Komşum Sade – Pierre Klossowski

 

“Sade’ın düşünce sahnesine taşınmasında etkili olan Sade Mon Prochain [Komşum Sade] 1967 yılında tekrar yayımlanmış ancak bu defa kitabın başına Le Philosophe Scélérat [Alçak Filozof] isimli bir makale eklenmiştir. Hem gövde metne hem de sonradan eklenen metne bakarak, yirmi senelik zaman zarfında Klossowski’nin gelişimini izlemek de ayrıca heyecan vericidir. İlk kitabında yazar, Sade’cı ateizmin teolojinin karşısında olma eğiliminden esinlendiği görüşündedir; Sade’ın, yadsıdığı Tanrı’ya tam da onu yadsımak zorunda hissettiği için bağlı olduğu görüşü çalışmanın omurgasını oluşturmuştur. Ana metnin başına yerleştirilen 1967 tarihli ikinci çalışmasında ise Klossowski, Sade’daki sapkınlığın analizine girişir; sapkınlığın Sade’ın bütüncül ateizminin formülasyonunda nasıl bir rol oynadığıyla ilgilenir ve Sade’ın normatif aklın dilini kullanarak yazıyla kurduğu ilişkinin inceliklerine değinir. Aklın sapkınlıkta rolü nedir? Şöyle der Klossowski: “Akıl Tanrı’dan özgürleşmiş olmayı hedef alıyordu. Sade ise, gizliden gizliye, düşünceyi, yerleşik tüm normatif akıl yürütmelerden özgürleştirmek istiyordu: Bütüncül ateizm, insanmerkezci aklın sonu olacaktır.”  Yazar, düşüncelerini pek çok farklı perspektiften bize aktarmış olsa da, söz konusu Sade olduğunda, tüm arayolların Sade’ın ironisiyle kesişen tek bir yola çıktığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla Klossowski’nin her iki metnini okurken de, söylediklerinin güncelliğini buz gibi koruduğunu görerek etkilenmemek mümkün değil. Ortaya koyduğu içinden çıkılması neredeyse imkânsız çelişkilerle, erdemle rezaletin iç içeliği ve suçortaklığında toplum tarafından kabul görme ama bunun yanında tüm farklılıklarını muhafaza etme isteği, kendiyle mukayese etmeye ihtiyaç duyduğu ölçüde yadsımak istediği ötekinin gerçekliğine perçinlenişi Sade’ı hâlâ bizim komşumuz kılmakta, bizi bilinmeyenin arayüzüne taşımaktadır.” Komşum Sade’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Sade ve Devrim

Devrimin patlak vermesi, öyle görünüyor ki, birbiriyle çelişen farklı taleplerin geniş bir kombinasyonuyla mümkün olabilmiştir: Eğer sürecin başında, mevcut psişik güçlerin tek tek neler oldukları ortaya çıkabilseydi, bu güçlerin aynı anda topluca harekete geçmeleri hiçbir zaman mümkün olamazdı. Devrim için gerekli yıkıcı atmosfer, farklı iki kategoride toplanabilecek bu taleplerin iç içe geçmesi sayesinde oluşmuştur. Aslında, bu iki grup birbiriyle rekabet halindedir: Bir tarafta, doğal insan [homme naturel] fikrinin ispatlanabileceği sosyal bir düzeni talep eden sıradan insanların oluşturduğu amorf kitle–doğal insan burada banal insanın idealleştirilmesinden başka bir şey değildir; ideal derken de daha çok toplumun şu zamana kadar banal insanın da altında bir seviyede yaşamış kesimi için çekici olana vurgu yapılmaktadır– diğer bir tarafta ise yönetici sınıflara mensup olup, yüksek seviyede bir yaşam süren ve bu seviyede bile yaşanmakta olan adaletsizliğin kendilerinde yarattığı farkındalıkla yüksek derecede bir kavrayış geliştirmiş olabilenler. Bu kişiler –ki aralarında büyük burjuvalar ya da aydın aristokratlar, hayalciler ya da sistematik düşünceler geliştirenler, teoride veya pratikte özgür düşünce yanlısı olanlar vardır– vicdanlarını neyin rahatsız ettiğini nesnel bir biçimde görebilmişlerdir: Varoluşlarının ahlaki açıdan rastlantısallığının farkında oldukları gibi, içsel olarak geliştirdikleri yapının sorunlu olduğunu da bilirler. Bazıları, sosyal bir altüst oluştan kendi paylarını alarak bir yenilenmeyi ve bu altüst oluşta kendi çözümlerine ulaşabilmeyi arzu ederken (Chamfort örneğinde olduğu gibi), bazıları da, tam tersine, kendi sorun-lu yapılarını evrensel bir gereklilik olarak kabul ettirmeyi düşünmüş ve Devrim’den insanın yapısını yepyeni bir kalıba sokmasını beklemiştir; en azından, çokbiçimli duyarlığın [sensibilité polymorphe] ve bütüncül insan [homme intégral] imajının adeta saplantı derecesinde büyülemiş olduğu Sade bu sonuncu gruba dahildir.

Devrim sırasında, kitlelerin kendilerini bıraktıkları ilk ihlallerin gerçekleştiği kolektif bir kuluçka döneminden söz edilebilir; bu ilk ihlal eğilimleri, halkın her türlü maceraya elverişli bir hale geldiğini düşünmemize yol açar. Bu kesinlikle geçici olan psişik gerileme döneminin, sefahat düşkün-zihinlerin bir tuhaf mutluluğa [euphorie] dalmasını sağlayan etkileri olmuştur: Bireysel düşüncenin oluşturduğu, cesaret işi diye nitelenecek ne varsa, deneyime aktarılabilme şansı doğmuştur. Bu zihinlerde bireysel olarak yaşanılan parçalanma oranında olgunlaşan fikirlerin artık bereketli bir toprağa ekilebilmesi mümkün gibi görünmektedir. Fakat aslında bu zihinler, tam da tersine, sosyal ağaçtan kopmak üzere dalında çürümüş meyveler olduklarının farkında değillerdir: Bir başlangıç değil tam da bir son oldukları, bir evrimin sonu oldukları için düşeceklerdir; toprağın, sadece tohumları kabul ettiğini yani gelecek kuşaklar için ancak evrensel bir ders olabileceklerini unutmaktadırlar. Kendilerine özdeş bir insanlık doğurma hayalleri, kendi olgunluklarının ya da açık görüşlülüklerinin temelinde yatan şeyle çelişmektedir. Kendileri gibi kolektif sürecin artıkları olan diğer bireyler, bu kişilerin geçirdiğine benzer krizler sırasında onlara aynı açık görüşlülükle katılabilseydi ancak o zaman birlikte gerçek anlamda bir soy zinciri oluşturma imkânları olabilirdi.

Bir yandan eski hiyerarşiye ait ahlaki ve dini makamların içi boşalırken, diğer yandan kitlenin hoyrat ve öngörülemez kararları baş gösterip, yeni bozguncu gruplara ait ortaya çıkan tözleştirilmiş fikirler yasa halini aldıkça, bu sorunlu insanlar kendilerini bir anda yersiz ve yönsüz buluverir: Aslında bu insanlar düşmanlık besledikleri ve bunu ifade etmekten çekinmedikleri tüm kutsal değerlere sıkı sıkıya bağlıydı; ahlaksızlıkları ve şehvet düşkünlükleri, ancak ahlaken düşmüş bir toplumda sahip oldukları yüksek mevki sayesinde bir anlam ifade ediyordu; tahtın devrildiği, kralın kesik başının ayaklar altında çiğnendiği, kiliselerin yağmalandığı, kutsal olana hakaretin kitlelerin gündelik işi haline geldiği bir zamanda, bu ahlaksızlar, aslında orijinal figürler olarak değer taşımaktadır; gerçekte nasıllarsa öyle görünürler: Parçalanmanın semptomları olan bu kişiler, bir paradoksu gerçekleştirip parçalanmadan sağ çıkmayı başarmışlardır ama egemen Halk’ın ya da genel iradenin bilinçlerde oluşturmaya çalıştığı tözleştirilmiş fikirlerin yeniden oluşturma sürecine entegre olmakta başarısızdırlar. Bu adamların, halkın karşısına geçip, onun önüne kutsal olana hakareti, kıyımı, ırza geçmeyi temel ihtiyaçlar olarak sistemleştirip koyması bile –ki bu halkın o sırada tüm bu suçları işliyor olduğunu düşünelim– aynı halkın bu filo-zoflara karşı cephe alıp onları, az önce bu suçları işlerken duydukları tatminden az olmayacak bir tatminle lime lime etmeleri için yeterdi.

Burada hemen ilk bakışta çözümü olmayan bir problem var gibidir: Sosyal bir altüst olma sonucunda bilincin en üst düzeyine ulaşan ayrıcalıklı insan, kendi açık görüşlülüğünden, eriştiği bu bilinç düzeyinden sosyal güçlerin de yararlanmasını sağlamak konusunda mutlak bir yetersizlik içindedir. Başka bir deyişle: Bu insanın, amorf ama olasılıklar anlamında zengin kitlenin bireylerini, bir an için bile olsa kendisiyle özdeş kılmak elinden gelmemektedir; elde ettiği aslında ahlaki açıdan ileri olan pozisyonunu, kitlenin aleyhine olacak şekilde elinde tutuyor gibi görülecektir. Kendi varlığını koruması bakımından kitle haklıdır; çünkü insan zihni ne zaman Sade gibi bir fizyonominin keskin görünüşüne bürünse, insanlık durumunun sonunu hızlandırmak gibi bir risk de almaktadır; ama kitle tek tek bireylerden oluştuğuna göre, birey de özünde türü temsil ettiğine göre, türün bireyin başarısı uğruna riske girmekten neden kaçınması gerektiği sorusuna bir cevap veremediğimiz içindir ki kitle aynı zamanda haksızdır.

Söz konusu bu birey ne denli başarılı ise, döneminin dağınık enerjilerini o denli kendinde toplar ve bir o kadar da dönemi için tehlike arz eder hale gelir; ama bu enerjileri, kendi yazgısı üzerinde etkili olmaları için kendinde yoğunlaştırdığı ölçüde de dönemini bu enerjilerin ağırlığından kurtarmaktadır. Sade, çağdaşlarının sessiz ve potansiyel [virtuel] suçluluğunu kendi kişisel yazgısı olarak benimsemiş, kolektif suçluluk halini destekleyip bilincini bu uğurda yorduğu oranda da bu suçluluğun kefaretini yine kendine ödetmeyi seçmiştir.

Saint-Just ya da Bonaparte ise, tam tersine, kendi içlerinde tüm bir döneme ait biriktirdikleri ne varsa kendi gibilerin üzerine boca etmesini bilmiştir. Onlar, kitlelerin nezdinde tamamıyla makul, aklı başında kişilerdi. Ve kendileri de biliyordu ki bir adamın kitlelerin gözünde sağlıklı olduğuna dair en iyi gösterge, o adamın kitleleri kurban etmede gösterdiği kararlılıkta bulunabilirdi. Sade, yine kitlenin görüş açısından, toplumun gözünde hiç kuşku yok ki sağlığı bozuk birisidir: Devrimci öfke ve şiddetin zincirlerinden boşanmasında manevi bir çeşit tatmin bulmaktan hayli uzak olup Terör’ün yasallaşmış kıyımını kendi sisteminin bir karikatürü gibi deneyimlemekten uzak değildi: Robespierre’in yönetimi altında, Picpus’deki tutukluluğu sırasında, orada geçirdiği günleri şu kelimelerle anlatacaktır: “Yeryüzünde bir cennet; çok güzel bir ev, harika bir bahçe, seçkin bir topluluk, tapılası kadınlar; ve bir anda pencerelerimizin tam altına yerleştirilen idam sehpası; bahçemizin orta yeri kafası kesilenlerin mezarlığına döndü. Beş gün içinde, sevgili dostum, giyotinden geçmiş bin sekiz yüz kişi kaldırdık, üçte biri de bizim bedbaht evimizin sakinlerindendi.” (29 Brumaire, sene III).

Ve daha sonraları şu ifadelere yer verecektir: “Tüm bunların ortasında, kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Devletin zindanlarındaki tutukluluğum, gözümün önündeki giyotin, hayal edilebilecek bütün Bastille’lerin bana hiçbir zaman veremeyeceği kadar acı verdi.” (2, Pluviôse, sene III). Dolayısıyla yazılarında daha da ileri gitme ihtiyacı duyacaktır. Sadece sonunda her şeyi söylemeye hakkı olduğu için de değil, Devrim’in ilan ettiklerini kesin olarak yalanlayabilmenin getireceği bir çeşit vicdan rahatlığına kavuşabilmek için, tam da o sıralarda Justine’in en keskin versiyonunu kaleme almıştır; devrimci kitleyi harekete geçiren gizil gücün bir yerlerde tüm çıplaklığıyla ortaya konması gerekiyordu; oysa meydanlarda verilen politik söylevlerden hiçbirinde bu gizil güç sezilmiyordu; çünkü vururken, boğazlarken, asarken, yağmalarken, yakıp yıkarken, ırza geçerken bile dillerde olan hep halkın egemenliğiydi. Her şey egemen halk adına yapılıyordu.

Sade’ın, tüm hayatı boyunca insan doğasının sapkın formları üzerinde çalışmak konusundaki kararlılığı, kendisi için tek bir şeyin önemli olduğunu kanıtlamıştır: İnsanoğlunun elinden gelen ne kadar kötülük varsa hepsini ona geri vermenin gerekliliği. Cumhuriyetçi hükümet halkın iyiliği için varolduğunu iddia eder; fakat iyiliği sağlamada başarısız olduğu gün gibi ortada olsa da, hiç kimse onun derinlerde bir yerinde kötülük tohumları ektiğinden şüphelenmez; yeni rejim, kötülük tohumlarının filizlenmesini engellemek bahanesiyle kötülüğün hakkından geldiğini iddia etmektedir; işte sürekli bir tehditin ortaya çıktığı yer tam da burasıdır: Hiçbir zaman patlak vermediği halde, her an patlak verme tehlikesi taşıyan bir kötülük. Hiç patlamayan ama her an patlayabilir olan bu kötülük ihtimali Sade’ın bitmeyen iç sıkıntısının kaynağıdır; dolayısıyla kötülüğün ilk ve son kez olarak pat-lak vermesi gerekir, kötü otlar her yerde bitmelidir ki zihin onları söküp atsın, tüketebilsin. Özetle, kötülüğün kendi kendini yok edebilmesi için, ilk ve son kez olarak hüküm sürmesi gerekmektedir; Sade’ın zihni ancak bu şekilde huzura kavuşacaktır. Fakat, Özgürlük kötülük sayesinde yaşatıldığını bir türlü kabul etmeyip iyi için varolduğunu iddia ederken, kötülük tehditi her ânı doldurmakta fakat Sade’ın beklediği huzurdan bahsetmek söz konusu bile olmamaktadır.

Sade, Jakoben Devrimi, fikirlerini çarpıtan ve girişimlerini baltalayan nefret edilesi bir rakip olarak görmüş olmalı: O bütüncül insanın hükümranlığını kurmak isterken, Devrim doğal insanı yaşatmak istiyordu. Fakat aslında bütüncül insana ait olan ve onun gelişimine katkıda bulunacak tüm güçleri de harekete geçirmekteydi. Şöyle ki: Bütüncül insan için Tanrı’dan daha kötü bir düşman düşünülemezdi; Tanrı’nın cismanî temsilcisi olan kral öldürülerek, vicdanlarda yer etmiş olan Tanrı da öldürülmüş oluyordu ve bu sınırları tahayyül edilemeyecek denli büyük cinayetin sadece tek bir sonucu olabilirdi: bütüncül insanın yeryüzü sahnesine çıkışı. Böylece bütüncül insan, olabilecek en korkunç suçla damgalanacaktı: kralı öldürmek. Sade şöyle yazmıştır: “Burada, hiç alışılmadık bir düşünce akla gelmektedir; cüretkâr olmakla birlikte doğru bir düşüncedir bu. Cumhuriyet olarak kendi kendini yönetmeye başlayan bir millet, ancak erdemleri sayesinde ayakta kalabilir çünkü en çok’a ulaşmak için hep en azdan başlamak gerekir; oysaki bir cumhuriyet tesis edebilmek için monarşik yönetimin boyunduruğunu cesaretle sarsacak olan çoktan yaşlanmış ve çürümeye başlamış bir millet ancak daha fazla suç işlemek suretiyle tutunabilir; çünkü bu millet çoktan suçun içindedir, eğer bu millet suçtan erdeme, yani şiddetli bir halden sakin bir hale doğru geçiş yapmak isteseydi, çok kısa zamanda kesin bir yıkımla sonuçlanacak bir atalete düşerdi.”

Sade’a göre, yaşlı ve çürümeye başlamış bir milletin içinden geçtiği Devrim, hiçbir şekilde bir yeniden canlanma [régénération] şansı barındırmaz; bir millet bir kez aristokrat sınıfından ayıklandı mı, o millet için bir daha asla geri kazanılacak doğal bir masumiyet çağını başlatmaktan söz etmek mümkün değildir. Bu yüzden de Sade için özgürlük rejiminin, doruk seviyesine çıkmış olan çürük bir monarşinin öte-sine az ya da çok geçmemesi gerekir ve aslında geçmeyecektir de. “Çoktan yaşlanmış ve çürümüş bir millet”, yani belli bir suçluluk düzeyine ulaşmış bir millet “monarşik boyunduruğunu cesurca sarsacak” demek, eski efendilerinin bu milleti taşımış olduğu suçluluk düzeyinin, onu, cumhuriyetçi bir yönetimi benimsemek uğruna kralı öldürmek suçunu işleyecek duruma getireceği anlamına gelmektedir; yani burada kralı öldürmekle çok daha büyük bir suç düzeyine taşınmış bir sosyal durum söz konusudur. Dolayısıyla devrimci topluluk, temelinde, monarşik toplumun ahlaki çözülüşüyle gizlice fakat sıkı bir dayanışma içinde olacaktır çünkü devrimci topluluğun üyeleri kanlı kararları almak için gerekli gücü ve enerjiyi bu çözülme sayesinde bulacaktır. Oysaki burada çürüme ve bozulmuşluktan kasıt, Sade’ın yaşadığı dönemin toplumunda oldukça ilerlemiş olan Hıristiyanlıktan uzaklaşma derecesi değilse nedir; gittikçe frenlenemez hale gelmiş keyfi zorbalık pratikleri temellerini ateizmde olmasa da, en azından kuşkuculuğun derinliklerinde bulmaktadır.

Bu ahlaki kuşkuculuk, kışkırtmadan kaynaklanan ya da temellerini inançtan alan bu ateizm, monarşik toplum içerisinde yaygınlaştıkça, bu monarşik toplum bir bölünme, parçalanma durumuna gelir; öyle ki teokratik hiyerarşi tarafından kutsanmış olan hükümdar-hizmetkâr arasındaki feodal ilişkiler çoktan bozulmuştur; aslında bunun yerinde Antikite’nin efendi-köle ilişkisi yeniden kurulmuştur.

Teokratik Feodalitenin Çözülüşü ve Aristokrat Bireyciliğin Doğuşu

Batıda, Antik dönemin kölelik koşullarıyla Devrim arasında, Kilisenin girişimiyle, varolan sosyal güçleri her bir birey kategorisinin ahlaki açıdan konumunu belirleyip garanti altına alacak bir düzende gruplaştırmak üzere teokratik bir hiyerarşi tesis edilmiştir. Bu teokratik hiyerarşinin, antik dönemin orman kanununa bir son vermesi istenmiştir; Tanrı’nın suretinde yaratılmış olan insan, insan üzerinde söz sahibi olamaz. Her insan Tanrı’nın hizmetkârıdır. Teokratik hiyerarşinin alınlığında şu özlü söz yazılıdır: Bilgelik Tanrı korkusu ile başlar. Tanrı tarafından atanmış olan kral onun cismanî hizmetkârıdır; derebeyi ise kral tarafından atanmıştır ve kralın hizmetkârıdır; ve derebeyinin hizmetkârı olan her insan Tanrı’nın hizmetkârıdır. Hiyerarşi, kralın yetkisiyle derebeyine, krala ve halka karşı birtakım zorunluluklara tabi olduğu askeri, hukuki ve sosyal fonksiyonlar yüklemiştir; bu fonksiyonların yerine getirilmesi ise kendisine, vasalının ve hizmetkârının sadakâtini temin eder. Hizmetkâra gelince, saygı ve sadakât gösterdiği derebeyinin hizmetine girerek Tanrı’sına ve kralına olan bağlılığını göstermiş olur, hiyerarşinin en alt basamağındaki yerini doldurarak bireysel ifadesini bulur ve kilit taşının Tanrı olduğu bir yapının parçası haline gelir. Oysa, kral iktidarını pekiştirdikçe, derebeyi kendisine yüklenen işlevleri bir bir terk etmeye başlar; böylece krala karşı zorunlulukları bağlamında kendisini özgür bıraktığı gibi, artık yerine getirmek zorunda hissetmediği tüm bu sorumlulukların kendisine sağlamış olduğu ayrıcalıkları ve hakları hâlâ elinde tuttuğunu iddia eder. Dolayısıyla derebeyinin yalnızca kendisi için bir varoluş geliştirmesi ve kendisine tanınmış ayrıcalıklara, bundan böyle ne krala ne de Tanrı’ya –ne de tabiî ki hizmetinde bulunan kişiye– karşı hesap vermek zorunda olmadığı bir tasarruf biçimi vererek, Tanrı’nın varlığını şüpheye düşürmesi, tüm bu hiyerarşik yapının sarsılmasına yeter; sosyal hiyerarşinin en altında hizmet görmek hizmetkârın gözünde bütün anlamını yitirir. Sonuçta, derebeyi teokratik hiyerarşinin bu yapısını sadece tek bir amaç için elinde tutmak ister görünmektedir: karşılığında hiçbir şey vermek zorunda olmadığı bir varoluş için; bu hiyerarşinin olumsuzlanmasına ve Tanrı korkusunun olsa olsa deliliğin başlangıcı olduğunu göstermeye dayanan bir varoluş; o zaman da orman kanunu yeniden yürürlüğe girmiş demektir: Antik çağın, güçlü-güçsüz arasındaki ilişkiyi düzenleyen koşulları yani efendi-köle ilişkisi yeniden kurulmuş olur.

Sapkın büyük derebeyi, Devrim’in arifesinde, gücü elinde tutan bir efendiden başka bir şey olmadığını bilir, fakat aynı zamanda, bu güce sahip olma hakkını her an kaybedebileceğini ve kendisinin de potansiyel olarak bir köle olduğunun farkındadır. Artık kendi gözünde tartışılmaz bir otoriteye sahip olmadığı için –her ne kadar buna dair içgüdüleri kendinde tutmuş olsa da– istencinin artık hiçbir kutsal değeri yoktur, dolayısıyla kalabalıkların dilini benimser; kendisinin artık kurnaz ve çıkarcı olduğunu kabul eder; bu yeni konumuna dair argümanları filozoflarda arar; Hobbes, d’Holbach ve La Mettrie okur. Artık ilâhi adalete inanmayan bir aklın her şeye açık sofizmleri vasıtasıyla ayrıcalıklı durumuna meşruiyet kazandırmanın yollarını arar. Bu şartlar altında, sapkın büyük derebeyi eğer kararlı bir şekilde ateist değilse, kendi varoluşunu Tanrı’ya ve aynı zamanda halka yönelmiş bir meydan okuma olarak görür; fakat eğer kararlı bir ateist ise, yaşamını elinde tuttuğu hizmetkârından gönlünce yararlanıp, onu kölesi ve arzularının nesnesi yaparak, halka, kendi vicdanında Tanrı’yı öldürmüş olduğunun, sahip olduğu imtiyazların ise suçun herhangi bir cezaya çarptırılmaksızın pratik edilmesinden başka bir şey olmadığının mesajını verir. Oysa hiyerarşinin en alt basamağında bulunan insanın Tanrı’ya ulaşması, hizmet etme ediminin kendisiyle mümkün olabiliyordu; şu halde hiyerarşinin en üstünde bulunan Tanrı’nın ölümüyle aslında köle durumuna düşmüş olan bu insan, vicdanında Tanrı’yı yaşattığı müddetçe, bir hizmetkâr olacak kalacaktır; gerçekten bir köleye dönüşmesi ise ancak, Tanrı’nın ölümünü kendi vicdanında deneyimleyip aslında efendisi haline gelmiş olana hizmet etmeye devam etmesiyle olur. Fiilen efendiye dönüşmesi ise, hiyerarşinin en üst basamağındaki Tanrı’yı öldürmek suretiyle işlenen cinayete katılmış olduğu için, ancak yerine geçmek üzere efendisini ortadan kaldırmak istediği ölçüde gerçekleşebilir.

Bir şekilde köle durumuna düşmüş olan hizmetkâr –sebebi ister ateizm isterse efendisinin kutsallığa dil uzatan varoluşu olsun– aslında başkaldırmaktadır;  öyleyse Tanrı’nın ölümünü kabul etmektedir; gelgelelim efendisinin yerine geçmeyi düşünecek kadar ileri gittiği durumda, bunu suç imtiyazı adına yapmayacak da ne adına yapacaktır? Yapacağı tek bir şey vardır; Tanrı’ya başkaldıran efendisinin doğrudan suç ortağına dönüşmek; suçu yüklenme sırası kendisindedir. Böylelikle köleler kaçınılmaz olarak efendilerinin ayrıcalıklarını da sahiplenmiş olur; ve efendilerinin imtiyazlarını ele geçirmek için işe önce onları öldürmekle başlarlar. Monarşik boyunduruğunu suç işleyerek sarsmış bir milletin tutunabilmesi, yine ancak suçla mümkün olabilecektir; çünkü zaten çoktan suçun içindedir, iddiasını taşıyan tezin kurduğu tuzak sonucu içine düşülen kısır döngü. Sade’ın Devrim’i hapsetmek istediği kısır döngü budur.

Cumhuriyet, sonuç olarak hiçbir zaman başlayamaz; Devrim, sürekli başkaldıran bir monarşi demek olduğu sürece gerçekten devrimdir. Kutsal bir değerin çiğnenmesi için önce o değerin ayaklar altına alınması gerekir. Teokratik ilke söz konusu değildir burada: Tam da tersi, teokratik ilke Sade’ın terminolojisini belirlemektedir; yoksa, suç kelimesi ne anlam ifade edebilirdi ki?

Tanrı’nın Öldürülmesi ve Simülakrı Olarak Kralın Öldürülmesi 

Kralın Millet tarafından ölüme mahkûm edilmesi, ilk aşaması, sapkın büyük derebeyinin başkaldırısı sonucu Tanrı’nın ölüme mahkûm edilmesi olan sürecin geldiği son noktadır. Böylece, kralın idamı Tanrı’nın öldürülmesinin bir simülakrı haline gelir. Monarşinin askıya alındığı âna kadar dokunulmazlığı bulunan kralın yargılanmasını takip eden süreçte, Konvansiyon yanlıları [Les Conventionnels]  kralın idamı konusunda oy kullanmak üzere çağırılır; kral idam edilmelidir yönünde oyların birliğini sağlayan tez, hukuki ve politik bakış açılarının uzlaşmasından başka bir şey olmayacak, olamayacaktır. Monarşist Avrupa’ya karşı sergilenen meydan okumanın farkında olup, onu doğru değerlendiren Danton gibi yalnızlaştırılmış birkaç kişiden başka hiç kimse şöyle söyleme cesaretini gösteremeyecektir: Biz Kralı mahkûm etmek değil, öldürmek istiyoruz. Halka, sahip olduğu haklara ilişkin sağlam bir fikir aşılamaya çalışmış olan Saint-Just bile, söz konusu olanın, kralı yargılamaktan çok onu bir düşman olarak alt etmek olduğunu ifade etmiştir; çünkü masum bir şekilde hüküm sürülemez. Fakat, dilemmayı kararlılıkla ortaya koyan, kamu hukukuna ilişkin yeni bir bakış açısı yaratmak gerektiğinin bilincindeki Robespierre olacaktır: “Burada söz konusu olan bir dava duruşması değildir. Louis kesinlikle bir sanık olmadığı gibi sizler de yargıç değilsiniz. Sizler yalnızca devlet adamlarısınız, Millet’in temsilcilerisiniz. Bir adamın lehinde veya aleyhinde bir yargıda bulunmanızdan değil, halkın kurtuluşu için almanız gereken bir tavırdan söz ediyorum, kökeni halktan gelecek bir edimden. Gerçekte, Louis’nin hâlâ bir dava konusu olabilmesi, onun aklanabilmesi ihtimalini de barındırır; masum olabilir; ne diyorum, yargılanacağı âna kadar masum olduğu da varsayılabilir; fakat ya Louis aklanır da masum olduğu iddia edilirse, o zaman Devrim ne olacak? Eğer o masumsa, tüm özgürlük savunucuları birer iftiracı olur çıkar; isyancılar hakikat dostlarıydı, zulüm altında ezilen masumiyetin savunucularıydılar…” Ve Robespierre şöyle tamamlar sözünü: “Vatanın yaşamaya devam edebilmesi için Louis’nin ölmesi gerekmektedir.” Louis, halkını yabancı despotlara satarak, milleti bir arada tutan sosyal paktı ortadan kaldırmıştı; bundan böyle halk ve tiran arasında bir savaş durumu hüküm sürecekti; tiranın, bir düşman nasıl ortadan kaldırılırsa o şekilde yok edilmesi gerekiyordu. Devrim’in bakış açısı buydu; bu şekilde, cumhuriyetçi bir düzenin pekiştirilmesine olanak sağlanacaktı. Oysa bu görüşlerin Sade’ın düşüncesinde hiçbir yeri yoktur. Giyotinin bıçağı XVI. Louis’nin kafasını bedeninden ayırdığında, Sade’ın gözünde, ölen bir vatandaş Capet değildi, bir hain bile değildi; Sade’ın gözünde, tıpkı Joseph de Maistre ve kilise yandaşları için olduğu gibi, ölen Tanrı’nın temsilcisiydi; isyancı halkın kafasına dökülen kan, Tanrı’nın cismanî elçisinin, hatta daha mahrem bir anlamda, Tanrı’nın kanıydı. Joseph de Maistre, Bonald, Maine de Biran gibi devrim karşıtı katolik filozoflar, XVI. Louis’nin idamından, bütün insanlık adına, insanlığın kurtuluşu için acı çeken bir şehitten bahseder gibi konuşurlar; onlara göre, Louis, milletin günahlarının kefaretini ödemektedir. Sade’a göre, kralın öldürülmesi, milleti onarılamaz bir şekilde kefaretini hiçbir zaman ödeyemeceği bir duruma sokmuştur: Hükümdarı öldürmek, ana ya da baba katli demektir. Sade, hiç şüphe yok ki, doğal insanın kardeşliği olgusunda zorlayıcı bir güç gördüğünden, bu kardeşliğin yerine, Kabil’in soyundan gelen ve bu yüzden de kardeşliğin mümkün olmadığı bir cemaatin temellerini atacak olan ana baba katline dayalı bir dayanışmayı koymak istemekteydi.

(…)

Çevirmen: Nihan Çetinkaya

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Pierre Klossowski, 1905 doğumlu Fransız yazar, düşünür, çevirmen ve sanatçı. Marquis de Sade ve Friedrich Nietzsche üzerine yaptığı kapsamlı çalışmalarla Michel Foucault, Gilles Deleuze ve Jean-François Lyotard gibi Fransız düşünürleri etkilemiştir. 2001 yılında öldüğünde, geride çok sayıda eser bırakmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.