Khasak Efsaneleri – O. V. Vijayan

 

“Khasak Efsaneleri, Modern Klasiklerin en önemli yapıtları arasında gösteriliyor. Onuruna uzun yıllardır ödül düzenlenen Vijayan, bu roman için de Odakkuzhal Ödülü’nü kazanmıştı.
Ravi adında genç bir adam, suçluluk ve ıstırap duygularıyla varoluşsal bir krizin eşiğine gelir. Ve kendisini Hindistan’ın çok uzak bir köyünde, Khasak’ta bulur. Kapısı yıllardır aralanmayan, derme çatma bir okulda öğretmenliğe başlar. Dünyanın bu uzak köşesinde İslam, Hinduizm ve birçok kadim/mistik inanış bir arada barınmaktadır. Vijaayan, Büyülü Gerçekçilik ile oluşturduğu romanını, kahramanların birbirinden ilginç hikâyeleriyle ilmek ilmek işler. Kitabın sayfaları arasında gezerken bir yandan ezan sesini duyabilir, bir yandan da pagan ayinlerine şahit olabilirsiniz. Khasak Efsaneleri ilk olarak 1969 yılında Malayalam dilinde yayımlandı, 1994 yılında İngilizceye yazarın kendisi tarafından çevrildi. Roman, kısa bir süre içinde Güney Asya’nın en çok satan romanı oldu.” Khasak Efsaneleri’nden okuma parçası sunuyoruz.

Sığınacak Bir Han

 

Otobüs Koomankavu’daki son durağına vardı. Kasaba Ra­vi’ye yabancı gelmedi. Daha önce hiç orada bulunmamıştı, an­cak kendisinin sıkı bir ağaç kubbesinin altındaki bu ıssız yere gideceğini, oranın tahta platformların üzerine kurulmuş dük­kânlarını ve kulübelerini tekrarlayan öngörülerinde görmüştü; bereketli çağlarındaki ağaçları, ağaçların yarılmış kabuklarını ve toprak üzerinde kemer gibi uzanan köklerini, hepsini gör­müştü.

Diğer yolcular önceki duraklarda inmişlerdi. Ravi otobüs­te tek başına oturmuş, alnına uğursuz bir yolculuk yazılmış birinin yaptığı gibi, yolculuğunun bir sonraki kısmını tasar­lıyordu kafasında… Yolculuk uzun sürmüş, meşakkatli geç­mişti. Ravi otobüsü yakalamak için Swami Bodhananda’nın aşramından sabah erken çıkmıştı. Sadece aşramın el ulağını ve elbette Swamini’yi uyandırmıştı, birini küçük valizini ta­şıtmak, ötekini de acele bir veda etmek için. Farkında olma­dan kadının safran dhotisini bağlamıştı beline. Bu komik hatayı ancak uzun bir yol kat ettikten sonra fark etti. Sabah­yıldızı yükseldi gökyüzünde. Patikanın her iki tarafındaki ağaçlar, çalılar ve kayalıklar dağılan siste yaşıyor gibi görünü­yorlardı, nefes alan bir cenin gibiydi…

“Şu arkadaş eşyalarınızı taşıyacak,” dedi kondüktör, Ra­vi’ye.

Ravi otobüsten indi, hâlâ düşüncelere dalmış bir haldey­di, toprak ayağının altından kayıp gidiyor gibiydi.

Banyan yaprakları bir esintiyle hışırdadı.

Kutuyu ve dürülü yatağı otobüsün tepesinden indirdiler. Ravi bakışlarını dürülü yataktaki bir kir parçasına sabitledi, etrafındaki her şey duygusal bir girdapta yok oldu.

Genç adamın daldığı hayallerden çıkmasını sabırla bek­leyen yaşlı bagaj taşıyıcısı “Nereye?” diye sordu.

“Ha,” dedi Ravi, “Khasak’a.”

Yaşlı adam eşyaları kaldırıyordu ki Ravi ona beklemesini söyledi. “Şerbet satıyorlar şurada, biraz içip kendimize gelelim.”

Yaşlı adamın köylü resmiliğiyle bu teklifi reddetmesine rağmen Ravi şerbet satılan kulübeye giderken yanında gö­türdü adamı. Ravi şerbet isteyip dükkânın önündeki ban­ka oturdu, bank da her şey gibi tahta platformun üzerinde sabitlenmişti. Etrafı inceledi, yol dairesel çimlik bir alanda bitiyordu, çimler sabitlenmiş kulübelerin etrafını sarıyor­du. Arkalarında ise ekinlerin yeşilliği arasında kaybolmuş çamurdan evler vardı; bakliyatlar, muzlar ve saz çatıların üzerinde olgunlaşmış asma kabaklar.

Şerbetçi bardakları yıkadı. Şerbetin tıpasını açarken Ravi alışkanlıktan buz istedi. Şerbetçi gülümseyip “Buza ihtiya­cınız olmayacak efendim,” dedi. Adamın haklı olduğunu ilk yudumunu içtiğinde fark etti Ravi. Toprak testi içeceği so­ğutmuş, ona yılın ilk muson yağmurlarının ekşimsi tadını vermişti. Ravi bir bardak şerbet daha alıp oturdu ve dük­kândaki ıvır zıvırları inceledi öylesine. Şerbetçinin tezgâhı­nın arkasında cehennemdeki işkenceleri gösteren bir resim vardı. Deliye dönmüş kavanozların ve yemyeşil irisli gotik limonata şişelerinin arkasında beni mi bekliyordu acaba bu resim diye düşündü Ravi. Köşede borusunun üzerinde küçük bir köpek kabartması işlenmiş bir gramofon vardı.

Hatıraların sisleri nemli ve paslı borudan yükselip Ravi’yle hüzünlü ve hassas bir ses tonuyla konuşuyordu.

“Yolculuk nereye?” diye sordu şerbetçi.

“Khasak’a.”

“Akraba ziyareti mi?”

“Hayır. Öğretmenlik yapmaya gidiyorum.”

“Öğretmenlik mi? Khasak’ta mı? Orada okul yok ki, en azından önceki güne kadar yoktu.”

“Bölgesel Heyet’in açtığı yeni tek öğretmenli okullardan biri. Beni geçirdiler başına, okulun sorumluluğunu bana verdiler.”

Şerbetçi duraksadı, yolcuyu iyice süzdü ve “Kongre üye­si sanmıştım seni,” dedi.

Adam Ravi’nin safran dhotisine bakıyordu. Kongre par­tizanları, özgürlük mücadelesi esnasında ülkeyi basit saf­rana boyanmış dhotilerle gezmişti, bazıları hâlâ bir hevesle giyiyordu.

“Şu an değilim,” dedi Ravi gülerek “ve bu da Kongre saf­ranı değil, bir aşram safranı.” Aşram, lafını duyan şerbetçi­nin elleri gayri ihtiyari selam işareti yaparak birleşti…

Ravi yola çıktı. Yaşlı adam ona rehberlik ediyordu. Kulübe­lerden oluşan pazarı arkalarında bırakıp iki derin setin arasın­daki bir yola girdiler. Kısa sürede yol bir vadiye çıktı. Yabani tulsi kokusu çökmüştü havaya.

“Ne kadar yolumuz kaldı amca?”

“Biraz daha yürüyeceğiz.”

“Yükün ağır mı?”

“Yük, hep ağırdır.”

“Sırayla taşıyabiliriz, yardım etmek isterim.”

Öğle vaktiydi, rüzgâr bitkin düşmüştü. Baygınlaşan top­rağın üzerine uzanmıştı.

Ravi’nin çocukluk anıları hep öğle vakitlerinde başlıyor­du. Tepe doruğundaki evlerinin verandasında tek başına oturuyordu. Tepe, doruğundan yamacındaki kahve vadi­sine kadar parlayan sarı çimenlerle örtülüydü. Vadiyi geç­tikten sonra tekrar üzerinde minik çam ağaçları olan bir tepe daha yükseliyordu. Çam ağaçları, şeffaf serabın içinde sallanıyorlardı. Çocukken en çok yapmayı sevdiği şey gök­yüzünü seyretmekti, bazen, karnı burnunda olduğu için sık olmasa da, annesi de eşlik ederdi ona. Annesi ona Devala­rın hikâyelerini anlatırdı. Bu gökyüzü sakinleri ölümsüz­lüklerinin sırrı olan Kalpaka meyvesinin sütünü içmiş ve meyvenin kabuğunu yeryüzüne atmışlardı. Öğle vakti gök­yüzü onlarla dolu olurdu, dikkatle bakıldığında görülürler­di. Ravi, onların parlayan bulutların yanlarından geçerek yavaşça çamların, taşların ve çimenlerin üzerinden hafifçe süzülüşünü seyrederdi. Annesi koltuğa yaslanarak oturur­ken kafasını onun karnına koyar, öyle izlerdi kabukları.

“On üç!” diye fısıldadı Ravi, heyecanını içinde tutama­yarak.

“Efendim evladım,” dedi annesi, “neymiş on üç tane olan?”

“Kabuklar, anne.”

Utangaç hayaletler yok oldu. Gökyüzü, kayalıkların üze­rinde uçan ibikli bir akbaba hariç terk edilmişti.

“Benim minik yıldızım,” dedi annesi bir gün yine gök­yüzü nöbetlerini tutarlarken, “çok yaslanma, kız kardeşine zarar vereceksin.”

Küçük kız kardeş, annemin ayak başparmağının içinde uzun uzun uyuyup rüya gören tatlı iribaş. Zamanla annemin karnına doğru gitmişti sürünerek ama Ravi’nin kaderinde onunla tanışmak yoktu, annesi onu garip bir tahtırevanla ya­nında götürmüştü. O gün bir sürü insan girip çıkmıştı eve, kahve ağaçlarını budayan adamlar, çiftliğin revirinde babası­na yardım eden hemşireler, daha önce hiç görmediği insan­lar… Tahtırevan hazırlanıyordu, Ravi ağıtları, kokuyu, çiçek­leri ve tütsüyü dün gibi hatırlıyordu. Öğle vaktiydi, kabuklar yeryüzüne düşüyordu. Annesi derin ve şaşılacak bir huzur içinde uyuyordu. Tahtırevan evden çıkarken hemşireler onu tuttu, nazik eller yüzünü öte yana çevirdi. Karşı koymadı, di­renmedi, zira çimenler arasından aşağıya giden, zümrüt yeşi­li vadiden geçip dalgalanan çamların arkasına doğru devam eden bu yolculuğu öngörmüştü.

Gökyüzünü seyrettiği günler üvey annesi Chittama eve geldiğinde sona erdi. Kadın öğle uykusuna yatıyordu, Ravi verandada tek başına oturuyordu öylece, gökyüzünü izle­mek istemiyordu, oyuncakları ilgisini çekmiyordu. O za­manlar onun öksüzlük, Kül Kedisi günleriydi. Bir gün kafa­sını gökyüzünün boşluğundan mucizevi ufka çevirdi. Altın serap dalgasına binmiş gelenleri o gün gördü; kanatlı, taçlı yılanlar, onu oynamaya çağırıyorlardı…

“Yağmurlar başlamadı henüz.” Yaşlı adam konuşuyordu. “Belki muson gelmez bu sene.”

“Eh, belli olmaz.”

“Geçen sene sel basmıştı buraları.”

Yaşlı adam bir bu kadar daha yürüyeceğiz dediğinde üç mil kadar yürümüş olmalılardı. Bir süredir tırmanıyorlardı, Ravi arkasına baktığında Koomankavu’daki evlerin çatıları olan küçük bulanık noktaları gördü. Ravi duraksadı, otobüs Palghat kasabasına geri gidiyordu.

“Yoruldun mu?” diye sordu yaşlı adam.

“Yok, hayır.”

“Bir şeye mi üzüldün?”

Ravi gülümsedi. Yaşlı adam, “Devam edelim evladım,” dedi. Tırmanma bitti, inmeye başladılar ve Koo–mankavu arkalarında gözden kayboldu. Güneş zirve noktasını geçti, rüzgâr tekrar esmeye başladı, artık hoş bir esinti olarak de­ğil de dağ geçidinden gelen doğu rüzgârı olarak esiyordu, vahşice sallıyordu palmiye yapraklarını. “Dinle bak!” dedi yaşlı adam olduğu yerde durarak, bir kuş rüzgârın sesini bastırarak ötüyordu. Kuşlar yağmuru müjdeliyor!

“Belki de yağmur konusunda yanılmışımdır,” dedi yaşlı adam bariz bir şekilde rahatlayarak. Yağmurlar hakkında sabaha kadar konuşabilirdi, en ufak bir cevap bile monolo­ğunu sürdürmesine yetiyordu. Yağmurlar, dedi, yağmurlar hep insanoğluna boş ümitler vermiştir. “Dediğin maya değil mi evladım?” Maya, tabii ya, kozmik aldanma; Ravi safran renginden dolayı adamın böyle dediğini anlamıştı! Bir an­lığına içinde mistik uzman rolü yapma arzusu uyandı. Bu arzuyu bastırdı. Hayır, pek çok yaşamın bu yolculuğunda, bu inanılmaz yüklerin yolculuğunda bunu yapamam. Hanıma, sığı­nağıma, Khasak denilen köye varmalıyım. Ravi maya sorusuna cevap aradı. “Sanırım.” Aldığı basit cevap yaşlı adamın kısa bir anlığına tadını kaçırdı. Hemen sonra “Baraj lafları dö­nüyor ortalıkta, ama baraj yağmur yağdırtabilir mi, seli geri gönderebilir mi?” dedi.

“Barajların yardımı dokunuyor…”

“Bilemezsin,” diye mırıldandı yaşlı adam, “bilemezsin!” Adam, kolları koca toprak parçalarını kaldıran, çeneleri sert kayaların peltesini çıkaran makinelerden çok rahatsız olu­yordu. İnsanoğlu, hünerini Tanrı’nın iradesiyle boy ölçüştü­rebilir miydi?

“Geldik evladım,” dedi yaşlı adam eşyaları nihayet sırtın­dan indirecek olmanın verdiği keyifle, “burası Khasak!” Bir bulut şeridi uzaklaşırken kırmızı çatılar sık yeşilliğin ara­sında parladılar. Sesler ve görüntüler kargaşası Ravi’nin al­gılarına hücum etti; bir anne kızını eve çağırıyordu, gizemli isim bir melodi gibi yayıldı etrafa; ıslık çalan güvercinler ve yeşilliklerin içerisinde öten kuşların sesleri, boynuzları ya­bancıların gelişiyle panikleyerek kaldırılmış bir manda, kı­yıları açan kızıl pandanus çiçekleriyle alev almış hızla akan bir dere, güneşin kristal kemerine doğru uçan pterodaktil­ler gibi uzakta sızlanan bir edayla uçan bir karga sürüsü…

Khasak’ın arkasında Chetali dağı vardı, taştan tacı al­tındaki tarlaları gölgeliyordu. Birbirine yapışmış yabani arı kovanları muazzam bir düzenle taşın altından sarkıyordu, insanoğlu onlara erişemiyordu.

Bölgesel Heyet okul için iki odası ve bir koridoru olan, de­mirhindi ağaçlarının gölgelediği bir bahçesi olan mütevazı bir ev tahsis etmişti. Ev köyün dış kısımlarındaydı, Khasak’ın fakirleşmiş toprak ağası Sivaraman Nair’e aitti. Önceki hasa­da kadar Sivaraman Nair evi fide deposu olarak kullanıyor­du. Öğlenden beri öğretmenin gelişini bekliyordu.

“Bu bizim ilk gerçek okulumuz,” dedi Ravi’ye anahtarları verirken, “sen de bizim ilk öğretmenimizsin.”

Ravi anahtarı aldı; demek benim yol üzerindeki konağım, hanım burası. Ravi içeri girdi; havada yoğun bir küf ve pas kokusu vardı.

“Kimse yaşamadığı için temizlemeye gerek duymadık, öğretmen bey,” dedi Sivaraman Nair küften utanarak.

Okul onun olduğu için tahtanın, öğretmen masasının ve sandalyesinin ve sıraların parasını o ödemişti. Bunlara bir de kişisel bir şey eklemişti: Gandhi’nin, Hitler’in ve maymun tanrı Hanuman’ın çerçevelenmiş renkli resimleri.

“Heyetten bir görevli iki gün önce buradaydı,” dedi Si­varaman Nair, “okulda kalmanı önerdi. Yoksa seni bizzat kendi evimde ağırlardım.”

“Size zaten çok şey borçluyum Sivaraman Nair. Size daha fazla yük olmak istemem.”

“Umarım burada rahat edersin. Bir şeye ihtiyacın olursa is­tediğin zaman bana gelebilirsin. Evim köyün hemen dışında.”

Toprak ağası gittiğinde eve küçük bir kalabalık yaklaş­tı: erkek ve kız çocuklar, ve bebeklerini emziren kadınlar… Kalabalıkta bir cüce vardı, elinde iplikten yapma bir tasma, tasmanın ucunda da bir yusufçuk vardı. Yaşını kestirmek zordu, göğsü tamamen gelişmişti, göğsünün aksine elleri ve kolları gelişmemişti, yüzü kocamandı, at gibi bir çenesi var­dı. Ravi hemen yüz göz olmak istemiyordu çocuklarla, ancak çocuklar cüceyi ona doğru ittiriyorlardı, o da böylece ilko­kulun asırlık sorusunu sordu, “Adın ne?” Cüce sırıttı sadece. Çocuklar onu cesaretlendiriyorlardı, “Söyle adını ona Kili!” Uzun süren ikna çabalarından sonra cüce yaşlı bir adamın gırtlağıyla bir çocuğun dudaklarının karışımı olan bir sesle cevap verdi, “Appu Kili.”

Kili, papağan yani. İsim, Ravi’nin fazla yüz göz olmama çabasını yıkmıştı. “Papağansın demek?”

“Evet öğretmenim,” diye cevapladı çocuklar cücenin ye­rine. Başka bilgiler de verdiler onun hakkında. “Peltek öğ­retmenim. Yusufçuk yakalıyor öğretmenim. Örümcekleri seviyor öğretmenim.”

“Evinize gidin hadi,” dedi Ravi, “pazartesi görüşürüz. Hepiniz geleceksiniz okula değil mi?”

Çocuklar ayağa takılmış bilezikler gibi hep bir ağızdan ko­nuştu; bu gümüşi sesler yakında kederini dindirecekti. Hep birlikte cevap verdiler, “Geleceğiz öğretmenim!” Gittiler. Sonra da göğüsleri bebeklerinin ağzındaki kadınlar gittiler.

Ravi içinde az sayıda eşyası olan bavulunu boşalttı ve on­ları koyacak yer aramak için etrafa baktı. Gitmeye isteksiz ha­mamböceklerini cam kenarından kovalayıp romanlarını ve dini kitaplarını oraya yığdı. Diğer ıvır zıvırlarını da elinden geldiğince düzenledikten sonra kırıldı kırılacak sandalyeye oturdu. Baldırları acıyordu, kemikleri ağrıyordu, acı onlardan geçip zihninde donukça seyahat etti…

Ravi çıplak ayakla dereye yıkanmaya gittiğinde taşlar akşam güneşiyle ısınmıştı. İki kadın derenin aşağı tarafında yıkanıyorlardı, bellerini ve göğüslerini havlularla kapatmış­lardı. Kalçaları alacakaranlıkta karanlığa gömülmüştü. Ravi derenin çakıl taşı yatağına oturdu, su omuzlarını okşayarak geçiyordu. Kasaba ufkun sönen kızıllığının içinde, uzaklar­daydı… Ravi tekrar Khasak’a bakmak için döndü, gaz lam­baları ve yıldız ışıkları köyü aydınlatıyordu. Ve Khasak’ın ötesine baktı, Chetali’nin karanlıktaki çıkıntısını seyretti.

(…)

Çevirmen: Oğuzhan Aydın

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Halk arasında O. V. Vijayan olarak tanınan Hint yazar Ottupulackal Velukkuty Vijayan, (2 Haziran 1930 – 30 Mart 2005), modern Malayalam dili edebiyatında önemli bir kişilik­ti. En çok bilinen romanı Khasakkinte Itihasam (1969), -Vijayan 6 romanın yazarıydı- dokuz kısa hikâye derlemesi, dokuz ma­kale, anıları ve düşünceleridir. 1930’da Palakkad’da doğdu. Palakkad’daki Victoria Colle­ge’dan mezun olan Vijayan Madras’taki Presidecy College’dan İngiliz edebiyatı üzerine mastır yaptı. İlk kısa hikâyesi Tell Fat­her Gonsavles’i 1953’te yazdı. Vijayan’ın ilk romanı olan Kha­sakkinte Itihasam (Khasak Efsaneleri) 1969’da yayınlandı. Bu romanı büyük bir patlama yaratarak Malayalam edebiyatını Khasak öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırdı. Khasakkinte Itihasam, öfkeli bir genç adam olarak, onun en iyi bilinen eseri olmaya devam ederken sonraki çalışma­ları; Gurusagaram (The Infinity of Grace), Pravachakante Vazhi (The Path of the Prophet) ve Thalamurakal (Generations) da oldukça önemli eserleridir. Vijayan, karikatürden felsefeye, romandan hikâyeye ka­dar bir çok sanat yapıtına imza atarak aynı zamanda hayran bırakan bir çeşitlikteki üslubuyla, çizimleriyle ve stiliyle de başarı yakaladı. İngilizce diline ve edebiyatına da oldukça hakim Vijayan bilinen bir çok eserini Malayalam’dan İngi­lizce’ye çevirdi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.