Kiler – Thomas Bernhard

 

“Thomas Bernhard otobiyografik beşlemesinin ikinci kitabı Kiler – Bir Kaçış’ta, önünde uzanan yolu reddedişinin hikâyesini anlatıyor bu kez. Kendisinden çok şey beklenen, geleceği parlak lise öğrencisinin yalnızca iki seçeneği vardır: ya tüm arzularına ve hayallerine aykırı bu küçük burjuva eğitim sistemine katlanmaya çalışıp en sonunda intihar edecek, ya da tüm beklentileri boşa çıkararak tam ters yöne gidecektir. Bir sabah okula giderken aniden gerisin geriye döner ve yoksul mahallesindeki bir bakkalda çıraklık yapmaya başlar. Şekillendirilmeyi, yetiştirilmeyi reddedişin, kendi yolunu seçme mücadelesinin hikâyesi. Bu eserinde Bernhard, büyük bir yazar olmanın taşlarının nasıl döşendiğine dair ipuçlarını vermeye başlıyor. Dedesinden öğrendiği teori ve felsefe bilgisine, çıraklık yaparken edindiği yaşam tecrübesinin eklenmesiyle dünyasının nasıl bir renklilik ve çeşitlilik kazandığını görüyoruz…” Kiler – Bir Kaçış’tan okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Öteki insanları ters yöne giderek buldum; o iğrenç lisede değil, beni kurtaran çıraklık işinde; mantık ilkelerine aykırı davrandım ve memurun oğluyla şehir merkezine yürümek yerine, çilingir kalfası komşumuzla Rudolf-Biebl Caddesi’nden yürümeye başladım; yabani bahçelerden ve şatafatlı villaların önünden geçip burjuva ve küçük burjuvaların okuluna gitmek yerine, körler ve sağır dilsizler kurumlarının önünden, demiryolu geçidinin üzerinden, parsellenmiş alanlardan ve Lehen Tımarhanesinin yakınındaki spor sahasının çitlerinden geçip dışlanmışların ve yoksulların okuluna gitmeye başladım, delilerin ve deli ilan edilenlerin okuluna; onları Salzburg’un en zorlu ve tehlikeli bölgesi, birçok adli davanın kaynağı olan Scherzhauserfeld Mahallesi’ndeki, hayatı boyunca müzisyen olmayı istemiş ama bir dükkânda kısılıp kalmış olan Karl Podlaha adındaki duyarlı bir Viyanalının bakkalındaki çıraklıkta tanıdım. Çıraklığa kabulüm çarçabuk oldu. Bay Podlaha onu beklediğim yan odaya girdi, bana bir kez baktı ve eğer istersem hemen o anda işe başlayabileceğimi söyledi. Dolabı açtı ve önlüklerden birini çıkardı, bana uyabileceğini belirterek uzattı. Hemen üstüme geçirdim. Önlük bana uymadı ama geçici olarak giyebilirdim. Podlaha geçici lafını birkaç kez tekrarladı, bir süre düşündü ve ardından beni müşterilerle dolu dükkânın içinden geçirerek, içinde deponun bulunduğu yan evin önüne götürdü. Yeni ustam deponun kapısının arkasından bir süpürge çıkardı ve saat on ikiye kadar sağı solu süpürmekle oyalanmamı söyleyerek elime tutuşturdu. On ikide, benimle işin geri kalanı hakkında konuşacağını söyledi. Ardından beni deponun karanlığında, depoların alâmetifarikası olan tuhaf kokular ve rutubetle baş başa bıraktı, bu sırada tüm olup biteni düşünecek zamanım oldu. İş bulma kurumundaki memureye pek rahat vermemiştim ama bir saat içinde de istediğimi elde etmiştim: İnsanların arasında, insanlar için çalışabileceğim ve kendimi faydalı hissedebileceğim Scherzhauserfeld Mahallesi’nde çırak olmak. İnsanlığın en salakça icadı olan liseden kurtulduğumu düşünüyordum. Birden tekrar işe yarar birisi olduğumu hissettim. Bir kâbustan uyanmıştım. Kendimi şimdiden insanların torbalarına un, yağ, şeker, patates, irmik, ekmek yerleştirirken hayal ediyordum; mutluydum. Reichenhaller Caddesi’ndeyken birden geri dönmüş ve rahat vermediğim memureye, işçi bulma kurumuna yönelmiştim. Kadın bana bir yığın adres önermişti ama bunların çoğu ters yönde değildi. Oysa ben ters yöne gitmek istemiştim. Depoyu temizledim ve saat on ikide, bana söylendiği gibi orayı kilitleyerek dükkâna döndüm. Bay Podlaha beni yardımcısı Herbert ve çırağı Karl ile tanıştırdı. Benim hakkımda herhangi bir şey bilmek istemediğini söyledi; tek yapmam gereken görevlerimi yerine getirmek ve kalan zamanda da bir şekilde faydalı olmaktı. Faydalı sözcüğünü birdenbire, hiçbir özel anlam yüklemeden, sanki bu sözcük en sevdiği sözcükmüş gibi söylemişti. Benim içinse bu bir ilkeydi. Hayatımın işe yaramaz, sefil ve berbat bir döneminin sonuna geldiğimi hissettim. O zamana dek önümde duran iki seçenek vardı, bunları bugün bile açıkça görebiliyorum: Ya kendimi öldürecektim, ki bunun için yeterince cesur değildim; ya da daha fazla tantanaya mahal vermeden liseden ayrılacaktım. Kendimi öldürmedim, onun yerine çıraklığa başladım. Hayat devam etti. Evde karşılaştığım tepkiler, annem ve vasim cephesinden ilgisizlik, büyükbabamdan ise aşırı bir sempati ve anlayış oldu. Hiçbir tartışma çıkarmadan bu değişikliği kabullendiler. Çoktan beri kendi başıma bırakılmaya alışmıştım, aynı zamanda ne kadar yalnız olduğumu ise o sırada anladım. Kendimi pencereden aşağı atmamla ailemin ayaklarının dibine atmam arasında hiçbir fark yoktu. Okul çantamı öylece, bir köşeye koydum ve ona bir daha dokunmadım. Büyükbabam hayalkırıklığını saklamayı başardı. Artık benim adıma çalışkan, büyük bir tüccarın hayalini kuruyordu; bana bu alanda, belki diğer tüm alanlardan daha büyük bir dehaya sahip olduğumu söyledi. Başarısızlığımı zamanın koşullarına bağladı, ona göre ben bütün dönemlerin en bedbahtında, insanlık tarihinin en kötü zamanında doğmuştum ve artık bundan kaçıp kurtulmak mümkün değildi. Yaşamı boyunca küçümsediği tüccarlara birdenbire saygı duyulası insanlar gözüyle bakar olmuştu. Benim ise geleceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ne olmak istediğimi bilmiyordum. Bir şey olmak istemiyordum, kendimi bir şekilde faydalı kılmıştım. Birden ve beklenmedik biçimde bu düşünceye sığınmıştım. Yıllarca bir öğrenim mekanizmasının parçası olmuştum, bu da kulaklarımı sağır etmekten ve aklımın ayarını bozmaktan başka bir işe yaramamıştı. Şimdi birdenbire; yeniden normal insanların, okula hiç gitmemiş, dolayısıyla da ondan zerre kadar etkilenmemiş insanların arasındaydım. Karşımdakileri görür görmez sevdim ve onlara ciddiyetle yaklaştım. Bazı günler daha sabahın sekizinde, açlıktan kırılan yüzlerce insan, tıpkı bir yiyecek kalesine hücum eder gibi dükkânın önüne yığılıyordu. Kalan günlerde ise onların yerini alkolikler ve yapayalnız kişiler alıyordu. İstisnasız her gün, Karl Podlaha’nın bakkal dükkânı mahallenin merkezi konumundaydı, insanların buradan başka toplanabileceği ne bir bar ne de kafe vardı. Sağda solda bulunan binaların hepsi, orada oturanların hayatlarını karartmak için yapılmıştı sanki; bu binaların tekdüzeliği ve iğrençliği, nasıl olursa olsun her insanın ruh halini mahvedebilecek şekildeydi. Kadınlar, alışveriş niyetleri olmasa da gelirdi, belirli bir geliş nedenleri yoktu. Sanki buna mecbur bırakılmışlar gibi aksatmadan, günün hangi saatinde isterlerse çıkıp gelirlerdi. Yapacak daha iyi bir işleri olmadığından, en azından başkalarıyla bir iki laf etmek için gelirlerdi. Korkunç evlerinden ve hayatlarından kurtulup biraz olsun nefes alabilmek için kaçtıkları, daha dükkânın kapısındayken belli olur, içeri adım attıklarında ise açık seçik ortaya çıkardı. Kiler, mahallenin insanları için tek ve son kaçış imkânı olduğunu her defasında kanıtlıyordu. Çoğu, kiler ziyaretini alışkanlık haline getirmişti ve hemen her gün geliyordu, üstelik her gelişlerinde de çok ufak harcamalar yapıyorlardı (örneğin elli gram tereyağı alıyorlardı); fakat bunu parasızlık yüzünden değil, kilere ne kadar sık gelirlerse kendi öldürücü çevrelerinden o kadar sık kaçabildikleri için yapıyorlardı. Kilere inişlerindeki sıkılganlıkları, masumiyetlerinin de ispatıydı. Bu şekilde, yeni çevremdeki bu ilk birkaç günümde insanlarla yakın ve direkt temas içine girebilmiştim. Böylesine yakın ve kesin bir iletişim, benim için yıllarca imkânsız olmuştu. Önce zihnim, ardından da ruhum, okulun ve zorunlu eğitim sisteminin ölümcül baskısı altında boğulmuş, bense yıllar boyunca bu sistemin yarattığı sisin ardında kalarak okul hayatının dışındaki hiçbir şeyi göremez olmuştum. Şimdi ise yine insanları görüyordum ve onlarla dolaysız bir ilişki başlatabilmiştim. Bu zamana dek sadece kitap ve yazılardan ibarettim, kitap ve yazılardan ibaret insanların arasında kalmıştım. Etrafım eskimiş, çürümüş tarihi bir küf kokusuyla sarmalanmıştı ve gün geçtikçe ben de bu tarihin bir parçası haline geldiğimi hissediyordum. Fakat artık, tüm kokusu ve gerçekliğiyle, günü yaşamaya başlamıştım. Kararımı vermiştim ve artık bu durumu fark ediyordum. Yıllarca ölü halde kaldıktan sonra hayata dönmüştüm. Berbat eğitim metotlarıyla uzun yıllar boyunca boğulup dibe sürüklenmiş gerçek yeteneklerim, karakterimin olumlu yanları, kilerdeki ilk birkaç günümün sonunda yeniden yüzeye çıkmaya başladı. Yeni çevremde, bir yandan çalışma arkadaşlarım sayesinde, bir yandan da müşteriler yani gerçek birer insan olan müşteriler sayesinde karakterim hızla gelişti. Fakat en güzeli, bu iki farklı insan karakteri arasındaki yakın ilişkinin yararlılığıydı. İşimi bu bağlamda yapıyordum ve daha ilk andan itibaren büyük zevk almıştım. İşe yeni bir yiyecek karnesi çıktığı sırada başlamıştım, birkaç saat içinde de görevim yerleri süpürmek ve etrafı düzenlemenin ötesine geçti. Akşama doğru iş arkadaşlarım yorulmaya başlayınca beni müşterilerle ilgilenme işinde denediler. Sınavı geçtim. Daha en başından itibaren faydalı olmayı istemekle kalmamış, gerçekten de faydalı olmuştum ve bu dikkatlerden kaçmamıştı, tıpkı daha önce, kilerde çalışmaya başlamadan evvel faydasızlığımın dikkat çekmesi gibi. Çıraklığa başlayarak hayatım boyunca süren faydasızlığıma son vermeyi başarmıştım. Bugün bile bu çıraklık dönemimin, yaşamımın en yararlı yılları olduğunu biliyorum. Gerçi o dönemden önceki zamanlarımın da büsbütün yararsız olmadığını şimdi biliyorum, oysa o günlerde, Podlaha’nın yanında çalışmaya başlamadan önceki hayatımın faydasızlığına tam anlamıyla ikna olmuş haldeydim. Kilerde geçirdiğim zaman, başlangıcından itibaren değerli bir dönemdi; bitmek bilmez, anlamsız bir biçimde kafamdan geçen, sinirlerimi öldüren, umutsuz bir dönem değildi. Aniden yoğun, doğal ve yararlı bir gerçekliğe kavuşmuştum. Yoluma çıkan güçlükler çabucak yok olmuştu ki zaten onlar güçlük bile sayılmazdı, zira karşılaştığım her şey benim seçimlerimin sonucuydu. Daha önce bana karşı gelişen neredeyse her şey tersine dönmüştü. Burada daha ilk günlerden itibaren önceki hayatımdaki maske düşmüştü, önceki hayatımın berbat, dehşet verici bir dönem olduğunu anlamıştım. Her şeyin bir hata, bir yanılgı olduğu ortaya çıkmıştı, benim istediğim de tam olarak buydu. Geleceğim olmadığına dair önceki inancım yok olmuştu, artık geleceğim olabileceğine inanmıştım ve aniden her şey bende hayranlık uyandırmaya başlamıştı ki çok uzun zaman önce kaybolup gitmiş bir duyguydu bu. Eskiden çoğu kez yaptığım gibi, kendimi bir geleceğim olacağına ikna etmem gerekmiyordu artık, bir geleceğim vardı. Yaşamıma yeniden kavuşmuştum ve onu yeniden avuçlarımın içine almıştım. Bunun için tek yapmam gereken, diye düşündüm, Reichenhaller Caddesi’nden geriye dönmekti; lise yerine çıraklığa, okul binası yerine kilere gitmek. Scherzhauserfeld Mahallesi’nde, o güne kadar duyduğum ama hiç görmediğim insanları gördüm. Büyükbabamın anlattıklarından bildiğim kadarıyla yoksulluk ve umutsuzluk içinde yaşayan insanlar vardı, ama onları hiç böyle yakından görmemiştim.

Kentteki yetkililer Scherzhauserfeld Mahallesi’ndeki koşulları örtbas etmek için her şeyi yapıyordu, ama gazetelerde haberler veriliyordu; zaten daha sonraları ben de Demokratische Volksblatt Gazetesinde adliye muhabirliğini yaparken, Scherzhauserfeld Mahallesi’ndeki insanlar hakkında her hafta haberler yazmak zorunda kaldım. Çoğunu çıraklık dönemimden tanıyordum ve günün birinde mahkemeye düşecekleri daha o zamanlardan belliydi. Davalar sürerken, neden mahkemeye düştüklerini düşündüm. Bu nedenler kiler dönemimden iyi bildiğim durumlara dayanıyordu. Hâkimler benim bildiklerimi bilmiyordu, üstelik bir insanın kaderinin bağlı olduğu olayları dikkatlice inceleme zahmetine de girmiyordu: Her davayı birbirinin aynısı gibi görüyor, sıradan evraklara ve sözüm ona değişmez gerçeklere dayanarak, suçlu damgası yiyen kişiyi tanımadan, onun çevresini ve geçmişini bilmeden, onu suçluluk noktasına getiren toplumu ve sebepleri hiç düşünmeden hüküm veriyorlardı. Hâkimler, neredeyse tamamen evraklara güvenerek kendilerini ikna ediyor; o dehşet verici, saçma ve son derece duygusuz yasalarla, önlerine getirilen insanları mahvediyorlardı. Her gün en az bir kez, bir yargıcın hırçınlığı yargılanan birinin yaşamını mahvediyordu. Bu gözlemi yapmak korkunçtu, hâlâ da öyle. Fakat şu an, hâkimlerin tasviriyle uğraşma zamanı değil. Söylemek istediğim şey şu; kilerdeki çıraklık dönemim bittikten sonra da o zamanki müşterilerden çoğuna sanık sandalyesinde denk geldim; gazeteleri açtığımda kiler dönemimden tanıdığım isimlerle, bir zamanlar orada gördüğüm insanların kaderiyle karşılaştım. Bugün bile, aradan otuz yıl geçmesine rağmen Scherzhauserfeld Mahallesi’ndeki insanları mahkeme tutanaklarında görüyorum. İşçi bulma kurumundaki memureye neden o kadar iş çıkarttığımı, ondan düzinelerce adres aldığımı biliyordum: Ben ters yöne gitmek istemiştim. Bu kelimeleri, oraya giderken kendi kendime sürekli tekrar edip durmuştum. Ardı ardına ters yön, ters yön diye söyleniyordum. Kadına ters yönü istediğimi söylediğimde, ne demek istediğimi anlamamıştı. Büyük ihtimalle aklımı kaçırdığımı zannetmişti, çünkü bu ifadeyi ona defalarca söylemiştim. Hakkımda hiçbir şey, en ufak bir ayrıntıyı bile bilmeden beni nasıl anlayabilir ki zaten, diye düşündüm. Umutsuzca adres defterine gömülmüş ve bana bir sürü çıraklık önerisi sunmuştu, ancak bunların hiçbirisi ters yönde değildi ve ben tamamını geri çevirmiştim. Ben başka bir yöne gitmek istemiyordum, istediğim şey ters yöndü, bir türlü anlaşamıyorduk. Kadın defterden başka adresler vermeyi, bense reddetmeyi sürdürdüm, çünkü ben ters yöne gitmek istiyordum. Kadın bana karşı olabildiğince iyi niyetliydi, büyük ihtimalle işe elindeki en iyi adreslerle başlamıştı. Şehir merkezindeki bir çıraklığı önermişti örneğin, oldukça rağbet gören büyük bir giyim mağazasıydı. Bununla neden ilgilenmediğimi de bir türlü anlamıyordu. Beni iyi bir pozisyona yerleştirmek istemişti, oysa ben iyi bir pozisyonla ilgilenmiyordum. Ben ters yöne gitmekle ilgileniyordum. Bunu söyleyip durdum, ama o aldırış etmiyor ve durmadan başka iyi adresler öneriyordu. Onun, şehrin en ünlü ve en iyi –fakat benim ısrarla ilgilenmediğim– adreslerini okuyan sesini bugün bile hâlâ duyabiliyorum. İçeriye bir sürü insanın girdiği bir dükkânı tercih ettiğimi, kadının yanına girer girmez söylemiştim; fakat ters yön derken neyi kastettiğimi anlatamamıştım. Ona yıllarca Reichenhaller Caddesi’nden kente gelip liseye gittiğimi açıklamıştım, şimdiyse ters yöne gitmek istiyordum. İyi niyetli kadın ve sabit fikirli ben; bu adres oyununu yarım saatten fazla oynamıştık, o bir adres önermiş, bense reddetmiştim. Aradığım gibi şeyler olmadığı için her adresi geri çeviriyordum. Önerdiklerinin bir tanesi bile (ki bugünün aksine o zamanlar Salzburg’da yüzlerce çıraklık imkânı vardı) benim istediğim gibi ters yönde değildi. Akla gelebilecek en iyi imkânlardı, ama benim istediklerim değildi, bu fikrim sabitti; ta ki Karl Podlaha’nın Scherzhauserfeld Mahallesi’ndeki adresini duyana kadar. Diğerlerinin aksine, bu adresi sakınarak çıkarmıştı kadın. Onun bakış açısına göre bu iş, kabul edilemez bir seçenekti, hemen fark etmiştim. Podlaha’nın adresini isteksizce dile getirmiş, ismini isteksizce zikretmişti. Scherzhauserfeld Mahallesi lafını ise vurgulamıştı. Bu isim onun için iğrenç bir tanımlamaydı, sanki söylemek için kendisini zorlamıştı. Bu adresin benim için hiç de söz konusu olamayacağını belirtti. Adres senin için söz konusu olamaz cümlesini gerçekten dile getirmedi ama yüz ifadesi bunu kastettiğini anlamam için yeterliydi. Oysa Podlaha’nın adresi benim için söz konusuydu, çünkü burası istediğim gibi, ters yöndeydi. Anlayabildiğim kadarıyla kadın, bunun benim için doğru adres olduğunu söylediğimde bana inanmadı. Scherzhauserfeld Mahallesi sözünün onda yarattığı korku beni etkilemişti. Ben de birkaç kez, sırf kadının acı verici tepkisini ölçmek için Scherzhauserfeld Mahallesi sözünü yinelemiştim. Kadın durmadan yüzüme bakmış, aynı anda da benim Scherzhauserfeld Mahallesi dememi duymuş, özellikle de bu adresi kafama yazmamdan ötürü dehşete kapılmıştı. Bana başka adresler vermek istedi, ama ben bu adresten memnun olduğumu, bu adresin doğru adres olduğunu belirttim ve eğer bu adreste işe alınmazsam geri geleceğimi, Podlaha’nın adresi gibi, ters yönde olan başka bir adres isteyeceğimi söyledim. Kadın bir yandan beni memnun ettiğine sevinmiş, diğer yandan anlamasına biraz olsun izin verdiğim düşünce tarzımdan ürkmüştü. Benim için en iyi adresleri, ilerleyebilmem için en uygun olanakları çıkarıp vermiş, bense ona göre en kötü olanı seçmiştim. Bana Scherzhauserfeld’le ilgili bir uyarıda bulunmadı, ama Scherzhauserfeld Mahallesi ve Podlaha sözlerinden bile iğrendiği dikkatimi çekmişti. Dahası, benim ters yön olarak tanımladığım şeyi alabildiğine aşağılık buluyordu; ben onun tüm olumlu öğütlerini yok sayıp bu tarafı seçtiğimde de (Podlaha’nın adresi konusunda ne kadar ciddi olduğumu da artık anlamıştı) bana karşı küçümsemeden başka bir duygusu kalmamıştı. Genç, aklı fikri yerinde, daha iki-üç saat öncesine kadar lise öğrencisi olan bir insanın; önerdiği bütün güzel, hatta mükemmel pozisyonları reddedip en kötü, en berbat, neredeyse yüz karası bir işi kabul etmiş olması, ona göre hiçbir şekilde anlaşılabilir değildi. Belki de birden ortaya çıkan, dehşet verici tehlikeli bir humma taşıyordum, belki de tek çaresi beni artık ciddiye almamaktı. Ben odasından çıkarken, düşüncelerimi sadece geçici bir aşama, bir ergenlik sanrısı zannetmiş olabilir. Fakat ben kesinlikle geri dönmedim, eminim bu onu bir kez daha düşündürmüştür. Kafası karışık, beyni hummalı bir öğrenci demiş olmalı, sıradan bir durum, herhalde çoktan atlatmıştır. Gerçi kadın her halükarda beni çoktan unutmuş olmalı. Eğitim sistemiyle ilgili herhangi biri ya da bir şey, benim için asla bir anlam ifade etmemişti, oysa kilerle ilgili olan her şeyin hemen ve yoğun biçimde çekiciliğine kapılmıştım. Kilerdeki her şey, kilerle alakalı her şey, benim için tam bir cazibe kaynağı, hatta bir aidiyet, ateşli bir bağlılık haline geldi. Kendimi kilerin bir parçası gibi hissettim, oysa okulun dünyasına dair böyle bir hissim asla olmamıştı. Şimdi görüyorum ki, Reichenhaller Caddesi, asla benim caddem olmamıştı, tıpkı benim yönüm olmadığı gibi. Benim caddem Rudolf-Biebl Caddesi’ydi. Benim yönüme gidiyordu; oradan yürüyerek, Lehen Postanesi’nin ve Bulgarların sebze bahçesinin önünden geçerek, spor sahasının çitlerini aşarak mahalleye ulaştım; kendi yolumda, kendi insanlarıma doğru yürüdüm, oysa diğer yöndeki hiçbir şey asla benim olmamıştı. Daha da ileri giderek diyebilirim ki, Reichenhaller Caddesi’nden geçen yol beni her daim, durmadan ve akla gelebilecek en büyük dikkatsizliklerle kendimden uzaklaştırıp gündelik bir dehşetin içine –ki bu dehşetin sonuçları apansız ölümcül sonuçlara da dönüşebilirdi– atan yol olmuştu. Rudolf-Biebl Caddesi ise beni kendime götüren yol olmuştu. Her gün tek başıma Scherzhauserfeld Mahallesi’ne ve kilere yürümek, aslında kendime doğru yürümekti, her geçen gün kendime daha da yaklaşıyordum. Oysa Reichenhaller’de yürümeye devam etseydim her gün biraz daha kendimden uzağa, olmak istemediğim bir yere doğru yürüyecektim. Bu istemediğim yola beni yetiştirenler, adımlarıma yön verenler, geleceğimi belirleme sorumluluğunu üstlenenler tarafından zorlanmıştım; yeteneğimi, hem zihinsel hem de bedensel açıdan yanlış değerlendirenler tarafından. Benim adıma o yolu seçmişler ve orada yürümem gerektiğini buyurmuşlardı, üstelik hiçbir itiraza da tahammülleri yoktu. İşte tam o anda ben bu geri dönüşü gerçekleştirmiş, Fischer von Erlach Hastanesi’ni geçerek Gaswerk Sokağı’ndan işçi bulma kurumuna ulaşmıştım. Henüz yoldayken, tam geriye döndüğüm sırada artık doğru yolda olduğum fikri beynimde canlanmıştı. Yıllarca her sabah, bana dayatılan bu hayatta bir kırılma yaratmam gerektiğini düşünmüştüm, ama hiçbir zaman bir şey yapabilecek kudreti kendime bulamamıştım. Uzun yıllar süresince, her defasında kesintisiz bir gerginlikle, hem de isteğim dışında bu yolu yürümeye zorlanmıştım, fakat sonunda bunu ansızın değiştirebilecek gücü kendimde buldum ve geriye dönmeyi başardım. Lakin böyle bir geri dönüş, ancak duygu ve düşüncelerin doruk noktasındayken olur, bu öyle bir andır ki, kişi ya bu geri dönüşü gerçekleştirecektir ya da artık kendini öldürmekten başka çare görmeyecektir; her şeyi göze alabilen insanın hali onun en yoğun ve ölümcül anıdır, tıpkı benim o zamanlar içinde bulunduğum durum gibi. Hayat kurtarıcı böyle bir anda, ya her şeye karşı koymalıyız ya da yok olmayı seçmeliyiz. Ben kendimde her şeye karşı koyma gücünü bulabildim ve her şeye karşın Gaswerk Sokağı’ndaki işçi bulma kurumuna gittim. Öğrenim mekanizması kentte bilinçsiz kurbanlarını bir kez daha ele geçirirken ben Reichenhaller Caddesi’ndeki geri dönüşümle ondan kaçmayı başardım.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Thomas Bernhard, (1931-1989) Hollanda’da doğup Avusturya’da büyüyen Bernhard, büyükbabası olan yazar Johannes Freumbichler tarafından bir sanatçı gibi yetiştirildi. Seekirchen’de ilkokula gitti, Salzburg’daki çeşitli okullarda orta öğrenime devam ederken 1947’de eğitimini bırakıp çıraklığa başladı. Gençliği boyunca yaşadığı solunum yolu rahatsızlıkları yüzünden 1949’da iki yıllığına sanatoryuma yatırıldı. 1952’de Salzburg’daki Mozarteum’da müzik eğitimini sürdürürken Demokratisches Volksblatt gazetesinde muhabirlik yaptı. 1957’den sonra geçimini esasen yazarlıktan sağladı. İngiltere’de ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşadıktan sonra 1965’te yeniden Avusturya’ya döndü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.