Kierkegaard’dan Hayat Dersleri – Robert Ferguson

 

“Ünlü filozof, ilahiyatçı ve eleştirmen Kierkegaard, eserlerinde bireyin hayatını merkeze almış ve pek çoklarınca ilk varoluşçu filozof olarak kabul edilmiştir. Kaygı, etik, maneviyat gibi konulardaki özgün fikirleriyle tanınan Kierkegaard, bir yol arayışı içinde olanlar için sıradışı bir rehber olma niteliğini uzun zamandır korumaktadır. Hayat Dersleri’nde önemli eserlerinden bazılarına göz atma fırsatını bulacak okurlar için Kierkegaard’ın sorgulayıcı ve kışkırtıcı düşüncelerinin bir ilham kaynağı olacağını umuyoruz. Alain de Botton öncülüğünde “gündelik yaşam için parlak fikirler” sloganıyla yola çıkmış The School of Life (Hayat Okulu) ve yine onun editörlüğünde hazırlanan “Hayat Dersleri” kitapları, büyük bir düşünürü ele alarak gündelik çıkmazlarımıza cevap olabilecek düşüncelerinin altını çiziyor. Geçmişten gelen bu bilge sesler bizler için hayatı dönüştürücü esin kaynakları olabilir.” Kierkegaard’dan Hayat Dersleri’nden Geçmişte Yaşamaktan Nasıl Kaçınmalı başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

Geçmişte Yaşamaktan Nasıl Kaçınmalı

Rasyonalizmin en büyük mitlerinden biri, mutlu olmanın bir püf noktası ya da sırrı olduğu ve bunu öğrenirsek hayatımızın geri kalanı boyunca mutlu olabileceğimizdir. Yayıncılar bu fikri destekleyen kitaplar sayesinde servet ediniyorlar. Sorun şu ki mutluluğumuz hava durumu kadar tesadüfi ve mantıksız gibi görünüyor. Mutluluğun neden bir anda ortaya çıktığını bilmediğimiz gibi neden yine bir anda kaybolup gittiğini de bilmiyoruz. Kierkegaard Tekerrür’deki bir pasajında tipik ironisiyle kendi gelip geçici mutluluk deneyiminin açıklamasını yapar:

Bu meseleye biraz olsun ciddiyetle kafa yoran herkes, hiç kimsenin hayatı boyunca yalnızca yarım saatliğine bile halinden mutlak bir şekilde ve akla gelen her açıdan tamamıyla hoşnut olamayacağını söylediğimde haklı olduğumu bilir. Bu hoşnutluğun ortaya çıkması için yeter miktarda yiyecek ve giyecekten fazlasının gerektiğini eklememe gerek yok herhalde. Bu duruma bir kez yaklaşmıştım. Bir sabah kendimi alışılmadık ölçüde iyi hissederek kalktım; önceki bütün deneyimlerime aykırı bir şekilde, iyi hissetme hali saatler ilerledikçe arttı. Saat tam birde zirveye ulaştım; önceden bilinen hiçbir iyilik barometresinde, hatta şiir termometresinde bile kaydı olmayan türden baş döndürücü bir maksimum. Bedenimin ağırlığı yokmuş, hatta bir bedenim yokmuş gibi hissediyordum, çünkü her bir organ kendi eksiksiz tatmininin tadına varıyor, her bir sinir hem kendinden hem de bütünden zevk alıyor, kalbimin her atışı ve içimdeki bütün hareketlilik anın sevincini kutlayıp tanımlıyordu. Yürürken havada süzülüyordum sanki, göğü yarıp yeryüzünden ayrılan bir kuşun uçuşu gibi değil ama, rüzgârın mısır tarlasının üzerinde esişi, denizin özlem dolu gelgitleri, bulutların düşler kuran sürüklenişi gibiydi. Varlığım okyanusların derinleri kadar, gecenin kendinden hoşnut sessizliği kadar, günün sessiz monoloğu kadar saydamdı. Ruhumun her hali melodik bir tınıya yuva yapmıştı. Her düşünce açıktı bana; en saçma hevesler, en yüce derinlikler, hepsi aynı şen coşkunlukla davetkârdı. Her yeni izlenimin gelişini daha bana ulaşmadan, içimde uyanmadan önce duyumsuyordum. Bütün varoluş bana âşıktı sanki, her şey varlığımla önceden belirlenmiş bir uyum içinde hareket ediyor gibiydi; hepsi benim içimde kendini biliyordu, bütün bilmeceler, her şeyin açıklandığı mikrokozmik bir saadette çözülüyordu, en nahoş şeyler, en sersemce laf, en iğrenç manzara, en vahim çelişki bile. Daha önce belirttiğim gibi saat tam birde zirveye, en yüce kavrayışlara ulaşmıştım ki birden gözüme bir şey kaçtı, belki bir kirpik, bir toz zerresi, belki başka bir şeydi, bilmiyorum. Tek bildiğim, o anda büyük bir hızla umutsuzluğun derinliklerine yuvarlandığım. Benim kadar yükseklere çıkan ve tam o anda bile mutlak ve eksiksiz hoşnutluğa ulaşmanın ne kadar mümkün olabileceği şeklindeki kuramsal soruyla meşgul olan herkes bunu kolaylıkla anlayacaktır. O zamandan beri tam ve evrensel hoşnutluğu bilme umudumdan hepten vazgeçmiş bulunmaktayım. Bırakın sürekli ve tam bir hoşnutluğu, münferit anların hoşnutluğunu bilmekten bile umudu kestim; Shakespeare’in dediği gibi, bir meyhaneci çırağının matematiği bile bu anların azlığını hesaplamaya kâfidir. (Tekerrür, 1843)

İstediğimiz kadar sık değilse de hepimizin böyle uzayan mutluluk anları muhtemelen vardır. Kierkegaard da onunki geçip gitti diye üzülmemizi bekliyor değil elbette. Kendiliğinden gelen bu mutluluk tezahüründen ziyade, çok farklı bir mutluluk deneyimine verdiğimiz tepkiyi, geçmiş zamanın hatırlanan mutluluğunu, neden mutlu olduğumuzu bildiğimizi düşündüğümüz ve o koşulları tekrar yaratarak o mutluluğu yeniden elde etmek için kasıtlı bir çaba gösterdiğimiz zamanları düşünmemizi istiyor.

Genellikle bu isteğin altında şimdiki hayat koşullarımızdan memnun olmamamız yatar. İstediğimiz işe giremeyiz, evliliğimiz iyi gitmez, faturalarımızı zar zor öderiz, yaşlanırız ve sağlığımız bozulur ya da geçmişte yaptığımız bir şey, mesela birine bir davranışımız bizi mutsuz ettiği, utandırdığı ya da vicdanımızı sızlattığı için zamanda geri gidip bir şeyleri değiştirmek isteriz. Kierkegaard hayatı boyunca genç nişanlısı Regina Olsen’e kötü davrandığı düşüncesiyle boğuşur ve bu mücadelesi ona geriye dönüşün gerçek bir seçenek olduğuna inanmanın beyhudeliğine dair çok keskin bir kavrayış kazandırır. Beyhudedir, çünkü geçmişte kalan bir mutlulukla bağdaştırdığımız fiziksel koşulları yeniden yaratmak için en itinalı ve titiz girişimlerde bulunsak, aynı evi, aynı sokağı, pencerede aynı yüzü bulsak bile işe yaramayacaktır. Burada Kierkegaard eskiden tattığı hazları yeniden yaşamak için gittiği Berlin gezisini anlatır:

Bir süre boyunca her fırsatta yinelemenin mümkün olup olmadığı ve bir şeyin yinelendikçe daha mı iyileştiği, yoksa daha mı kötüleştiği sorusuyla uğraştıktan sonra, birden aklıma geldi bu fikir: Berlin’e tekrar gidebilir, yinelemenin mümkün olup olmadığını ve bunun ne anlama geldiğini ortaya çıkarabilirdim.

Yinelemenin olasılığını ve potansiyel önemini araştırmak için çıktığım bir keşif gezisinden söz etmek istiyorum kısaca. Planımdan kimseye bahsetmeden (ve böylelikle deneyi geçersiz kılabilecek ve yineleme fikrini sıkıcı hale getirebilecek bir sürü gevezelikten kurtularak) gemiyle Stralsund’a varıp orada Berlin’e giden bir posta arabasında yer ayırttım. Posta arabalarındaki en rahat koltuğun neresi olduğu üzerine akademik bir tartışma dönüyor. Benim fikrim şu yönde: Koltukların hepsi berbat. Berlin’e önceki gidişimde koridor tarafındaki ön koltuklardan birine oturmuş (bazılarına göre büyük avantaj) ve sonraki otuz altı saat boyunca koltuk komşularımla birlikte öyle çok sarsılıp sallanmıştım ki Hamburg’a vardığımızda yalnızca aklımın hâkimiyetini değil, bacaklarımınkini de kaybetmiştim. O vagonda altı kişi birlikte geçirdiğimiz saatler boyunca sallana sallana çözünüp tek bir bedene dönüşmüştük. Aklıma Molbo’nun eksik akıllı sakinleri geldi, onlar da o kadar uzun zaman birlikte oturmuşlar ki sonunda hangi bacağın kimin olduğunu anlayamamışlar. Bu kez en azından daha küçük bir bedenin uzvu olma umuduyla iki kişilik vagondan yer aldım. Bu bir şeyleri değiştirdi tabii. Ama yine de her şey kendini tekrar etti. Postilyon borusunu çaldı, ben de böyle durumlarda hep yaptığım gibi gözlerimi yumup kendi kendime konuştum: Bakalım bunu atlatabilecek misin, Berlin’e ulaşabilecek misin; ulaştın diyelim, tekrar insan şeklini alabilecek ve tekrar yalnızlığın bireyciliğinde kendini azat edebilecek misin, koca bir bedende uzuv olma anısı yakanı bir daha bırakacak mı bakalım?

Berlin’e ulaştım gerçekten.

Sonra, yinelemenin mümkün olup olmadığı meselesini çözmek üzere eskiden kaldığım pansiyona gittim doğruca. (Tekerrür, 1843)

Plandan ilk kopuş, ilk hayal kırıklığı, pansiyon sahibinin evlenmiş ve zamanında Kierkegaard’a kiraladığı odaya taşınmış olmasıdır. Kierkegaard başka bir odayla idare etmek zorunda kalır. Yinelemenin kendini gösterme şansını artırmak için aşina olduğu bir oyunu izlemek üzere tiyatroya gider. Buradan eli boş dönmeyecektir sanki. Fakat, keşfedeceği üzere, bazen yinelenen şey yinelenmesini istediğiniz şey değildir.

Königstädter Tiyatrosu’nda Der Talisman sahnelenecekti. Anısı ruhumda canlandı ve hepsini son derece net bir şekilde, geçen sefer olduğu gibi gördüm. Alelacele tiyatroya gittim. Bu kez tek kişilik localarda yer yoktu. Kendimi bir grup insanın arasında buldum; eğlenseler mi sıkılsalar mı emin olamıyorlardı; sıkıcılıklarından hiç kuşku duymayıp başınızdan atmak isteyeceğiniz tiplerdendiler yani … Yarım saat kadar dişimi sıkıp sonra çıktım, şöyle diyordum kendime: Yineleme diye bir şey yok tabii ki. Önceki gelişimde her gün uğradığım kafeye doğru yola koyuldum … Kahveleri o zamanki kadar iyi olabilirdi. İnsan öyle olacağını sanıyor. Oysa damak tadıma uygun değildi.

Akşam olunca yine önceki gelişimde sık sık uğradığım ve hatta, muhtemelen alışkanlıktan, hoşça vakit geçirdiğim restorana gittim. O zamanlar her akşam soluğu orada aldığımdan mekânın bütün ayrıntılarına vakıftım. Erkencilerin ne zaman çıktıklarını, çıkarken geride kalanlara nasıl veda ettiklerini, şapkalarını içeride mi, dışarıda mı, kapıyı açarken mi yoksa sokağa çıktıktan sonra mı taktıklarını bilirdim. Kimse dikkatimden kaçmazdı; Proserpina gibi her kafadan bir saç teli koparırdım, kellerden bile. Her şey her açıdan aynıydı. Aynı şakalar, aynı kibarlıklar, aynı hafif sarhoşluk, bütün mekân tıpatıp aynıydı, aynılığın içinde aynılık. Süleyman bir kadının münakaşasının çatıdan akan damlalar gibi olduğunu söyler – kim bilir bu sabit hayata ne derdi! Ürkütücü bir düşünce, ama yineleme burada gerçekten mümkündü.

Ertesi akşam yine Königstädter Tiyatrosu’ndaydım. Yinelenen tek şey yinelemenin imkânsızlığıydı. Hangi yöne dönsem boşunaydı. Geçen sefer geldiğimde sıçramaya hazır görünen zarafetiyle beni büyüleyen küçük dansçı sıçrayışını yapmıştı artık; Brandenburg Kapısı’nın önündeki kör adam, arpçım, ki muhtemelen onu dert edinen tek kişi bendim, kendisini bir salkımsöğüde benzeten, melankolik hissettiğim zamanlarda görmeyi özlediğim açık yeşil paltosu yerine bu kez grimtırak bir palto giymişti. Benim için aynı kişi olamazdı.

… Bütün bunlar günlerce tekrarlandıktan sonra yineleme işinden o kadar usandım, öyle hırçınlaştım ki eve dönmeye karar verdim. Öğrendiğim şey enteresan olmakla birlikte önemli değildi. Yineleme diye bir şey olmadığını keşfetmiş ve bunu defalarca, hem de farklı farklı şekillerde yineleyerek doğruluğundan tamamıyla emin olmuştum.

Bütün umutlarımı eve bağladım. Justinus Kerner’in anlattığı bir hikâye vardır. Hikâyedeki adam evinden sıkılır, uçsuz bucaksız dünyaya açılmaya niyetlenip atını eyerletir. Az bir mesafe gittikten sonra at adamı üstünden atar. Bu bir karar anına dönüşür, çünkü adam ata tekrar binmek için arkasına döndüğünde gözleri geride bırakmayı onca istediği eve takılır. Evine bakar, o kadar tatlı görünür ki gözüne, hemen oraya geri döner. Ben de kendi evimde her şeyi yinelenmeye hazır bulacağımdan hayli emindim. Kendimi bildim bileli ortalığın ayağa kalktığı her türlü duruma derin bir şüpheyle yaklaşmışımdır; o kadar ki temizlikten, özellikle de yerlerin fırçalanmasından nefret ederim. Bu yüzden gitmeden önce muhafazakâr ilkelerimin yokluğumda da gözetilmesi için en katı talimatları vermiştim.

Ama ne oldu? Sadık hizmetçim benimle aynı fikirde değildi. Gidişimden hemen sonra azılı bir temizliğe girişirse ben dönene kadar işleri bitireceğini düşünmüş, her şeyi tastamam eski yerine düzgünce koyabileceğinden de hiç kuşku duymamıştı. Eve geldim, kendi kapımın zilini çaldım, hizmetçim kapıyı açtı. Dikkate şayan bir andı. Hizmetçim ceset gibi bembeyaz kesildi, kapı aralığından içerideki dehşet verici manzaraya baktım: Her şey tepetaklaktı. Sersemledim. Hizmetçim o şaşkınlıkla ne yapacağını bilemedi ve suçluluk hissine yenilip kapıyı yüzüme çarptı. Bu kadarı da fazlaydı artık. Sıkıntım had safhaya vardı, prensiplerim çöktü ve en kötü ihtimalden korkar oldum … Yinelemenin sahiden mümkün olmadığını ve daha önceki hayat anlayışımın galip geldiğini anlamıştım …

Zaman geçti, hizmetçim yaptığı hatayı affettirdi ve gündelik hayatıma bir tekdüzelik çöktü yeniden. Hareket edemeyen şeyler belirlenen yerlerinde durdular ve hareket edebilen şeyler kendi öngörülebilir seyirlerine devam ettiler; saatim, hizmetçim ve ben, her birimiz kendi rotamızda dolanıp durduk. Yineleme diye bir şey olmadığını tespit etmiş olsam da, şurası da her daim kesin ki insanın esnek olmaması ve gözlem gücünü bile bile köreltmesi, en saçma oyalanmalardan bile daha sersemletici bir tekdüzeliğin yolunu açacak ve bu tekdüzelik insanın ömrü boyunca, bir büyü gibi, giderek daha da güçlenecektir. (Tekerrür, 1843)

Kierkegaard bize sık sık hayatı fazla kontrol etmeye kalkmanın, onu güvenilir ve değişmez bir rutine dönüştürmek için tuhaflıklarından ve sürprizlerinden kaçmaya çalışmanın tehlikelerini hatırlatır. İşin içine Danimarka’nın posta hizmetlerinin teatralliğini katarak, bütün soruna kişisel ve gerçeküstülüğüyle okuru eğlendiren bir çözüm getirir:

Posta borusuna selam olsun! Pek çok sebepten ötürü, tam bana göre bir enstrüman bu. En çok da hiç kimse bir posta borusuyla aynı sesi iki kez çıkarabileceğinden emin olamayacağı için. Posta borusunda sonsuz olasılık vardır ve her kim bu aleti dudaklarının arasına alıp bilgeliğini ona uygularsa asla yinelemeden suçlu bulunmaz, her kim bir arkadaşına yanıt vermek yerine kendi eğlencesi için ona bir posta borusu verirse hiçbir şey söylememiş ama her şeyi açıklamış olur. Posta borusuna övgüler olsun! Bu benim armam. Eski çilecilerin masalarının üstüne kafatası koyup hayatlarını onun üzerinden tefekküre dalmaya adadıkları gibi, benim masamdaki posta borusu da bana hayatın anlamını hatırlatsın hep. Posta borusuna övgüler olsun! Yolculuk, çekilen zahmete değmez; çünkü insanın yinelemenin mümkün olmadığına ikna olması için yerinden kımıldamasına gerek yoktur. Hayır, her şey geçip gittiği, boşa çıktığı zaman odanızda sessiz sakin otururken hiç kımıldamadığınız halde bir trenden daha hızlı seyahat edebilirsiniz. Her şey bunu hatırlatmalı bana. Hizmetçim posta idaresinin üniformasını giymeli ve yemeğe çıktığımda tek vasıtam posta arabası olmalı. Elveda, elveda gençliğin zengin umudu! Neden bu telaş? Peşinde koştuğun şey aslında yok, sen ne kadar yoksan o da o kadar yok! Elveda erkeksi güç! Neden yere öyle sert vuruyorsun ayağını? Üstüne bastığın şey bir yanılsama! Elveda azim, hedefine ulaşamayacaksın, çünkü geriye dönmedikçe yaptıklarını yanına alamazsın, geriye de dönemezsin. Elveda ormanın güzellikleri, ben görmek istediğimde çoktan soldurmuştu zaman sizi! Ak bakalım gelgeç nehir, ne istediğini sahiden bilen tek sensin, sen denize koşmak, asla dolmayacak denizde kendini kaybetmek isteyensin! Oyna bakalım hayat tiyatrosu, ne komedi denilebilir sana, ne trajedi, çünkü kimse görmedi henüz nasıl biteceğini! Acele et varoluş tiyatrosu, hayat geri gelmiyor, harcanan para misali. Neden kimse ölümden dönmedi şimdiye dek? Çünkü hayat büyülemeyi bilmiyor ölümün bildiği gibi, çünkü hayat ikna etmeyi bilmiyor ölümün bildiği gibi. Evet, eşsiz bir iknacıdır ölüm, yeter ki kişi karşı çıkmaya kalkışmayıp konuşmasına izin versin. Anında ikna ediverir, öyle ki insan ne tek bir kelime itiraz edebilir, ne de hayatın diyeceklerini dinlemeye istek duyabilir. (Tekerrür, 1843)

Kierkegaard’ın “yineleme” fikri, gerek anılara bağlanarak, gerekse bir zamanlar içinde bulunulan fiziksel koşulları yeniden yaratarak geçmişte yaşama arzusunun basit bir şekilde reddedilmesinden ibaret değildir. Kierkegaard bu terimi felsefi bir anlamda kullanır ve şunu kasteder: Hayatın bir bir açılan anlarına (ya da Tanrı’nın sonsuz olasılıklar repertuvarına) güvenirsek geçmişi yeğlememize hiç gerek kalmaz; bundan birkaç saniye sonra başımıza en beklenmedik şeyler gelebilir mesela.

(…)

Çevirmen: Elif Ersavcı

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Robert Ferguson, tarihçi ve yazar. Viking tarihi üzerine Hammer and the Cross aslı kitabın yazarıdır; aynı zamanda Henrik Ibsen ve Knut Hamsun’un biyografilerini kaleme almıştır. Ferguson ayrıca Norveççe iki roman da yayımlamış ödüllü bir oyun yazarıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.