Kısa Dünya Tarihi – Ali Çimen

 

‘Kısa Dünya Tarihi-Yazının İcadından Günümüze İnsanoğlunun Hikâyesi’, popüler tarih kitaplarıyla ve ‘Kırık Heykel’ adlı polisiye romanıyla tanıdığımız Ali Çimen’in yeni kitabı… “Avcılık ve toplayıcılıkla başlayan; Mezopotamya’dan Roma uygarlığına, Rönesans’tan Tanzimat’a, Haçlı Seferleri’nden İkinci Dünya Savaşı’na, Japonya’dan Amerika’ya uzanan 100 bin yıllık uzun bir yolculuğun kısa tarihi bu… Tarih Öncesi’nden bugüne imparatorlukların yükselişi ve çöküşü, dünya siyasetine yön veren olaylar, kişiler, savaşlar ve fikirler… Batı’nın ve Doğu’nun tarihteki dönüm noktaları ve birbirlerine etkileri… Osmanlı ve Türk tarihiyle bağlantılı hadiselerin öncesi ve sonrasına genel bir bakış… Bu kitapla; ilk uygarlıkların doğuşuna ve insanoğlunun dünyaya yayılıp hükmetmesine şahitlik edeceksiniz. Tarihsel çağlar arasında seyahat edip Coğrafi Keşifler’le Yeni Dünya’yı keşfedecek ve kıtalar arasında dolaşacaksınız. Rönesans’la fikirlerin bir uçtan bir uca yayılışına tanık olacak, Sezar’dan Fatih Sultan Mehmed’e, dünya düzenini değiştiren imparatorlara eşlik edeceksiniz. Kadeş Antlaşması’ndan iki büyük dünya savaşına ve ardından Soğuk Savaş’a kadar uzanan süreçte savaşlar ve devrimlerle dünyanın sürekli değişen düzenine tanıklık edip önemli antlaşmalara imza atacaksınız. Evet; yazının icadından günümüze kadar geçen bu uzun soluklu süreçte kıtalar ve yüzyıllar arasında sıçramalı bir yolculuk sizleri bekliyor!” Ali Çimen’in perspektifinden dünyamızın kısa tarihini sunan bu güzel kitaptan bir bölüm yayınlıyoruz… 

Kara ve Kızılın Uygarlığı: Mısır

 

Suyla hayat bulan erken dönem medeniyetlerinin en çarpıcı olanı muhtemelen Mısır’dı.

Medeniyetin beşiği Mezopotomya’da onlarca imparatorluk birbiri ardına kurulup yıkılırken, Mısır coğrafi konumu gereği daha sakin bir bölgeydi. Sonuçta önü deniz, arkası çöl olan gayet korunaklı bir diyardı. Tıpkı Mezopotomya gibi, nehir-tarım ikilisiyle medeniyetin filizlendiği bu topraklarda MÖ 2850’den itibaren onlarca firavun hüküm sürdü. Yine tıpkı Mezopotomya gibi, burada da bağımsız şehir devletler (nomes) zamanla bir araya gelip krallığa dönüştüler.

Piramitleri neden yaptılar?

Mısır tarihi boyunca Aşağı MısırYukarı Mısır ayrımı oldu. Güçlü firavunlar döneminde bunlar tek çatı altında bir araya geliyordu. İki bin yıllık Mısır tarihini, üç krallık dönemi ve bunlar arasındaki geçiş dönemleri altında inceleyebiliriz. Bu krallıkların en ünlüsü, ilki, yani bizlere piramitleri ve mumyaları miras bırakan Eski Krallık idi.

Bugün, gezegenimizin en ilgi çeken tarihî kalıntılarından olan piramitler, firavunlara ve eşlerine mezar olarak inşa edilmişti. Ancak, bunların neden bu geometrik şekilde ve ne amaçla inşa edildiklerine dair tartışmalar halen sürüyor. Ortak kanaat, tanrı olarak kabul edilen firavunları ve eşlerini, bir sonraki hayatlarına kadar fiziksel bütünlüklerini bozmadan saklayabilmek için inşa edildikleri yönünde… Mumyalama işleminin hikmeti de bu noktada devreye giriyor: Bedeni tekrar canlanacağı o meçhul güne kadar bir arada tutmak.

Kısacası piramitler, insanoğlunun ölümsüzlük arayışının en görkemli göstergesi olarak yükselmişti.

image

Kim yaptı? Köleler mi, uzaylılar mı?

Bu arada yeri gelmişken, o devasa piramitlerin tamamen köle işçilere yaptırıldığı şeklindeki inanışı da düzeltelim. Firavunları ölümden sonraki hayatlarına kadar saklayacak piramitler, işçilerin çoğunun kendi iradeleriyle çalışması sonucu yapılmıştı. “Zira genelde tarımla uğraşan Mısırlılar, Nil’in taştığı ölü sezonlarda piramitlerde mevsimlik işçi olarak çalışıyorlardı.”[1] Bunda, en azından piramitlerin inşasında rol alarak, sadece firavunlara mahsus bir ayrıcalık olduğuna inanılan ölümden sonraki hayatın kıyısından köşesinden nasiplenme güdüsü de önemli bir rol oynamış olabilirdi elbette.

Sonuç olarak, o dönemden bize, en büyükleri Giza’daki Keops olan seksen kadar piramit kaldı. Keops’ta, her biri tonlarca ağırlık çeken 2-3 milyon adet kesme taş kullanılmıştı.[2] Yunan tarihçi Heredot’un naklettiğine göre; bu görkemli piramidi 100 bin işçi üçer aylık sözleşmelerle çalışarak 20 yılda tamamlamıştı.[3] Peki, asırlar boyunca nasıl inşa edildikleri üzerine kafa yorulan ve hatta “uzaylılar tarafından yapıldıkları” şeklindeki uçuk teorileri bile besleyen piramitlerin sırrı gerçekte neydi?

Hayır, aslında ortada bir sır falan yoktu. Sadece olağanüstü büyüklükteki bir iş gücü temel fizik kurallarıyla harmanlanmıştı. Mısırlılar çöl kumunu ıslatmış, kızaklar üzerine yerleştirdikleri devasa taşları kol gücüyle ıslak kum üzerinde kaydırarak inşaat alanlarına nakletmişlerdi.[4]

Yazının hakkını Mısırlılar verdi

Eski Krallık döneminin en parlak işlerinden biri şüphesiz ki yazıydı. Mısırlılar yazıyı muhtemelen Mezopotamya’dan transfer edip kendilerince güncellemiş ve sistematik olarak yazının hakkını veren ilk halk olmuşlardı.[5] Zira insanlığın bu en önemli keşfini, MÖ 3000 civarında sosyal yaşamın tüm boyutlarıyla kayda geçirildiği ilk antik şehir olan Set Maat’ta (Hakikatin Yeri) kullanmaya başlamışlardı.[6] Bugün Deir el-Medina olarak bilinen bu yerleşim merkezindeki cemiyet hayatı 400 yıl kadar sürdü ve geride bizlere eşsiz bir tarih laboratuvarı bırakarak tarihten silindi.

Firavun demek her şey demekti

Mısırlılar, ilk kez başat bir medeniyet olarak ayağa kalktıkları bu dönemde, tarıma dayalı yaşadıkları için oldukça merkezî bir devlet sistemi kurmuşlardı. Firavunlar hem kral hem de tanrı kimlikleriyle tüm idari koltukları doldurmuş; başta sulama ve tarım olmak üzere hayatın her alanından sorumlu olmuşlardı. Hayat, Nil’in kenarındaki verimli killi topraklara, yani Mısırlıların deyimiyle Kara Ülke’ye göre şekillenmişti. Ülkenin kalanıysa çöldü; yani Kızıl Ülke. Bu durum Mısırlılar için bir bakıma ölümle hayat arasındaki keskin zıtlığı sembolize ediyordu.[7]

Su varsa hayat var…

MÖ 2575-MÖ 2130 arasında ayakta kalan Eski Krallık, Nil Nehri’nin düzenli aktığı zamana rastladığı için en bereketli dönemdi. Zaten koca Mısır tarihi neredeyse Nil’in debisine göre şekillenmişti. Su varsa firavun da mutluydu, halk da. Yoksa sıkıntı büyüktü, gelsin iç kargaşa ve hanedanlık kavgaları! Sonuçta kıtlık ve kuraklık zamanına denk gelen piramit inşası hesapsız kamu harcamalarına dönüşüp hazineyi boğunca ülke kargaşaya sürüklendi. Hemen ardından o sözünü ettiğim ara dönemlerden birine girildi.

image

Yetmiş günde yetmiş kral

MÖ 2190-MÖ 2052 arasındaki bu dönemde firavunlar Güneş Tanrısı Ra’ya taptıkları için Ra rahipleri büyük prestij kazanmıştı. Zamanla söz konusu prestiji siyasi ve ekonomik güce tahvil etmek istedikleri için ortalık karıştı. Gerginlik ayaklanmalara, mevcut kuraklık tarımın tükenmesine, bunun sonucu ortaya çıkan kıtlık sosyal dengelerin bozulmasına ve hepsi birden de çöküşe neden oldu. Mısırlı tarihçi Manetho’nun biraz da abartarak naklettiğine göre; bu ara dönemde, “Mısır’ı yetmiş günde yetmiş ayrı kral yönetmişti.”[8] Neredeyse iki asır süren bu fetret döneminde iktidara gelen beş hanedanlığın hiçbiri ülkenin tamamına hâkim olamayacaktı.

Orta Krallığın 3 bin odalı efsane lahdi

Ancak her dibe vuruşun bir yükselişi vardı. MÖ 1938’de Orta Krallık dönemi başladı. Güçlü bir firavun ortalığı çekip çevirmişti. Önce başına buyruk valileri, ardından da Ra’yı devre dışı bırakıp Amon’u (bir elinde Nil’in anahtarı, diğerinde asa olan keçi sakallı ünlü tasviri hatırlayın) resmî tanrı ilan ederek, Ra rahiplerinin etkinliğini kırdı.[9] Etkin sulama projeleriyle tarımı canlandırdı. Kültürel açıdan bu, Mısır’ın en zengin dönemi oldu. Ülke fazla tehdide maruz kalmadığı için orduya aktarılan paralar yatırıma harcandı. Firavun, Filistin’e kadar uzanıp bakır madenlerini kontrolü altına aldı. Kıbrıs’la bronz ve bakır, Fenikelilerle Sedir ağacı, Giritlilerle çanak çömlek ve Afrika’nın doğu kıyılarıyla tütsü ticareti zirve yaptı. Mısırlılar işi çözmüştü. Ticarette bereket, berekette istikrar vardı! Bu dönemin ilginç bir özelliği de, Heredot’un naklettiğine göre, mezar soyguncularını engellemek adına 3.000 odalı, Labirent olarak bilinen devasa bir lahit inşa edilmesiydi.[10] Bu efsane lahdin varlığını gösteren bir delil bulunamadı. Ancak delil gerektirmeyen bir şey vardı: Mezar soyguncuları hem zeki hem de azimliydi. 2.500 yıllık koca Mısır medeniyetinden geriye, soyulmamış tek firavun mezarı olarak, Tutankamon’un 1920’lerin başında keşfedilmiş lahdi kalacaktı.

Asya’dan dörtnala gelen işgalciler

MÖ 1800’lerde Mısır bir kez daha kargaşaya sürüklendi. Asya’dan bronz silahları, atlı savaş arabaları ve yaylarıyla gelen Hiksoslar (Mısırlıların deyimiyle Yabancı Krallar), ülkeyi üstün askerî güçleri sayesinde ele geçirdi.[11] Ancak bu durum uzun sürmedi. Mısırlılar ayaklanarak işgalcileri kovdu. Böylelikle, MÖ 1630’da başlayan İkinci Ara Dönem, MÖ 1540’ta sona ermiş ve MÖ 1085’e dek sürecek Yeni Krallık dönemi başlamıştı. Firavunlar yaşadıkları bu işgalden gerekli dersi çıkarmışlardı. Oyunu kuralına göre oynayacak ve toprak fethine soyunacaklardı.

Emperyal Mısır’a hoşgeldiniz

Mısır tarihi boyunca otuz iki hanedan hüküm sürdü ama bunlardan en iş bitirici olanlar 18. ve 19. hanedanlardı. Onlar sayesinde Mısır, Yakındoğu’nun emperyal gücü olarak sivrildi ve en parlak dönemini yaşadı. Babillilerin ya da Asurluların aksine, iktidardaki firavunlar ele geçirdiği toprakları yağmalatmadı. Tüm şehirlerin tanrıya ait olduğunu söyleyerek gönülleri fethetmeyi tercih ettiler. Ele geçirdikleri toprakların önde gelen ailelerinin çocuklarını kendi prensiplerine göre eğitimden geçirip yönetici olarak geri gönderdiler. Özellikle firavun III. Thutmose döneminde başarıyla uygulanan zekice ve uzun vadeli bu içeriden yönetim tarzı, başta Romalılar olmak üzere sonraki birçok imparatorluk tarafından da taklit edilecekti.[12]

Kendini kral ilan eden kraliçe

Bu dönem, aynı zamanda, tarihin ilk baskın kadın figürü, MÖ 1479-MÖ 1458 arasında Mısır’a hükmeden ilk ve son kadın firavun Hatşepsut’a (Hatshepsut) tanıklık etti. Muhtemelen koca bir imparatorluğu daha kolay yönetmek, kadın yöneticiye sıcak bakmayan dinî ve kültürel geleneklerin etrafından dolanmak ve bir yönetici olarak otoritesini pekiştirmek adına kendisini kral ilan etmiş ve bütün yazıtlara ve mezarına bu şekilde yazılmasını emretmişti.[13] İktidarı süresince kendisinden bahseden bütün yazılı ve resimli evraklarda, olmayan maskulin özelliklerine yapılan vurgular (sakallı resmedilmesi ya da betimlenmesi gibi) öylesine sıradan bir hal aldı ki Hatşepsut’un gerçekte kadın mı, yoksa bir erkek mi olduğu sorusu 20. yüzyılda arkeoloji dünyasını çok uzunca bir süre meşgul edecekti! Ama sonuçta bir kadın olduğu netlik kazandı. Gerçi onun açısından sorun yoktu. İstediğini gerçekleştirmiş ve Mısır’ı gerçekten de kudretli bir kral gibi yönetmişti.

Dillerin ve imparatorların efendisi Kleopatra

Bu arada, kendini erkek gibi gösteren bir kraliçeden bahsetmişken, adı Mısır’la özdeş hale gelen ünlü Kleopatra’dan (Cleopatra) bahsetmemek olmaz elbette. Ancak bunun için tarihte ileri doğru uzunca bir sıçrama yapacağız izninizle.

Ülkesinin ayakta zor durduğu bir dönemde, MÖ 51’de iktidara gelip yirmi bir yıl boyunca kadınlığını, aklını ve kurnazlığını kullanarak geliştirdiği bir stratejiyle Mısır’ı büyük güçlere yem olmaktan kurtaran Kleopatra aslen Mısırlı bile değildi. Ancak Mısır’ın son Helenistik kraliçesi olarak tarihte yer etmişti. Zira mensubu bulunduğu; adını Büyük İskender’in has adamlarından I. Ptolemy’den alan Ptolemaic Hanedanı, İskender döneminde Yunan Yarımadası’ndan Mısır’a gelmişti. Ayrıca “Şanlı Baba’dan gelen”[14] anlamı taşıyan Kleopatra da adı değil, bir tür asalet unvanıydı. Kendisinden önce gelen altı Kleopatra akıllarda yer edecek işler yapamadıkları için yedincisi, yani o kısaca Kleopatra olarak hatırlanacaktı.

Peki, o nasıl yer etmişti?

Cevabı basit…

Aklı en büyük silahıydı

Döneminin en güçlü imparatorluğu olan Roma’nın iki kudretli ismini; önce Jül Sezar’ı, ardından da Sezar’ın has adamlarından, Roma’nın imparatorluğa geçişinde önemli bir isim olan Mark Antony’yi (Marcus Antonious) kendisine âşık edip, ülkesini Roma’nın koruması altına sokmayı başararak… Daha da ilginci, sanılanın aksine büyüleyici bir güzelliğe sahip olmadığı halde bunu yapabilmesiydi. Zira erkeklerin kalbine giden yolun midelerinden ya da fiziki güzellikten değil, bilakis bir kadının bütün özelliklerinin bileşimiyle ortaya çıkan iksirden geçtiğini bilecek kadar zekiydi. Entelektüelliğini kendisini olduğundan daha alımlı gösterecek yöntemlerle birleştirip gönülleri çeldi. Kendisini bir halıya sardırıp Sezar’ın ayaklarının dibine kadar yuvarlanarak birden karşısına çıkmış; Antony’yi ise ipek bir elbise, göz alıcı mücevherler, eşsiz bir makyaj ve kokular eşliğinde karşısına çıkarak cezbetmişti.[15] Üstelik o dönemlerde Will Rogers henüz o ünlü vecizesi, “Mükemmel bir izlenim bırakmak için asla ikinci bir şansın olmayacak” cümlesini sarf etmemişti bile!

Zekiydi.

Bu kadar zeki olmasa, Mısır dilini konuşabilen ilk hanedan üyelerinden biri olmazdı. Ülke sınırları içinde konuşulan “Habeşçe, Süryanice, Aramice, Medçe, İbranice ve Partçayı da konuşabildiğini”[16] saymıyorum bile. Ancak Roma’nın muktedirleriyle olan bu gönül ilişkisi, 10. Bölüm’de göreceğimiz üzere, hayatına mal olacaktı.

Yeri gelmişken, madem Mısırlı kadınlardan bahsediyoruz, biraz da avam tabakasına inelim. Sokaktaki Mısırlı kadın nasıl yaşıyordu dersiniz?

image

Mısırlı kadınlar kıskandırıyor

Elbette erkeklere nazaran ikinci sınıf vatandaş gibi kabul görseler de hukuki ve mali açıdan çağımızdaki kadınların çoğunu kıskandırabilecek durumdaydılar. Mülk alıp satabiliyor, mahkemede jüri olarak görev yapabiliyor, hukuki antlaşmalara taraf olabiliyor, miras bırakabiliyor, (nadiren de olsa) dışarıda çalıştıkları zaman erkeklerle aynı ücreti alıyor, kocalarını boşayabilip tekrar evlenebiliyor ve mali açıdan kocalarından tamamen bağımsız kalabiliyorlardı.[17]

Evet, Kleopatra ile açtığımız geniş parantezi burada kapatıp tekrar Mısır’ın emperyal dönemine dönebiliriz.

Mısır’dan Sultanahmet’e…

Mısır’ın bu parlak dönemi bize Krallar Vadisi’ndeki görkemli mezarları ve Teb şehrindeki tapınakları bıraktı. Meşhur Obelisk (dikilitaş) bu dönemin ürünüydü. Yeri gelmişken, İstanbul’da, Sultanahmet Meydanı’nda dikili olan ve Theodosius Dikilitaşı olarak bilinen obelisk de bu dönemde inşa edilmişti. 4. yüzyılda Roma İmparatoru Theodosius, dikilitaşı, diğer Roma imparatorlarının farklı şehirlerde yaptıkları gibi, iktidarının anısına Nil Nehri’nden taşıtarak Konstantinopol’e getirtecekti.

Öte yandan Yeni Krallık, dikilitaşlardan daha ilginç şeylere de tanıklık etmişti.

Tanrıların sayısının azaltılması gibi!

Mısır yine din değiştiriyor

MÖ 1353-MÖ 1336 arasında Nil coğrafyasının hâkimi olan firavun Akhenaton zamanında Mısır bir kez daha resmî dinini değiştirdi.

Kendisine doğumunda Tanrı Amon’dan hareketle, “Amon hoşnut” anlamında Amonhotep adı verilmişti. Ancak o, iktidarının ilerleyen yıllarında Güneş Tanrısı Aton’a gönül verip adını “Aton’un hizmetinde” anlamına gelen Akhenaton’a çevirdi. Aton yürürlükteki onlarca tanrı arasından sıyrılmış ve o güne kadar resmî tanrı konumundaki Amon’un yerini almıştı. Kimilerine göre, firavun bunu sevgili karısının gönlünü hoşnut etmek için yapmıştı. Ama daha makul görüşse, Firavun’un, 700 yıldır oldukça palazlanan Amon diyanet bürokrasisinin etkinliğini kırmak istemesiydi. Bu dönüşümün ardından Amon’un adı her yerden kazındı, tapınakları yıkıldı ve din adamları baskı gördü. Hatta “Tanrılar” ifadesi de yasaklandı. Firavun pratikte Mısır’a tek tanrılı bir düzen getirmişti.[18]

Ancak bu baskı uzun vadede işe yaramadı. Amoncu din bürokrasisinin kuklası olan Firavun Tutankamon döneminde (MÖ 1333-23) Mısır tekrar Amon’u baş tacı edecekti.

Hanedanlık ve Kadeş’te dökülen kanlar

Bu tanrı rotasyonlarından kaynaklanan istikrarsızlığı, I. Ramses olarak bildiğimiz firavun tarafından kurulan 19. Hanedanlık giderdi.

MÖ 1292-MÖ 1190 arasında ipleri elinde tutan bu hanedanlıktan çıkan I. Ramses, I. Seti ve II. Ramses gibi firavunlar, daha çok Anadolu’nun süper gücü Hititlerle hâkimiyet mücadelesine girişmişlerdi. Atlı savaş arabaları her zaman olduğu gibi Ortadoğu’yu toz ve kana buladı. Ortadoğu’nun bu iki devi arasında, en önemlisi Kadeş’te olmak üzere, bir dizi savaş yaşandı. Kadeş’te, “3.500 savaş arabası ve 37 bin askerden oluşan Hitit ordusunun karşısında, 2.000 savaş arabalı ve 20 bin askerli Mısır ordusu vardı. MÖ 1275’te gerçekleşen bu savaş, tarihin o güne kadar gördüğü en büyük düzenli ordulara ev sahipliği yapmıştı.”[19] Ancak çağın bu iki süper gücü birbirine galip gelemedi. Sonuç olarak bu iki rakip güç, Hitit İmparatorluğu MÖ 1193’te yıkılana kadar birbirlerine ilişmeden yaşadılar. Hatta Mısır, bir ara kıtlık baş gösterdiğinde Hititlilere tahıl yollayarak,[20] ülkeler arasında ezelî düşmanlık diye bir şeyin söz konusu olamayacağının ilk örneklerinden birini sergilemişti.

Filistinlilerle savaş

Ancak, sonuçta emperyal politika, emperyal politikaydı. Savaşmak doğasında vardı. Özetle yine bu dönemde Mısırlılar, Anadolu ve Ege’den gelip bugün Filistin olarak bildiğimiz toprakları ele geçiren halklardan biri olan Filistinlerle de sıkı bir mücadeleye girişti (Evet, doğru tahmin ettiniz, Filistin adı da bu kavimden gelmekte). Mısır’da neredeyse iki asır boyunca baskı altında yaşayan İsrailoğullarının, Mısır’dan “Vadedilmiş Topraklar’a” (Promised Land) yaptıkları o meşhur toplu göçün de bu dönemde, muhtemelen MÖ 1250-20 arasında bir tarihte gerçekleştiği sanılıyor.[21]

Devam edelim.

Mukadder sona doğru

MÖ 1000’lerin başında Mısır ayakta zor duruyordu. Filistin’deki topraklarını, sonradan kendi aralarında günümüzde de devam eden şiddetli bir kavgaya tutuşacak Filistinlilere ve İsrailoğullarına kaptırmıştı. Toprak kayıplarını, Nil’in debisinin düşmesi ve yine Amoncu din adamlarının yarattığı istikrarsızlık izledi. Özetle koca medeniyet giderek kan kaybetti ve önce batısından ve kuzeyinden gelen kabilelerin akınlarıyla, ardından da 3. Bölüm’den aşina olduğumuz Asur Kralı Asurbanipal’ın ülkenin yukarı ve aşağı kısımlarını ele geçirmesiyle sarsıldı. Bir daha da eski gücüne kavuşamadı.

Renkli ama çok renkliydi

Hem kadınlarının hem de erkeklerinin makyaj yaptığı, doktorlarının ilk kez tıpta uzmanlaşmaya gittiği, vatandaşlarının evlerinde evcil hayvan beslediği, polis olarak görev yapanların devriye gezerken eğitilmiş köpek ve maymun kullandığı, her birinin satranç benzeri (Mehen, Köpekler ve Çakallar, Senet gibi) oyunların meraklısı olduğu Mısırlılar, hiç şüphe yok ki tarihin gördüğü en renkli medeniyetlerden biriydi.[22] Asurbanipal’ın ardından gelen Persler, Makedonlar, Romalılar, Araplar, Osmanlılar ve İngilizler, bu kadim halkı, 2.400 yıl kadar yönetecekti.

*Bu okuma parçasının yayını için yazara ve Timaş Yayınlarına çok teşekkür ederiz.

[1] Joyce Filer, Pyramids, 2006, s. 41.
[2] J. Gordon Melton, Faiths Across Time: 5,000 Years of Religious History, 2014, 4. Cilt, s. 25.
[3] Junius P. Rodriguez, The Historical Encyclopedia of World Slavery, 1997, Cilt 1, Sayı 7, s. 530.
[4] Denise Chow, “How the Ancient Egyptians Really Built the Pyramids”, livescience.com, 2 Mayıs 2014.
[5] Robert L. Tignor, Egypt: A Short History, 2011, s. 45.
[6] Leon Gray, The New Cultural Atlas of Egypt, 2010, s. 160.
[7] Cindy Barden, Ancient Egypt, 2002, s. 3 ve Peter Roberts, HSC Ancient History, 2006, s. 32.
[8] Jill Kamil, Sakkara and Memphis: A Guide to the Necropolis and the Ancient Capital, 1985, s. 30.
[9] İleride, Firavun I. Ahmose’nin başlatacağı Yeni Krallık döneminden itibaren bu iki tanrı birleştirilecek ve “Amon-Ra” adını alacaktır.
[10] Deborah Manley, Sahar Abdel-Hakim, Traveling Through Egypt: From 450 B.C. to the Twentieth Century, 2008, s. 93.
[11] Mark Healy, Angus McBride, New Kingdom Egypt, 1992, s. 5-6.
[12] Richard A. Gabriel, Great Captains of Antiquity, Thutmose III of Egypt, 2000, s. 43.
[13] Chip Brown, “The King Herself”, National Geographic, Nisan 2009 sayısı.
[14] “Cleopatra: Meaning & History”, 15 Mayıs 2015 http://www.behindthename.com/name/cleopatra.
[15] Ali Çimen, “Cleopatra”, Tarihi Değiştiren Kadınlar, 2008, s. 15-17.
[16] Pat Southern, Antony&Cleopatra, 2009, s. 53.
[17] “Egyptian women had a wide range of rights and freedoms” www.history.com/news/history-lists/11-things-you-may-not-know-about-ancient-egypt
[18] Lawrence Boadt, Richard J. Clifford, Daniel J. Harrington, Reading the Old Testament: An Introduction, 2012. Kitabın e-book sürümündeki, “Pharaoh Akhenaton and Monotheism” başlıklı bölümden derlenmiştir.
[19] Stanley L. Sandler, Ground Warfare: An International Encyclopedia, 2002, Cilt 1, 3s. 451 ve Joanne Williamson, Hittite Warrior, 1999, s. 32.
[20] Charles Burney, Historical Dictionary of the Hittites, 2004, s. 85.
[21] John F. Haught, What is Religion? An Introduction, Judaism, 1990, s. 67.
[22] Evan Andrews, “11 Things You May Not Know About Ancient Egypt”, history.com, 12 Kasım 2012.

1 Yorum

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.