir ve Kemal gibi koskoca bir oğlum olduğunu düşündükçe hem seviniyorum, hem karı koca ne kadar ihtiyarladığımızı görüp içime tatlı bir keder düşüyor” dedi.

Burda rahatım iyidir. Müdürümden ben de çok memnunum. Fakat beni de bilhassa sevindiren sizin müdürünüz Mekki Bey’den memnun oluşunuzdur. Kendisine gıyabi selamlarımı söyleyin.

Halamdan mektup aldım, parayı oraya göndermiş, benim imzam olmadan sana vermezler sanıyorum. Alabilirsen al, yarısını bana yolla, alamazsan Başefendiye reca et, posta havalesini gidip benim namıma gelen parayı Bursa’ya havale ettirsin. Riyaseti Cumhur Orkestrası şefi Ferid Beyden Toska operasının tercüme parasından kalan bakiyeyi hala alamadık. Piraye buraya Memed’in sünnet düğününde oğlana verilen on beş lirayı sermaye yaparak gelmiş. Kız meteliksiz. Ferid’e yazacağım, parayı bir an önce göndersin.

Oda arkadaşım, şiire, edebiyata meraklı, nazik bir genç. Gayet iyi geçiniyoruz. Size çok çok gıyabi selamları var. Sen, Sinop’tan Nuri Tahir’den4 mektup aldın mı? Yahu, aynasızlıktan şikayet ediyorsun. Senin Asri’de, kendi elimle resmini çizip çerçevesini yaptırdığım koskoca bir aynan var. Bu mektup böyle biter. Hasretini dehşetle duyuyorum. Sorup soruşturanların cümlesine selam.

4

Kemal,

İkinci mektubunu aldım. Bu üçüncü mektubumdur. İkinci mektubumda, Ziya Beyin buraya geldiğini, Başvekalete hitaben bir istida yazdığımı, Ziya Bey’in Dayı Paşa’dan naklen söylediğine göre bu sefer haksızlığın tamir edilip mutlak çıkacağımızı, teşebbüslerin teker teker, her teşebbüsten netice alındıktan sonra yapılması lazım geldiğini tafsilatıyla yazmıştım. Yine hülasa edişimin sebebi ikinci mektubumu belki alamamış olduğun ihtimalidir.

Sana borcumu ceste ceste ödeyeceğimi söylemiştim. Bu ay beş lirayı yarın posta havalesiyle sana yollayacağım. Gelecek ay belki 7,5 lira belki de daha fazlasını yollayabilirim.

Gazetelerini, toptan gelirse bana, toptan göndereceğim. Şimdilik her gün okuduğum gazeteyi postaya veriyorum. Yarından itibaren ilk postayı yola çıkarıyorum.

Daha kaplıcalara gitmedim. Yakında tedavi başlayacak. Yalnız biraz pahalı, 50 kuruş, temizi, olduğundan haftada bir iki gün ancak gidebileceğim.

Sana şimdilik günlerimin nasıl geçtiğini anlatayım. Sabah saat sekizde kapılar açılıyor. Dokuza kadar yıkanmak, çay, dolaşmak. Dokuzda biraz okumak, daha doğrusu senin adaşın Fransızcasını ilerletmek için Metod Berliç’ten hikâyeler okumak. Saat onda resme oturuyorum. Ve aşağı yukarı ortalık kararıncaya yani saat beşe kadar, öğle yemeği fasılası müstesna, resme çalışıyorum. Akşam saat sekizde kapılar kapanıyor. Bu kapanışa kadar Sarıyerli Emin beyle filan laf atıyoruz. Kapılar kapandıktan sonra hâlâ okuyacak bir şeyim olmadığı için dokuzda filan yatağa giriyorum.

İşte şimdilik sensiz hapishane hayatım böyle geçiyor. Şiir yazmıyorum. Bilmem neden ama bu hususta bir teraküm olduğunu zaman zaman hissediyorum. Yazarsam iyi şeyler hissedebileceğim belki.

Nuri Tahir’e hâlâ mektup yazamadım. Yarın da ona yazacağım. Bana büyücek bir kafa resmi göndermesini, renklerini yazmasını söyleyeceğim, bir portresini yapıp göndereceğim.

Emin ol Kemal’ciğim senin gibi mektup yazabilmek için çok şey verirdim. Mesela resim yapacağıma senin gibi mektup yazmasını becerebilseydim.

Erkek kardeşim yok diye çok üzüldüğüm zamanlar olmuştur. Şimdi sen ve Nuri iki tane birden var ve ben sizi sizden uzak bir ağabey gibi düşünmekle nasıl bahtiyar oluyorum tahmin edemezsin. Çünkü senin iki tane erkek kardeşin var. Belki sen de kız kardeşin hasretini çekmişsindir.

Çankırı Cezaevi insanları ve odamızla gözümde tütüyor. Hasretini çekiyorum. Asri’nin aynacı dükkânı, Bekir’in terzi dükkânı, marangozhane, küçük usta ne güzel günlermiş.

Burada da rahatım. Fakat rahatlık her şey demek değil. Her şey olan insandır, insanlardır.

Hikmet’e de senin gibi iki mektup yazdım. Birine cevap alamadım. Üstad meşguldür, bilirim, ama mektup yazamayacak kadar meşgul olduğunu bilmezdim. Yoksa yine kabahati sana yükletip mektup postaya verilirken “Kemal haber vermedi mi” diyecek. Ve hakikaten kabahat sende mi?

Piraye geldi, gitti. Gelecek. Babasının benimle bilhassa alakadar olduğunu, artık damadı bendenize eskisi gibi kızmadığını söyledi. İnşallah doğrudur. Çünkü ben kayınbabamı hakikaten severim

Soranlara selam.

Başefendiye, gardiyanlara.

Hasretle seni kucaklarım kardeşim.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.