Bir Kadın Varmış Bir Kadın Yokmuş

 

“Bu kitapta, nefes alan kadının, bu dünyada varoluş çabasını okuyacak; bu çabaların, çoğu zaman sonuçsuz kalmasına, bazen yüreğimizi rahatlatmasına ama her seferinde bireysel bir çıkmazın kadınları nasıl parçalara ayırdığına şahit olacağız.” Bir Kadın Varmış Bir Kadın Yokmuş öykü seçkisinden Mine Söğüt’ün, Kendimi Neden Bu Şehirde Öldürdüm başlıklı öyküsünü yayımlıyoruz. 

Mine Söğüt: Kendimi Neden Bu Şehirde Öldürdüm

 

Hani uzak ülkelerde ölmek için gidilen kutsal şehirler vardır ya, inananlar nehrin kıyısındaki harabe tapınaklarda kirli döşeklere uzanıp usulca ölümü beklerler ya, ben de onlar gibi, bu şehre çok uzaklardan ölmek için… kendimi öldürmek için geldim.

Aslında bıraksalar doğduğum yerde de ölebilirdim. Zamanı gelince, kendiliğinden. Ama hayat beni rezil bir değnekle dürttü. Kalk, deliliğin peşine takıl, akılsızlığın peşine, hırsın peşine, inançsızlığın peşine takıl, kalk o şehre git, sokaklarında dolaş, kuytularında seviş, tepelerinde öldür, çukurlarında öl dedi.

Şehre geldiğim ilk günden beri kılıktan kılığa girer, tehlikelerden tehlikeler seçerim. En sakin mahallede, sıradan bir apartmanın sıradan bir dairesinde, sıradan kocamla ve sıradan çocuklarımla, sıradan… gerçekten çok sıradan bir hayat yaşasam bile, kızıl, sarı, siyah, kestane saçlarım pencereden aşağıya uzanır, tehlike saçlarımdan yukarı tırmanır.

Bir gün kıskançlık yüzünden ben kalbimden bıçaklanırım, bir başka gün kocamı ben kalbinden bıçaklarım. Mutfağımda hep kara saplı bir bıçak. Yoksulluk mutlak ölüm kokacak.

Çocuklar doğururum peş peşe. Kimini büyütürüm, kimini sokağa bırakırım. Yangınlar çıkar evimde. Bazen çocuklarımı kurtarmak için alevlere atılırım; bazen alevlerin yuttuğu çocuklarım yüzünden çıldırırım. Tüpten sızan kokudan, bacadan tüten dumandan öldüğümüz de olmuştur çocuklarımla, koyun koyuna.

Bazen bir kuaför salonunda çalışan küçücük bir kızım. Asla aynı elbiseleri giyemeyeceğim, asla aynı adamları sevemeyeceğim, asla aynı şeylere üzülemeyeceğim kadınların ellerini, ayaklarını kucağıma alır, ince titrek dizlerime dayar, kısa pembe tırnaklı parmaklarımın arasında, makas, törpü, pamuk, oje, aseton, sabun, krem, zevk, acı ve nefret, cinnet geçiririm. Cinnetim içime döner, onların biteviye konuşmalarını sessizce dinler. Bir gün içimden çıkacak, ya sizi, ya beni, ya da hepimizi teker teker öldürecek, demek isterim.

Susarım.

Suskunluğum koca bir çığlığa dönüştüğünde çok uzaklarda olurum. Tüm akrabalarımdan, tanıdıklarımdan, hayallerimden, tutkularımdan… çok uzakta. Mesela Beyoğlu’nda bir otel odasında. Aynanın karşısına geçip solgun yüzüme bakarım. Makyajım akmış, gözbebeklerim küçücük. Boyası gelmiş saçlarımın uçları kırılmış, rengi kaçmış ruhumun kalbi yarılmış. Kendime her gün yeni bir isim koyarım. Hepsi de çiçek isimleri olur.

Her erkeğe başka bir isim. Gül benim, Menekşe benim, Nergis, Yasemin, Mine… bazen de Kadife.

Geceler boyu sokaklarda gezdiğim olur. Elimde bir içki şişesi kaldırımlarda uyurum. Bazen duvarlara yaslanır, taşlara çömelir, tanımadığım insanların arabalarına binerim. Kamyonlarda görürsünüz beni, elimde sigara, ağzımda küfür; tepemde hep vahşi bir rüzgar, kaderimi ordan oraya süpürür. Kamyonun camından dışarı bakarım. Kaldırımda oturmuş küçücük bir kız çocuğu takılır gözüme. Üzerinde kirli mi kirli bir çaput, ayakları çıplak, burnu sümüklü. Bilirim annesi oralarda bir yerdedir. Bir ağaç dibine çöker, gizli gizli onu izler. Çocuk başını kaldırır yanından gelip geçenlere şaşkın şaşkın bakar. O yok kadar küçük elleriyle göz göze geldiklerinin paçasına yapışır, “para” der “bana para ver.” Arada altına işer. Çişi yol boyunca minicik bir ırmak gibi akar gider. O ırmakta ölen bir sürü çocuk doğurdum ben.

Bazen ben bu şehirde on altı yaşında hamile bir kadın olurum. Evdeki çekyata uzanır, ya da masanın başına geçer ağlarım. Kocam ya eve dönmezse. Kocam bu gece beni ya yine döverse. Karnımdaki çocuk ölecek mi? Karnımdaki çocuk ölürken beni de öldürecek mi? Babama gitsem. Kurtar beni desem. Kapılar açılır mı? Silahlar çekilir, taşlarla kafama vurulur mu?

Sonra evde tek başıma doğururum çocuğu. Bir kedi gibi dişlerimle koparırım göbeğini. Üç gün hiç durmadan ağlar. O ağladıkça kocam duvarları yumruklar. Sonunda tutar zıbınından, pencereden dışarı atar. Çocuğu öldürülmüş bir anne, bu koca şehirde tek başına ne yapar?

Sokaklarda kadınların çantalarını çalan benim, kirli yataklarda tanımadığım adamların altına yatan da. Şalvarımın içindeki gizli cepler hap dolu. Çok uzaklardan bu şehre geleli yüzyıllar oldu.

Bana ait tek odanın penceresi hep karanlığa bakar. O yüzden geçmişimi de göremem geleceğimi de. Zifiri bir hayatın içinde hem kalabalık, hem yalnızlık.

Sorsanız şehri severim aslında. Kocamandır, renkli ve cazibeli. Vaatlerle doludur sanki. Ama sanki. O yüzden başım döner, gözlerim kararır, aşklarım da, cinnetlerim de hülyalıdır.

Hapishanelerinde yatarım. Üzerimde bombalar, cebimde silah, düşler kurarım. Yenemediğim şehri havaya uçursam. Sevişmediğim erkekleri paramparça etsem. Doğuramadığım çocukları kalplerinden bıçaklasam. Geldiğim dağların türkülerini söyleye söyleye çıksam mahkemelerine. Şehir mi yaman, ben mi yaman?

Karanlık mahallelerine daldığım olur bazen şehrin. Kadınlar siyah, kapkara. İlahi bir yalanın içinde yuvarlana yuvarlana, tüm mezarları teker teker ziyaret ederim. Bildiğim tüm dualar yağmur olur başımdan aşağıya akar. Her şeye inanırım o an… en çok da cehenneme, kabir azabına, günahların peşimi ne bu dünyada, ne de öbür dünyada asla bırakmayacağına… baştan aşağıya bizzat günah olduğuma.

Şehri avcumun içine alsam, elimde bir bez, her yanını ovalayıp parlatsam… şehir tehditten arınır mı… bin bir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu?

Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm. Bomba olur patlarım; kulesinden, köprüsünden aşağıya atlarım. Elimde bir bıçak her yerime saplarım. Tavandaki tüm ipler kendimi asmam için sallanır. Arabalar önlerine atlamam için yol alır. Denizinde, lağımında, çöpünde kimliksiz cesedim. Kimsesizler mezarlığında daracık çukurlara sığar dev cesaretim.

*Bu öykünün yayını için Bence Kitap’a teşekkür ederiz.

Mine Söğüt, 1968 tarihinde İstanbul’da doğdu. 1985 yılında Kadıköy Kız Lisesi’nden mezun oldu ve aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Latin Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi.  Lisans eğitimini 1989 yılında tamamladı ve aynı bölümde yüksek lisansa devam etti.  Gazeteciliğe 1990 yılında Güneş Gazetesi’nde başladı. Daha sonra Tempo Dergisi ve Yeni Yüzyıl Gazetesi’ne çalıştı. Haberci adlı televizyon belgeselinin metin yazarlığını yaptı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazı ve röportajları yayınlandı. Mayıs 2013-Mayıs 2014 tarihleri arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.