Kifayetsiz Hikâyeler Müsabakası – Şener Özmen

 

“”Okura soru sormuyorum, sorular hep kendime” diyen Şener Özmen’in çok ilgi gören romanı Spinoza’nın Günlüğü’nden sonra Kifayetsiz Hikâyeler Müsabakası da Türkçede. Çok sıfatlı Sertac Karan’ın (Sertaç değil) çok coğrafyalı ve parçalı evreni: Amed, Zerdav, Almanya, denize inen kıyılar, adı sanı söylenmeyen şehirler ve sokaklar, sokaklarında geri geri yürüyen insanların olduğu memleketler… Merasim’le Sertac’ın çekişmeleri aynı zamanda sanatın ve edebiyatın da binyıllık meselelerine mi değiyor? Değişen, dönüşen dil olanakları bitmemiş dipnotlarla mı tamamlanıyor? Özmen’in dediği gibi, kendine sorular soran, bundan bıkmayan bir anlatıcı silsilesinin romanı bu. Ve bu anlatıcı silsilesinin dili, hiç de sakin değil. Öfkeli, sert, sorgulayıcı ve evet, epey de sarsıcı. Abdullah Koçal’ın Türkçesiyle yeni bir Şener Özmen romanı.” Kifayetsiz Hikâyeler Müsabakası’ndan bir bölüm sunuyoruz.

Onu ilk kez 1998 Ekim’inde, üç buçuk yıldan beri ablam Yasemin’le birlikte oturduğumuz M.’deki evimizde gördüm. Daracık iki oda, orantısız ve de lüzumsuz büyüklükte bir salondan müteşekkil evin mutfağında, Yasemin’in karşısına oturmuş, bir yandan soğumuş neskafesini yudumluyor, öte yandan o davudi sesiyle soluk soluğa bir şeyler anlatıyordu ona. Marksizm’e dair söylediklerinden ziyade –ki umurumda bile değildi– sesinin tonuna takılmıştım. İnsanı esir alan o kuşatıcı ses, o cuma sabahı mutfakta yankılanmakta olan baştan ayağa erkeksi seda, Önder ve onun gazaba uğramış gırtlağından sonra bencileyin bir kız için kötü sınav, uzaklardan gelen beklenmedik işaret gibiydi.

İlk karşılaşmamızdan on dört gün sonra –bu onu ikinci görüşümdü– o sesin sahibi, yani Sertac (ilk münakaşamız adının telaffuzuyla başlamıştı; Sertac demeliydim, Sertaç değil. Dediğine göre “c” ile “ç” arasında hayati fark vardı ve benim bunu anlamam pek olası değildi, zaten ikna olmam için hemencecik kimliğini çıkarıp göstermiş, ardından babasıyla nüfus memurunun nasıl tartıştıklarından bahsetmişti; bence onu anlatmaya pek lüzum yoktu) yani Sertac Karan, nasıl desem, odamda, yatağımdaydı. Sırasıyla mutfaktan, derken Yasemin’in gönlünden çıkıvermiş, sonra tıpış tıpış bana gelmişti. Onu Yasemin’den çalan ben olmuştum, evet ya, ablamdan! Tahtıma da bahtıma da o konmuştu gayrı, çıplaktı ve çıplaklığı onu utandırıyor gibiydi ve ben sönmüş fenerini okşuyordum şehvet dolu parmak uçlarımla. O gece Sertac, odamın dört bir yanına yerleştirdiğim on dört mumun ışığı altında, benden ve mutfaktaki ablamdan çok önce dalmıştı uykuya. Sesi kadar, uykusu da büyüleyiciydi.

Yağmurlu bir gündü ve ben “Çağdaş Türk Edebiyatı” bütünlemesinden bir hayli erken çıkmış, hiç oyalanmadan dosdoğru Önder’e gitmiştim. Alelacele yanıtladığım birkaç kolay soru pek işime yaramayacaktı.

Kutsal odasının kutsal kapısına vardığımda kapıyı her zamanki gibi usulca tıkırdatmıştım, o da yarı ölü sesiyle âdeti olduğu üzere “Girin!” demişti. Nefret ediyordum bu anlamsız ve gereksiz seremoniden! Sırf mecburiyetten yerine getirdiğim pek çok şey gibi, kapı tıkırdatmak da her Allah’ın günü yeni birtakım kurallarla iyiden iyiye köşeye sıkışan ilişkimizin temel kaidelerinden biri oluvermişti.

Daha ilişkimizin ilk günlerinde uyarmıştı beni Önder. Manzara aynen şöyleydi: Odasındaydık, aramızda demirbaş masası ve “Hafife alınacak şey mi bu!” diyen ekşi suratından gayrı bir şey yoktu.

Elindeki tükenmez kaleminin kıçını ikide bir masaya vurarak, “akademik” bir edayla; “Hayır Merasim, hayır! Öyle pat diye odama girmen hiç doğru değil! Ben hocayım, sen öğrencimsin ve burası bir bilim yuvası; bu sebeple rakiplerimin dikkatini çekmek istemem, beni görmek istediğinde lütfen önceden telefon aç ve…” ve, ve ne! Yok, hayır, anlam verememiştim söylediklerine. Zira bir önceki gece, aynı Önder benden dudak uçuklatan isteklerde bulunmuş, uzun uzun yalvarmıştı onları yapmam için. İçim kalkmıştı, ne var ki “Olmaz!” dememiştim.

“Ahanda erkekler hep böyledir!” deyip, devam etmişti ablam, “Salağa yatma! Erkeklerin tarihi –kelimenin en geniş anlamıyla– biz ezilen kadınlara –ezilen sözcüğüne dikkatini çekerim– göstermiştir ki, konu seks oldu mu, delisi de, zır cahili de, en, en, ennnnn okumuşu da –senin Önder’in de bu kategoriye giriyor– aynı deliğe yönelir…” Bunları söylemişti Yasemin ve arada Önder’le o pek hafifsediği ilişkimize laf saymaktan da geri kalmamıştı. Öyle ki, gündelik konuşmalarımızın ana konusu benim “akademisyen” Önder’im olmuş, evde başka bir konuyu konuşmak neredeyse imkânsız hale gelmişti ve Yasemin, canımdan bezdirmişti bitmeyen sorularıyla. Ablamın tuhaf biri olduğunu kabul etmek gerekir. “Var ya, sen de Önder’in demirbaşısın…” deyivermişti bir gün. Bu lafları nerden buluyordu bilmiyorum, haklıydı ama, ilişkimizi tek cümleyle açıklayıvermişti ablam, sanırım öyleydi, ben “akademisyen” Önder’in “demirbaş”ıydım, Önder de başkalarının demirbaşıydı, odasındaki sayılı diğer envanterler gibi.

Âdet edinmişti; her sevişmeden sonra bir anda etekleri tutuşur, çarçabuk giyinip, sırt çantasını kaptığı gibi, gecenin bir vakti evinin yolunu tutardı. Çok dil döktüm geceyi benimle geçirmesi, böğürmelerinden hemen sonra öyle bir anda cennetten kaçıp, ruhumla bedenimi yalnız komaması için. Asla kabul etmedi! Gerekçesi tam olarak neydi bilmiyorum. Bu ani kaçışlarını, Yasemin’in o sıra evde olmasına, ablamın varlığından rahatsızlık duymasına, onca gürültü ve patırtıdan sonra onunla yüz yüze gelmek istememesine bağlıyordum. Onun da evimizin demirbaşlarından biri olduğunu sanmıştım, değilmiş meğer!

“Unuttun galiba, benim de bir evim var ve başkasının evinde içimden geldiği gibi hareket edemiyorum…”

“Hayır, hayır, hayır! Benim evde de banyo var, üstelik su sıkıntısı da yok!” Banyoyu gösterip, dilerse yıkanabileceğini söyledim diye, kendisinden imkânsız bir talepte bulunmuşum gibi yüzüme ters ters baktığını şimdiymiş gibi hatırlıyorum. Ona da tamam, tek isteğim arada onunla kalmama izin vermesiydi, ama o Nuh diyor, peygamber demiyordu. Kendi keyfim için mi gitmiştim onun evine? Yasemin iki ayda bir seminerler için S.’ye gidip, günlerce gelmezdi. Ben de yalnız kalmamak, daha da önemlisi yalnızlığımı Önder’imle paylaşmak için, ilk fırsatta evine damlardım. Başlarda iyiydi, birlikte yemek yapıp yer, etrafı temizler, kirlileri makineye atar, şarap şişesinin dibini boylarken, tatlı bir sarhoşluk içinde, eksantrik müziklerini dinlerdik. Derken onun sevişme saati gelirdi, dalga geçmiyorum, saatine bakıp, elimden tuttuğu gibi beni yatak odasına çeker ve akademisyen Önder’im orada bir ateş topuna dönüşür, üzerime düşerdi. Onu rahatlattıktan, bir başka deyişle Önder’im sakinleşip kendine geldikten sonra –ki çok geçmemiş olurdu– “her şey normal” diye adlandırdığımız zamana dönerdi. Ben orada yokmuşumcasına, aynı evde değilmişizcesine kalkıp, akademik çalışmalarına devam ederdi Önder. Kısacası toparlanıp, çıkmamı isterdi, ondan, oradan uzaklaşmamı, evime gitmemi. “Demek Önder sana böyle davranıyor? Ve sen hâlâ onunlasın! Senin yerinde ben olacaktım ki!” demişti Yasemin, ağzımdan laf almaya çalışmış, müteakiben lafı dolandırıp dolandırıp adamın sportmenliğine getirmiş, bacak kaslarının yürürken girdiği türlü durumlarla bir dolu alay etmişti.

Sadece bir kere, nefsime yenilip borç istemiştim Önder’den, yalnızca bir kere. Yer yarılsaydı da içine girseydim! Daha cümlemi bitirmeden bin pişman olmuştum ama ne fayda. O ay babam dardaydı biraz. Yolladığı para kitap taksidine bile yetmemişti. Ablam lokmalarımı sayıyordu zaten. Uzatıp baş ağrıtmayayım; bir zarf içindeki parayı uzatıp; “Al şunu, dediğin gibi borç veriyorum, okulu bitirip işe başladıktan sonra alacağın ilk maaşla…” Ağzım açık kalakaldığından dudağımı da ısıramıyordum! Zarfı almış, tek kelime etmeksizin ruh gibi ayrılmıştım odasından.

Belki de gerçekten bu tür şeylerin sırası değildi yahut ben aşk konusunda açgözlülük yapıyordum ve aynı anda pek çok talepte bulunuyordum –gezip tozmak, sahile inmek, el ele tutuşmak, ondan iç açıcı sevda sözleri işitmeye çalışmak, ilişkimizin geleceği hakkında konuşmak vs.– Bunların gerçekleşmesi hakikaten mümkün görünmüyordu. Böylesi bir ilişkiye başlamakla en başında hata etmiştim belki de. Önder’im doçentlik imtihanı telaşındaydı. Epey zayıf olan İngilizcesini ilerletmek için gecesini gündüzüne katıyor, sözlükler deviriyor, CD’lerden sanal kurslar izliyor, kendi kendine mırıldanıyor fakat işin hakkından bir türlü gelemiyordu. Çalışma metodu da acayipti; bir tomar renkli postit almış, her birine İngilizce cümleler yazıp evinin muhtelif yerine yapıştırmıştı. Derken iş öyle bir hale geldi ki, post-it’leri bana bile yapıştıracağından korkar olmuştum.

İlişkimiz nihayete ermiş, ayrılmışız gibi geliyordu bana. İki yıl evvel güzel bir bahar günü, resmî bir odada başlayan aşkımız ölüm döşeğinde, sekerat halindeydi. İkimiz de durumun farkındaydık; ancak cesaret edip konuşamıyorduk.

Tabii ya, çevresinde benden daha bakımlı kokoşlar da vardı, öğrencileriydi tümü de, odasına girip çıkıyor, ona yakın olmaya çalışıyor, masasına eğilip, kıkır kıkır bir şeyler gösteriyorlardı kendisine, neden olmasındı? Kıçı başı açık kızlar onun sporla terbiye ettiği vücudunu görmek, biçimli kaslarına sürtünmek için birbirleriyle yarışıyorlardı; yoksa edebiyata dair bir şeyler öğrenip, bilmedikleri yazarlar hakkında sorular sormak için değil.

Bir dönem güreş eğitimi almıştı, dediğine göre üniversite yıllarında halterle de epey yormuştu kendisini. Tuttuğu gibi ayaklarımı yerden keser, beni bir halter gibi havaya kaldırır, ben yukarıda küçük dilimi yutmuşken, o aşağıda halime güler, gücünü ve patlamak üzere olan kaslarını överdi. Gücünden bir hayli emindi. Fakat sesi, bedeniyle hiç de uyumlu olmayan, kulak tırmalayan, kafa parazitleyen marazi sesi kaslarıyla dalga geçiyor, ondan yavaş yavaş soğumama sebep oluyordu.

Hırgür çıkarmadan, kavgasız dövüşsüz ayrıldık. Lafı eveleyip gevelemeden “Bitti!” demiştim. Hazırlıklıydı o da, “Keyfin bilir…” Ağır kokularıyla odaya doluşan o şımarık kızlar iki çift laf etmeme, hiç olmazsa sesiyle olan derdimi ifade etmeme fırsat vermemişlerdi. Pek de içten sayılmayacak bir selamla beni geçip, o sıra yüzüme bakmayan Önder’in etrafını kuşatmışlardı. Odasından hızla çıkıp hemen durağa gitmiş, otobüsle merkeze inip dosdoğru kuaför Cemal’e atmıştım kendimi; “Parmaklarımla tutamayacağım bir şekil istiyorum…” Daha ben oradayken Yasemin aramıştı:

“Okulda mısın?”

“I-ıh, kuafördeyim…”

“Kuaför?”

“Hı hı…”

“Sebep?”

“Saçımı kestirmeye karar verdim…”

“Yaa!?”

“…”

“Misafirim var, eve erken geleyim deme sakın!”

“Tamam zaten sinemaya gidecektim ben de…”

“İyisin, değil mi?”

“İyiyim, iyi…”

Akşam sekiz gibi aradım ablamı “Bensulara gidiyorum,” demek için. Hem ablamı misafiriyle baş başa bırakmak –birini bulmuş olmalıydı–, hem yalnız kalmamak, hem de bir süredir bana gücenen Bensu’ya içimi dökmek için Polis Sitesi’ndeki evlerinin yolunu tuttum. Kafam Cemal’in makas darbeleriyle ufalmış olsa bile, başım ağrıdan patlamak üzereydi. Sabahtan beri birkaç bisküvi haricinde bir şey yememiş, saç tellerim adedince sigara tüttürmüştüm. Pîra NA, o saatte bilmem nerden gelip sol omzuma konmuş, birkaç kere def etmek için elimi omzuma vurmuşsam da hiç oralı olmadan “Keyfin bilir… Keyfin bilir… Keyfin bilir…” diyerek durağa dek gelmişti benimle. İçime doğmuş gibi bir an kafamı çevirip sağa baktım. Durağa yapıştırılmış afişlerden biri ADD’nindi (Atatürkçü Düşünce Derneği). Önder’in –evet oydu!–, panelistler listesindeki fotoğrafını gördüm. Suratından ziyade ağustos başlarında kendisine hediye ettiğim kısa kollu mavi gömleğine takılmıştı bakışlarım. Aldığım onca hediye içinde bir tek onu beğenip bir öpücükle teşekkürünü lütfetmişti.

Evdeydik.

Kızlığımı ona teslim ettiğim odamda.

Ne talihsiz geceydi!

Ne iğrenç geceydi!

Ve sen nasıl da ahmaktın Önder!

Nasıl da rezildin!

Sıcak, akıl bırakmamıştı açıkçası. Önceden konuştuğumuz şeyi yapmaya çalıştığımızdan terden sırılsıklamdık. İçerideki havanın yüzde seksenini soluduğu halde Önder’in ateşine rahmet okutan, o yapış yapış nefes artıkları soluğumuzu kesmişti. Denemiştik fakat olmuyordu. Üçüncüsünde Önder bira içmeyi önerdi, korkumu yenip bacaklarımı kasmadan kendimi ona bırakabilmem için. Etkisini artırmak için kadehe iki de Antiem atacaktı. Derken içkiyi uzatmış ben de içim pek rahat etmediği halde alıp yudumlamıştım. Hayır, maalesef etki etmemişti! Ne midem bulanmış ne de plan gereği kafam rahatlamıştı. Önder öyle çırılçıplak karşıma dikilmiş, vereceğim tepkiyi öğrenmek için dikkatlice yüzüme bakıyordu. Bir an sönmüş erkekliği gözüme takıldı, durumu fark eder etmez de kahkahayı patlattım.

Önder Paşa gitmek için sandalyede duran kıyafetlerini alıp tıslaya tıslaya giyinmeye teşebbüs etmişse de, mani olmuştum. Odamdan eli boş dönmesini istememiştim. Pîra NA’nın orada bir yerde olduğunu hissediyordum, burnum o iğrenç kokusunu alıyordu, odanın bir köşesinden tuhaf hareketlerimizi izleyip söylene söylene izliyordu bizi. Önder bacaklarımın arasındaki kanı gözleriyle görmeden inanmamıştı! Verilen görevi yerine getirmiş erkek duygularıyla giyinirken zevkten dört köşeydi. Bense savaş meydanında öyle sessiz, kıpırtısız, yenik ve kırgın kalakalmıştım. Biri makasla apış arama girip kukumu hoyratça kırpmış da kanım aktıkça akmış gibi tuhaf hissediyordum kendimi!

Nihayet minibüs gelmiş, benimle birlikte dört erkek de binmişti minibüse. Geçip bir ihtiyarın yanına oturmuştum, hemencecik hareket etmiştik. Sıska, esmer ve pörtlek gözlü çocuk haricinde kimse mini eteğime kilitlenmemişti. Açlıktan olacak, iyiden iyiye halsizdim. Bir an evvel Bensulara varıp minibüsten, güya devlet teröründen kaçıp gelerek yerleştikleri şehri kirleten o fukara ve cühela güruhtan, o eşşoğlunun bakışlarından ve de arabesk müzikten kurtulmak istiyordum. Pîra NA kikirdemeye devam ediyordu.

(…)

Çevirmen: Abdullah Koçal
*Bu okuma parçasının yayın için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.