Kıraç Gökyüzü – E. E. Sule

 

“Ergenlik çağındaki yetenekli Murtala, şiddetli çatışmalar ve ailesinin başına gelenlerden dolayı değer verdiği her şeyi yitirme tedidiyle karşı karşıya kalır. Hem hakiki hem de hayali canavarlar tarafından kovalanırken sağduyusunu ve yaşanabilir bir gelecek duygusunu korumaya çalışır. Kentin yıkıntılarında izler arar, yanıtların peşine düşer. Nijerya’nın kuzeyindeki modern yaşama dair eşsiz içgörüler sunar. Dinsel çatışmaları ele alışındaki ezber bozan diliyle, yazar E. E. Sule bu romanda, geçiş halindeki bir toplumun etkileyici bir portresini çiziyor.” Kıraç Gökyüzü’nden okuma parçası yayımlıyoruz. 

Yeni Ziftlenmiş Sokak Sıcaktır

Yeni ziftlenmiş sokak sıcaktı ve bunu kauçuk sandaletlerimden hissedebiliyordum. Birdenbire çil yavrusu gibi dağılan insanları gördüğümde, Baba’nın çalıştığı Sabon Gari Mahalli Polis Karakolu’nu geride bırakmış ve Havaalanı Yolu’ndan karşıya henüz geçmiştim.

Her iki elinde birer horozla ardına baka baka kaçan yaşlı bir Fulani kadını gördüm. Sağ bacağı, arabası bozulmuş bir sürücünün bidonuna çarptı. Kadın sarsıldı ve düşüverdi. Sürücü yardımına koştu. Horozlar ötüşerek etrafta zıplamaya başladılar. Korkup kaçan biri horozlardan birine çarptı. Çaresiz kuş, bir kanadı altta diğeri üstte, yan tarafa yığılıverdi. Sendeleyerek yere düşerken, boynu gerilmiş, gagası dehşet içinde açılmıştı. Bacakları çelimsiz tekmeler savuruyordu.

Ayağa kalkan yaşlı kadın, ağzından tükürükler saçarak, “Horozumu ezdin! Allah belanı versin! Allah seni kahretsin!” diye söylendi.

İlahi okuyan güruha baktım. Bazılarının yumrukları havadaydı. Diğerleri ellerinde kılıçlar, mızraklar ve palalar savuruyordu. Giderek yaklaşıyorlardı. Ara ara arkamı yoklayarak karakola doğru yollandım. Çarpışma sesleri adımlarımı hızlandırmama neden oldu. Karakolda, döndüm ve güruhun gerisinde yükselmekte olan yoğun dumanı gördüm. Üzerine Reinhard Bonnke’nin posterlerinin yapıştırılmış olduğu bir büfe alev almıştı.

Yanan büfeden feryat eden bir kadın sesi geliyordu: “Yüce Tanrım! Yüce Tanrım! İsa Mesih! İmdat! İmdat! Ah bedenim!” Yüksek ve tiz bir ses. Kadının sesi güruhun bağırışlarını aştı ve peyderpey yok oldu. Büfe yanarak kül olurken kimse oraya yaklaşamadı. Etrafta yalnızca karakolun önünde duran birkaç polis vardı.

“Evleri yakıyorlar!”

“İnsanları öldürüyorlar!”

Karakolun girişinde, dehşet içerisinde iki kadın yanımda duruyordu. Başlarının üzerinde, seyyar satıcılığını yaptıkları meyvelerin bulunduğu tablaları taşıyorlardı. Bir tanesi, “Bunlar der Bonnke gelmesin Kano’ya. Bilmem ben neden adam kendi kendine gelir” dedi.

“Ama gitmez o geri” dedi diğeri.

“Ne zaman gider ki?”

“Şimdi değildir. O değil mi bunlar izler böyle havaalanına giderler?”

Birden bana dank etti. Bir haftadır, Baba’nın radyosu bangır bangır Almanya’dan gelecek olan Tanrı’nın Seçilmiş Kulu’nun reklamını yapıp duruyordu. Bu adam, İsa’nın yaptığı gibi, önceden görülmemiş mucizeler gerçekleştirecekti. Körler görecekti. Topallar yürüyecekti. Sağırlar duyacak ve dilsizler konuşacaktı.

Baba karakolda mı diye bakmak için camlardan ofisin içini gizlice gözetledim. Orada değildi. Bir süre sonra, güruhun ilahi okuma sesleri dindi. İlahi okuyanlar havaalanına doğru ilerlediler. Onlar giderken arkalarından yoğun dumanlar yükseliyordu.

Karakol sokağının karşısında, bir Hausa yerlisi, etrafına toplanmış bir grup insanı bu beyaz adamın Emir’in sarayına gittiğine ve onu hayretlere düşürdüğüne ikna etmeye çalışıyordu. Bu tuhaf adam ne yapmıştı? Sarayın önündeki kör dilencilerden birine güzel bir söz söylemiş, bunun üzerine dilenci zıplayıp sevinçle bağırmıştı; artık görebiliyordu. Beyaz adam, Hindistan’dan lanetli bir yüzük getirdiğini ve Kano şehrini gözbağcılıkla ele geçireceğini iddia eden öfkeli inançsızlar tarafından oracıkta taşlanarak öldürülebilirdi. Fakat Emir, politik ve diplomatik nedenlerle, mucizeler yaratan bu adamın öldürülmemesi için yana yakıla yalvardı. Emir öfkeli güruhu yatıştırırken, adamları da korkmuş olan beyaz adamı doğruca havaalanına kaçırmışlardı.

Hausa adamının anlattığı gerçek miydi bilmiyordum. Aceleyle eve doğru giderken, ikindi sıcağına meydan okuyarak olan bitenleri karışık duygularla birbirine anlatan grup grup insanlar gördüm. Bütün bunlar neden ortaokula başladığım güne denk gelmişti?

Baba eve döndüğünde Hausa adamının anlattıklarını doğruladı. “Uçağa binmeden önce beyaz adam ayakkabılarını çıkarıp geride bırakmış” dedi Baba, Anne’ye.

“İsa Mesih’in dediği de bu değil miydi?” diye yanıt verdi Anne. “Seni dinlemeyi reddettiklerinde ayağındaki tozu at üstünden.”

“Ama kendi ülkesinde kalmalı ve kendi insanlarına vaaz etmeliydi.”

Tartışma yeni baştan başladı. Baba, beyaz adamın gelişiyle ilgili çıkan patırtıdan nefret ediyordu. Anne, Baba’nın mucizeler göstersin diye Tanrı tarafından yollanmış bir adamdan hoşlanmamasının kâfirlik olduğunu düşünüyordu.

***

Önceki gece uykuya dalmadan önce, Baba’nın kıvrık sayfalı sözlüğüne bakıp, bana dayılık taslayan sınıfımdaki en iri oğlan olan SMG’yi sindirecek sözcükler bulmaya çalışmıştım. Bulduklarım kerata ve megalomandı.

Uykumda, SMG’nin suratına sahip bir canavar, elinde uzun bir kılıçla beni kovalıyor. Yardım için çığlık atıyorum. O tam beni yakalayacakken Helen elinde daha da uzun bir kılıçla birden ortaya çıkıveriyor. Benimle canavarın arasında durup eğiliyor ve “Sırtıma çık!” diye bağırıyor. Ben de çıkıyorum. Ben sırtındayken vücudu genişliyor, canavarınkinden daha büyük bir hal alıyor. Canavar, korkmuş bir halde, dönüp tabanları yağlıyor. Helen, sırtında gitgide daha çok korkan ve boynuna sıkıca sarılan ben olduğum halde kovalamacaya başlıyor. İnanılmaz biçimde, birden kanatları çıkıyor ve kendimi yerden yükselirken buluyorum. Güçlü bir rüzgârın üstünde akıl almaz bir hızla uçuyor. Yerden çok yükseldiğimiz anda, avuçlarımın gevşediğini hissediyorum. Ona tutunamıyorum! Sırtüstü, bir kan havuzuna düşüyorum. Telaşla ayağa kalkarken, kanın içinde yüzen şişmiş bedenler görüyorum. Çığlık atarak uyanıyorum.

Benim bir küçüğüm olan erkek kardeşim Ukpo beni sıkıca kavradı. “Bağırmayı kes, bağırmayı kes!”

Ter içinde, “Tamam, tamam. Bağırıyor muyum?” diye soluk soluğa sordum. Ukpo’nın kollarından sıyrılarak sırtımı duvara yasladım.

“Ne gördün rüyanda?” diye sordu Ukpo yaklaşarak.

“Gün doğunca anlatırım. Şimdi konuşamayacağım.” Odaya bakındım. Küçük kardeşlerimiz Yakubu ve Oyigwu bir yer yaygısında derin uykudaydılar.

“Ukpo, benim sınıfta iri bir oğlan var…”

“Anlat. Ne olmuş ona?”

“Neyse, boşver. Lütfen uyuyalım. Ve… ve… Şu kız var, çarpık bacakları bana şeyi hatırlatıyor…”

“Helen mi?”

“Aman neyse, uyusak daha iyi olacak.”

Ukpo gözlerimin içine bakarak beni bileğimden tuttu. Gaz lambasının sönük ışığında kan çanağı gibi gözlerini görebiliyordum.

“Dün Helen’i gördüm. Babası onu ortaokula yollamayacak diye üzülüyordu. Fakat senin bu kâbusunun onunla bir ilgisi var mı?”

“Lütfen konuşmayalım bunu şimdi. Hadi uyuyalım.”

Yatakta gerindim. Ukpo da yanımda aynısını yaptı.

Uyumadan önce, Ukpo kendisinin de bir kâbus gördüğünü anlattı; kâbusta, devasa bir kasırgada sürüklendiğini görmüştü.

***

Ertesi sabah altıyı birkaç dakika geçe okula hazırdım. Baba tıraş olup haberleri dinlerken, araya girip, yola koyulacağımı söyledim ona.

“Erkenci olman iyi bir şey. Okulda ilk günün nasıldı bakalım?”

“Güzel. Okulu seviyorum, öğretmenler iyi.”

“Seni en sonunda tekrar okula gönderebildiğim için memnunum. Umarım bu fedakârlıklarımızı anlıyorsundur. Zor zamanlardan geçiyoruz.”

“Teşekkürler Baba.”

Okula gidişlerimiz düzensizdi çünkü Baba hepimizin okul masraflarını aynı anda karşılayamıyordu. Birinci sınıf için fazlaca iri görünüyordum. Ama o zorba SMG kadar değil.

Önceki gün, okuldan döndüğümde küçük kardeşlerim etrafımı sarmıştı. Kız kardeşlerimin en büyüğü olan Imatum, chin chin satmaktan yeni dönmüştü. Bana bir bakış attı ve kahkahayı patlattı “Eze okula gidiyor” dedi.

“Yanlış” diye itiraz ettim. “Murtala koleje gidiyor. Eze’nin seviyesinden ileride.”

Yaşça Ajara’dan sonra gelen Anyaosu bana sokuldu. Üniformama dokunarak “Hoşmuş” dedi.

“Hoş di mi Anyaosu? Ama biz hiç böyle üniforma giyebilecek miyiz bakalım?” diye sordu Ajara.

Imatum Ukpo’ya döndü. “Bak Ukpo, Baba’ya söyleyelim bizi de bu okula yazdırsın. Ve Anne’ye bizi artık işportacılığa yollamamasını söylesin.”

“Sende bu fındık kadar beyin olduğu sürece olmaz” diye tersledi Ukpo.

Ajara, Anyaosu ve Yakubu kahkahalara boğuldular.

“Seninkine ne demeli?” diye cevabı yapıştırdı Imatum.

“Seninkinden iyidir.”

Anyaosu’nun bir küçüğü olan Yakubu, sesini yükseltti ve “Anne, siz kızların hepinizin yakında köye götürüleceğini ve evlendirileceğinizi söyledi. Yalnızca Ukpo ve ben okula gideceğiz” dedi.

“Kes sesini! Mumu!  Anne’ye bunu söyleten yoksulluk değil mi? Para bulurum ve okula kendim giderim!” diye bağırdı Imatum.

***

Evden çıktığımda sabah tazeliğini yitirmişti. Havada mazgallardan yayılan koku vardı. İki tane şişmiş fare evin önünden akan oluğun dibinde yatıyordu, içlerinden leş kokan sıvılar sızıyordu. Anayolda ilkokul arkadaşım Aminu’yu gördüm ve ona selam verdim. Bana yanıt vereceğine, aşağılarcasına baktı ve yanındaki oğlana bir şeyler mırıldandı.

Biraz ilerleyince, feryat eden yaşlı bir kadın gördüm “Lâ ilâhe! Neden yaktılar camiyi? Göze parmak sokmak demek bu evlatlarım.”

İçgüdüsel olarak döndüm ve aceleyle eve doğru yürümeye başladım. Karşıma şişman, esmer, kılıcını bileyen bir adam çıktı. Hızla koşmaya başladım.

Evde, Anne’nin alubo sattığı Yarkura Market’e gitmeye hazır olmalarına rağmen Mama ve Ajara gerilim nedeniyle ayrılamıyordu. Onlara gördüklerimi ve duyduklarımı anlattım. Baba iş giysilerini giymemişti. He­pimiz küçük kare şeklindeki hanemizin dışında duruyorduk. Bir binada üç odası vardı evimizin. Birincisi, Helen’in eviyle bizimkini ayıran duvardan devam eden Mama ve Baba’nın odasıydı, ikincisi kız kardeşleriminki, üçüncüsü erkek kardeşlerim ve benimki. Ana girişin yanında banyoyla beraber helâ vardı. Odalarımızın önünden­ geçen uzun bir duvar, bizimkiyle başka bir evi ayırıyordu. Sesler bitişik hanenin duvarı üzerinden süzülüyordu.

“Ah, kafiriler Sabon Gari’nin ana camisini yakmışlar.” Bu Umar’ın annesiydi.

“Onların tüm kiliselerini yakarız! Öldürürüz onları!” dedi Umar.

Anne, kolları göğsünde çapraz halde, donakaldı.

Umar, Ukpo’nun yaşıtıydı ve insan öldürmekten söz ediyordu. İnsanlar nasıl insan öldürüyordu? Hayal etmeye çalıştım.

“Kim öncülük edecek size?” diye sordu Umar’ın annesi.

“Sani Baba” diye yanıtladı Umar. “Onun güçlü bir muskası olduğunu söylüyorlar. Inna, açım; bana verebileceğin bir şey var mı?”

“Umar, savaşa hazır gerçek adamlar açlıktan yakınmazlar.”

“Hâlâ bir oğlan çocuğuyum ben. Bir gün adam olacağım. Don Allah, bana şu kalan tuwo’yu ısıtıver.”

“Öyleyse git ateşi yak. Ama seni yiyecek yüzünden geride bırakırlar oğlum.”

“Hepimiz gitmeden önce boruyu üflerler.”

Boru Üflenir

Birkaç dakika sonra boru üflendi. Sesi öylesine gürdü ki evimizi doldurdu ve dindiğinde, yerini, bizi ele geçiren korku aldı. Odalarımızdan çıktık ve birbirimize bakakaldık.

Anne sessizliği bozdu: “Tanrımız Yehova, senin ellerindeyiz. Bizi daha önce ayaklanmalardan kurtardın. Bizi bundan da kurtar.”

En küçüklerimiz, Oyigwu ve Emayabo, ona yaslandılar; avuçları onun örtüsüne kilitlenmişti. Baba, kollarını göğsünde kavuşturmuş, başı öne eğik halde Anne’nin yanında duruyordu. Neredeyse kendi kendine “Başladı gene” dedi.

Imatum, Ajara ve Anyaosu odalarının önündeydiler, gözlerini Anne’ye dikmişlerdi. Ukpo gözlerini kırpıştırarak yanımda duruyordu, sol avucu benim sağ avucumu aranıyordu. Yakubu odamızın kapı pervazına yaslanmış, gömleğinin düğmeleriyle oynuyordu.

Umar’ın hızla uzaklaşmasını duydum. “Yemeği bekleyemeyeceğim Inna. İnşallah, tuwo yüzünden geride kalmayacağım. Erkeğim ben.”

Hava durgun ve sakindi, dünya adeta bir bekleme halindeydi. Baba ana girişimize yöneldi ve kapıyı kilitledi. Ağır adımlarla, onun ve Anne’nin olan odaya girdi. Aklından neler geçtiğini merak ettim. Baba uzun boyluydu ve tehlikeleri göğüsleyebilecek cesur bir adam görüntüsü vardı.

Gökyüzüne baktım. Mavi renkteki parlaklığı bana güç verdi. Havada rüzgârı hissettiğimi düşündüm ve aklıma Büyükanne geldi. Düşüncelerimi engellemeye çalıştım.

Bir kadının feryat figan sesi duyuldu. Ben böylesi bir feryat duymamıştım hiç. Karnımda cıvık bir rahatsızlık hissettim. Bedenimin soğumakta olduğunu hissediyordum. Elimi Ukpo’nunkilerden ayırarak duvara yöneldim, yere oturup dizlerimi kendime çektim. Anne de, Oyigwu’yu ve Emayabo’yu duvara doğru çekti ve oturdu. Göz küreleri yuvarlandı ve gözyaşlarından bir havuz oluverdi. “Bir kadını öldürüyorlar” dedi sesi titreyerek. Bakışlarımı ondan kaçırdım.

Gökyüzüne bir kez daha baktım ve dumanla bulutlandığını görüp hayret içinde kaldım. Güneşin ışıltısı sönüyordu.

Birden, çığlıkla karışık sesler havayı sardı.

“Bunnar onnardır! Bunnar onnardır! Bunnar onnardır!”

“Benimki bitmeye ah! Baba! Anne! Babaaaa!”

“N’ettim ben sana? N’ettim ben sana? Yalvarı…”

“Iya mi o!  ÖImeyim ben! Ölmeyim ben! Ölmeyi…”

Anne’nin gözlerinden yaşlar aktı. Kız kardeşlerim, ürkmüş halde, onun yanına sokuldular.

Oldukça erkeksi başka sesler “Lâ ilâhe illallah! Lâ ilâhe illallah! Lâ ilâhe illallah!” diye zikrediyordu.

Tuhaf bir karışımdı: dehşet veren çığlıklar ve ilahi. Güneşi artık göremez olmuştum; gök hepten kararmıştı. Midem-deki cıvıklık yoğunlaştı. Kıç deliğimin çekilip açıldığını hissettim.

İlahiler daha gürültülü bir hal aldı; çığlıkları yutuyor, gitgide evimize yaklaşıyorlardı. Anne dizlerinin üstüne çöktü, korkuyla mırıldanırken avuç içleri gökyüzüne doğru uzandı. Terden boncuklar yüzünden aşağı süzüldü. Odalarından çıkan ve evimizin ana girişine gözlerini diken Baba dışında hepimiz Anne’ye yerde eşlik ettik ve onun yaptığını yaptık.

İlahi söyleyenler evimizden uzaklaştılar. Ben yüksek sesle iç geçirdim. Hepimiz yavaşça ayağa kalktık fakat Anne kalkmadı. Baba ona bir bakış attı. Konuşmadı. Hiçbirimiz konuşmadık. Sessizliğimiz sanki bize kalkan oluyordu. Baba, odalarına döndü. Anne yaşlı gözleri sımsıkı kapalı halde fısıltılarla konuşmaya devam etti. “İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Tanrısı, etlerimizi yemelerine izin verme. Meleklerini yolla…”

Yakındaki bir çığlık havayı hançerlediğinde dehşet içinde donakaldık. Ses, her kertici darbe ile azalmaktaydı. Hâlâ dizlerinin üzerinde olan Anne titredi ve sessizce ağlamaya başladı. Oyigwu ve Emayabo da onunla beraber ağladı. Imatum, yüzü çarpılmış, dudakları bükülmüş halde bakakaldı. Anyaosu onun elini tuttu ve ona yaslandı, yüzü ağlamaklıydı. Ajara yas halinde iki kolunu kafasının üzerinde çaprazladı.

“Helen’in evi bu” diye fısıldadı Ukpo.

Helen’in ebeveynleri bizim evin yanındaki kocaman bir yerleşkede iki odada kalıyordu.

Dengesizce duvara yaslandım; terli ellerim bloğu kavrıyordu.

“Benimki bitmeye ah!”

“Nasıralı İsa ah! Sen nerede sen? Sen nerede derim? Ölmeyim ben!”

“Babam! Anam…”

“Öldürmeyeler beni ah! Öldürmeyeler beni ah! Öldürmeyeler beni ah! Ahhh…”

Duvardan uzaklaştım. Helen’in çiğ sesini fark ettim, her darbeye yanıt veriyordu. Yaşlar gözlerimi yaktı. Dövülerek öldürülmenin acısını hissettim. Bir yaprak kadar ağırlıksız hissettim kendimi.

“Tutun onu! Tutun onu! Tutun oğlumu benim için” diyen sesini duydum Anne’nin uzaktan.

Baba’nın beni saran, yukarıya kaldıran ellerini hissettim. “Murtala” diye seslendi yumuşak bir sesle, dudakları sol kulağımdaydı.

Bir daha seslendi. Yanıt verdim. Beni Anne’nin yanına sürükledi. O yarı bilinçsiz halimle Anne’nin vücudunun kontrolsüzce titreyişini gördüm. Çığlık attım. Ağır bir el ağzımı sımsıkı kapadı ve çığlık ağzımı doldurdu. Şiddetle sil-kelendim, nefes almak için debeleniyordum. Kalan gücümle Baba’nın avucunu iki elimle kavradım ve ağzımdan hızla çektim. Derin bir nefes aldım.

Baba “Sessiz olmalısın. Bağırma!” dedi.

Ukpo yaklaştı ve elimi tuttu. Baba beni bıraktı ve Mama ile kendisinin olan odaya geri gitti. Helen’in yerleşkesinden çığlıklar gelmeye devam etti.

“İsa, neredesin? Gel ah! Gel ah!”

“Benimki bitmesin ah! Tanrım sen bunnar beni ve çocuklarımı öldürsün mü dersin?”

“Iya mi o!”

“Tanrı ben seni suçlar! Ben seni suçlar! Ben onları suçlamaz!”

“Chei Chineke!  Bu mu hayat yani? Biafra Savaşı’ndan kurtulup, burda mı ölecek biz?”

“Oğlumu ver bana! Oğlumu ver bana! Je-re-mi-ah’mı ver bana!”

“Kai! Gebe kadını getir buraya! Rahmini yırtarak aç! O çocuk bir kafir!”

“Ama eğer…”

“Söyleneni yap!”

Anne, bizi ürküterek birden sıçradı. Baba’dan ötürüydü. Baba odadan dışarı çıkıyordu; aceleyle üniformasını giymiş, sağ elinde copu, birine vurmaya hazır gibiydi.

“Nereye gidiyorsun?” dedi Anne, fısıltıyla.

“Sizi buradan kurtarmaya.”

“Hayır, dışarı çıkamazsın. Ölüm seslerini duymuyor mu-sun?”

“Burada kalıp öldürülmemize seyirci kalmayacağım.”

“Tanrı korusun, öldürmezler bizi, İsa adına!” Anne kıraç gökyüzüne baktı. “Ey Tanrım, bize acı. Ölmeyelim. Yüce Tanrım…” İç çeke çeke ağlamaya başladı.

Baba Anne’den uzaklaştı. Anne’nin duası kısa kesildi ve bir sıçrayışta Anne, Baba’yı belinden kavradı. Baba hareket edemedi.

“Bırak beni. Gitmeyeceğim.”

Anne onu bıraktı ama yolunu kapatmak için önüne geçti. Umutsuz bir haldeydi, bedeni tir tir titriyordu. Hepimiz gözü yaşlı bakıyorduk.

Imatum aceleyle helaya gitti ve çabucak geri döndü.

Çığlık sesleri yatıştı. O korkunç sesleri artık duymaz olmuştum. Duman hâlâ oradaydı, yoğunlaşıyordu. Ara ara duyulan silah atışları, uzaktan tiz çığlıklara dönüşüyordu.

Yakubu aniden ayağa kalktı ve helaya koştu. Hareketi hepimizi korkuttu.

Anne “İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un Tanrısı, şimdi sana en çok ihtiyaç duyduğumuz zaman. Bu dönem. Gel…” dedi.

Sanki Anne’nin duası çağırmış gibi, kapımıza gürültüyle vurulduğunu duyduk. Yakubu heladan telaşla çıktı; şortu sol elindeydi, üstünden sulu bok akıyordu. Baba ayağa fırladı ve Anne tuhaf bir halde donakaldı. Imatum, Ajara ve Anyaosu sıkıca birbirlerine kenetlendiler. Sessizce ağlıyorlardı. Oyigwu ve Emayabo yeniden gözyaşlarına boğuldular. Ben ayağa kalkmaya çalıştım ama artık bacaklarım beni taşıyamıyordu. Vakit gelmişti.

Kapıyı kıracakmışçasına bir vuruş daha. Aynı korkunç sesler.

“Evet, buradaki polis bir kafiri.”

“Ailesini her pazar kiliseye giderken görüyorum.”

“Ama Allah adına yemin ederim hepsi kaçtılar.” Evimizin karşısında dükkânı olan berberin sesiydi bu.

“Mallam, burada zaman kaybetmeye gerek yok. Öldürülecek çok kişi var daha.”

Ukpo, Umar’ın eviyle bizimkini ayıran duvarı tırmanmayı denedi. Baba tek harekette onu aşağıya çekti.

İyice korkmuş olan Yakubu döndü; daha da fazla kaka damlıyordu bacaklarından yere doğru.

Baba Ukpo’yu bıraktı ve dengesizce helaya doğru yürüdü.

İçeri girmedi. Oturduğu yere geri döndü. Oturmadı. Sonra tekrar helaya yollandı.

“İçeride değiller. Vallahi billahi” diye ant verdi yüksek bir ses.

(…)

Çevirmen(ler): Damla Karadeniz, Hamza Zeytinoğlu
*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

E.E. Sule, Nijerya’da Abuja Üniversitesi İngilizce ve Edebiyat Araştırmaları Bölümünde “Yaratıcı Yazım, Şiir ve Edebiyat Kuramı” eğitimi veren Dr. Sule Emmanuelle Egya’nın edebiyat alanında kullandığı takma isimdir. Akademik eser ve makaleleri dışında, İktidarsız Cennetler (Impotent Heavens) ve Utanç (Shame) adlı öykü derlemelerini ve Çıplak Güneş (Naked Sun), Dalaşan Diller (Knifing Tongues) ve Bana Denizin Anlattıkları (What the Sea Told Me) adlı şiir kitaplarını yazan E. E. Sule, 2009 yılında “ANA/NDDC Gabriel Okara Şiir Ödülü”nü ve ilk romanı Kıraç Gökyüzü ile 2013 “Commonwealth Book Prize for Africa” ödülünü kazanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.