Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım – Herta Müller

 

“Nobel edebiyat ödüllü Herta Müller’den, faşizmin gölgesinde yaşayan ve yaşananlara dair sarsıcı bir roman: Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım. Müller, sorguya çağrılı adsız kahramanıyla birlikte okurunu uzun bir tramvay yolculuğuna çıkarıyor ve camın dışında akan manzara, bütün bir yaşamın dökümü halinde sayfalara yansıyor. Tramvay hattın üzerinde dümdüz ilerlese de dünya yavaş yavaş rayından çıkıyor ve bir kadınla bir erkeğin arasındaki en kısa mesafe, sonsuzluğa uzanıyor. ‘Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım’, sürekli yeni çehrelere bürünen ve adına hayat da denen aldanışın, hayal kırıklıklarıyla hayatını inşa etmeye çabalayan bir kadının öyküsü. Herta Müller’in kahramanının yolculuğu, yaşamın yükünü, geçmişin acılarını, ilişkilerin imkânsızlığını kapsıyor; sevgi işkenceye, işkence bağlılığa, bağlılık yalnızlığa dönüşüyor. İhbarcılar her daim kapı önlerinde dolanıyor, herkes birbirini gözetliyor, sorgular bitmek bilmiyor. Bizi yere çalmaya yeminli bu dünyanın üzerinde, dilenecek tek şey var belki de: Delirmeyelim.” Mustafa Tüzel çevirisiyle yayınlanan ‘Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım’ romanından kısa bir okuma parçası paylaşıyoruz. 

 

Çağrıldım. Perşembe, saat tam onda.

Gitgide daha sık çağırıyorlar beni. Salı, saat tam onda, cumartesi, saat tam onda, çarşamba ya da pazartesi. Yıllar sanki bir haftadan ibaretmiş gibi, bu sırada pastırma yazından hemen sonra kışın yine gelivermesi şaşırtıyor beni.

Tramvaya giden yoldaki çitlerin arasından çalılar sarkıyor yine, beyaz meyveleriyle derinlere, belki toprağın ta içine dikili sedef düğmeler veya ekmek topakları gibi. Öte yana dönük saplarıyla kuş elması olamayacak kadar ufaklar, yine de onlar geliyor aklıma. İnsanın başını döndürüyor. Çimlerdeki kar beneklerini düşünmeyi yeğlerim, fakat dalgınlığa sürüklüyor insanı, tebeşir de uyku getiriyor.

Tramvayın ne zaman gelip gittiği belli değil.

Sert yapraklı kavaklar değilse eğer, onun hışırtısını duyar gibiyim. Yanaşmış çoktan, bugün beni hemen almak niyetinde. Karar verdim, binerken hasır şapkalı ihtiyara öncelik tanıyacağım. Ben geldiğimde o, kim bilir ne zamandır durakta. Gerçi eli ayağı tutmayan biri değil ama, gölgesi kadar ince, kambur, bitkin. Pantolonunun altında ne kaba et ne de kalça var, yalnızca dizlerinin tümsekleri. Gelgelelim tam da şimdi, vagonun kapısı açılırken yere tükürmeden duramıyorsa ondan önce binerim. Hemen hemen tüm koltuklar boş ve ihtiyar onlara göz gezdirip ayakta dikiliyor. Demek ki yorgun değil bu yaşlılar, ayakta durmak için oturacak yer bulunmayacak günlerin gelmesini beklemiyorlar. Bu yaştakiler kimi zaman: Mezarda zaten uzun uzun yatacağız, der. Ne ki ölümü hiç düşünmezler bunu söylerken, haklıdırlar da. Sırası yoktur asla, gençler de ölür. Ayakta durmak zorunda değilsem hep otururum ben. Oturarak yolculuk etmek, oturarak yürümek gibidir. Adam beni süzüyor, boş vagonda hemen hissediliyor. Zihnim onunla konuşamayacak kadar dolu, yoksa bakacak ne bulduğunu sorardım. Bakışının huzurumu kaçırması umurunda değil. Pencerenin ardında şehrin bir yarısı uzanıyor, ağaçlar ve evler birbirinin yerini alıyor. Bu yaştakilerin hislerinin, gençlerinkilerden daha güçlü olduğu söylenir. Belki bugün el çantamda küçük bir havlu, diş macunu ve diş fırçası olduğunu bile hissediyordur. Ve mendil olmadığını, çünkü ağlamak istemiyorum. Paul, Albu’nun beni bugün bürosunun altındaki hücreye götürmesinden ne denli korktuğumu hissetmedi. Bir şey söylemedim, o durumda zaten çok geçmeden öğrenir. Tramvay yavaş gidiyor. İhtiyarın hasır şapkasında lekeli bir şerit var, muhtemelen ter ya da yağmurdan. Albu her zamanki gibi beni karşılarken tükürüklü tükürüklü öpecek elimi.

Binbaşı Albu elimi parmak uçlarımdan tutarak havaya kaldırır ve beni neredeyse bağıracak hale getirene değin tırnaklarıma bastırır. Altdudağıyla parmaklarımı öper, üstdudağını konuşabilmek için boşta bırakır. Elimi hep aynı tarzda öper, ama konuşurken hep başka şeyler söyler:

Hadi, hadi, bugün gözlerin çakmak çakmak olmuş.

Bıyıkların mı çıkıyor ne, senin daha yaşın kaç.

Ah, elcağızın buz gibi bugün, dolaşım bozukluğun olmasın.

Aman aman, diş etlerin bumburuşuk olmuş, ninene benzemişsin.

Ninem yaşlanmadı, derim, dişlerini dökecek zamanı olmadı. Ninemin dişlerine ne olduğunu bilir Albu, bu nedenle ondan bahseder.

Bir kadın, herhangi bir günde nasıl göründüğünü bilir. Ele kondurulan bir öpücüğün can yakmadığını, ıslak olmadığını ve elin üstüyle ilgili olduğunu da bilir. El öpme sanatını erkekler kadınlardan daha iyi bilir, muhakkak Albu da bilir. Kafası buram buram Avril kokar, kayınpederimin de kullandığı bir Fransız parfümüdür bu, parfümlü komünistin. Diğer tanıdıklarımdan hiçbiri satın almaz bunu. Karaborsada fiyatı, mağazadaki bir takım elbisenin fiyatından daha yüksektir. Belki de September’dır adı, ama o kekre, isli, yanık yaprak kokusunu asla bir başkasıyla karıştırmam.

Küçük masanın başına oturduğumda, Albu, parmaklarımı eteğime sürttüğümü görür, onları yeniden hissetmekle kalmayıp tükürüğü de sileyim diye. Mühür yüzüğünü döndürerek bıyık altından güler. Neyse, tükürük silinebilir, hatta kendiliğinden kurur, üstelik zehirli değildir. Herkesin ağzında var tükürük. Kimileri kaldırıma tükürür ve ayakkabıyla üzerine basarak dağıtır, çünkü tükürük kaldırıma bile yakışmaz. Albu elbette kaldırıma tükürmez, şehirde, tanınmadığı yerde, kibar bir beyi oynar. Tırnaklarım acır ya, henüz morartana kadar bastırmadı. Buz kesip de aniden sıcağa çıkmış gibi çözülürler. Beynimin öne, yüzüme doğru kaydığına inanacak gibi olmak; zehir odur işte. Ezer insanı, tepeden tırnağa yalınayak hissederken bu, başka nasıl ifade edilir. Peki, ya sözcüklerle pek bir şey söylenemiyorsa, ya en iyi sözcük kötüyse.

Çeviren: Mustafa Tüzel

*Bu okuma parçasının yayını için Siren Yayınları’na çok teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.