Kızıl Ölüm’ün Maskesi – Edgar Allen Poe

 

“F. Cihan Akkartal’ın derleyip Türkçeye çevirdiği Sarı Kral Öyküleri, E.A. Poe’dan Ambrose Bierce’a, Robert W. Chambers’tan H.P. Lovecraft’a uzanan bir mitosun geçit törenine sahne oluyor. Chambers’ın, tüm dünyada True Detective dizisi sayesinde yeniden gündeme gelen ve edebiyatın tavan arasından çıkarılıp “klasikler” arasına yerleştirilen Sarı Kral derlemesindeki öykülerine, türün diğer ustalarının Sarı Kral mitosu çerçevesindeki metinleri eşlik ediyor. Sarı Kral Öyküleri, zamanın Poe’ya, mekânın Lovecraft’a, kahramanların Chambers’a, tanrıların Bierce’e göre ayarlandığı bir edebiyatın, korku edebiyatının arkeolojisine davet ediyor bizi…” Sarı Kral Öyküleri’nden Poe’nun Kızıl Ölüm’ün Maskesi adlı öyküsünü paylaşıyoruz.

 

Kızıl Ölüm ülkeyi çoktandır kırıp geçiriyordu. Hiçbir sal­gın bunca ölümcül, bunca korkunç olmamıştı. Kan, kanın kızıllığı ve dehşeti, hastalığın totemiydi; mührüydü. Bıçak gibi acılar oluyordu, ani baş dönmesi ve sonra çözülmeyle birlikte tüm gözeneklerden yoğun bir kanama. Kurbanın vücudundaki, özellikle yüzündeki kırmızı lekeler musibe­tin lanetiydi, hastalığa yakalananları dostlarının şefkatin­den ve yardımlarından mahrum bırakıyordu. Hastalığın be­lirtilerinin ortaya çıkışı, ilerleyiş ve bitiş evreleri yarım saat içinde tamamlanıyordu.

Fakat Prens Prospero neşeli ve gözüpekti, feraset sahi­biydi. Topraklarının nüfusu yarı yarıya azalınca, sarayında bulunan şövalyeler ve hanımlar arasından sağlıklı ve gamsız bin arkadaşını huzuruna çağırttı, onlarla birlikte istihkâm edilmiş manastırlarından birinde derin bir inzivaya çekildi. Manastır oldukça büyük ve görkemli bir yapıydı, prensin şahsına münhasır, tuhaf ama ince zevkinin ürünüydü. Et­rafını güçlü, azametli bir duvar kuşatıyordu. Duvara de­mirden kapılar gömülüydü. Saray mensupları bir kez içeri girdiklerinde, demirci fırınları ve yekpare balyozlarla sür­güleri lehimlediler. İçeriden gelecek ani bir ümitsizlik veya taşkınlık dürtüsüne yol bırakmamaya karar vermişlerdi. Manastıra fazlasıyla erzak tedarik edilmişti. Saraylılar bu önlemler sayesinde salgına meydan okuyabileceklerdi. Dış dünya kendi başının çaresine bakabilirdi. Ayrıca yas tutmak delilik olurdu, endişelenmek de. Prens zevke dair tüm ter­tibatı sağlamıştı. Soytarılar vardı, taklitçiler, balerinler, mü­zisyenler vardı, Güzellik vardı, şarap vardı. Tüm bunlar ve bir de emniyet duygusu içerideydi; Kızıl Ölüm, dışarıda.

İnzivanın beşinci ya da altıncı ayının sonlarına doğru, salgının denizaşırı ülkeleri iyiden iyiye kasıp kavurduğu günlerde, Prens Prospero bin eşlikçisini eşi görülmemiş görkemde bir maskeli baloya davet etti. Bir bolluk ve zevk gösterisiydi bu kostümlü balo. Ama önce balonun yapıldığı odalardan söz edeyim. Biri Prens’in şahsi süiti olmak üzere yedi süit vardı. Esasen pek çok sarayda, bu odalar görüş alanını genişletmek üzere katlanan kapıların her iki kanatta duvara dek açılmasıyla uzun ve düz bir koridor oluşturur. Burada ise, Dük’ün tuhaflığa meftun oluşundan beklene­ceği gibi vaziyet bütünüyle değişikti. Odalar öyle düzensiz dağıtılmıştı ki, bir seferde görüş alanına bir odadan fazlası girmiyordu. Yirmi-otuz metrede bir keskin bir dönüş ve her dönüşte yeni bir manzara. Sağdaki ve soldaki her bir duva­rın ortasında, odanın çevresini dolaşan kapalı bir koridora bakan ince ve uzun gotik birer pencere bulunuyordu. Bu pencereler, açıldıkları odanın dekorasyonuna hâkim renk­te vitrayla donanmıştı. Doğu kanadındaki oda mavi renkle döşenmişti, penceresi de canlı bir mavi renkteydi. İkinci odanın aksesuarları ve halıları, penceresinin camları mor­du. Üçüncü oda baştan aşağı yeşildi, penceresinin kanatla­rı da. Dördüncü odanın mobilyaları da içeri düşen ışık da kavuniçiydi, beşincisi beyaz, altıncısı eflatun. Yedinci oda tavandan inip tüm duvarları sıkı sıkıya örten siyah kadife duvar halısıyla kaplıydı, kumaşın ağır katları aynı renkte ve tonda, aynı malzemeden yapılma halının üzerine dökülü­yordu. Yalnızca bu odada pencere dekorasyonla örtüşmü­yordu. Kanatlar burada kızıldı, kopkoyu kan rengi.

Yedi odanın hiçbirinde, şuraya buraya serpiştirilmiş ya da tavandan sarkan tüm o altın aksesuarlar kalabalığı için­de bir lamba ya da şamdan yoktu. Odalardaki ışık hiçbir lamba ya da mumdan yayılmıyordu; odaları çevreleyen ko­ridorda her pencerenin karşısında ağır birer üçayaklı sehpa duruyordu, sehpaların üzerinde içinde ateş yanan maltız­lar vardı, böylece ateşin yalazı renkli camdan içeri odaları ışıl ışıl aydınlatıyordu. Ortaya cafcaflı, fantastik görüntüler çıkıyordu. Fakat batı kanadındaki siyah odada, kan rengi camlardan geçip kara perdeler üzerine akan yalaz ışığının yarattığı görüntü, dehşeti aşırı bir uca taşıyordu; ışık içe­ri girenlerin çehrelerine öyle vahşi bir ifade katıyordu ki, eşlikçilerden pek azı bu odaya adım atacak kadar cesurdu.

Yine bu odada, batı duvarına yaslanmış dev bir abanoz saat duruyordu. Sarkacı, donuk, ağır, monoton metalik bir tınıyla bir o yana bir bu yana savruluyordu ve yelkovan kad­ranı bir kez dolaştığında, saatin pirinçten ciğerleri berrak, tiz ve derinden, melodik bir ses çıkarıyordu. Öyle kendine has bir notası ve tonu vardı ki sesin, her saat başında orkest­ranın müzisyenleri, sese kulak vermek için bir süre çalmaya ara vermek mecburiyetinde kalıyorlardı; bu yüzden vals­çiler de dönüşlerini yarıda kesiyorlardı ve kısa bir an için tüm o neşeli topluluğun düzeni bozuluyordu. Saat çalmaya devam ederken, en havai olanlarının sararıp solduğu, yaşça daha büyük ve daha ağırbaşlı olanların, karmaşık rüyalar görüyormuş ya da tefekküre dalmış gibi ellerini alınlarına götürdükleri görülüyordu.

Sesin yankıları tamamen tükendiğinde, hemen hafif bir kahkaha topluluğa yayıldı, müzisyenler birbirlerine bakıp sanki sinirlerinin bozuk oluşuna ve sersemliklerine güldü­ler. Birbirlerine fısıltılarla söz verdiler, saatin bir sonraki vuruşu onlarda aynı etkiyi yaratamayacaktı, fakat altmış dakika geçince (ki akıp gitmekte olan Zaman’ın üç bin altı yüz saniyesine denk gelir) saat bir kez daha vurdu ve önceki düzensizlik, huzursuzluk ve tefekkürün aynısı yaşandı.

image

Tüm bunlara rağmen neşeli, sıradışı bir cümbüştü. Dük’ün zevkleri kendine hastı. Renkler ve etkileri konu­sunda incelikli bir bakışı vardı. Günün modasını göz ardı ederdi. Onun tasarıları cesur ve ateşliydi, düşünceleri vahşi bir parıltıyla ışıldıyordu. Bazıları onun deli olduğunu dü­şünürdü. Yandaşları ise deli olmadığını hissediyorlardı. Deli olmadığına kani olmak için onu duymak, görmek, ona do­kunmak lazımdı. Bu büyük balonun şerefine yedi odanın hazırlanıp süslenmesini bizzat idare etmişti, Prens’in zevki konuklara da sirayet etmişti. Ve emin olun grotesk bir zevk­ti bu. İhtişam ve parıltı ve cazibe ve çokça hayal, o gün­den beri bir daha ancak Hernani’de görülmüş olan çoğu şey vardı burada. Karmaşık, uyumsuz bindallı arabesk desen­ler vardı. Ancak bir delinin kuracağı hezeyan düşleri var­dı. Çokça güzellik, çokça iffetsizlik, çokça tuhaflık ile biraz dehşet vardı, fakat iğrenmeyi çağrıştıracak hiçbir şey yok­tu. Yedi odanın içinde bir ileri bir geri, bir düşler kalabalığı geziniyordu. Ve bunlar, bu düşler, odalardan renk alarak, orkestranın vahşi müziği kendi ayak seslerinin yankısıymış gibi dolanıp duruyorlardı. Ve çok geçmeden, kadife oda­daki abanoz saat vurmaya başladı. Sonra bir anlığına, her şey kıpırtısız, saat hariç her şey sessiz… Düşler durdukları yerde kaskatı. Çanın yankısı da yitip gidiyor ki ömrü bir an sürmüştür, peşinden hafif, yarı boğuk bir kahkaha. İşte tekrar müzik yükseliyor ve düşler canlanıyor, içinden yalaz ışığı akan rengârenk pencerelerden renk alarak bir ileri bir geri gezinmelerine, eskisinden de neşeli bir şekilde devam ediyorlar. Fakat yedi odanın en batıya düşenine hiçbiri git­miyor artık; çünkü gece sönmekte ve kan rengi pencere­lerden süzülen ışık şimdi kıpkırmızı; o kasvetli perdelerin karalığı dehşet veriyor ve o kasvetli halıya ayak basanlar, abanoz saatten gelen boğuk bir çınlama; diğer odaların uzak şenliğine kendini kaptırmışların kulağına çalınandan daha kuvvetli, ağır bir ses duyuyor.

Bir yandan, diğer odalar tıklım tıklım kalabalıktı, o odalarda hayatın nabzı hararetle atıyordu. Baş döndürücü cümbüş, saat gece yarısını vurmaya başlayana dek devam etti. O zaman, anlattığım gibi, müzik durdu, valsçilerin dö­nüşleri duruldu; her şey bir önceki sefer gibi, tedirginlik içinde duraksadı. Bu kez saatin çanı on iki kez vuracaktı; öyle de oldu, sanki zaman uzadıkça şenlikçiler içinde daha düşünceli olanlarının tefekkürü derinleşiyordu. Ve belki de aynı sebepten, son çanın son yankısı mutlak bir sessizliğe gömülmeden önce hiçbirinin dikkatini celbetmemiş maske­li birinin varlığını fark edebildiler. Bu yeni mevcudun bahsi fısıltılarla yayıldı, kısa süre içinde tüm eşlikçilerden tasvip etmeme, şaşkınlık ve nihayet tedhiş, dehşet ve iğrenme mı­rıltıları yükselmeye başladı.

Tasvir ettiğim türden bir hayaller meclisinde, herhangi bir görünüşün böyle bir sansasyon yaratacağı tahmin edil­mezdi. Aslında o gecenin kılık değiştirme ruhsatı neredeyse sınırsızdı; fakat söz konusu suret, Herod’lukta Herod’u geç­miş, Prens’in sınırları müphem hoşgörüsünü dahi aşmıştı. En kayıtsız kimselerin yüreklerinde bile his uyandıracak bir bam teli vardır. Hayat ile ölümü aynı alaycı kefeye koyan kayıp ruhların bile alaya almayacağı meseleler vardır. Tüm eşlikçiler de şimdi, bu yabancının kılığında ve tavrında ne bir espri ne de adap buluyor gibiydiler. Suret uzun ve in­ceydi; baştan ayağa kefene sarınmıştı. Yüzü gizleyen maske kaskatı bir cesedin sıfatına öyle incelikle benzetilmişti ki, yakın bir tahkik bile hilesini tespit edemezdi. Şenlikçiler tasvip etmeseler dahi buna katlanabilirlerdi. Ne var ki bu taklitçi Kızıl Ölüm’ün suretine bürünecek kadar ileri git­mişti. Üstüne başına kan sıçramış, geniş çehresi, yüzünün her detayı kızıl korkuyla lekelenmişti.

Bakışları bu hayalete rastlayınca (ki o, sanki rolünü daha iyi canlandırmak için valsçilerin arasında ağır ve vakur ha­reketlerle geziniyordu) Prens Prospero’nun önce dehşetle yahut tiksintiyle irkildiği görüldü, sonra yüzü öfkeden kıp­kırmızı kesildi.

“Buna cüret eden kimdir?” diye sertçe sordu yanı başın­daki saraylılara. “Bizi bu günahkâr oyuna getirmeye çalışan kimdir? Yakalayın onu, maskesini çıkarın, çıkarın da gün doğarken burçlardan kimi sallandıracağımızı öğrenelim!” Bu sözleri ederken Prens Prospero en doğuda bulunan mavi odadaydı. Sözleri yedi odada birden çınladı; Prens cesur, güçlü kuvvetli bir adamdı, elinin bir hareketiyle müzik su­suvermişti.

Prens, soluk yüzlü bir grup eşlikçisiyle birlikte mavi odada duruyordu. İlkin, o konuşurken, eşlikçileri, o sırada yakınlarında duran ve Prens’e doğru niyetli, sağlam adım­larla ilerlemekte olan mütecavize doğru hamle etmiş bulun­dular. Fakat taklitçinin herkeste birden uyandırmış olduğu delice hezeyandan ileri gelen tarifsiz şaşkınlıkla, kimse elini uzatıp da tutamadı onu. Sonra sanki ortak bir dürtüyle ka­labalık, odaların merkezinden duvara doğru gerilerken o, yolu kesilmeden, göze batmasına sebep olan aynı vakur ve ölçülü adımlarla mavi odadan mor odaya, mordan yeşile, yeşilden kavuniçiye, buradan beyaz odaya, sonra yine kim­se onu yakalamaya teşebbüs etmeden eflatun odaya ilerledi. İşte o anda, Prens Prospero, bir anlık cesaretsizliğinin ver­diği utanç ve öfkeyle kudurmuş gibi bir çırpıda altı odayı aştı, kimse onu izleyemiyordu, ölüm dehşeti sarmıştı her­kesi. Prens hançerini çekmiş tez canlı ataklığıyla yabancı­ya iyice yaklaşmıştı ki eflatun odadan çıktığı sırada diğeri aniden dönüp takipçisiyle yüzleşti. Keskin bir çığlık işitil­di, hançer ışıldayarak kara halıya düştü, arkasından Prens Prospero’nun cansız bedeni yığıldı yere. Bunun üzerine, ümitsizliğin gözü kara cesaretiyle şenlikçiler siyah odaya hücum ettiler, abanoz saatin gölgesinde upuzun, dimdik ve kıpırtısız duran taklitçinin üzerine atılmakla hoyratça para­ladıkları kefeni ve ölü maskesini elle tutulur bir vücudun işgal etmediğini görerek dile dökülmez bir dehşetle soluk­suz kaldılar.

İşte artık Kızıl Ölüm’ün orada olduğu anlaşılmış oldu. Geceleyin hırsız gibi gelmişti. Şenlikçiler, şenliklerinin kana bulanan koridorlarında bir bir düştüler ve ümitsizce, düştükleri gibi öldüler. Ve abanoz saatin ömrü, gamsızların sonuncusuyla birlikte tükendi. Ve maltız ateşlerinin alevleri tükendi. Ve Karanlık, Çürüme ve Kızıl Ölüm hepsini son­suz boyunduruğu altına aldı.

(…)

Çevirmen: F. Cihan Akkartal
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.