‘O alanda yer alan sol siyasi hareketlerin tümü maktul ve mağdur… Panzerleri halkın üstüne sürüp, ses bombaları patlatarak o kıyıcı paniği başlatanlar onlar değildi.’

 

“1 Mayıs 1977′de, Taksim’de DİSK’in düzenlediği işçi bayramı kutlamaları saldırıya uğradı. Kalabalığın üzerine ateş açıldı, kurşunlar yağdı, panzerler yürüdü, 34 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı… Hükümet, polis, medya sözbirliği etmişçesine yaşananlardan solcuları sorumlu tutarken; sendikalar, DİSK ve sol örgütlerin çoğunda giderek olayın soğukkanlı bir provokasyon olduğu görüşü hakimiyet kazandı. Bu kanlı olay sol hareket üzerinde derin bir iz bıraktı; sol içi kimi bölünmelerin derinleşmesine yol açtı. Aradan geçen yıllara rağmen alanda tam olarak ne olduğu büyük ölçüde karanlıkta kaldı, gerçek failler hiçbir zaman hesap vermedi. 1 Mayıs 1977′de, diğer deyişle Kanlı 1 Mayıs’ta Taksim’de olan bitene ışık tutmaya çalışan, ayrıca öncesi ve sonrasında Türkiye’de yaşananlara değinen belgesel niteliğindeki bu kitap söyleşilerden oluşuyor. (…) Yalanlarla yazılmış bir yakın tarihi düzeltme çabasına katkıda bulunması için…” (Arka Kapak Yazısı…)

Kitabınız ‘1 Mayıs 1977’, tarihe ‘Kanlı 1 Mayıs’ diye geçen 36 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı ve Türkiye Solunun belki de en ciddi biçimde yaralandığı o kara güne bakıyor. 36 yıl sonra… 36 yıldır aydınlanmayan ve üstündeki tartışma hiç kapanmayan bu kanlı günün aydınlatılmasının anlamı sizin için ne idi?
O kanlı günün aydınlatılmaya muhtaç iki yanı var. Birincisi katliamın adalet ve insan haklarıyla ilgili yanı. 1 Mayıs 1977′de Taksim’de yaşananların  insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu düşünüyorum. Suçluları ve azmettiricileri bulunup adalete teslim edilmemiş, yargılanıp hüküm giymemiş bir adli olay var ortada. Günün birinde adalet yerini bulur mu, bulacak mı bilmiyorum.

Benim hazırladığım belgesel kitap ise olayın ikinci yanıyla, sol içi yanıyla ilgili. Kitapta o gün alanda ya da alana ulaşan yollarda bulunan Türkiye’nin çeşitli sol hareketlerinin etkili kişileriyle yapılmış söyleşiler var. Bu söyleşileri yapmaktaki amacımı kitabın önsözünde şu cümleyle anlatmaya çalıştım: “Türkiye ve dünyanın geleceğine ilişkin çözümlemelerde, ona hâlâ misyon yüklüyor ve şans tanıyorsak eğer; solun, öncelikle 1 Mayıs 1977 katliamından çıkarılacak derslere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.” Amacım tam olarak budur. Bu söyleşiler ve ardından yaratacağını umduğum tartışmalar o kanlı günü  aydınlatmayacak elbette. Solun geleceğe uzanan yoluna küçük de olsa bir ışık tutabilmekti amacım. Bu başarılabilirse ne mutlu bana…

1 4

1977 1 Mayıs’ı hep çok tartışıldı ama dönemi tanıklıklarıyla ve siyasi figürlerinin muhasebesiyle ele alan böylesi bir sözlü tarih çalışması yapılmamıştı. Sadece kimi yazı dizilerinde tarafların temsilcilerinin görüşlerinin yayınlandığını hatırlıyorum. Sizce Türkiye Solu bugünü konuşmak istemedi mi? Muhasebeden kaçmak mı, yoksa klişe ezberi koruma çabası mı?
Kitaptaki söyleşiler okunduğunda hangi siyasi hareket kökenli olursa olsun herkesin farklı ölçeklerde olmakla birlikte üzüntü, pişmanlık ve utanç ortak paydasında buluştuğu görülüyor. Bir suçlunun pişmanlık ve utancından söz etmiyorum doğal ki. Geleceği aşikar bir olaya engel olamamanın, önleyememenin üzüntüsü, pişmanlığı ve utancını kastediyorum. Hatalarla yüzleşmek hiç kimse için kolay değildir. Hele Türkiye solunu temsil eden en doğru siyasal hareketin kendinizinki olduğunu  düşünüyorsanız, bu çok daha zor.

O gün var olan siyasi hareketlerin kimisinin içi tamamen boşaldı ve bambaşka platformlara sıçradı, kimisi tamamen yok oldu, kimisi de artık farklı kulvarlarda devam ediyor. Yazık ki “solun” düşmanlarına karşı açık vermemesi, o beylik “kırık kolun yen içinde kalması” anlayışı sürüp gidiyor. Bu hastalıklı anlayışı sadece sola mal etmek haksızlık olur tabii. Türkiye’deki tüm kurumlar, siyasetler hatta bireyler aynı “Şanlı geçmişimizi ayaklar altına almayalım” hastalığıyla malûl… Deyim yerindeyse, bir tür toplumsal aşağılık duygusuyla birlikte yaşaya geldik bugüne kadar. “1 Mayıs 1977 – İşçi Bayramı Neden ve Nasıl Kana Bulandı?” adlı kitapta gerek soruları soran ben gerekse yanıtları verenler bu komplekste, bu duvarda küçük de olsa bir gedik açmaya çabalıyoruz.

Nasıl bir hazırlık ve çalışma yürüttünüz? Konuşmak istediğiniz herkese kitapta yer verebildiniz mi?
1 Mayıs 1977 günü Türkiye solunda var olan ana akım siyasal akımların temsilcileriyle -tabii söyleyecek sözü olanlarıyla- görüşmek istedim. Gerek tanıdığım ve sonradan tanıştığım sol siyaset içinde yer alan bireylerden gerekse Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı gibi kurumlardan yardım aldım. İlk söyleşiyi 2009 yılında -sonradan tekrar görüşmekle birlikte- Bingöl Erdumlu’yla yaptım. THKP-C kurucularından olan ve olay günü Tarlabaşı’ndaki DİSK güvenlik ekibi içinde yer alan Erdumlu’nun anlattıkları gerçekten ufuk açıcıydı. 13 kişiyle görüştüm: Ahmet Sami Belek, Bingöl Erdumlu, Dinçer Doğu, Doğan Ülgen, Feyyaz Kurşuncu, Gün Zileli, Kamil Arslantürk, Leman Fırtına, Mahir Sayın, Mehmet Karaca, Murat Belge, Murat Tokmak ve Osman Cavit İyigün… Leman Fırtına ve Doğan Ülgen dışındakiler o gün içinde yer aldıkları sendika ve siyasi hareketlerde etkili isimlerdi. Kitapta yer alanların ötesinde, fikrini ve tanıklığını önemsediğim başka kişiler de vardı tabii. Görüşmek isteyip de ikna edemediklerim de oldu. Ama bir yerde durmak gerekiyordu. Kayıt altına aldığım anlatılarla amaçladığım çerçevenin tamamlandığını düşünüyorum.

3 5

Bu süreçle ilgili paylaşmak isteyeceğiniz bir şey var mı?
Görüştüğüm kişilere konuşmaya başlamadan üç temel soru yönelttim ve onlar düz bir anlatıyla yanıtladı. Aralarda küçük sorularım veya açıklayıcı katkılarım oldu ama yanıtları blok anlatılar olarak kullanmayı tercih ettim. Uygulamanın böyle olacağını onlara da görüşmenin başında deklare ettim. Yanıtlardan da anlaşılacağı gibi bazı kişiler, örneğin Tarlabaşı’nda DİSK güvenlik ekibi içindeki üç UZEL işçisinin kurşunla vurularak öldüğünü 30 küsur yıl sonra benden öğrendi. Önsözde de belirttiğim gibi metinlerde kısaltma yapmadım. Yalnızca dil kuralları açısından elden geçirdim. Sol hareketlerdeki üçüncü şahısları rencide edecek ya da cevap hakkı yaratacak anlatılardan, olguları değil ama isimleri çıkardım.

Söyleşileriniz 1 Mayıs 1977’ye giden süreci anlattırarak başlıyor her seferinde. Biz de gerçekten tüm kesimleriyle o alanda olan Türkiye Solu’nun hangi fikir ayrılıkları ve siyasi gerginliklerle alana taşındığını öğreniyoruz. Kimi grupların olası felaketi öngördüğü ve çekimser pozisyon aldığı da anlatılıyor. Bu felaket bu denli, göz göre göre mi yaşandı?
Üç temel soru sordum demiştim: 1. 1 Mayıs 1977′ye giden süreçte Türkiye ve sol nasıl bir dönemden geçiyordu? 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi, 12 Mart 1971 darbesi, 1974 affı; DİSK başta olmak üzere sendikal hareketteki değişimler, 1 Mayıs 1977 arifesinde nasıl bir Türkiye solu tablosu ortaya çıkarıyordu? 2. O gün Taksim’de kişisel olarak nelere tanık oldunuz ve ne yaptınız? 3. 1 Mayıs 1977 sonrasında Türkiye ve solun görünümü nasıldı? 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte Türkiye ve sol neler yaşadı?

Sorular böyle olunca herkes en başından başlayarak kendi siyasal hareketleri perspektifinden yaşadıklarını, 1 Mayıs 1977′ye ilişkin hazırlıklarını, o gün yaptıklarını ve sonrasında olanları anlattı. 1 Mayıs 1977′ye ait o tek resmin farklı bakış açıları ve detaylarıyla yeniden ve yeniden çizilmesini amaçlamıştım. Sonuç da öyle oldu.

Aslında kimi gruplar değil herkes o gün orada bir olay, bir provokasyon meydana gelmesi olasılığından kaygı duyuyordu. Tüm siyasi hareketler becerebildiği ölçüde önlem almaya çalıştı.

DİSK mitingde disiplini sağlamak ve “Maocuları” alana sokmamak için 20 bin kişilik güvenlik ekibi kurdu. Kurtuluş hareketinin liderlerinden Mahir Sayın, Tarlabaşı’na ve Taksim’e doğru arkalarından yürüyen “Maocu” siyasetlerle, bir provokasyon alet olmamak için yaptığı görüşmeyi ve alınan önlemi şöyle anlattı: “Aramıza mesafe koyacağız. Çünkü provokasyonu sizin yapmanız gerekmiyor. Provokasyon dışarıdan da yapılabilir ve bu ortam bunun için hazırlanmış durumda, siz de bunu görüyorsunuz. Onun için olur ya, bizim sıradan bir provokatör size ateş ediverir. Sizin sıradan bir provokatör bize ateş ediverir… Dolayısıyla ondan sonra birbirimize sıkar, yani ortalığı kana bularız. Onun için şöyle kurşun menzilinin dışında kalacak şekilde yürüyelim ve o arayı kapatmayalım dedik. Onlara da makul geldi. Çünkü onlar da bir provokasyonu bile bile körükleyecek insanlar değiller. Nihayetinde devrimci insanlardı.” “Maocu” gruplar arasında yer alan Aydınlık/Halkın Sesi siyaseti ise alanda bir provokasyon olacağından kaygı duyduğu için grup olarak değil bireysel olarak katılma kararı aldı.  Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliği… Yani diğer “Maocu” gruplar da yürüyüşün en ön saflarına, bir provokasyona alet olmayacağını düşündükleri en deneyimli ve sağduyulu yoldaşlarını yerleştirdiler. Yani herkes endişeliydi, herkes kaygılıydı ve herkes kendince önlem almaya çalıştı ama korkulan başa geldi.

2

Kitabınız, o güne dair polisiye tartışmalara da ışık tutuyor. Ama bundan da önemlisi bu felaketi yorumlarken es geçilen sol içi tartışma ve çatışmaları ortaya koymak olmuş. Hedefiniz bu muydu?
Kitapta resmi provokatörlerin nasıl çalıştığına dair, Leman Fırtına, Bingöl Erdumlu ve Murat Tokmak’ın önemli tanıklıkları var.  Yine kitapta; sol içi ideolojik çekişme, rekabet, düşmanlık ve bunların sonucunda ortaya çıkan tartışma, zıtlaşma, şiddet ve çatışmalara dair pek çok anlatı var. Bu olguları ben hiç kimseye özel olarak sormadım. Her anlatıcı anlatımının doğal seyri içinde kendince yeri geldiğinde bu olaylardan söz etti. Bunlar o dönemin gerçekleriydi ve bir şeyleri örtbas etmek, gözlerden gizlemek, bilgi kirliliği yaratmak niyetinde değilseniz söz dönüp dolaşıp doğal olarak oraya geliyordu. Evet o yıllarda sol yalnızca faşist güçlerle ya da hakim güçlerle değil birbiriyle de kıyasıya çatışıyordu. Böyle bir kitabı hazırlamak için yola çıkarken öngördüğüm hedefler arasında bu konunun tartışılması da vardı.

DİSK’e hakim olan Sovyetik çizgideki TKP ile ‘Mao’cu’ denilen Çin yanlısı ‘Üçüncü Dünya’cı sol arasındaki silahlı çatışmaya dönüşmüş fikir ayrılığı zaten 1 Mayıs gününden önce gerilimi yükseltmiş… DİSK’in Maocu grupları alana sokmama kararı ve onların gerekirse çatışarak alana girme çekişmesi bu felaketin sebebi miydi? Ya da provokasyonun hayat bulduğu ve sürece sızdığı ‘çatlak’ mı demeliyiz?
“Sovyetçiler” ve “Çinciler” arasında doğrudan bir silahlı çatışma hiçbir zaman olmadı. Yaşananlar, bir afişlemede tesadüfen karşılaşma sırasında, bir grev ya da direnişteki ideolojik zıtlaşma sırasında meydana gelen ve sonradan üzüntüyle karşılanan spontane olaylardı. Bu tür olaylar sadece bu iki ana akım arasında değil, aynı kökenden (THKP-C) gelen ve birbirlerine yakın siyasi çizgilere sahip Dev-Yol ve Kurtuluş gibi gruplar arasında da yaşanıyordu ki, kitapta bu tür olaylar da anlatılıyor.

Kitaptaki anlatılar okunduğunda görüleceği gibi hiç kimse, 1 Mayıs 1977 katliamına “Sovyetçi”-”Çinci” ideolojik çekişmesinin ya da SBKP ve Türkiye Komünist Partisi’ni savunanlarla Mao’nun üç dünya teorisini savunanlar arasındaki zıtlaşmanın neden olduğunu söylemiyor. Ve panzerleri halkın üstüne sürüp, ses bombaları patlatarak o kıyıcı paniği başlatanlar da bu siyasi hareketler değil.  O alanda ve çevresinde yer alan sol siyasi hareketlerin tümü maktul ve mağdur…

Türkiye’deki sendikacılığın, sol hareketlerin ve en genel anlamıyla solun alabildiğine yükseldiği 1974 affı sonrasındaki yıllara, o süreçteki uluslararası dengelere ve bütün hızıyla sürüp giden soğuk savaşa baktığınız zaman gerçek daha belirgin hale geliyor. “Bu olaydan kim çıkar sağladı?” diye özetleyebileceğimiz o klasik polisiye soruyu yanıtladığımızda da suçlunun ve mağdurun kimlikleri açık seçik ortaya çıkıyor. Kazançlı çıkan Türkiye sağı, hakim sınıflar ve arkalarındaki ABD oldu. Sol kaybetti. Soldaki hareketler arasındaki uzlaşmaz çelişki ve rekabetin böyle bir provokasyon girişimine elverişli besi ortamı yarattığı ise kitapta yer alan anlatıların hemen tümünde zaten dile getiriliyor.

12 13

Bu ikilemin o günkü taraflarında Feyyaz Kurşuncu, “Sosyalizmin sorunları sandığımız şey Sovyetler ve Çin’in dış politikasıydı yalnızca…” demiş. Bu ve bunun gibi ‘özeleştiri’ler görüşmelerinizde ne kadar dile getirildi?
Kitapta Gün Zileli’ninki başta olmak üzere “özeleştiri” diyebileceğimiz söylemler yer alıyor. Anlatımlarda daha sık rastlanan ise “keşke”lerle hayat bulan pişmanlık ve üzüntüler. Benim en çok önemsediğim, “özeleştiri” amacıyla dile getirilmeyen ama kimi okurlar tarafından hakiki özeleştiri olarak anlaşılacak anlatılar. Söz konusu anlatıları örneklemeye kalkışmayacağım çünkü bu okuru yönlendirmek anlamına gelir ki, bu tutum böyle bir kitabın ruhuna tümden aykırı olacaktır.

Mahir Sayın, tanıklığında ‘Provokasyon önlenemezdi ama bizim ortak olmamız önlenilirdi.’ diyor. Solun tartışması gereken ve 36 yıldır ertelediği şey bu mu?
Mahir Sayın’ınkine benzer ya da yakın cümleleri kitaptaki başka anlatıcılar da kurdu. Farklı açıdan bakıp, katliam iyi ki solun üstüne yıkılmadı yoksa bunun vebali altında ezilirdik diyenler de oldu. Bunca yıl sonra yapılacak -eğer yapılacaksa- ana tartışmanın ekseni bu sav olmamalı. Tartışılması gereken alabildiğine bölünüp parçalanmış, en temel meselelerde bile uzlaşmaz hale gelmiş, her tür farklı fikir ve düşünceye tüm kapılarını sımsıkı kapatmış Türkiye solunun neden ve nasıl bu hale geldiğidir bence. Bu konuyu Bingöl Erdumlu kitapta şöyle yorumluyor: “Soldan bahsediyoruz ama somutlaştırdığın zaman 88 tane sol vardı. Hepsi birbirine düşman… Hatta kendisine en yakın olan fraksiyona daha fazla düşman. Yani iş sadece Moskova yanlısı, Pekin yanlısı değil; Moskova yanlıları da ayrıca birbirlerini yemeğe çalışıyordu. Pekin yanlıları da öyleydi. Bu yapıdaki bir sol ne kadar diri kalabilir? Ve ne kadar, günü geldiğinde -ki, o gün de 12 Eylül’dü- dışarıdan gelecek esas düşmanı göğüsleyebilir? Sol zaten 12 Eylül gelmeden likide olmuştu. Bu benim kanım. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Zaten içi boşalmıştı olayın.”…

‘Kanlı 1 Mayıs’ son bir yıldır başka bir ‘şiddet’le tartışılıyor. Bu da Halil Berktay’ın Taraf Gazetesindeki sözleri ve ardından başlayan tartışma… Hatırlamak gerekirse, Halil Berktay 1 Mayıs 1977’de çatışmanın alandaki sol gruplar arasında olduğunu, alandaki ‘beyaz anadol’lardan ateş açan falan olmadığını, alana ateş açılmadığını söyledi.  İntercontinental Oteli’nin pencerelerinden, Sular İdaresi’nin çatısından ateş eden kesin nişancıların palavra olduğunu, şehir efsanesi olduğunu söyledi. Bu kitapta bu tartışmaya -Halil Berktay’ın sözlerinin tartışılması anlamında- hiç girilmemiş olmasının sebebi nedir?
Kitapta yer alan söyleşilerin birkaçı hariç büyük çoğunluğunu Halil Berktay’ın yazılarıyla başlayan tartışmadan önce yapmıştım. Mesela, 1 Mayıs 1977 günü Maden-İş Topkapı Şube Başkanı ve Saraçhane’den gelip Tarlabaşı yoluyla Taksim’e giren DİSK kortejinin güvenlik sorumlusu olan Murat Tokmak, 12 Ocak 2011 günü yaşamını yitirmişti ve olasılıkla onunla son görüşmeyi ben yapmıştım. Kaldı ki, bu kitabın meselesi Intercontinental veya Sular İdaresi üzerinden ateş açılıp açılmadığını açıklığa kavuşturmak değil. Amacım başta da belirttiğim gibi Türkiye solunun 1960′ların sonlarından 12 Eylül 1980′e uzanan ve pek çok konuşmacının değindiği gibi en büyük kırılmasını 1 Mayıs 1977′de yaşayan öyküsünü taraflarına anlattırmaktı. Bu öyküde kimin nereden ateş açıp açmadığının herhangi bir belirleyici yanı olmadığını düşünüyorum.


Sizin görüşmelerinizde Halil Berktay’ın sözleriyle başlayan tartışma hiç konuşulmadı mı? Konuşmacılarda Halil Berktay’a yönelik bir tepki var mıydı?
Son yaptığım birkaç görüşmedeki muhataplarımın Halil Berktay’ın söylediklerinin yarattığı tepki yüzünden yanlış anlaşılmak gibi kimi ufak kaygıları oldu. Bir önceki soruya verdiğim yanıttaki gibi, onlara kitabın meselesinin anılan savlarla ilgili olmadığını anlattım.

Sizin Halil Berktay’ın değerlendirmeleriyle ilgili düşünceniz nedir?
Bir düşüncem yok, çünkü kişisel bir tanıklığım yok. 1 Mayıs 1977′yi İzmir’de biz tüm “Maocu” gruplar bir kapalı spor salonunda toplanarak birlikte kutlamıştık. İstanbul’daki felaketin duyulmasıyla birlikte zaten var olan tartışma ve zıtlaşmalar iyice ayyuka çıktı ve o geceden sonra bir daha bir araya gelemedik. Kitaptaki söyleşilerde birçok kişi Sular İdaresi ve Intercontinental’den ateş edildiğini söylüyor. Bunun aksine tanıklıklar da biliyorum. O gün panzerler halkın üzerine yürüyüp patlamalar başladığı sırada Sular İdaresi’nin üstünde olan, fotoğraf ve film çeken, polis tarafından yakalanıp dövülerek makinelerine el konulan ve o yapıdan yakalandığı ana kadar silah atılmadığına tanık olan bir dostum da var. Ancak benim tüm bu iddialar arasından bir tercih yapacak durumum yok.

Mahir Sayın’ın tanıklığında okuduğumuz gibi, İntercontinental (şimdiki The Marmara) otelinin önünde iken yere taşlar düştüğünü görüyor… Ve sonra o düşenlerin mermi olduğunu, yerden toprak fışkırttığını anlıyor: “Fark ettim, birileri İntercontinental’e doğru ateş ediyordu yerden. Anladım ki, üstümüze ateş İntercontinental’den geliyor.” Başka tanıklıklarda da buna benzer izlenimler var. Siz görüşmelerinizden sonra o günün tartışmaları hakkında nasıl bir sonuca vardınız? Yani, İntercontinental Otelinden ateş açılıp açılmadığı ya da keskin nişancıların alana ateş açıp açmadığı hakkında?
Evet Mahir Sayın olayı böyle anlatıyor. Mehmet Karaca ve Osman Cavit İyigün de öyle. Daha önce medyada ve dijital ortamda yer alan tanıklıklar da öyle… Kimsenin böyle bir konuda yalan söyleyeceğini düşünmüyorum. Demek ki öyle oldu. Zaten kitabın giriş bölümünde o tanıklıklara dayanarak olayı ben de böyle anlatıyorum.  Ancak kitapta anlatılanlardan ve sonradan görevden alınan 1 Mayıs 1977 davasının ilk savcısı Dr. Çetin Yetkin’in kitapta da yer alan iddianamesinden öğrendiğim kadarıyla 1 Mayıs 1977′de yalnızca beş kişi kurşunla vurularak ölüyor. Bir kişi panzer tarafından eziliyor, diğerleri panik ve izdiham yüzünden ezilerek veya havasız kalıp boğularak yaşamlarını yitiriyor. Kurşun yarası yüzünden ölenlerin üçü meydanda değil Tarlabaşı’nda vurulan DİSK güvenlik ekibi içindeki UZEL işçileri. Vurularak ölenlerin biri ise polis. 34 kişi daha silahla vurularak yaralanıyor ama ölmüyor. Vurulanların çoğu iddianameye göre baş ve bedenlerinin üst bölümlerinden yaralanıyor. Bu da yüksek bir yerden ateş açıldığı savını güçlendiriyor. Yaralananların nerede vurulduklarını ise bilmiyorum.  Sonuçta diyebileceğim şu: Ya keskin nişancılar yeterince keskin değildi ya da amaç insan vurmaktan çok panik ve izdiham yaratmaktı.

14 15

İnsan Hakları Aktivisti Leman Fırtına, tanıklığında çocuklarını aramak için İntercontinental otelini dolaştığında perdeleri kapalı bir odada “10-11 kişi, önlerinde fermuarlı valiz gibi çantalar, parkalı çocuklar oturuyorlar” diyor. Ve polis amirinin kendisini hemen oradan uzaklaştırdığını, kapıları kapattığını… Yine otele sığındıklarında otelde bir yoğun polis kalabalığından söz ediliyor. O gün polislerin alandaki varlığı ve çalışmalarıyla ilgili başka ne gibi tanıklıklar dinlediniz?
Bingöl Erdumlu Tarlabaşı’ndan alana koştuğunda sivil polis görünümlü bir kişinin alandakileri “Ateş edin! Ateş edin!” diye provoke etmeye çalıştığını görüyor, etkisiz hale getirmek için üstüne atlıyor ama karamboldan yararlanan adam kaçıyor. Aynı şekilde Murat Tokmak da eli silahlı sivil bir adamın alandan Elmadağ yönündeki polis barikatına doğru koştuğunu görüyor. Adam polislere “Çekilin lan!” diyor, polisler barikatı açıyor ve adam elinde silahıyla aralarından geçiyor. Leman Fırtına’nınkiyle birlikte en net ve belirgin tanıklıklar bunlar.

Belki de bütün tanıkların sözbirliği ettiği tek şey, bu katliamın 12 Eylül’e giden yolun en önemli yapıtaşı olduğu… Osman Cavit İyigün’ün tanıklığına bakarsak; ‘1 Mayıs 1977 provokasyonu 12 Eylül 1980 darbesinin mutfak çalışmalarının daha o zamanlarda başlandığının işaretidir.’ diyor.
Tüm olasılıklar ve mantık yürütmeler böyle. Elde delil yok ama sonuç böyle olduğunu anlatıyor. 1 Mayıs 1977 katliamı başta olmak üzere, Malatya, Çorum, Maraş katliamları, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in katledilmesi, daha pek çok cinayet ve suikast, 12 Eylül 1980 darbesine giden yolun yapı taşları bence. O dönemde sağdaki ve soldaki kimi cinayetlerin aynı silahlarla işlendiği balistik raporlarıyla ortaya çıktı.

12 Eylül 1980 Cuma günü sabaha karşı askerler darbe yaptı ve silahlar birisi şalter indirmişçesine aniden sustu…

Ahmet Sami Belek, çarpıcı bir ifadede bulunmuş; ‘Ertesi gün, (…) okula gittik, o güne kadar bize devrimci diye bakıp, yanımızda yer almaya hazır olan insanlar artık biraz farklı bakmaya başladı. (…) Yani bir hafta önce senle beraber hareket etmeye hazır olan kitle yavaş yavaş bizleri sorgulamaya başladı.’ 1 Mayıs 1977 katliamı belki de tam bunu mu amaçlamıştı? Solun kitle bağlarının kopup sonuçsuz bir çatışmanın içine hapsolması mı sağlanmıştı?
Bu kadar başarılı bir toplum mühendisliği o günlerde beceriliyor muydu bilmiyorum ama en azından sonuçları öyle oldu. Anlatımların tümünde göreceksiniz; insanlar, işçiler hatta sola eğilimli gençler bile soldan, sol hareketlerden uzaklaşmaya, daha pasif davranmaya başlıyor. Bunu yalnızca 1 Mayıs 1977′ye bağlamak ne kadar doğru olur bilmiyorum çünkü o tarihten bir süre sonra siyasi cinayetler çığ gibi büyüdü, Türkiye her gün 3-5 kişinin siyasi nedenlerle katledildiği bir ülke haline geldi. O günlerde gazetecilik yaptığım için iyi hatırlıyorum: Pek çok gazeteci gibi benim de en çok nefret ettiğim işlerden biri, Şişli Deresi’ne giderek boğulup ya da vurularak atılmış cesetleri görüp fotoğraflamaktı.

Taksim Meydanı Türkiye Solu ve demokratik çevreler için simgesel bir alan… 2013 1 Mayıs’ında da alan kitlere kapalı… Ama geçen yılın sorunsuz ve güzel bir kutlama yaşanmıştı Taksim’de… Murat Belge tanıklığında şöyle diyor: ‘… şimdi mesela “Taksim’i söke söke aldık!” falan gibi laflar duyuyorum. Söke söke filan alınmadı Taksim. Beğenmedikleri AKP izin verdi, böylece alındı.’ Bu fikri paylaşıyor musunuz?
Başka bir röportajda söylediklerimi yinelemek zorundayım. Son iki yıldır yeniden Taksim’e çıkılmasını saygıyla, olaysız ve şenlikli bir şekilde kutlanmasını sevgiyle karşılıyorum. Ancak işçi sınıfının “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olan 1 Mayısları, işçilerin 127 yıl önce verdikleri 8 saatlik iş günü mücadelesine borçlu olduğumuzu anımsayınca her şeyin Taksim’e endekslenmesini biraz rövanşist buluyorum.

1 Mayıs 1977 mitingi DİSK ve işçiler yani işçi sınıfı tarafından düzenlenmişti. Her türden sol hareket de işçi sınıfıyla aynı yükselişi paylaşmak, onlarla bütünleşmek, belki biraz sahiplenmek ya da yalnızca “Ben de varım!” diyebilmek için alana koşmuştu. Doğal sayılabilecek bu durum, 1 Mayısların işçi sınıfı eylemleri olduğunu ve hak mücadeleleri temeli üzerinde yükseldiğini unutturmamalı. Ortada bir rövanş varsa eğer, bunun illa Taksim’e çıkılarak değil, -Kazancı yokuşu başına siyah bir çelenk de bırakılabilir mesela- 1 Mayıslarda her işkolundan yüz binlerce işçinin bilinçli, kararlı ve inançlı olarak yeniden seferber edilebilmesiyle, hak mücadelelerinin ve sendikalaşmanın yeniden yükseltilmesiyle alınacağını düşünüyorum.

Yani meydanın “Söke söke mi” alındığı, AKP tarafından mı verildiği pek bir şey ifade etmiyor.

20

Bu kitabın nasıl bir tartışma yaratmasını istiyorsunuz?
Ben şu ana kadar dile getirdiğim fikirlerimin bir bölümünü bu kitap çalışması sürecinde edindim. Yaptığım röportajlarda anlatılanlar beni fazlasıyla etkiledi. Yani beni de okurlardan biri sayabilirsiniz. Kitabın farklı yaş dilimlerinden olabildiğince çok insana ulaşmasını ve onların zihninde de yeni, ezber bozucu sorular ve tartışmalar yaratmasını diliyorum.

Sizce Türkiye Solu, 1 Mayıs 1977’deki gibi bir felaketi bir daha yaşamamak için, bu tür provokasyonlara fırsat vermeyecek bir düşünsel iklimi bugün yaratmış durumda mı?
Sol içi düşmanlıkların; kendini sol olarak nitelendiren ama tam zıddı kulvarlarda yer alan bazı siyaset ve kişileri dışarıda bırakırsak, eskisi kadar keskin olmadığını düşünüyorum. Tabii bunda değişen ve küçülen dünyanın, değişen çelişki ve ilişkilerin de etkisi var. Türkiye solunun 1 Mayıs 1977′deki felaketi tekrar yaşamayacak bir düşünsel iklime kavuşup kavuşmadığını ise ancak o günkü kadar güçlü hale gelebilirse anlayıp göreceğiz.

H. Korhan Atay; 1949 yılında İzmir, Karşıyaka’da doğdu. Müzisyenlik ve profesyonel fotoğrafçılığın ardından 1977 yılında geldiği İstanbul’da kitap yayıncılığı ve Aydınlık Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Ses Dergisi’nde muhabir ve fotoğrafçı olarak çalıştı. 1982 yılında kuruluş sürecinde katıldığı Nokta Dergisi’nde; muhabirlik, istihbarat şefliği, haber müdürlüğü, yayın ve yazı kurulu üyeliği görevlerini üstlendi. 1991 yılından itibaren Star, Kanal 6 ve ATV televizyonlarında haber programları, haber müdür yardımcılığı, program yapımcılığı ve editörlüğü yaptı. 1994 yılında, kurucusu ve ortağı olduğu Pro-Tv ve Eylül Tv şirketleri, çok izlenen televizyon kanallarına haber, belgesel, tartışma, yarışma programları ve diziler hazırladı. Yazarın Figen Kumru ile birlikte yazdığı “Katina’nın Elinde Makası” adlı Seyfi Dursunoğlu/Huysuz Virjin söyleşi kitabı 2004 yılında Everest Yayınları’ndan yayınlandı. Yine Figen Kumru ile birlikte kaleme aldığı “Mizahın Abisi Oğuz Aral” biyografi kitabı 2008 yılında Doğan Kitap’tan yayınlandı. Küratörlüğünü yaptığı Adalar Müzesi’nin bir sergisinden yola çıkan “Adalarda İz Bırakanlar” kitabı 2011 yılında Adalar Vakfı tarafından yayınlandı. “1 Mayıs 1977 – İşçi Bayramı Neden ve Nasıl Kana Bulandı” adlı söyleşi kitabı ise 2013 yılında Metis Yayınları’ndan yayınlandı.

1 Mayıs 1977 – İşçi Bayramı Neden ve Nasıl Kana Bulandı? / Yazar: Korhan Atay / Metis – Siyahbeyaz / Söyleşi – İnceleme & Araştırma / Yayına Hazırlayan: Müge G. Sökmen, Eylem Can / Grafik Tasarım: Emine Bora / Nisan 2013 / 214 Sayfa

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.