Kenarın Dilberi – Orhan Kemal

 

“Türk edebiyatının en büyük isimlerinden Orhan Kemal, yeni keşfedilen Kenarın Dilberi adlı romanında, Kötü Yol’a yeni bir final ve yeni bir yorum getiriyor. Aynı konunun nasıl farklı şekillerde ele alınabileceğini merak edenlerin, edebiyat tarihçilerinin ve edebiyatseverlerin kaçırmaması gereken bir keşif!” Kenarın Dilberi romanından bir parça yayımlıyoruz.

Çamaşırcı Cennet, kirli bir yatak çarşafına doldurduğu bekâr çamaşırlarının yükü altında eve ağır ağır gelirken, yeni icat çamaşır makinelerini düşünüyordu: Bu gâvur icadını memlekete ne diye sokmuşlardı sanki? Eskiden ne iyiydi. Güm güm gümleyen zengin konaklarından haber haber üstüne gelir de, bin ricadan sonra, nazla giderdi. Gidince de, kolları altın bilezikli, güler yüzlü hanımlar kendisini ta kapıdan karşılarlardı.

Yükünü yere indirdi.

Hava da bir sıcaktı ki… Teri ılık ılık sızıyordu. Uçları çenesinin altında bağlı siyah başörtüsünü çözdü, başörtünün ucuyla pörsük yanaklarını, sarkmış gerdanını kuruladı.

Ne olmuşsa Alman harbinden sonra olmuştu bu memlekete, şu sıra sıra apartmanların yerlerinde tahtaları kararmış eski konaklar, yahut duvarları kamburlaşmış kerpiç evler vardı eskiden. Bu evlerin aralarında çocuklar top oynar, serseriler barbut atarken, üçkâğıtçılar da adam söğüşlerdi.

İçini çekti.

Kocası da üçkâğıtçıydı. Üçkâğıtçı, kumarbaz, hırsız ama güçlü erkekti. Günler, haftalar, bazen aylarca ortalardan silinir, sonra günün birinde koynu koltuğu hediyelerle dolu, çıkar gelirdi; “Kur bakalım sofrayı avrat!” Sofra kurulur, geçerlerdi başına. Merhum sabahlara kadar içer, güler, söyler, o zamanlar sekizini süren kızı Sevim’i, “Oynak kızım, yaramaz kızım benim!” diye havalara ata tuta severdi.

Ya sigara tiryakiliği?

Dudağından eksik olduğunu hiç hatırlamaz. Arada: “Bu kadar içme herif, canına yazık” diyecek olsa, “Dünyaya kazık çakacak değilim ya!” cevabını alırdı.

Kolay kolay ölecek adam değildi. Ellisini doldurmamıştı daha. Gene koynu koltuğu hediyelerle dolu gelmiş, çilingir sofrası kurulmuş, kızını havalara ata tuta, “Oynak kızım benim, yaramaz kızım…” diye sevdikten sonra oturmuştu içkiye. Hiçbir şeyi yoktu. Sabaha karşı uyanıp da…

Cennet burdan sonrasını düşünmek istemez.

Yere indirdiği çamaşır çıkınını omuzladı, yolu tuttu.

Ne zaman burdan sonrasını düşünmek istemese, kafası, elinde olmayarak çalışır, kocasının rakı sofrasına yüzükoyun kapanmış kalmış mosmor hayali gözlerinin önünde canlanırdı. Gene öyle… Bu mosmor hayalden kurtulmak istercesine adımlarını açtı. Sızması arttı. Eski mantosu içinde su gibi terlemişti. Teri, ile terden ıslanmış çamaşırının tenine soğuk soğuk değmesini hiç sevmezdi.

Yanında birden bir otomobil klaksonu!

Döndü. Tüccar Nebi Bey’in şoförü Ahmet.

Güldü:

“Uğurlar olsun Cennet Abla!”

Gülümsedi:

“Diline sağlık yavrum…”

Saçlarını gene her zamanki gibi yağlayıp gıcır gıcır taramıştı.

“Pek düşüncelisin gene…”

“Terledim oğlum. Teri de tövbe sevmem…”

“Atla da götürüvereyim!”

Çamaşırcı Cennet kızını hatırladı: “İnsana öyle sinir sinir bakıyor ki.” demişti. Sonra, Nebi Bey’in hanımıyla da böyle böyle diyorlardı. Yalnız Nebi Bey’in kırkından sonra azan kart karısı mı? Kime elini atsa boş çıkmıyordu. Çıkmıyordu ama kendine neydi? Elli ikisinde, ununu elemiş, eleğini duvara asmış, işinde gücünde bir kadındı. Pek Sevim’in hatırı için. Sevim de aldırış etmediğine göre…

Arabaya girdi. Siyah, pırıl pırıl araba yürüdü.

“Bu sıcakta seni Allah gönderdi vallaha Ahmet Efendi. Tekmil kan tere batmıştım…”

“Batarsın tabii. Ne yaz, ne kış, durduğun soluk aldığın yok. Kazandığın paraları nerede saklıyorsun?”

Başını dertli dertli salladı:

“Küpe dolduruyorum küpe. Bir apartman da ben dikeceğim. Şan olsun memlekete.”

“Adını ne koyacaksın?”

“Çamaşırcı Cennet Apartmanı koyacağım!”

“İnşallah Cennet Abla, o da olur inşallah…”

İçini çekti:

Ah yavrum ah.. İnşallahla, maşallahla olmuyor. Şu avuçlarımın haline bak. Nasır tamamı. Geceleri sızısından yatamıyorum. Sızıdan geçtim, her yanım dövülmüş et gibi ağrıyor. Bu yaştan sonra kolay mı böyle ağır işler? Eskiden gençlik vardı, dayanıyordum. Sonra, aaah ah… Güm gümleyen zengin konaklarına nazla giderdim de, taa kapıdan karşılanırdım.

“Şimdi?”

“Şimdi, bet suratlı apartmanların sahipleri de bir tuhaf oldu. Önüne gelen çamaşır makinesi alıyor!”

“Sen de iki tane uyuduruver Cennet Abla.”

“Para? Para nerde oğlum?”

“Taksitle veriyorlar. Al iki, hatta üç tane. Aç bir modern çamaşırhane…”

“Doğru. Zaman sana uymazsa, sen zamana uy derler. Uyarım uyarım amma…”

“E?”

“Dedim ya, para. Paranın gözü çıksın..”

“Taksitle.”

“Taksitle de olsa, kolay değil. Kız yetişti geldi. Giyim istiyor, kuşam istiyor. Akranları arasında küçük düşürmek ister miyim hiç?”

Soldaki kır kahvesinin önünden geçiyorlardı. Şoför Ahmet, kahve bahçesinde oturmuş tavla oynayan birtakım gençleri işaret etti:

“Senin damat orda gene!”

Çamaşırcı Cennet de görmüştü. Orda, tavla oynayanların yanında dikiliyordu. Dalgındı gene, mahzundu. Çok içli olduğunu biliyordu.

“Nerden damadım oluyormuş?”

“Kızınla konuşuyor ya!”

“Konuşsun. Hemen de damadım mı olması lazım? Boş gezenin boş kalfası. Bana kalsa tövbe konuşturmam. Mahalleye düdük olduk. Hele eltim olacak ağzı kara! Ama ben kızımdan eminim. Konuşmak ayıp mı? Ne çıkar konuşmaktan? Evlenmeye gelince… İki çıplak bir hamama yakışır!”

“Kızın da böyle mi düşünüyor bakalım?”

“Nasıl düşünürse düşünsün. Bir kızı kendi keyfine bırakırsan, ya davulcuya varır, ya da zurnacıya. Dişimden tırnağımdan artırdım, çalıştım çabaladım, tuttum enstitüye verdim ki, terzi olsun, son yaşımda bana rahat bir soluk aldırsın diye. Nerde? Bütün gün elinde sinema mecmuaları, artist resimleri, romanlar…”

“Doğrusu artist gibi kızın var!”

Hoşuna gittiyse de gene de:

“Amaan,” dedi. “Güzellik karın doyurmaz. Ahlakı güzel olsun!”

“Kendi güzel olmalı Cennet Abla kendi. Ahlaka boş ver!”

Ne kadar it olursa olsun böyle yakışıklı bir erkeğin kızını beğenmesi hoşuna gidiyordu.

Ahmet sordu:

“Nerde şimdi? Evde mi?”

İrkildi:

“Kim?”

“Sevim.”

Yoksa eve mi gelmek isteyecekti? Öyle ya, arabasına alması boşuna olmayabilirdi. Esasta eve gelmek istemesi de pek öyle önemli değildi ama mahalle, komşular, ille eltisi. Araba sokağa girince tüm mahalleli işini bırakıp koşacaktı. Ya eltisi Kara Zeynep? Allah kimseyi onun diline düşürmesindi.

“Yok,” dedi. “Bir arkadaşına gittiydi…”

Halbuki evdeydi. Birleştirilmiş dört şeker sandığından ibaret karyolasına sırtüstü uzanmış, elindeki magazine uykulu gözlerle bakıyor. Yeşilçam Sokağı isimli röportajı okuyordu.

Yüksek apartmanların arasına sıkışmış bu daracık, loş sokakla ilgili yığınla yazı okumuştu. İrili ufaklı yerli film şirketlerinin daha çok bu sokakta toplandığını biliyor, ama İstanbul kenar mahalleleri, yahut taşradan pırıl pırıl hayallerle koşulup gelinerek, sabahlardan akşamlara kadar bir simit, bir çay, pek pek bir tabak muhallebi ile bütün gün rejisör, yahut artist simsarlarının beklendiğini, ufacık bir rol için kimlerin eteklenmesi gerektiğini bilmiyordu.

Bilse bile değişmeyecekti ki. Herkes gibi o da bir simit, bir bardak çay yahut bir tabak muhallebi ile gününü gün etmek, rejisör, rejisör yardımcısı, artist simsarı gibi bir alay insanı eteklemek zorunda kalsa bile gidecek, talihini deneyecekti.

Bu sokağa gidip, herhangi bir filmde en küçük, en önemsiz bir rol olsun alamadan, yarı aç dönenler bile neler anlatmıyorlardı! Başlarından ne heyecanlı maceralar geçmiyordu:

Demek kural buydu. Günün birinde karşısına çıkacak olan, velev paralı birisiyle, evlenip senesine leğen başına oturmaktansa, Yeşilçam Sokağı’nda talihini denemeye gelmiş insanlarla maceradan maceraya sürüklünmek daha “enteresan” dı.

Kaldı ki, “Marilin Monroe” gibi bütün engelleri aşıverip “Yıldız” olmak da vardı.

Marilin’in acıklı hayat hikâyesini gözyaşları içinde defalarca okumuştu. Birbirine benzeyen taraflar vardı hayatlarında ama gene de onun kadar talihsiz değildi galiba.. Bir zamanlar onu havaya atıp tutan, öpen, seven, sakallarıyla yanaklarını acıtan bir babası olduğunu gayet iyi hatırlıyordu. Sonra annesi… Annesi de Marilin’in annesi gibi aksi, hırçın değildi. Öz babasından başka hiçbir erkeği yatağına almamış, yabancılara “Baban!” dememişti.

Dergiyi tutan eli düştü.

Ama Marilin’e benzediği de yalan değildi. Bunu herkes söylüyordu. İlle avukatın ufak tefek, esmer kızı Meral!

Meral güzel değildi ama iyi kalpliydi. Sık sık: “Ah Sevim, derdi, bu güzellik bende olsa Allah’tan başka birşey istemezdim. Marilin’e ne kadar benziyorsun!”

Ona kalsa, Sevim, hiç kimseyi dinlememeli. Atlayıp Holivud’a, olmazsa İstanbul’a, Yeşilçam Sokağı’na gitmeliydi. Başlangıçta insanın işine herkes karışır, yolundan çevirmek, engellemek için ellerinden geleni geri komazlardı, ama umursamamalıydı. Dinlememeli, bildiğinden şaşmamalıydı. Güzel, çok güzeldi. Hiç tanımadığı sinema delisi liseliler her rastlayışta “Sarışın bomba”, “Atom” filan diye takılmıyorlar mıydı? Demek benziyordu? Yalan söylemiyorlardı ya!

Yalnız Süheyla, eczacının kıskanç kızı Süheyla… Holivud’a yahut Yeşilçam Sokağı’na gider de yıldız oluverir diye ödü kopuyordu. Taa enstitüden beri kıskanırdı Sevim’i. Sevim yeni bir şey giyince yahut derse kalkıp bilse de öğretmen iyi şeyler söylese kız hırsından kendi kendini yerdi.

Yesindi. Zaten bir parça da onu, o yılan derisi iskarpinleri, inci gerdanlığı, pırlanta taşlı yüzüğünden başka meziyeti olmayan çilli kızı çatlatmak için gitmek istiyordu. İstiyordu ama, önündeki engeller…

İçini çekti.

Başta sevgilisi Şevket sonra annesi, annesini boyuna dolduran komşu şoförün ki Saime Abla… Halbuki Meral’in dediği gibi bir gitse, ikinci güne kalmaz hemen “sükse” yapar, “yıldız” oluverirdi.

Gözleri parlamaya başladı.

Yıldız olduktan sonra da hiç gururlanmazdı. Marilin gibi. Büyük büyük iddialardan uzak kalır, gazetecilerle fotoğrafçıları darıltmazdı. Onları darıltıp arayı açmak Marilin’in bile işlerini altüst etmişti.

Magazini tekrardan aldı, sayfaları rasgele çevirirken, Marilin’in vücut ölçüleri gözüne çarptı. Kendininkilerle Marilinkiler arasında ne fark vardı acaba?

İncecik geceliğinin fazla açık göğsünden taşan sutyensiz memelerini yerleştirerek doğruldu. Sonra, çıplak, ufacık ayaklarıyla karyoladan atladı. Çirkinliği kapansın diye duvarlarını beyaz kâğıtlarla kapladığı odanın bir kenarındaki aynaya gitti. Boydan boya çatlak ayna, sakat bacağı el kadar bir tahta parçasıyla kabaca yamalı masanın üzerinde duruyordu. Karşısına geçti. Meral’in dediği gibi, bilhassa gözleriyle burnu çok benziyordu Marilin’e.

Bacakları?

Oymalı, ceviz çerçevesiyle hayli ağır aynayı masadan aldı, Marilin’in magazinlerden birinden kesip çıkararak yapıştırdığı duvardaki resmin tam altına koydu, duvara dayadı. Eteklerini kaldırdı. Bacakları da benziyordu ama biraz kalıncaydı galiba.

Şerit mezurayı aldı. Sıka sıka ölçtüğü halde, gene Marilin’den kalındı. Beli, göğsü, ayak bilekleri… Boyunu da ölçtü. Uzuncaydı.

Mezurayı bir kenara fırlattı.

Vücut ölçüleri tıpatıp benzemiyorsa, yüzü de benzemiyor değildi ya!

Gitti karyolasının kenarına ilişti.

Süheyla çatlasa da patlasa da benziyordu işte. Gözleri benziyor, kaşları benziyor, burnu benziyordu. Liseliler “Sarışın bomba, Atom” diyorlardı. Benzemese derler miydi? İsterse benzemesin. Yıldız olmak, Süheyla gibilerden üstün olduğunu herkese kabul ettirmek için gidecekti. Yeni bir tip, yeni bir karakter… Sevim olarak gidecek, yepyeni bir “Sevim” şahsiyeti yaratacaktı.

Sinirli sinirli aynaya gitti, yerden masaya kaldırdı.

Rejim yapsa vücut ölçüleri de benzeyebilirdi Marilin’e! Sahi, bunu niçin akıl etmemişti? Ah İstanbul’da olsa da bol bol denize girseydi. Denizin insanı zayıflattığını bir yerde okumuştu. Bununla birlikte, jimnastikle de fazla yağları eritmek mümkündü.

Peki, ne duruyordu? Niçin hemen başlamıyordu? Neyi bekliyordu? Büsbütün kilo alıp kalınlaşmayı mı?

Jimnastik için sırtındaki geceliği tam çıkarırken, dışarda bir klakson sesi. Şaştı. Bu sokağa pek öyle otomobil filan girmezdi. Komşu Saime Abla’nın kocasının çalıştığı taksi arada gelse bile, ses onun sesi değildi, yabancıydı bu.

Pencereye koştu. Perdeyi hafifçe aralayıp baktı: Tüccar Nebi Bey’in pırıl pırıl, siyah arabası. Direksiyonda Ahmet, arsız Ahmet. Aaa…. Annesi arabadan iniyordu.

Telaşlandı: Ya arsız adam eve gelirse?

Karyolanın kenarında duran mavi çiçekli beyaz basma sabahlığını aldı, sırtına geçirdi.

Doğrusu çok düşüncesiz kadındı şu annesi. İnsan Ahmet’in arabasına biner miydi? Bindi. Mahalleye gelir miydi? Kapı önüne kadar gelmesi ya? Amcasının karısıyla şaşı kızı kim bilir ne manalar vereceklerdi.

Tekrar pencereye gitti, perdeyi aralayıp baktı: Düğün yahut bayramlarda olduğu gibi, mahalle çocukları, pörsük memeleri meydanda, şiş karınlı, ince bacaklı mahalle kadınları arabanın etrafını almışlardı bile. Derken yengesiyle şaşı kızı Emel de koşarak geldiler.

Annesi kirli çıkınını arabadan çıkarmaya çalışıyordu.

Pencereden çekildi.

Ya eve gelmek isterse?

Asfalt cadde üzerindeki kır kahvesinin bahçesinde Şevket’le arkadaşlarının yanında görmüştü ama esasta sulunun biriydi. Nerde rastlasa takılır, Şevket’le konuştuğunu bildiği halde, gene de laf atardı. Hiç hoşlanmıyordu. Nebi Bey’in kart karısıyla düşüp kalktığını, hatta kadının Ahmet’e deli gibi âşık olduğunu işitmişti. Genç, yakışıklı bir insanın para için böyle şeylere tenezzül etmesini anlayamıyordu.

Annesiyle eve gelecek olursa Saime Ablalara geçmeye karar verdi.

Ama gelmedi. Araba, peşinde alayla çocuk, sokaktan geri geri çıktı. Çamaşırcı Cennet içeri girdi. Kızından zılgıt yiyeceğini biliyordu. Yüzüne bakmadan çamaşır çıkınını bir kenara bıraktı.

Sevim’in içi içini yiyordu, yuvasını yapacaktı ama sırası değildi. Yengesi, şaşı kızı, meraklı birkaç komşu içeri dolmuşlardı. Onların yanında annesini paylamak doğru değildi.

İri yarı, kapkara bir kadın olan Kara Zeynep, zampara şoförün Cennet’i sokak kapısına kadar getirmesindeki asıl maksadı sezmeye çalışıyordu. Malumdu. Kocakarının değil, kızının hatırı için.

Eşeledi:

“Doğrusu şu Ahmet gibi yok. İnsanın hatırını dirhem dirhem sayıyor. Bak, yolda görmüş kadını, acımış, tutmuş arabasına almış. Aferin.”

Yüreklerden: “Bizim de Sevim gibi parlak kızımız olsa, bizi de alır!” geçti.

Çamaşırcı Cennet eltisinin dokundurmasını anlamıştı, cevap vermedi, dışarı çıktı.

Sevim’in de suratı asılmıştı. Biliyordu. Ağzını açıp gözünü yummak için fırsat bekliyordu ama ne suçu vardı? Asfaltın bitiminde, “beni burada indir oğlum!” demiş, dinletememişti. “Eve götür” dememişti ya!

Odaya döndü.

Sevim, çatlak aynanın karşısında, Emel’in saçlarıyla uğraşıyordu. Ne berbat, ne taraz taraz saçlar!

“Ah Emel,” dedi. “Şunları sık sık, uzun uzun tara dememiş miydim?”

Şaşı Emel alındı:

“Ben senin gibi enstitüde okumadım ki…”

“Saç taramanın bununla ne alakası var?”

“Eskiden sen de benim gibiydin…”

Kara Zeynep lafa karıştı:

“Sen de benim gibiydin ne demek kız? Ne olmuş sana? El âlemden neyin eksik? Senin bir baban vardı, nur içinde yatsın… Zeynep derdi, bütün dünyayı gezdim, sendeki tertip terbiyeyi kimselerde görmedim derdi. Neden? Kendi de aklı evveldi de ondan. Sen öyle aklı evvel bir babayla böyle derli tertipli bir anadan doğdun yavrum!”

Komşu karılarının ağızları kulaklarında, birbirlerine sokulmuş, yan gözle de Çamaşırcı Cennet’i kolluyorlardı.

Cennet’le eltisi Kara Zeynep göz göze geldiler.

“Öyle değil mi?”

Cennet omuz silkti:

“Bilmem.”

“Bilmez misin? Nasıl bilmezsin.”

“Ne bileyim Zeynep?”

Zeynep sinirli sinirli güldü:

“Bilirsin bilirsin ya, işine gelmez!”

“Niye gelmiyormuş?”

“Onu senden sormalı!”

“Ben bilmiyorum..”

Kara Zeynep yumruklarını geniş kalçasına dayayarak parladı:

“Senin ne içten pazarlıklı olduğunu rahmetli kaynanam da söyler dururdu..”

Çamaşırcı Cennet karşılık vermeye hazırlanırken araya Sevim girdi:

“Bıktım sizin kavganızdan. Başlamayın gene Allah aşkına!”

Annesini kenara çekti.

Cennet Abla boynunu büktü:

“Benim ne suçum var kızım? Görmedin mi neler söyledi durup dururken? Kaynanam içinden pazarlıklı dermiş. (Eltisine döndü) Affetmişsin sen onu! Ölürken son yudumunu benim elimden içti de, Allah senden razı olsun yavrum dediydi!”

“Dediğine ne bakıyorsun? O ölürken biz uzaklardaydık. Senin yüzünden. İki kardeşin arasına fit sokarken sokarken… Kocam da, ne yapsın…”

“Hadi hadi, kocam diye adam sırasına sokma bağ bekçisini!”

Kara Zeynep hop kalktı hop oturdu:

“Seninki? Seninki ya? Üçkâğıtçı!”

Sevim yalvardı:

“Yenge, Allah aşkına kesin yenge, ne olursunuz. Rezil oluyoruz!”

“Bana göre hava hoş kızım. Rezil olan sizsiniz. Anan olacak söylüyor söylüyor, laf sırası bize gelince kesin değil mi? Ben senin anan gibi, kızımın hatırı için yazının zamparalarının arabasına binmedim, binmem de şükür!”

Şaşı kızının bileğinden tutup çekti:

“Yürü kız yürü!”

Sevim donmuştu. Bunun böyle olacağını biliyordu. İnsan şoför Ahmet’in arabasına biner de evin önüne kadar gelir miydi?

Kara Zeynep’le kızı, peşlerinde mahalle kadınları, avludan sokağa çıktılar. Kara Zeynep zafer kazanmıştı, tıkacını atmış gibiydi:

“Açtırma kutuyu söyletme kötüyü.. Ağzımı açtırmasın, otursun oturduğu yerde. Edepsiz karı. Kocasını benden kıskanır, iki kardeşin arasına fitne sokar dururdu. Neymiş, ben iriyarıymışım, göze fazlaca çarpıyormuşum, etim butum yerindeymiş, kocasının gözü üstümden eksik olmazmış… Duyanlarda bir şey beller. Kocam dediğin kim? Kocamın kardeşi. El mi? Şurdan yorgun argın gelmiş. Sen de evde yokmuşsun. Adam terliymiş de çamaşırını değiştirecekmiş, ben de acımışım, Allah rızası için yardım etmişim. Ayıp mı?”

Kadınların kahkahası dar sokağı çınlattı. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı:

“Olur mu hiç Zeynep Abla?”

“Niye ayıp olsun, el mi?”

“Hiç vallaha…”

“Zeynep Abla bak hele!”

“Buyur kurban..”

“Demek kaynının sırtını değiştirdin? Başını da yıkayıvereydin bari sevabına!”

“Sevabına ki sevabına.”

“Adam yoldan gelmiş madem…”

“Yorgun argın…”

Kara Zeynep ciddi ciddi cevapladı:

“Yıkardım yıkardım ya, Cennet olacak bu pis cenabet nerdense haber almış, karakuş gibi geldi yetişti. Adam bir şaşırdı ki…”

Gene her kafadan başladı:

“Tuh be Zeynep Abla!”

“Tuh ki tuh..”

“Yabancı erkeği yıkamak da bir hoş olur ki!”

Zeynep Abla:

“Niye yabancı olsun,” dedi. “Kaynım. El mi?”

“…..…..”

“………?”

Harap, ahşap evlerin çevrelediği dar sokak genç, ihtiyar kadınların kahkahalarıyla çınlayarak, gittikçe kalabalıklaşıyordu.

Ertesi sabah yedi de dokuma fabrikasının borusu kalın kalın öterken, Şevket yatağında bir yandan bir yana döndü. Boru sesi rüyasına girmiş, Sevim’le gittikleri bir yerli filmdeki vapurun yakın planda öten düdüğünü canlandırmıştı. Sonra güvertesi, daha sonra da kamaralarıyla, yemek salonunu.

Vapurda Sevim ile beraberdiler. İstanbul’a, Yeşilçam Sokağı’na gidiyorlardı. Ne tuhaf, onu İstanbul, Yeşilçam Sokağı, Marilin Monroe’luktan caydırmak için nasıl çalışıyordu!

Bir ara yanlarında babası peydahlandı. Çarkçı babası, öleli yıllar olmuştu. Çok küçüktü babası öldüğünde. Ne zaman onu hatırlamaya çalışsa, iri bir pipoyla kocaman, simsiyah bir bıyık canlanırdı kafasında. Şimdi de öyle, babası iri bir pipoyla kocaman bir bıyıktan ibaret, yanlarına gelmiş, elin kızını ne diye baştan çıkarıp götürdüğünü soruyor, azarlıyordu. Halbuki o baştan çıkarmamıştı. Sevim’i baştan çıkaran olsa olsa avukatın kızı Meral olabilirdi.

Sordu:

“Peki ama baba, sen ölmemiş miydin?”

“Ölmüştüm.”

“Dirildin mi?”

“Beni Allah diriltti. Oğlunun yanına koş, Sevim’i yoldan çevirmesini söyle dedi. Ben bu vapurda çarkçıyım. Sevim Yeşilçam Sokağı’na gidip artist olmamalı. Yazık. Baştan çıkar, ortalığa düşer, kötü olur!”

Tam bu sırada şoför Ahmet peydahlanıvermişti. Sevim’i bileğinden yakalayıp çekti, sonra da ağır ağır havalandılar.

Şevket çıldırıyordu. Uçmak, arkalarından gitmek, yetişmek istiyor, olmuyordu. Avaz avaz bağırmaya başladı.

Kan ter içinde uyandığı zaman, kalbi öyle çarpıyordu ki!

“Ölüden diri haber,” diye mırıldandı. “İnsan ne fena oluyor be!”

Gözlerini raftaki çalar saate kaldırdı: Yediyi geçiyordu. Demek annesi işe gitmişti? Para bırakmış mıydı acaba?

Kirli, kısacık donuyla yataktan kalktı.

Dokuma fabrikasında çalışan ihtiyar kadın, oğlunu tatlı uykusundan uyandırmaya kıyamadığı için, yirmi beş kuruş harçlığını pencereye bırakırdı.

Şevket harçlığı aldı, duvarda asılı pantolonunun cebine götürüp koydu.

Hâlâ, gördüğü rüyanın sıkıntısı içindeydi. Bu rüya neye işaretti acaba? Yoksa şoför Ahmet kıza mı asılıyordu? Ahmet’in ne anasının gözü olduğunu bilmez değildi ama kendisine karşı? Sonra, kadına, kıza karnının tok olması lazımdı. Tüccar Nebi Bey’in kartalozundan başka, piliç gibi kızlarla konuşuyordu.

Yani Ahmet, arkadaş sevgilisine sataşacak kadar âdi miydi?

Duvardaki çividen mavi gömleğiyle kıçı yamalı pantolonunu aldı. Giyerken aklına sakalı geldi. Ne dün,ne de evvelki gün tıraş olmamıştı.

Sandığın üstünde duran ayna parçasını aldı, yüzüne baktı: Tıraş olması lazımdı. Pantolonuyla gömleğini tekrar çiviye asıp mutfağa geçti. Paslı bir teneke kutu içindeki jilet makinesini, fırçayı, sabunu aldı. Jilet! Jilet yoktu. Gidip almak uzun sürerdi bir, bir de, nihayet yirmi beş kuruşu vardı. Yeni jilete para vermenin zamanı değildi.

Eski jiletlerden birini bardakta bilemeye karar verdi.

Çeyrek saat sonra her şey hazırdı. Sakalını köpürttü. İşe girişti.

Ahmet’in o kadar âdi olmadığını sanıyordu ama (jilette fena acıtıyordu), gene de belli olmazdı. Bir defa çok yakışıklıydı. Sonra, güzel giyiniyordu. Zengin tüccarın karısından tırtıkladığı mangırlarla da… (jiletin hiç tadı yoktu. En iyisi tarağı çıkarıp öyle tıraş olmaktı.) Mangırlarla da, sağa sola bol bol hovardalık edebiliyordu. Böyle biri dururken illaki kendisine ne diye sadık kalsındı?

Taraksız makine de yüzünü berbat etmişti. Yer yer çiziklerden kan sızıyordu. Makineyi bıraktı. Kantaşını aldı, musluğa koştu. Soğuk suyla yüzünü güzelce yıkadıktan sonra, kantaşını uzun uzun sürdü. Canı fena yanıyordu. Dişini sıktı. Dudaklarının kenarından sızan tuzlu suları diliyle yalayıp tükürdü.

Sonra gene ayna karşısına geçti.

Kızında kendisini sevdiğini sanıyordu ama Muzaffer’in babası ne demişti birinde? “Kadın milleti mi? En güvendiğim anamdı, onu da babamla gördüm!”

Güldü.

Muzaffer’i patatese benzetirdi. İriyarı, güçlü kuvvetli ama tavşan gibi de korkak. Yarısı kadar Nuri’den nasıl çekiniyordu? Nuri deyince… Yüzü ergenlik sivilceleri içinde, ufacık, cılızdı ama öyle içinden pazarlıklıydı ki. Anlamıyor muydu sanki, Sevim’le konuşuyor diye kıskandığını! Anlıyor, anlamaz davranıyor, susuyordu şimdilik. Kahveci Yandım Ali’yle boyuna, “Vazgeç şu sürtükten!” diyor, güya kayırıyordu. Ama ikisinin de ağızlarının payını vermişti.

Bardakta bilenen kör jiletle bu iş bu kadar olurdu işte. Kantaşından dolayı sabun da köpürmüyordu.

Saate baktı. Yedi buçuğu geçiyordu. Nuri’yle Muzaffer kahveye damlamışlar mıydı acaba?

* * *

Damlamışlar, tavlaya oturmuşlardı bile. İlk partinin beşinci oyununu da kaybetmemek için işi adamakıllı sıkı tutan ufak tefek, ama ceviz kadar sert Nuri, karşısındaki iri yarı Muzaffer’in zarını üçüncü defa kesince, tombul yanaklarıyla kocaman bir patatesi hatırlatan Muzaffer sızlandı:

“Yahu üst üste kesmezler şunu be Nuri!”

Nuri’nin kuru yüzündeki ergenlikleri fena fena kızardı:

“Gürültü etme lan, inek!”

Muzaffer cevap vermedi. Avucundaki zarları dördüncü defa salladı, salladı attı:

“Al, dübeş!”

Nuri mars oluyor, Muzaffer tek oyun vermeden partiyi kazanıyordu. Olacak şey miydi bu? Nuri bu boku en azdan sekiz senedir oynuyordu. Karşısındaki gibi acemi çaylak değildi ya.

Tavlayı hırsla kapadı.

Muzaffer ürktü. Arkadaşının boğulacak kadar hırslandığı zamanlarda ne fena olduğunu bildiği için ses çıkarmadı. Zardı bu, geliyordu işte. Mani olamazdı ki.

Nuri, nefretle masadan kalktı, elleri pantolon ceplerinde, kahve bahçesini çevreleyen demir parmaklığa gitti, asfaltı seyre başladı.

Nuri, Şevket, Muzaffer, yalnız içtikleri ayrı giden, samimi üç arkadaştılar. Üçü de lise birde. Yalnız Muzaffer, sınıfı takıntısız geçmişti. Nuri’yle Şevket’in takıntıları vardı. Bu kahveye ders çalışmak için geliyorlardı güya. Güya Muzaffer onlara yardım edecek, eylül bütünlemesine hazırlayacaktı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası ilk TBMM’de milletvekilliği ve Adalet Bakanlığı yapmış olan Abdülkadir Kemali Bey’dir. Adana’a Ahali Cumhuriyet Fırkası’nın kurucusu olan Abdülkadir Kemali Bey daha sonra partisinin kapatılması üzerine ailesiyle birlikte Beyrut’a yerleşti ve Orhan Kemal bu dönemde orta son sınıftaki eğitimini yarıda bıraktı. 1932’de Türkiye’ye geri döndükten sonra, çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık ve ambar memurluğu yapan Orhan Kemal 1937 yılında evlendi. 1938 yılında, Niğde’de askerlik görevini yaparken Ceza Yasası’nın 94. maddesine muhalefetten yargılanarak beş yıl hüküm giydi. 1940 yılında Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le tanışması sanat yaşamının önemli dönüm noktalarından biri oldu. 26 Eylül 1943’te serbest kalan Orhan Kemal 1951 yılında İstanbul’a yerleşti. Bu dönemden itibaren geçimini yazarlıkla sağlayan Orhan Kemal, 1966 yılında bir ihbar nedeniyle yeniden tutuklanarak Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. Otuz beş gün sonra salıverildi. 1968 yılında bu davadan beraat ettikten iki yıl sonra 2 Haziran 1970’te davetli olarak gittiği Sofya’da öldü. İlk şiirlerini Raşit Kemali adıyla Yedigün, Yeni Mecmua gibi dergilerde yayımlayan Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’in etkisiyle düzyazıya yöneldi. İlk düzyazısı Balık adıyla 1940 yılında Yeni Edebiyat gazetesinde yayımlandı. İlk öykülerini ise 1942 ve 43 yıllarında İkdam ile Yurt ve Dünya dergilerinde yayımlayan Orhan Kemal daha sonra Varlık, Gün, Yığın, Seçilmiş Hikâyeler, Yaprak, Yeni Başdan, Yeditepe, Beraber gibi dergilerde de yer alırken birçok romanı da Vatan, Dünya, Ulus, Son Havadis ve Cumhuriyet gazeteleri tarafından tefrika edildi. Kardeş Payı’yla 1958 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Orhan Kemal, Önce Ekmek’le de 1969 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’nı ve TDK Öykü Ödülü’nü kazandı. 72. Koğuş, Murtaza, Eskici Dükkânı, Kardeş Payı ve İspinozlar (Yalova Kaymakamı) adlı yapıtlarını oyunlaştırdı. 72. Koğuş’la 1967 yılında Ankara Sanatseverler Derneği tarafından en iyi oyun yazarı seçildi. Orhan Kemal’in ailesi tarafından 1972 yılından beri yazarın ölüm yıldönümünde verilmek üzere Orhan Kemal Roman Armağanı düzenlenmektedir. Yapıtları: Murtaza, El Kızı, Yalancı Dünya, Sokakların Çocuğu, Müfettişler Müfettişi, Üçkâğıtçı, Ekmek Kavgası, 72. Koğuş, Eskici ve Oğulları, Cemile, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl, Bereketli Topraklar Üzerinde, Sokaklardan Bir Kız, Vukuat Var, Hanımın Çiftliği, Suçlu, Dünya Evi, Kötü Yol, Yağmur Yüklü Bulutlar, Kırmızı Küpeler, Oyuncu Kadın, Grev, Serseri Milyoner, Gurbet Kuşları, Evlerden Biri, Kaçak, Kanlı Topraklar, Arkadaş Islıkları, Devlet Kuşu, Bir Filiz Vardı, Avare Yıllar, Sarhoşlar, Baba Evi, Çamaşırcının Kızı, Önce Ekmek, Tersine Dünya, İstanbul’dan Çizgiler, Oyunlar 1-2, Yazmak Doludizgin (Günlükler-Şiirler), Senaryo Tekniği ve Senaryolar, Önemli Not! (Düzyazılar).

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.