Köpek Kalbi – Mihail Bulgakov

 

“Köpek Kalbi, Mihail Afanasyeviç Bulgakov’un yasaklanmış kitaplarından biri. İçinde bulunduğu dönemi korkusuzca eleştirebilen bir doktorun hayal dünyasındaki distopik bir otobiyografisi olan bu kitap 1925 yılında kaleme alınmış fakat 1987’de yayımlanabilmiştir. Bulgakov’un usta kaleminin eseri olan Köpek Kalbi’nde insan-hayvan ilişkisi, aşağılar boyutta bir yergi malzemesi olarak kullanılmıştır. Ülkenin en ünlü bilim insanlarından olan Profesör Filipp Filippoviç’in kobay olarak kullanmak üzere yanına aldığı bir köpeğin üzerinde yaptığı deney sonucu ortaya çıkan canlı, hiç de Filippoviç’in tahmin ettiği varlık değildir. Köpek insanlaşmıştır ve sonuçlar doktoru ve diğer herkesi korkutmaktadır.” Köpek Kalbi’nden okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Etin kokusunu iki kilometre öteden alabilmek için okumayı öğrenmeye lüzum yoktur. Moskova’da yaşıyorsanız ve zerre kadar beyniniz yoksa bile yine de özel bir talimat olmaksızın mektuplarınızı almak zorundasınız. Moskova’daki kırk bin köpeğin içinde ‘salam’ sözcüğündeki harfleri bilmeyen tek bir odun kafalı bile yoktur.

Şarik, okuma-yazma öğrenme işine renklerle başlamıştı. Daha dört aylıkken Moskova’nın her tarafında asılı, efsanevi ‘М.С.П.О.  Et Pazarı’ yazısını taşıyan mavi yeşil renkte tabelaları diğerlerinden ayırt edebiliyordu. Daha önce söylediğimiz gibi, aslında pek o kadar gerekli değil, çünkü etin her halükârda kokusunu alabilirsiniz. Hatta bir keresinde, yoldan geçen bir arabadan gelen berbat bir benzin kokusu yüzünden koku alma duyusu, Şarik’te bir kafa karışıklığına sebebiyet vermişti. Gördüğü gök mavisi rengindeki cafcaflı tabelayı et pazarının tabelası sanıp Golubizner Kardeşlerin elektrik malzemeleri satan dükkânına bir baskın düzenler düzenlemesine ama hayatında ilk olarak antigron kablonun  tadına bakma olanağına da sahip olur: Arabacı kamçısı da neymiş! Bu fırsat, Şarik’in eğitiminin başlangıç noktası olarak addedilmelidir. İçeri girdiği gibi kendini dışarı, kaldırıma atar; ister istemez ‘mavinin’ ‘et’ demek olmadığı hatırına gelir Şarik’in; kuyruğunu bacakları arasına kıstırmış, yakıcı bir ağrıyla inleyerek, tüm kasap tabelalarında sol baştaki ‘K’ harfinin altın sarısı veya kızıl renkte, biçimsiz bir kızağa benzeyen bir harf olması gerektiğini kavramıştı.

Şarik, zaman geçtikçe bilgisini bir kat daha geliştirdi. İlk olarak, Mohovaya sokağının köşesindeki efsane ‘Glavrıba’ Balık Halinin son harfi ‘A’ ile sondan birinci harfi olan ‘B’ yi ezberledi (Tersten öğrenmeye başlamasının nedeni; sokağın köşesinde sürekli nöbet tutan bir milis  yüzünden tabelaya sinsice yaklaşıp ‘rıba’ hecesini sonundan kolayca okuyabiliyordu.).

Moskova’nın sokaklarındaki binaların köşelerini süsleyen çini kaplamalar daima ve yanlışa mahal vermeden ‘Peynir’ anlamına gelirdi. Kaplamaların üstündeki bir sonraki sözcüğün başında duran siyah renkli semaver musluğu resmi, bu zincir peynir mağazalarının eski sahibinin adı olan Çiçkin’i, kırmızı paketli Hollanda peynir dağlarını, köpeklerden nefret eden gaddar mağaza yöneticilerini, talaş kaplı zeminleri, tiksindirici ve iğrenç kokan ‘Backstein Peynirlerini’  çağrıştırırdı.

Eğer biri gerçekten ‘Celeste Aida’ dan daha iyi olmayan bir şekilde ağız mızıkası çalıyorsa, aynı zamanda orada sosis kokusu da varsa, ayrıca beyaz ilan tahtasında yazan ‘Ahlaks…’ sözcüğünü ilk harflerinden rahatça deşifre ederek ‘Ahlaksız şeyler konuşmak ve bahşiş vermek yasaktır!’ anlamını çıkarabiliyordu. Bu tip yerlerde, durup dururken anaforlar gibi fokurdayan kavgalar meydana geliyor, insanlar birbirlerinin suratlarına yumruk atıyordu. Dürüst olmak gerekirse, peşkirlerle  veya botlarla, ikisinden birini köpeklerin daima yedikleri göz önünde bulundurulduğunda, bu kavgalar sıkça görülen bir şey değildi.

Eğer pencerelerde asılı bayat jambonlar ve yine pencerelerin altında yatan mandalinalar varsa, bunun anlamı ‘i… aş… iaşe…’ ‘İaşe Mağazası’  demekti. Eğer pencerelerin önünde kötü sıvılarla dolu koyu renkli şişeler varsa, bu şş… şa… şar… ‘Şarap’ anlamına geliyordu: Yeliseyev Kardeşler  İaşe Mağazası.

Köpeklerin gönlünü çelen meçhul Beyefendi, birinci kattaki gösterişli dairesinin kapı zilini çaldı. Onu buraya dek izlemiş olan köpek gözlerini, çizgili desenli camlı ve gül ağacından yapılmış geniş tablalı  kapının bir tarafında asılı olan, üzerinde altın sarısı harflerle bir isim yazılı olan büyük siyah karta doğru, epey canlı bir biçimde yukarı kaldırdı. İlk üç harfin ne olduğunu hemencecik kestirdi: Pz-er-o, ‘Pro…’ Fakat bundan sonrasında, göbekli, çift taraflı beş para etmez türde şu anlama gelebilecek bir harf vardı:

‘Proletarya!’

Yo, bu kesinlikle değildir! Düşüncesi bile şaşırtmıştı Şarik’i. Mümkün değil! Burnunu yukarı kaldırıp kürk paltodan ikinci bir nefes çekti ve kendinden emin bir şekilde düşündü: Hayır, bu asla bir proletarya kokusu değil! Bu bir yazın biçimi ve ne anlama geldiğini tanrı bilir!

Pembe camın arkasında şıp diye, büyük siyah kartı epey canlı bir biçimde aydınlatan, mutluluk verici bir ışık yandı. Kapı sessizce açıldı, köpek ve efendisinin hemen önünde, beyaz bir önlük ile dantelli bir kep giymiş hoş ve genç bir kadın peydahlandı. Köpeğin içini ilahi bir sıcaklık dalgası kapladı. Kadının eteği inciçiçeği gibi kokuyordu.

Vay be! Hayat dediğin işte budur, diye düşündü köpek.

-Sefalar getirdiniz Şarik Beyefendi, diye alaycı bir ifade kullanan meçhul Beyefendi, kapı eşiğinden içeriye aldı köpeği. Şarik de kuyruğunu sallayıp, çok saygılı bir şekilde içeri girerek ev sahibine hürmetlerini sundu.

Giriş salonu, içindeki bir sürü şeyle çok zengin görünüyordu. Orada, hırpani ikinci Şarik’in yansımasını gördüğü tam boy aynasını asla unutmayacaktı. Yukarıda, duvarda, korkutucu bir çift geyik boynuzu asılıydı, ayrıca sonsuz sayıda kürk manto ve galoş ile tavana asılı olup renkleri kırpışan elektrikli bir lale vardı.

-Böylesine bir yaratığı nereden buldunuz Filipp Filippoviç? diye sordu genç kadın gülerek, bir yandan da Beyefendinin renar arjante  astarlı ağır paltosunu çıkartmasına yardım ediyordu,

-Aman tanrım! Her yeri uyuz bunun!

-Saçma sapan konuşuyorsun! Neresinde uyuz gördün? diye sordu Beyefendi, haşin bir sertlikle. Paltosunu çıkarınca, halis İngiliz kumaşından yapılmış siyah bir takım elbise çıktı ortaya. Beyefendinin hemen karnının üstünde de altın bir zincir neşeyle ışıldadı, çok parlak olmayacak şekilde.

-Doğru dur bakayım, kımıldama! Hey kuçukuçu… Kımıldama, sersem şey! Uyuz değil bu… Kıpırdama, şeytan seni! Hımmm! Ahha! Bu bir yanık! Hangi zalim kaynar su döktü üstüne, ha? Kıpırdamadan duracak mısın sen?

İnleyen köpeğin gözlerindeki içler acısı eda aynen şuydu: Hapishane kuşu kılıklı aşçı bozuntusu seni!

-Zina, bunu al muayenehaneye götür, bu esnada da bana önlüğümü getir, diye emir verdi Beyefendi.

Kadın ıslık çalıp parmaklarını şaklattı. Köpek, kısa bir müddet tereddüt ettikten sonra peşinden kadını izledi. Dar ve fazla aydınlatılmamış bir koridor boyunca beraber ilerlediler. Lake bir kapının önünden geçip koridorun sonuna ulaşarak sola döndüler. Köpek, girmek üzere oldukları karanlık odanın içiresindeki bir dolaptan gelen uğursuz kokuya derhal tepki göstermiş ve bu kokuyu hiç sevmemişti. Karanlığın içinden gelen bir klik sesiyle oda, aynen gündüz gibi gözleri kamaştırıcı bir şekilde aydınlandı. Odanın her yerinden köpeğin üzerine doğru parlak beyaz ışıklar yayılıyordu.

Köpek için için inledi, ah hayır, yapamazsınız! Tamam, çok teşekkür ederim ama buna müsamaha göstermeyeceğim! Şimdi anlıyorum; sizin de, salamınızın da yüzünü şeytan görsün! Beni bir köpek hastanesine getirdiniz, üstelik önce bana Kastor Yağı içirecek, sonra da ellerinize bıçaklarınızı alıp böğrümü ince ince doğrayacak ve yaralarıma dokunacaksınız…

(…)

Çevirmen: Süha Demirel

*Bu okuma parçasının yayını için Tefrika Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.