‘Korkma Kimse Yok’ Seçkisinden Üç Öykü…

 

Bazen sadece bir kitap değildir elinizdeki… Bazı kitaplar, hayatınızı ikiye böler. O kitabı okumadan önceki kişi değilsinizdir artık; bir tarafınız ele geçirilmiş, bilinmedik dehlizlerden geçerek sonu belirsiz yolculuklara sürüklenip götürülmüştür. Bazı kitaplar aslında yazılmamış, yaşanmıştır. Bu yüzden okumaya değil, yaşamaya davet ederler. Tanıklık kabul etmez, içine girmeye, anlatılanı yaşamaya zorlarlar okuru. Kıyısında duramayacağınız gibi, başkası olarak da giremezsiniz içeri. Kendiniz olmadıkça, o kitabın aynasında kendinize bakmadıkça kabul etmezler sizi.

Bazen sadece bir kitap değildir elinizdeki. Tüm insanlık bir kitabın sayfaları arasına sıkışmış, kırk kapının ardından size bakmaktadır. Kırk kapı, kırkı da kilitli… Kilitleri kırıp kapıları açmak demektir bazen ‘okumak’. O kapılar ardındaki insanlığa katılmak… Elleriniz yanar, yüreğiniz sıkışır, sofranızdaki bir dilim ekmeği yiyemez olursunuz; kafanızı kaldırıp göğe bakmayı hatırlamanın bedeli bunlardır. Korkma Kimse Yok, böyle bir kitap. Okuru eğlenmeye, iyi vakit geçirmeye ve ferahlamaya değil, çıplak ayak gerçeklerin çölünde yürümeye, bir dağın eteğinde açlığa yatmaya, göçlerin, kıyımların ve ölümlerin peşinden tek başına gitmeye çağırıyor. Korkma Kimse Yok, siyasi nedenlerle müebbet hapse mahkûm edilmiş insanların tek kişilik hücrelerde yazdıkları metinlerden oluşuyor. 23 saat kapalı kalan, günün sadece bir saati ‘havalandırma’ denilen yüksek duvarlar arasındaki beton aralığa çıkarılan insanlar, tek başlarına kalabalık bir dünyayı nasıl kurduklarını, içeriyi ve dışarıyı nasıl kurguladıklarını anlatıyorlar. Acının kadim dili şiirle, edebiyatın yaramaz çocuğu öyküyle ve mizahın sivri uçlu mızrağıyla… Kendi dilleri ve sözcükleriyle. Müebbet ‘ceza’yı müebbet edebiyata dönüştürerek. Zamanı yaşadıklarının tek tanığı kılarak ve okursuz yazarak…

Dışarda biz… Dışarda mıyız?

Müebbete hükümlü 16 yazarın “Çöl, Taş, Zaman, Özlem, İnsan ve Sesler” başlıkları altında toplanmış metinlerinden oluşan bu kitap, 2008 yılında kurulan Dışarıda Deli Dalgalar inisiyatifinin çabaları sonucu ortaya çıktı. Bir çölün kıyısından başka kıyılara içeridekilerin yazdıklarını taşımaya çalışan Deli Dalgalar, bu kez, tek arkadaşı belleği olanları, rögar kapağında yetiştirilen sonsuz yeşillikteki otları, hapishanelerin olağanüstü gerçeği olan beton çiçeklerini, “son durak” olarak belletilen hücreleri Göğe Bakma Durağı’na dönüştürenleri, gökyüzüne tutulan aynaları, ekmekten sözcükleri, “Sahi özgür olan kim?” sorusunu çarpıyor zihninize. Tam 6 yıldır kitapların, dergilerin sayfalarının arasına gökyüzü koyup içeridekilere gönderen Deli Dalgalar inisiyatifi, Korkma Kimse Yok’la içeridekilerin umutlarını, yalnızlıklarını, rüyalarını ve müebbet sözcüğünün en can yakan anlamını dışarıya taşıyor. Demiştik ya… Bazen sadece bir kitap değildir elinizdeki… ( Editörler: Sibel Öz / Ayşegül Tözeren)

Metin Yamalak: Korkma Kimse Yok

 

Ranzanın kenarına çökmüş, iki eli dizlerinde hafifçe öne eğil­miş düşünüyordu. Tike tutulmuş gibi titrettiği topuğu tüm vücu­dunu titretiyor, gözlüğü burnunun ucuna doğru yavaş yavaş kayı­yordu. Yere çarptıkça, “tık, tık, tık” diye ses çıkaran terliğe bakıp “Beni çalıyorlar!” dedi. Sonra bir sırrı ağzından kaçırmış gibi ka­fasını kaldırıp sağa sola bakındı. Kafasını kaldırmasıyla burnunun dibinde biten duvar ona, “Korkma, kimse yok!” dedi. Bu daha kötü değil miydi? Kimsenin olmaması! Birileri olsa daha iyi olmaz mıydı? Belki sorarlardı, kim çalınıyor, neden çalınıyor, nasıl çalı­nıyor, insan çalınır mı? Yok, kimse sormuyordu. Kimselerin yerini duvarlar gasp etmişti. Bir de öyle saygısız, öyle pervasız, öylesine her söze destursuz karışıyorlardı ki… İktidarın temsilcileri olarak bu pervasızlığı kendilerine hak görüyor olmalılardı.

Kafası, telefon etmeye giderken koridorda karşılaştığı arka­daşına soramadığı sorulara takılmıştı. Niye ‘nasılsın’dan başka soru sormuyorum? “Nasılsın?” Ne kadar gıcık bir soru. Yoo, ga­yet sempatik. Hep tekrarlıyoruz ya, ondan gıcıklaştırıyoruz. Biz mi gıcıklaştırıyoruz? Niye biz gıcıklaştıralım, bizi kim çalıyorsa o! Gıcık da o, gıcıklaştıran da, hatta. Hale bak! Bir başka insanla üç kelime üzerinden iletişim kuruyoruz. “Merhaba”, “nasılsın?”, “kendine iyi bak” Aman, sen “kendine iyi bak” demesen, o kendi­ne kötü bakacak sanki. Eskiden bir olay karşısında kırk tane sorum olurdu, bir soruya kırk cevabım olurdu. Nereye gitti bütün bunlar da böyle kekemelere döndüm. Bazen ‘nasılsın’ı bile unutuyorum. Ani bir karşılaşmada ne diyeceğimi bulamıyorum. ‘Günaydın’ mı, ‘iyi akşamlar’ mı, ‘merhaba’ mı, ‘nereden geliyorsun’ mu ya da daha esprili, muzip bir söz mü, ne? Sosyal ilişkilere giderek yaban­cılaşıyorum. Zihinde oluşan kaosun içinden ne demem gerektiğini bulup çıkaramıyor, bir el sallamayla olayı atlatmaya çalışıyorum. Gene abartıyorsun! Niye abartayım, yalan mı? Bir insanın her gün onlarca kez tekrarladığı tokalaşma, hal hatır sorma seromonisini bile sen kaç günde bir tekrarlıyorsun, daha doğrusu kaç ayda bir, hatta bazı arkadaşlar için kaç yılda bir? Yaa, bu ve bunun gibi ya­pamadığın sosyal davranış ve eylemler zaman içinde körelip hem hafızada hem pratikte yok oluyor. Çalıyorlar işte! Bu terlik de iyice eskimiş, ziyaretçilerden yenisini istemek lazım. “Terliğimi çaldılar” derim. Gülümsedi, tutamadı kendini kahkaha attı. “Kim çaldı?” diye sorarlar hemen. Ama desem ki, “Sorularımı çaldılar” anlamamış, şaşkın gözlerle yüzüme bakarlar. Bazı sivri zekâlılar aklımı bile ölçmeye kalkabilir. Hele desem ki, “Beni azar azar ça­lıyorlar!” Peh peh peh…

Yine bir kahkaha patlattı. Kurduğu monologlara bir kızıyor, bir gülüyordu. “Allahtan kimse yok!” deyip daha da güldü. Titrettiği bacağı iyice yorulmuş, kendiliğinden durmuş, terliğin tık tıkları kesilmişti. Doğruldu, kaymış gözlüğünü tekrar gözlerinin önüne itekleyip kalktı. Karşısındaki duvar, “Korkma, kimse yok” deyip sırıtıyordu.

– Ee, şimdi? Bir çay koyayım bari. Yok, önce tabakları yıka! Evet, disiplinin ucunu kaçırırsam alışkanlık haline gelir toparla- yamam sonra. Hücrenin de kuralları var. Bekletmeden yıkamalı. Hep de ben yıkıyorum bu bulaşıkları. Birileri olsaydı da arada bir onlara yıkatsaydım. He, çağır müdürü yıkasın, sen de teftiş me­muru ol başında. Onu mu diyorum? Yıkayacak birileri olsaydı da, bazen ‘işim var’ bahanesiyle yıkamaktan kaytarsaydım, bazen bu­laşığına iddiaya girip kaybetseydim, ya da birimiz sabunlayıp bi­rimiz durulasaydı; birileri de hep yıkadıklarımızı beğenmeyip kirli kaldıklarını iddia etseydi, ya da ‘elinize sağlık, epey yoruldunuz, çok yaşayın’ deyip emeğimizi takdir etseydi… Yok işte! İyi ya, bütün o tantanalardan kurtulmuş oluyorsun. Ne kurtulması be, asıl o tantana olmalı ki yaşadığını anlayabilesin. Yoksa böyle suyu çe­kilmiş ağaç gibi kalırsın, ne yeşillenir, ne çiçek açar, ne de meyve verirsin. İyi, yıka da yeşillen. Çalıyorlar diyorum, çalıyorlar! Bırak tantanayı, git bulaşıkları yıka! Yine bana kaldı. Tuvalette de bula­şık mı yıkanır ya!

Süngere deterjanı döküp suya tuttuğu tabakları sabunlamaya başladı. Her zaman yaptığı gibi bir de klam (şarkı) tutturdu. Suyun sesi ilham veriyor herhalde. “Delale min way delaaal… Xwezila dewreşe dile min bıhata mala bave min bi mevaniuî…” Tek ba­şına yarattığı o kalabalığın arasında sonunda bulaşıkları yıkayıp kaloriferin üzerindeki rafa dizdi. Kirlenmiş lavaboyu da deterjanla yıkayıp maşrapa ile su döküp duruladı. Yerlere de su döküp köpük­leri, çer çöplerin hepsini çek pasla tuvaletin deliğine postaladıktan sonra çıktı. Islak ellerini kurularken “Bu havlu da yine kirlendi” diye yakındı. Büyük bir iş bitirmiş de yorulmuş gibi kafasını kal­dırıp sağa sola bakındı.

– Ee, şimdi ne yapacağız? Biraz gezineyim, yemeğin üzerine oturursam reflüyü tetikler. Bak, ‘Kendine iyi bak’ sözü burada la­zım oluyor. İyi. İktidar burada, duyguların, güdülerin bile içine ba­karken, ben kendime iyi baksam ne olacak! Biraz yürüyeyim de, beynime oksijen gitsin. Normal adımlarla bir, iki, üç, dört, beş, altı, demir kapı; geriye dön, bir, iki, üç, dört, beş, altı, yine demir kapı. Büyük adımla dört, zorlarsam üç. Cetvelle ölçtüm 4.75 metre. Git git bitmez! Öyle dar öyle dar ki, üflesen fırtına kopar. Üç adım­da hoop kapı, diğer üç adımda hoop diğer kapı. Aşık Veysel diyor ya, “İki kapılı bir handa, gidiyorum gidiyorum gündüz gece.” Ko­ridor ile havalandırma kapısı arasında kuruyorum bütün düşleri, üç adımda evrene açılıyor, yaşama dair izler bırakıyorum. İki kapı arası gidip geliyorum. İkisi de kapalı. Gidilip de bir türlü gidi­lemeyen 4.75 metrenin her santimindeyim. Bir de şu su bidonu, komodin, masa, sandalye yürüyüşüme engel olmasalardı. Onlara çarpmadan yürümek imkansız. Bazen dalıp çarpıyorum, bir şeyler dökülüp devriliyor, kıyamet kopuyor. Her şey o kadar tıkış tıkış ki, birbirine çarpıp hepsi yıkılıyor. “İki gapılı bir handa, gedîyorum gunduz gece..Bırak şaklabanlığı vakit gidiyor, bi çay koy! Onu da mı ben koyayım? Sen koyacaksın tabi kim koyacak?

Yarım litre kadar su koyduğu ısıtıcının fişini prize taktı. Suyun fazlası fazladan ödenecek elektrik parası demekti. Her zaman da­ğınık olan yatağın üzerini biraz toparlayıp düzenlerken su kaynadı. Çayı demleyip tekrar hücreyi ölçmeye başladı. Bir, iki, üç, dört.

– İnsan hiç tek başına içmek için çay demler mi? Ne kadar saçma. Çay dedin mi birileriyle içilir. İlle de birisi, ‘bakalım dem tutmuş mu, sanki erken doldurdun.’ diyecek ki, demlediğin çay somut bir olay olup yaşamın bir parçası haline geldin. Hele birisi doldurulan çayı ağzını şapırdatarak damağında gezdirip, ‘Suda sa­bun tadı var sanki değil mi?’ diye sorup sana da onaylatmaya çalı­şırken, emeğine tekme atılmış hissiyle sinirli bir ‘Yooo’ demeden çayın tadı mı olur? Yemek de öyle. Sanki suç işliyormuş gibi acele acele yuvarlayıp kimse görmeden her şeyi ortadan kaldırıyorum. O güzelim hıyarlar, domatesler, biberler, soğanlar, yıllardır bekliyor­lar ki, onları ufak ufak doğrayıp limonlu bir salata yapayım. Ama yok, öyle ısıra ısıra tüketiyorum. Evet, tüketiyorum. Tüketmek ile beslenmek ayrı şeyler. Beslenmek, içinde anlam olan bir eylem. Anlamlı olan paylaşılandır. Paylaşılan toplumsal olandır. Amma da uydurdum ha! Yoo, niye uydurmuş olayım? Paylaşacak kimse olmadığı için salata yapmıyorum. Çayın tadı da bu yüzden yok. Evet, bu doğru. İnsan paylaştıkça sağlıklı olabiliyormuş demek ki. Yarın devlete bir dilekçe yazıp, “Artık hıyarları doğrayarak yemek istiyorum, beni çalmaktan vazgeçin!” diyeyim.

Bu dediğine gülecekti ki, ‘şak’ diye şangırdayarak açılan kapı mazgalıyla irkildi. Suratı belirsiz bir gardiyan, adı sanı belirsiz bir şeye seslenir gibi, “Sen mi zile bastın?” diye bağırdı. Tersleyen bir sesle, “hayır!” deyip, iki kapı arası voltasına döndü. Genelde böyle aniden açıp “faaliyet” diye bağırırlar, ama faaliyet saati değildi.

– Bu ‘faaliyet’ meselesi de bir mühendislik harikası. Normalde birçok insanın bir arada olup hiç kimsenin iznine tabi olmadan, çağrısına gerek olmadan yapılan spor, sohbet vb şeyleri; ‘iyi hal­li’ olduğun zaman izin verilen, süresini ve zamanını onların belir­lediği ve gıdım gıdım verilen şeylerin adını ‘faaliyet’ koymuşlar. Kapitalizmin doğayı yok edip saksılarda yetiştirdiği bitkileri hap halinde ambalajlayıp insanlara çok yüksek fiyata satması gibi. Tec­rit de en doğal, sosyal, kültürel aktivitelerin üzerinde tekel kurup, ‘iyi halli’ olmanın karşılığında bunları sana gıdım gıdım veriyor. Ne kadar sadist, vahşi bir uygulama! Tabii ağırlaştırılmış müeb- betlikler için koşullar daha vahşi! Mesela sohbet hakkı hiç yok. Spora ise sadece aynı havalandırmaya çıktığın yan hücredeki ar­kadaşınla çıkabilirsin, başka hiç kimseyi göremezsin. “Niye bizi diğer arkadaşlarımızdan on kişi ile çıkarmıyorsunuz?” diye sordu­ğumuz müdür, uzun uzun ünite tanımlaması yapmıştı: “Şimdi yan yana bir sürü kutu düşün. Bu kutulara suyu boşalt, hiçbiri diğerine karışmaz. Ünite böyle! Anladın mı?” deyip, bunu kümes, tabut, kafes, gezegen metaforlarıyla süsleyerek tarihin en antika ünite ta­nımlamalarını yapmıştı. “Suyu niye kutulara hapsediyorsunuz, bir süre sonra kokar. Bırakın birbirine özgür aksınlar” diyecektim ki, vazgeçmiştim. Kime diyeceğim? Ahır, mağara, tuvalet gibi örnek- lendirmeler dinlemeye hiç niyetim yoktu. Ünite işte anla, ne uza­tıyorsun! Hücredekiler için her havalandırma bir üniteymiş. Ge­nelge diyormuş ki, yalnız bir ünitedekiler birlikte çıkarılabilirmiş. Anlaşılır olmayan anlam olarak dayatılıyorsa, çözüm çok derin­dedir. Şimdi her zindanda, ortak kullanmamıza izin vermedikleri “ortak kullanım alanları” var. İleride belki bunu da hap şeklinde verirler. Yuttun mu sosyalleşmiş, sporunu, sohbetini, kültürel alış­verişini birkaç saniye içinde halletmiş olursun. Kime anlatıyorum, dinlemiyor musun beni? Çay demini tutmuştur, oturup çayımı içip kitabımı okuyayım. Bu kitapların da hapını çıkarsalardı!

Masanın kenarına koyduğu gazetenin üzerine çaydanlığı ve bir bardağı yerleştirdi. Çektiği sandalyeye oturup, masa üzerin­deki defter, gazete ve diğer kağıtların arasından okuduğu kitabı bulup çıkardı. Doldurduğu çayını yudumlarken, ağzını şapırdatıp “Sanki deterjan tadı var” deyip güldü. Arada bir durup okuduğu kitabın üzerinde bazı yerleri kurşun kalemle işaretliyordu. Hücre­ye derin bir sessizlik çökmüştü. Daha doğrusu her zamanki derin sessizlikti. Epey bir süre sonra aniden, “Hayır, öyle değil!” dedi. “Özgürlük sorunu bireysel bir sorun değil” diyerek elindeki kita­bı salladı, iyice anlamasını istiyordu sanki. Cevap gelmeyince de; “Bu, liberal ideolojidir. İnsan, toplum olmadan insan olabilir mi ki, özgürlük sorunu da bireysel olsun,” diye üsteledi. Anlaşılan kitap onunla muhatap olmuyordu. Tekrar okumaya başladığı kitabın bir yerinde bir daha patladı; “çarpıtıyorsun arkadaşım çarpıtıyorsun!” deyip sinirlice kafasını salladı. Yine kitapla kavga ediyordu. Sesli düşündüğünün farkına varıp etrafına bakındı. Gözüne ilişen boş duvarlar bıyık altından gülüyordu sanki. Tekrar kitaba döndü, bir süre bakıp düşündü.

– Bu kitapları da okuyorum ama kısa süre sonra unutuyorum. Bir iki hafta önce okuduğumun içeriğini zar zor hatırlıyorum. Oku­mak da bir tüketmeye dönüştü. Paylaşılmayıp tartışma konusu ol­mayınca, öğrenilen şeyler pekişip kalıcılaşmıyor. Öğrendiklerim, havada salınıp sürekli şekil değiştiren bir duman bulutu gibi, eli­mi uzatıp tutmaya çalışırken o her defasında yeni bir biçim olarak kavrayıp tutmama izin vermiyor. Bazen havalandırma saatlerinde yanımda volta atarken, yanımdaki yoldaşla sohbet ederken, konuy­la ilgili okuduğum kitapları da tartışmaya dâhil edeyim diyorum. Diyorum ama o sis bulutunu bir türlü netleştirip somutlaştıramıyo- rum. O kadar emek ve zamanın karşılığını alamamak öfkelendirse de… Tamam, devrimciyiz, sürekli zihnimizi faal tutup toplumsal mücadeleye katkı yapmak için çabalıyor, üretiyoruz. Zindana da, hücreye de kafa tutuyoruz ama. Aması yok, bir şeyleri üretir­ken bir şeyleri de yitiriyoruz. Evren, dünya, toplum hakkında yeni şeyler öğrenirken espri yapmayı unutuyoruz mesela. Güzel bir iş karşısında iltifat etmeyi, olaylar karşısında esnek, çok seçenekli yaklaşmayı unutuyoruz. Unutmuyoruz, unutturuyorlar. Hücrenin bu derin sessizliğinde yeteneklerimiz, dil zenginliğimiz, sosyal davranış zenginliğimiz, değirmen taşlarının arasına boşaltılan buğ­day taneleri gibi öğütülüp, durgun, mekanik, monoton bir duruma doğru büyük bir kuvvetle itekleniyoruz. Kendini acındırmayı bı­rak! Ne acındırması be, çıplak bir gerçek. Madem o kadar çıplak, neden kimse anlamıyor? Kral da çıplak, herkes anlıyor mu? Espri mi bu şimdi? Ne esprisi, felsefik bir ironi. Hıı, ben de Sokrates, haddini bil! Cahil, haddini değil, kendini bil! Manyak mısın be, bırak kendinle kavga etmeyi, kitabını oku!

Doğru ya, ben kitap okuyordum. Ama acındırmıyorum kendi­mi, iftira atma! Belki yaşadıklarımı tam anlatamıyorum, olabilir. Bir keresinde -ölüm oruçlarının bitirilmesi zamanıydı- sivil kuru­luş temsilcilerinden oluşan bir heyet gelmişti. Savcı ve müdürler de onlara eşlik ediyordu. Bizleri çağıran heyete sorunları sıralıyor, tecridin nasıl kaldırılabileceğine dair öneriler sunuyorduk. Savcı tartışmaya dâhil olup tacridin olmadığını savunarak, “Hep tecrit var, diyorsunuz. Mahkemeye çıkıyorsunuz tecrit, dilekçe yazıyor­sunuz tecrit, mektuplarınızda tecrit, her anlatımınızda tecrit. Ama avukatınız, ziyaretçileriniz geliyor, herkesle görüşüyorsunuz, or­tak kullanım alanları var. Her türlü mektup, telefon, dilekçe gibi iletişim araçlarını kullanıyorsunuz. Heyetimiz de gördü, tertemiz, sağlığa uygun, hijyenik, ferah binalar yapmış devlet. Hâlâ da tecrit diyorsunuz. Ben hiç anlamadım siz nasıl bir tecritten bahsediyor­sunuz.” demişti. Savcı kurnazca bir hamle yapmıştı. Bir yanıy­la doğruydu, tecrit kelimesinin tekrarlanmasıyla tecrit anlatılmış olmuyordu. Savcıya, sonu hoşuna gitmeyecek bir hikâyem vardı, ama gündemi saptırma fırsatı vermeyeyim deyip anlatmamıştım. Heyete; “Mesela, tesadüfen koridorda karşılaştığım bir arkadaşa nasıl hitap edip merhabalaşacağımı bulamıyorum, elim ayağım birbirine karışıyor..” dediğimde heyetteki bir doktor, “Aha, bu çok önemli. Bunu rapora yazmalıyım” deyip not almıştı. Biz o kadar yönetmelik, kanun, tecridin siyasal amaçlarını, iktidarın hedefle­rini anlatmıştık, anlamamıştı. Ama öyle basit bir cümle karşısın­da büyük bir keşif yapmış gibi not almıştı. O durum bana komik gelmişti. Kendi durumunu anlatamama trajedisini komik mi bulu­yorsun? Derdin ne senin, niye benimle uğraşıyorsun? Niye seninle uğraşayım, müdürün ünite tanımlaması gibi, kendine acındırmadı- ğını ispatlamak için bir sürü hikâye uydurdun! O kadar lafı böyle anlayana ne anlatayım şimdi!?! Anlatma, kitabını oku! Okuttur­muyorsun ki, hep sabote ediyorsun. Kaytarmak için bahane çok. Okuma okuma, nasıl olsa hapını çıkaracaklar, toptan alırsın.

“Şıraak” diye açılan demir kapının sürgüsüyle yerinden zıpladı. Sayım geliyor. Hemen çaydanlık ve bardağı ortadan kaldırıp etra­fa biraz çeki düzen verdi. Pejmurde, dağınık bir görünüm vermek istemiyordu. Saçma sapan içeriğinden dolayı epeydir sekiz haber­lerinden önce açmadığı televizyonun düğmesine uzanıp açtı. San­dalyesine otursa içeri girecek gardiyanın geçeceği yer kalmayacağı için sandalyeyi masanın altına itip ranzasına oturdu. Evet, sayıl­maya hazırdı. Kilit, sürgü şangırtılarıyla koridor kapısı açıldı. Bir gardiyan açılan kapıdan 4.75 metrelik mesafenin ilk adımını attı, havalandırma kapısına doğru hızla ilerlerken, peşinden bir gardi­yan, bir gardiyan daha içeri girdi. Tek tek baktılar. Evet, oradaydı, oturuyordu. İlk giren gardiyan 4.75’lik mesafeyi züccaciye dükka­nına giren fil gibi paldır küldür tamamlayıp, kilitli havalandırma kapısına kafa, omuz toslayıp kilitli olduğunu test ettikten sonra aynı paldır küldürlükle çıkıp giderken koridorda çetele tutan gar­diyana “Bir” dedi. Sanki “iki” olabilirmiş de, “bir” olduğunu tespit edilmiş. Aradıkları kriter onun “bir” olmasıydı. Evet, “bir”di. Sa­yım alınmıştı. Gürültüyle demir kapıyı çarpıp sürgüleri çektiler, kilitleyip gittiler. Kalkıp eşofmanlarını giydi, biraz oyalandıktan sonra tekrar okuyacak ya da yazacaktı. İki kapı öncesinde her şey bir öncekinin tekrarı gibiydi. Sayısız tekrarı.

Metin Yamalak (Bolu F Tipi Hapishanesi)

Deniz Tepeli: Aramızda Kalsın

 

Masanın üzeri doluydu. Sözlük, dergi, kitaplar, kalem, defter, kâğıt ne bulduysam yazmıştım adeta. Kaç zamandır üzerinde yo­ğunlaştığım ekonomi çalışmamın “istihdam, işsizlik” başlıklı kıs­mına gelmiştim. Gelmiştim ya, öteye gidemiyor, hiç ilerleyemi- yordum bugün. Kafamı toparlamak ne mümkün. Gözlerim çalışma notlarımda, aklım ise O’ndaydı. Derken, gözlerim de aklıma uyup, karşı duvardaki fotoğraflarda gezinip gelip O’nun fotoğrafına takı­lıyordu. Siyah dalgalı saçları, ışıltılı, zekice bakan kapkara gözleri, dudaklarının kenarlarını hafifçe kıvıran o muzip hoş gülümseme­siyle bana bakıyordu. Arkasına “Ortadaki benim” yazmıştı. Oysa fotoğrafta tekti. Bir de şunu eklemişti: “Bekleyin geliyorum. Üç vakte kadar ordayım. Artık üç asır mı olur, üç milenyum mu olur, bilinmez” diye eklemişti. Bu cezaevine sevk olmak için Adalet Bakanlığı’na dilekçe yazmıştı defalarca. Neden mi? Çünkü her de­fasında dilekçesine olumsuz yanıt veriliyordu da ondan. Olumlu yanıt verilseydi ne diye defalarca dilekçe yazılsın ki sevgili okur?

Ve nihayet sevki çıktı işte. Bekliyorduk, gelecekti. Masal gibi, büyü gibi, düş gibi. Ama gerçek. Gelecekti.

Mektuplarımızı çoğumuz şu dilekle bitiririz: Görüşmek umu­duyla. O ise daima “görüşeceğiz” ya da “GÖ-RÜ-ŞE-CE-ĞİZ! Bir gün mutlaka” derdi. Bir defasında da “En kötü ihtimalle dışarda görüşürüz. Sayılı gün tez geçermiş. Müebbetimin bitmesine topu topu 20 senecik kaldı” diye yazmıştı.

20 senecik değil ama çok uzun bir 20 gün bekledik. Sevk gel­mişti gelmesine de, 20 günlük hücre cezası varmış. Doğruca hüc­reye götürmüşlerdi. Daha biz yüzünü görmeden, sesini duymadan, dokunmadan. Bugün son günü. Akşamüzeri gelir. Berfin arkadaş mahkemede olduğundan hücrede yalnızdım. Beklemek zordur, bi­liyordum. Yapayalnız beklemek çok daha zormuş, öğrendim. Şu son gün, son saatler geçmek bilmiyordu.

Böyle durumlarda en iyi çare çalışmaktır. Ben de bir kez daha bunu bugün kaçıncı defa yaptığımı hatırlayamıyorum. Kendimi silkeleyip “Hade Ayşe, iş başına! En azından elindeki işsizlik ko­nusunu yaz bitir” dedim. Bu sert uyarımla hemen kendime gelip beş altı cümle yazıvermiştim ki kapı açıldı. Bu saatte bu da nesi, demeye varmadan O’nu gördüm. Oydu! Rojda!

“Rojda!”

“Ayşe!”

Zıplayarak içeri girdi. Sıkıca sarıldık, sımsıkı. Bir an “herşeyin fazlası zarardır” kuralını unutmuşuz meğer.

“İmdat! Nefes alamıyorum!” dedi gülerek.

“Sen mi? Ben öldüm bile!”

Kuralı unutmayan gardiyanlar ise bir yandan Rojda’nın eşyala­rını ararken bir yandan da “Hadi bayanlar! Sonra sarılırsınız, eşya­ları içeri alın, bayanlar!” diye söyleniyorlardı.

Rojda bana doğru dönüp, dil ucuyla “Bayan sizsiniz. Baydınız bizi” dedi gülerek. Sonra onlara dönüp “Daha az önce aradınız ya eşyaları; hücreden çıkarken. Şimdi ne arıyorsunuz ki?” dedi iğneli iğneli. Biri ters ters baktı. O devam etti “Siz sekiz kişi bulamadınız galiba. Ne aradığınızı söyleyin de biz de arayalım, belki buluruz!” dedi. Dudaklarının uçları yine öyle kıvrılmıştı.

Arama bitip de eşyaları içeri aldığımızda biz sohbetimizi çok­tan koyulaştırmıştık bile. Sanki yıllardır yan yana, berabermişiz gibi daldan dala atlayarak, daha birimiz bitirmeden diğerimiz lafı alarak, birbirimizin sözünü kese kese, güle eğlene, sohbet ediyor, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyorduk.

Bir ara masadaki yığıntıya el attı. İstihdam verilerinin olduğu yayının sayfalarına göz atarken bir yandan da “Bunlar ne? Ekono­mi mi çalışıyorsun?” dedi. “Evet” dedim. Elimde, üst satıra güzel yazımla büyükçe yazdığım “İşşizlik” başlığı ve başlığın devamın­daki yazdığım satırlarımı beğenmeyerek, güzel çarpılarımla bir güzel karaladığım iç karartıcı yazı yazma girişimimin belgesi olan sayfayı işaret ederek, “Evet ama gördüğün gibi bir arpa boyu yol alamadım daha” dedim.

“İyi ki yazamamışsın. Artık gerek yok!” dedi.

Yine o muzipçe kıvrılan dudaklar.

“Neden? İstihdam sorunu, işsizlik çözüldü mü yoksa!”

“Tabii ya! Dur anlatayım dinle de kararı sen ver.”

“Çok merak ettim sahiden de… Anlat, neymiş bu parlak for­mül?”

“Şimdi ben bu cezaevine geldim ya, girişte dört gardiyan vardı. Beni bir odaya aldılar. “Soyun” dediler. “Soyunmam. Bu insani de değil, hukuki de” dedim. Olay çıkmadan halletmek istiyorlardı. Hatta biri, “Ne var soyunsan? İnsanlar plajda bikiniyle dolaşıyor” dedi. Mantığa bakar mısın? “Kesinlikle haklısın, Ama belki gözün­den kaçmıştır(!) diye hatırlatayım, burası plaj değil” dedim.

“İyi demişsin. Sonra?”

“Diğeri lafı aldı. Aman soyun işte, ne olacak ki, hepimiz baya­nız, utanma, dedi. “Eh madem bu kadar normal görüyorsunuz, öy­leyse buyrun siz soyunun. Hepimiz bayanız(!) utanmayın!” dedim. Neyse, çok uzatmayayım lafı. Epeyce tartıştık. “Öyleyse zorla so­yarız deyip telefon etmeye gitti biri. Az sonra bir yardımcı müdürle iki de gardiyan geldi. Zorla soydular.”

“Bir yaran beren var mı? İyi misin?” dememe kalmadan, sözü­mü kesip “İyiyim, merak etme. Nerde kalmıştım? Ha, sonra giyin dediler. Madem siz soydunuz, siz giydirin. Giyinmem ben dedim. Bu daha zordu ki az sonra iki gardiyan daha çağırdılar, öyle giy­dirdiler.”

“İstihdam diyorduk, bunların konuyla ne ilgisi var?” dedim.

“Tamam oraya geliyorum ben de… Sonra bunlar beni kalaca­ğım hücreye götürdüler. Bunlar dediysem aynı gardiyanlar değildi. Üç başka gardiyan. Blok görevlileri ayrı oluyormuş… Hücre ce­zam var diye muayene ediyorlar önce. Sözüm ona hücrede kal­maya sağlığı müsait mi diye. Kesinlikle insani, sağlıklı olmayan hücre uygulamasına doktorları da suç ortağı ediyorlar, rapor ver­diriyorlar! İşe bak! Neyse nerde kalmıştım? Ha, doktor, hemşire, bir sağlık memuru, iki de gardiyan geldiler. Bir “iyi misin?” deyip kameralarda muayeneye gidildiği kaydedilsin, iş kitabına uydurul­sun diye tam beş kişi gelmişti.”

“Sorma, tutsakların sağlığı için yapmayacakları şey yoktur!!”

“Doktora, “Bir hayvan, bir ot bile yalnız yaşamaz, yaşayamaz. Siz bir hekim olarak nasıl bir insana tek kalabilir raporu verirsi­niz?” dedim. Bir şey demedi, apar topar gittiler. Tabii ki onayladı.”

“Hep böyledir. Ağır hasta tutsaklara bile cezaevinde, hücrede kalabilir raporu veriyorlarken.”

“Evet” deyip devam etti. “Onlar gidince, az sonra mektupçu geldi. Yanında iki de blok görevlisi gardiyanla. APS, fax kâğıdı dağıtıyorlardı. Sonra infazdaki gardiyanlar geldi, biri sivil ikisi gardiyan, üç kişi. Cezayı tebliğ etmeye üç kişi!”

“Hiç kimse tek dolaşmıyor ki, Elemanlarına da güvenmiyorlar. Aynen Uçurtmayı Vurmasınlar filmindeki gibi; “Git kitabı yak!” “Git kitabı yakıp yakmadığını kontrol et” “Git kontrol edip etme­diğine bak.” Aynı mantık. İyi de, konumuzla ilgisi ne?”

“Sayıları takip ettin mi? Kaç kişi oldu! Toplam?”

“?!… Yo sayamadım”

“23! İşte sonra akşam yemeği geldi. Getiren bir gardiyanla iki adli tutukluydu. Sonra kütüphaneci gardiyanla bir adli tutuklu gel­di. Kitap formları verdiler. Akşam sayımına da dört gardiyan geldi. Gece 10.30 gibi iki gardiyan gelip “yarın savcılık ifaden var” dedi­ler. Girişteki çıplak arama olayından dolayı suç duyurusu yapmış­lar bana… Bunların hepsi başka gardiyanlar. Sabah oldu, savcılığa giderken biri ring şoförü altı asker yedi kişi, sırf beni götürmek için seferber olmuştu! Savcılıkta da bir savcı, bir kâtip bir de mübaşir üç kişi vardı. İşte böyle. Daha unuttuklarım da vardır kesin! Görü­yorsun, bir benim için bu kadar kişi koşturuyor, istihdam ediliyor.” dedi gülerek.

“Gerçekten de tek başına bu kadar istihdam olanağına vesile edilmişsin” dedim.

“Öyle. İşte düşün, bu hükümet döneminde cezaevlerinin, tutuk- luların sayısı sürekli artıyor. Niye? Çünkü hayırlı bir iş yapıyorlar, işsizlikle mücadele ediyorlar. Tamamen iyi niyetlerinden!”

Kahkahalarla güldük. Ben hemen ciddi halimi takınıp, sağ elimle kulağımı çekip duvara vurdum üç kez. Kısık sesle:

“Aman ha, hükümetin kulağına falan gider. Karikatüristlere, mizah dergilerine bir sürü dava açmış, şakadan espriden anlama­yan bir başbakan var memlekette. Bunu da duyup ciddiye alır; he­men işsizliğe çare çılgın projemiz var deyip, tutuklamalara, cezae­vi inşaatlarına fırtına hızıyla devam eder. Yapmayacakları iş değil. Aman ha, aramızda kalsın!”

“Haklısın valla. Kürdistan’a gidip “Size müjdem var; yeni ce­zaevi yapacağız” diyen bir başbakandır, yapar mı yapar. Aramızda kalsın.

Deniz Tepeli (Ankara Sincan F Tipi Kadın Hapishanesi)

Ergin Atabey: Çöl Çukur Taş Yığını

 

  • Biraz su içecektim.
  • Ahhh! Zar zor kendimi elinden kurtardım. Sağır mıdır nedir? Bağıra bağıra sesim kısıldı. Tutturmuş, ille uçacak. Bir acayiptir bunlar. Asırlardır tutup bizi uçuruyorlar… ‘Hey! Yeşil, köklerin­deki sudan içebilir miyim?’ dedim.
  • Buradaki adım pûng’dur, yeşil değil. Maviyi ve güneşi kapat­ma da ne yaparsan yap. Boşuna bağırma. Sesin duyulmaz bura­dan.
  • Onun sesini duyuyorum ama.
  • Daha önce hiç duydun mu?
  • Şimdi duyuyorum ama.
  • Sadece o kadar. Benim de sesimi duyabilirsin. Başka da ne ses duyabilirsin burada ne de sesini duyurabilirsin.

– Sen burada yalnızsın. Başka Yeşil yok burada.

  • Sen de yalnızsın. Hem etrafına baksana, buradaki her şey yal­nızdır. Yani tektir. Senin bir başkan yok. Benim bir başkam yok.

Onun bir başkası yok. Teklere göre oluşturulmuş bura. Başka pûng yok, başka sen yok, başka insan yok.

  • Ses yok, başka yok…
  • Duymadım, bir şey mi dedin?
  • Sadece söylediklerini bir de ben söyleyeyim dedim.
  • Niye toprağın yok? Hem sen böyle bu suyun içinde ne diye dikiliyorsun?
  • Ben böyleyim zaten. Daha önce burayı gör­medin mi?
  • Görmedim. Annem o kadar tembihlemişti. Her defasında, “Fazla uzaklara uçma” diyordu. Ben de biraz daha uzağa uçtum. Yine böyle uçarken sert esen rüzgâra kapıldım. Ne olduğunu daha anlamadan bu çukura düştüm. Gerisini biliyorsun zaten. Ona bir türlü bir şey anlatamadım. Ufff! Ne sessizlik böyle.
  • Çöl sessizliği diyor. Çölü hiç görmedim. Galiba bura gibidir.
  • Orda da böyle her şey tekli mi acaba?
  • Belki de.
  • O zaman bu ikisinden de vardır orda.
  • Belki de. Belki burada olduğu gibi sürekli kapalı ve kilitlidir.
  • Böyle ise çöle uçmayacağım. Şimdiden sıkıldım bu teklikten.
  • Tüm teklikler böyledir.

-Topraktan beslenmiyor musun? Yeşillerin hepsi topraktan bes­leniyor.

  • Normalde öyle. Ama burası taş yığını.
  • Tek tekler geçerli. Sessizdir. Sesin duyulmaz.
  • Hiçbirimizin sesi duyulmaz.
  • Demin burası için çöl sessizliği dedin. Şimdi taş yığını diyor­sun. Demek ki çöl taş yığınıymış.
  • “O öyle diyor” dedim. Ben ise taş yığını diyorum… Su içtin mi?
  • İçtim. Çukura düştükten sonra ona öyle dil döktüm ya, dilim damağım kurudu. Ne kalın kafalıymış.
  • Sen de çukur dedin.
  • Neye?
  • Burası için. Demek ki düşüşüne göre değişiyor. Bana göre taş yığını, ona göre çöl, sana göre çukur.
  • Aklım karıştı.
  • Ne yapacağız seninle böyle?
  • Bir şey mi yapmamız lazım? Benim en iyi oynadığım oyun uçmaktır. Eğer oynamak istersen.
  • Bak, burası hem çöl, hem taş yığını, hem de çukurdur. O ne­denle burda toprak yoktur.
  • Su var ama. Hem toprak yoksa sen nereden geldin?
  • Su da yok burda.
  • Öyleyse benim de, bunun da, senin de burda olmaması lazım. Annem demişti, su ve toprak yoksa biz de yokuz.
  • Normalde öyle. Rüzgâr seni nasıl taşıyıp buraya getirdiyse, şu içtiğin su da, o da, ben de öyle taşınıp getirildik.
  • İkinizi de rüzgâr mı getirdi?
  • Beni o getirdi.
  • Nereden?
  • Dışarıdan. Dediğine göre kaçak getirilmişim. Biz yeşilgillerin

içeride bulunması yasak. Geçenlerde şu meydanda tıkatanlar ta­rafından bir yeşilgilin ezim ezim ezdirildiğini gördüm. Dokuz, on kişiydiler. Bir görsen, büyük bir hınçla ezdiler. Yasaklandığımız için o da kaçak getirdi beni buraya. O yüzdenmiş ezilip büzülmem. Neyse ki, su ve şu pencere denilen yerden görülen bir avuç mavi ile düzelttim, toparladım kendimi.

  • Halinden şikayetçi değilmiş gibi konuşuyorsun.

Zamanla nasıl davranmam gerektiğini öğrendim diyelim buna. Anladığım kadarıyla bu bir karışlık mavi en değerli şeymiş.

  • Benim için dışarıda da öyledir.
  • Dışarıda bir insanın böyle saatlerce maviyi seyrettiğine tanık olmadım. Eminim sen de olmamışsındır. O saatlerce maviye bakı­yor. Sanki dışarıdaki her şey burda kıymetleniyor.
  • Seni kaçak buraya getiren o, kendini de mi buraya getirmiş? Annem insandan bahsederken, “Hepimizde var olanların toplamı” diyordu.
  • Zekâ demek istiyorsun.
  • Yağmurun, ağacın, toprağın, yeşillerin, kırmızı beneklilerin. toplamı ise kendini niye bu çukura taşımış?
  • Çöle.
  • Her ne ise artık.
  • İnsandan insana fark var. O kendini buraya taşımamış. Başka­ları onu buraya tıkmış. Tıkatanlar annenin anlattığı türden değildir. Bazen görüyorum buralarda. Taş yığını gibiler. Taş yığınını kendi suretlerinden yapmışlar gibi. Birbirlerine benzerler. Hep aynı va­kitlerde gelip çölün kapılarını açıp kapatıyorlar. Dilleri de başka. İnsan gibiler. Ama değiller. Hem insanlar hem değiller.
  • Yani insan insanı tıkamış.
  • Hem evet, hem hayır. Tıkatanlar ile tıkılanlar aynı değil. Tı- katanlann işi her şeyi zapt etmektir. Akan, arayan her şeyi durdur­maktır. O ve onun gibiler, yani tıkılanlar ise zaptetmeye karşı, her şey aksın istiyorlar. Hiçbir şey dursun istemiyorlar. Kendilerini de arıyorlar. Hani annenin tembihlerine rağmen sen nasıl hep biraz daha ötedeki gerçekleri görmek, bulmak için uçmuşsun ya, bun- larınkisi de öyle bir şey. Aslında sen de onlar gibisin. Arıyorsun. Onlar da senin gibi. Ya da benim gibi…
  • Yok, ben bir şey aramıyorum. Sadece mavide uçmak isteyen kırmızı benekliyim.
  • Tıkatanlar dışında hepimiz arıyoruz. Senin uçman, benim bu bir karışlık mavi karşısında böyle durmam bu nedenledir. Daima attığımız adımın, çırptığımız kanadın, baktığımız yerin bir adım ötesindeki gerçeği arıyoruz.
  • Onunla kala kala.
  • Bir ömür.
  • Anlamadım.
  • “Onunla kala kala” dedin ya, bir ömürdür buradayım.
  • Ömür dediğin orda dikilmek gibi bir şey herhalde.
  • Bizim gerçek zamanımızda dönüşüme tekabül ediyor.
  • Başka zaman yok ki. Tek bir zaman vardır, o da gerçek za­mandır.
  • Tıkatanlar her şeyi zapt etsinler diye bizim gerçek zamanımız dışında bir zaman yapmışlar. Gerçi o buna “ölü zaman” diyor. Ölü­mü bilmiyorum. Tıkatanların icadı olduğuna göre, sahtedir. Ölü zaman akan, arayan her şeyi durdurmak içindir. Ölüm denen şey de ona göre öyledir herhalde; durmak!
  • Sessizlik veya sesini duyuramamak gibi mi?
  • Durmak neye denk geliyor ise onun gibidir. Bana göre susuz, topraksız kalmak, sana göre ise, kanatsız kalmak gibi bir şeydir.
  • O yüzden o yerinde durmuyor. Şu iki şey arasında dönüp du­ruyor…
  • Kapı arasında.
  • Her ne ise. Ne diye böyle bu çukurda dönüp duruyor ki!
  • Ölü zamanın dışında kalmak için.
  • Ama hep aynı yerden dönüyor. Çukurdan çıkmıyor ki.
  • Tıkatanların yaptığı çölden çıkamıyor. Arayanlar da ölü za­mana karşı bizim dönüşüm zamanımıza benzer bir zaman bulmuş­lar. O da onların gerçek zamanı oluyor. O şimdi kendi zamanında yaşıyor. Ölü zamanın onu durdurmaması, zapt etmemesi için ara­yıp duruyor.
  • Onların gerçek zamanı çölün iki kapısı arasındadır galiba. Ayakları hep aynı yere basıyor.
  • Onlar için sadece gerçek zaman vardır ve orada hep ararlar. Yeri yoktur. Bazen böyle çölün kilitli kapıları arasında yaşar ve arar. Bazen şurda yığılı şeylere saatlerce bakıp yaşar ve arar. Bazen durmadan köklerim gibi şeyleri çizerken yaşar ve arar. Bazen de saatlerce dikilip maviye bakar, öyle yaşar ve arar.
  • Yine de böyle dönüp dönüp yürümesi saçma. Başım döndü. Bu delidir kesin.
  • Belki de.

– O böyle yaşar ve ararken, tıkatanlar onu durdurmuyor­lar mı?

  • Ölü zamana rağmen durduramıyorlar. Durdurmak için kendi­lerine göre her şeyini belirlemek istiyorlar. Yemeğinin, suyunun, yürümesinin, uyuması ve kalkmasının zamanını belirlemişler. Tüm bunlarla ona ait hiçbir şey olmasın isteniyor. Ne zaman kalkacağı­nı, ne zaman yürüyeceğini, ne zaman, ne yiyeceğini… tıkatanlar ölü zaman ile belirlemişler. Bir döngü yaratmışlar. Bölücü olan bu döngüde onu parça parça zapt etmek, durdurmak istiyorlar. O ise, kendilerinin gerçek zamanında arayarak bütün olarak kalmak isti­yor. Bu döngü ile onu hapsettiklerini sanıyorlar.
  • Görünüşe bakılırsa öyle yapmışlar.
  • Görünüşe göre öyledir.
  • Yine de bu çukurda ne gerçek zaman olur ne de aramak. Hem aransa da bir şey bulunmaz ki, çukur işte!
  • Onlar için çukurda, taş yığını içinde ve çölde olmak fark et­mez. Nerede ve ne yapıyorlarsa orada arar ve zamanlarını yaşarlar.
  • Sus! Bize doğru geliyor.
  • Bizi duymaz ki.

-………… Onun hakkında anlattıklarına neredeyse inanacaktım.

Nedir bu, vıcık vıcık bir şey getirip sürdü bana.

  • Belki de uçup gitmen, hep bir kanat daha ötedeki gerçeği ara­man ve kendi zamanını yaşaman içindir.

Ergin Atabey (Bolu F Tipi Hapishanesi)

*Bu üç öykünün yayını için Notabene Yayınlarına ve yazarlara teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.