Kurbağa Güncesi – Günter Grass

 

“Nobel ödüllü Alman romancı Günter Grass, 1989 sonrası Avrupa’sında, iki Almanya’nın birleşmesi, Körfez Savaşı gibi olayların ortasında geçen son derece ilginç bir aşk hikâyesi anlatıyor. Olağanüstü bir düşgücüyle yazılmış bu ironi başyapıtı, Polonyalı dul gotik melek uzmanı bayan Piatkowska ile Alman dul sanat tarihçisi Bay Reschke’nin tuhaf karşılaşmalarıyla ortaya çıkıveren “Alman-Polonya Mezarlık Şirketi” fikri etrafında dönüyor. Polonya’dan göçmüş Almanların “yurtlarında” gömülmesinin barışa katkı sağlayacağını düşünen iki geçkin âşığın projeyi hayata geçirmeleriyle birlikte “tekerrür eden tarih” adeta zincirlerinden boşalıveriyor. İyi niyetle hayata geçirilen ‘mezarlık’ fikri, liberal kapitalizmin çarkları arasında bir felakete doğru yol alıyor. Postmodern tabut tasarımlarına, toplu mezar fasilitelerine, arsa talanına, hatta golf turizmine varan çılgın bir projeye dönüşüyor.” Kurbağa Güncesi’nden okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Rastlantıydı dul adamı dul kadınla yanyana getiren. Yoksa, hikâyeleri bir Allerseelen yortusunda başladığı için rastlantının bu işte payı olmadı mı? Neyse, dul erkeğin ayağını taşa çarpıp tökezlediği, ama düşmediği o anda dul kadın çoktan yerini almış bulunuyordu.

Erkek kadının yanında durdu. Kırküç numara ayakkabı otuzyedi numara ayakkabının yanında. Bir kısmı bir sepete yığılmış, bir kısmıysa gazete kağıdına dizilmiş mantarların yanısıra üç kova da çiçek sunan bir çiftçi kadının sergisi önünde buldular birbirlerini kadınla erkek. Çiftçi kadın, pazar yerinin kenarına ilişmiş, diğer iki çiftçi kadınla bunların küçük bahçelerinin mahsulü -kereviz, çocuk kafası büyüklüğünde turplar, pırasa, pancararasına çökmüş her şey.

Adamın güncesi Allerseelen yortusu olduğunu doğruladığı gibi ayakkabı numaralarını da doğruluyor. Tökezlemesine yolaçan ise yayakaldırımının kenarı. Ne var ki rastlantı kelimesi onda geçmiyor. “Bu gün bu saatte -saat tam on- biraraya gelmemiz yazılıymış…” Olaya sessizce aracılık eden üçüncü kişiyi, çiftçi kadını gözümüzün önünde canlandırma çabası da, onun başörtüsünü ısrarla betimleme çabası kadar sonuçsuz kalıyor: “Tam koyu kahve değil de kömür karası da değil daha çok toprak rengi kahve…” Manastır duvarlarının tuğla işçiliğinde daha başarılı: “Zamanla kabuk bağlamışlar…” Gerisini benim uydurmam gerekiyor.

Kovalardaki çiçek çeşidi azdı; dalyalar, yıldızçiçekleri, kasımpatları. Sepet kuzu kestanesi doluydu. Yerel Glos Wybrzeza gazetesinin günü geçmiş bir ön sayfasının üzerine salyangozlarca fazla didiklenmemiş dört ya da beş taşmantarı sıralanmıştı, yanına bir bağ dereotu, paket kağıdı. Çiçekler üçüncü seçenekti.

“Tevekkeli değil,” diye yazıyor adam, “Dominiken Pazarı’nın yanındaki tezgâhlar fukara görünüşlüydü, öyle ya Allerseelen yortusunda çiçek sorulur. Allerheiligen yortusunda daha arefe günü çoğu kez arz talebi karşılamaz olur…”

Dalyalarla kasımpatları daha revaçta olmalarına rağmen, kadın yıldızçiçeklerini seçti. Adamsa kararsızdı: “Beni bu tezgâha çeken şu şaşılası, turfanda taşmantarlarıyla kestaneler de olsa, çok kısa bir korku ürpertisinin ardından -yoksa çan sesi miydi?- eşi görülmemiş bir baştan çıkmaya kapıldım, daha doğrusu bir girdaba…”

Kadın üç ya da dört adet kovadan ilk, sonra ikinci, sonra da kararsızca üçüncü yıldızçiçeğini seçtiğinde, sonra yenilerini seçmeye ve yanlarına bir de dördüncüsünü katmaya ama bu dördüncüyü de aynen geriye koyup bir yenisini seçmeye giriştiğinde adam da kovalardan yıldızçiçekleri çekip almaya, derken bunları tıpkı kadının yaptığı gibi kılı kırk yararak yenileriyle değiştirmeye başladı, bunu yaparken de mesela kadın pas kırmızısı mı seçti onun da eli pas kırmızılarına gidiyordu; geride seçilmeyi bekleyen uçuk morlarla, beyazımsılar vardı hâlâ. Bu renksel uyuşma adamı deliye döndürmüştü: “Nasıl da usulca uyuşuyoruz! O da benim gibi için için yanan pas kırmızılarını yeğliyor özellikle…” Neyse, kovalarda o renkten kalmayıncaya kadar ikisinin de gözü pas kırmızısından başkasını görmedi.

Ne kadının ne de adamın elinde birer buket yapmaya yetecek kadar çiçek birikmişti. Kadın elindeki cılız demeti kovaların birine geri koymaya davranıyordu ki, olay örgüsü denen şey başladı; adam yağmaladığı pas kırmızılarını kadına devretti. Çiçekleri uzattı, kadın da aldı. Sessiz bir devir. Geri döndürülemeyecek çeşidinden. Sönmeyecekmiş gibi yanıp duran yıldızçiçekleri. Böyle biraraya geldi çift. Saat onu çalan çan: Sankt Katharine Kilisesi’nin çanı. Rastlaştıkları yer hakkında bildiklerim, benim yer yer silinmiş, yer yerse alabildiğine belirgin bilgilerimle, adamın araştırmacı çalışkanlığı sonucu ele geçirdiklerinden notlarına kattığı parçacıkların harmanlanmasından oluşuyor. Mesela sekizgen temeli üzerinde yedi kat yükselen savunma kulesinin zamanında büyük şehir duvarının kuzeybatı kulesi olması ve başka, eski bir kulenin adıyla ‘Kiek in de Köck’ olarak anılması gibi. Dominiken Manastırı’na bitişik olduğu ve günbegün manastırın mutfağındaki tencereleri gördüğü için ‘mutfağa bakan’ anlamına gelen ‘Kiek in de Köck’ adıyla anılan asıl kule bundan daha alçakmış, yıkıldıkça yıkılmış, çatısız kalınca üzerinde ağaçlar ve çalılar bitmiş, bu nedenle bir ara da ‘Saksı’ diye anılmış, sonra 19. Yüzyıl sonlarına doğru manastır kalıntılarıyla birlikte tamamen yıkılması gerekmiş. Ortaya çıkan alanda 1895’ten sonra yeni Gotik tarzda bir pazar yeri kuruldu, Dominiken Pazarı denen bu yer Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını atlattı. Bugüne kadar da geniş kubbeli çatısının altındaki altı sıra tezgâhta nadiren bereketli, genellikle fukara mallarını sunmayı sürdürdü; örme ipliğiyle tütsülenmiş et, Amerikan sigarasıyla Polonya’nın hardallı turşusu, haşhaşlı çörekle aşırı yağlı domuz eti, Hong Kong malı plastik oyuncaklarla dünyanın dört bir yanından gelen çakmaklar, küçük külahlarda kimyonla haşhaş, eritme peyniriyle perlon çorap.

Dominiken Manastırı’ndan geriye bir tek kasvetli Sankt Nikolai Kilisesi kaldı. Buranın iç süslemelerindeki görkem tümüyle siyah ve yaldız üzerine kurulu; bir zamanki dehşetin geride bıraktığı pırıltı. Gelgelelim pazar yerinde söz konusu mezhebin anısı ancak isim olarak yaşıyor, bir de bu kalemden olmak üzere Dominiken Bayramı denen, Ortaçağın son yıllarından beri tüm politik değişimlere tanık olmuş ve şimdilerde de eski püskü ve tapon mallarla yerlileri ve turistleri kendine çeken yaz bayramı nedeniyle.

İşte orada, Dominiken Pazarı’yla Sankt Nikolai Kilisesi’nin arasında, sekizgen ‘Kiek in de Köck’ün karşı çaprazında, üzerine elyazısıyla ‘Kantor’ yazılmış bir tabela asılı olan kule zemin katının, döviz bürosu haline getirildiği bir zaman noktasında bulunuyorlardı kadınla adam. Açık kapının ağzındaki müşteri kalabalığı ve girişin yanında Amerikan dolarının saat be saat ülke parasına oranla değer kazandığını gösteren bir taş tahta genel perişanlığa tanıklık ediyordu.

“İzin verir misiniz?” Böyle başladı sohbet. Adam sadece kendi yıldız çiçeklerinin değil, kadınınkilerin de, şimdi tek bir demet haline gelmiş tüm çiçeklerin parasını ödemek istiyordu. Cüzdanından banknotlar çıkardı, sıfırı bu kadar bol olan bir para birimi karşısında kararsız kalmıştı. O an, kadın aksanlı bir Almancayla konuştu: “İzin vermem hiçbir şeye.”

Kadının yabancı dili kullanışı, izin vermemesine ayrı bir sertlik katmıştı belki, ayrıca hemen ardısıra gelen “Şimdi gerçekten de güzel bir demet oldular,” cümlesi asıl sohbeti başlatmamış olsaydı, dul kadınla dul adam arasındaki rastlansal karşılaşma zlotinin değerindeki düşüşe benzetilebilirdi.

Adamın notlarına bakılırsa, kadın parayı öderken mantarlar, özellikle de vakitsiz, gecikmiş mantarlar üzerine bir konuşma başlamıştı. Bitmek bilmeyen yazla yumuşak geçen sonbahar gösterilmişti neden olarak. “Ama benim dünya çapındaki iklim değişimleri üzerine söylediklerime gülüp geçti.”

Güneşliyle bulutlu arası bir kasım günü yüzleri birbirlerine dönük ayakta duruyorlardı ve hiçbir şey onları çiçek tezgâhıyla taşmantarlarından koparıp alamazdı. Adam kadına vurulmuştu, kadın adama. Kadın sık sık gülüyordu. Aksanlı cümlelerinin önüne arkasına nedensiz gibi görünen kahkahalar koyuyordu, öylesine, avans ya da ikramiye niyetine. Cırlaklığa varan bu kahkahalar adamın hoşuna gidiyordu, çünkü şöyle demiş notlarında: “Bir kuş gibi şakıyor, cıvıldıyor! Bazen ürkütücü mutlaka, ama gene de onun gülüşünü duymak hoşuma gidiyor, neden böyle sık sık neşelendiğini sormuyorum. Ola ki bana gülüyordur, benimle alay ediyordur. Ama onun için gülünecek biri olmak da hoşuma gidiyor.”

Öyle kalakaldılar. Ya da: ben alışayım diye ikisi de bir süre, bir süre daha öyle durup bana modellik ediyorlar. Kadın modaya uygun giyinmişse -“fazlaca modaya uymuş, süslenip püslenmiş” diye düşünmüştü erkek- adama da tvid ceketiyle fitilli kadife pantolonu döküntü bir görünüm veriyordu, bu da fotoğraf çantasına uygundu; kültür gezisine çıkmış, seçkince bir turist. “Çiçekler olmuyorsa o zaman hiç değilse şu anda başlayan sohbetimizin konusu olan bu taşmantarlarından bir-iki tanesini, şuradakini, şunu, şunu bir de şunu seçip size armağan edebilir miyim? Davetkâr bir görünüşleri yok mu?”

Edebilirdi. Üstelik kadın adamın pazarcı kadına gereğinden fazla banknot sayıp vermemesini de sağladı. “Burada her şey delicesine pahalı!” diye bağırdı. “Ama doyçmarklı beye gene de ucuz.”

Adamın, mark’la bol sayılı zloti’ler arasındaki kur farkını kafasından hesaplayıp hesaplamadığını ya da ciddi ciddi, kadının alayından korkmadan, günlüğüne not ettiği Çernobil meselesinden ve bunun birer uyarı niteliğindeki sonuçlarından söz edip etmediğini merak ediyorum. Kesin olan bir şey varsa: satın almadan önce mantarların fotoğrafını çekti ve kamerasının Japonca markasını söyledi. Yukarıdan, eğri bir poz çektiğinden ve bunu yaparken çömelmiş oturan pazarcı kadının pabuçlarının burunları da çerçeveye girdiğinden, fotoğraf taşmantarlarının şaşırtıcı büyüklüğüne tanıklık eder nitelikte. Taze olan ikisinin tombulca sapları sivri, kubbeli tepe kısımlarından daha enli; daha az taze olanların etlice, içeri doğru kıvrık gövdelerini ise, bir dışa bir içe, kıvrım kıvrım kıvrılan geniş kenarlı birer tepe gölgeliyor. Bu dört mantar sivri ve geniş kubbelerini birbirine çevirmiş ve fotoğrafçı tarafından birbirlerini örtmeyecek biçimde dizilmiş yatarken bir natürmort oluşturuyorlar. Hatta belki buna benzer bir yorumda da bulundu adam; ya da kadın mıydı “natürmort kadar güzel” diyen? Her neyse, gazete kağıdına sarılmış ve pazarcı kadın tarafından armağan olarak yanlarına bir bağ da dereotu katılmış mantarları koymak için omzuna astığı torba çantadan bir alışveriş filesi bulup çıkardı kadın.

Fileyi erkek taşımak istedi. Kadın fileye yapıştı, bırakmadı. Erkek rica etti. Kadın reddetti: “Önce armağan etmek sonra bir de sürüklemek ha.”

Küçük bir kavga; bu çekiştirme sırasında filenin içindekilere bir zarar gelmediği gibi, olay, çiftin sanki karşılaştıkları yerden ayrılmak istemiyorlarmış, henüz istemiyorlarmış gibi, orada biraz daha oyalanmasına yaradı. Bazen erkek ısrarla kadının elinden fileyi alıyor, bir süre sonra kadın tekrar filesini talep ediyordu. Yıldız çiçeklerini de taşımasına izin yoktu erkeğin. Sanki yıllardır birbirlerini tanırmış gibi, iyi prova edilmiş bir kavga tutturmuştu çift. Hangi operada olsa bir düet söyleyebilirlerdi, müzik kimin müziği o bile hemen anlaşılırdı.

Seyirciden yana da sıkıntıları yoktu. Pazarcı kadın suskun onları seyrediyordu. Çepeçevre tanık doluydu; sekizgen savunma kulesinin en alt katı, bunun en son kiracısı olan tıkış tıkış döviz bürosu yanlamasına genişleyen, sanki hafif bir sisle daha da şişip kabarmış pazar yeri, kasvetli Sankt Nikolai, komşu tezgâhlardaki çiftçi kadınlar, bir de tabii olası müşteriler; öyle ya, dul kadınla dul adam birbirlerini faiz gibi görüp birbirlerinden kopmamaya çalışadursunlar, ceplerindeki pek az para saat be saat değerini kaybeden, sadece gündelik gereksinimlere boyuneğen bir insan kalabalığı da bütün bu dekor içinde bir seyrelip bir yoğunlaşarak gezinip duruyordu.

“Şimdi ben gitmeliyim başka yere.”

“Size, lütfen, eşlik edebilir miyim?”

“Ama, biraz çok uzak.”

“Beni mutlu ederdiniz, gerçekten…”

“Ama mezarlığa gidecektim…”

“Sizi çok rahatsız etmeyeceksem eğer…”

“Peki, gidelim bakalım.”

Yıldızçiçeği demetini kadın taşıdı. Adamsa filedeki mantarları. Adam sıska ve uzun, hafif kambur. Kadın kısa, sert adımlarla yürüyor. Adam, her an tökezleyecek gibi, hafifçe ayağını sürüyor, kadından en aşağı bir baş daha uzun. Kadın iyice açık mavi gözlü, erkek hipermetrop. Kadının saçı Tiziano kızılına boyanmış. Erkeğin üst dudağında küçük kırlaşmış bıyık. Kadın küstah parfümünün kokusunu taşıyor yedeğinde, erkek tıraş losyonunun usul yansısını.

İkisi de pazar yerinin kalabalığında kayboldular. Şimdi erkeğin başındaki bere de yok artık. Tam saat onbirden biraz önce Sankt Katherine’den aşağı doğru yollanıyorlar. Ben mi? Ben de onların peşinden.

Paketlenip sicimle bağlanmış bütün bu ıvırzıvırı bana eve yollamaya ne zaman niyetlenmişti adam? Bir arşive postalamayı akıl etse olmaz mıydı? Elin delisi kendine deli diye beni mi seçmek zorundaydı?

Bu mektup destesi, delinmiş faturalar, arkalarına tarih yazılmış fotoğraflar, bazen günce bazense hızları gitgide artarak aklına düşüveren fikirlerin boşaltıldığı bir ambar niyetine kullanılan bu karalamalar, bu karmakarışık gazete kesikleri, ses bantları -bütün bunlar benden çok bir arşivciye yakışırdı. Nasıl hemencecik anlatıvermeye girişirim, bilmeliydi. Hadi arşiv olmadı, neden acar bir gazeteciye yollamadı? Ya benim ne zorumaydı bu ikisinin peşinden koşmak?

Sırf bundan yarım yüzyıl önce kıçımızı aynı okul sırasına yasladık diye mi? Onun iddiasına göre “pencere kenarındaki sıra dizisinde”. Ben onunla aynı sırada oturduğumuzu hatırlamıyorum. Petri Fen Lisesi. Olabilir. Ama ben orada iki yıl ya okudum ya okumadım. Sık sık okul değiştirmem gerekiyordu. Bazen şununla bazen bununla karışmış liseli teri. Bazen şu bazen bu bitkilerle süslenmiş teneffüs avluları. Yanımda nerede ya da ne zaman kimler sıraya çöpten adam çiziktirdiydi, gerçekten bilmiyorum.

Paketi açtığımda en üstte bir de mektup vardı: “Bundan mutlaka bir şeyler çıkaracaksındır, çünkü olup bitenler neredeyse inanılmazlık boyutlarına gelip dayanıyor.” Sanki okul yılları sonsuza dek sürüyormuş gibi, bana ‘sen’ diye sesleniyordu. “Öteki derslerde pek öyle parlak sayılmazdın ama kompozisyonun daha okul yıllarından kendini belli etmişti…” Pılıpırtısını ona geri yollamak vardı, ama nereye? “Aslında hepsi senin uydurman olabilirdi ama biz yaşadık bunları, başımızdan geçti, bundan aşağı yukarı on sene önceki iş üstelik…”

Mektubuna gelecek bir tarih koymuş. Kağıdın üzerinde tarih olarak 19 Haziran 1999 yazılı. Sona doğru da aslında gayet açık bir anlatımla dünya çapındaki yüzyıldönümü kutlamaları üzerine fikirlerini yazıyor: “Ne gereksiz israf! Hepsi de insanları yokeden savaşlarla, kitlelerin yerlerinden edilmeleriyle, sayısız ölümlerle dolup taşan bir yüzyılı uğurlamak için. Ama gene de, yeni bir yüzyılın başlamasıyla birlikte, hayat yeniden…”

Falan filan. Bırakalım bunları. Kesin olan şu: güneşli bir 2 Kasım günü tanıştılar, Berlin’de duvarın yıkılmaya yüz tutmasından birkaç gün önce. Sanki tüm bir dünya tarihi yeniden başlayabilirmiş gibi, dünya, ya da bu değiştirilemez dünyanın bir kısmı gerçekten de değişmeye başlamıştı, hem de kem küm etmeden, alıp başını gidercesine. Her yerde anıtlar alaşağı ediliyordu. Eski sınıf arkadaşım neredeyse eşzamanlı olarak patlayan olayları notlarında dikkate almış, ama bunlara yalnızca rastgele birer olay gözüyle yaklaşmış. Hep birlikte ele alındıklarında tarihsel diye adlandırılabilecek, ama onu “asıl olandan, büyük fikrimizden, halkları barıştıran büyük idealimiz”den alıkoydukları için rahatsız eden bu olaylara adetâ isteksizce, parantez içlerinde yer vermiş.

İşte onun hikâyesine, kadının hikâyesine girdim bile. Sanki oradaymışım gibi adamın tvid ceketinden, kadının filesinden söz ediyorum, adama bir de bere konduruyorum, çünkü adamın fitilli kadife pantolonuyla kadının yüksek ökçeli ayakkabıları gibi o da var, önümdeki siyah-beyaz ve renkli fotoğraflarda görüyorum. Ayakkabı numarası gibi kadına parfüm, adama tıraş losyonu uydurmak da değdi. Alışveriş filesini ise ben uydurmadım. Adam ileride sevecenlikle söz edecek ondan, bir tapınma nesnesi haline getirmek ister gibi her bir ilmeğini hayran hayran anlatacak; ama bu tığ işi aile yadigârının -kadın fileyi annesinin eşyaları arasında buldu -ta başta, taşmantarlarının satın alınışı sırasında hikâyeye sokulması benim katkım, tıpkı varlığı önceden sezdirilen bere gibi.

Sanat tarihçisi üstelik de profesör olarak başka türlüsü gelmezdi elinden; Gotik tuğla kiliselerin Baltık Denizi kıyısına çepeçevre serpiştirilmiş uzantıları olan kilise zeminlerindeki mezar plakalarının, mezar taşlarının, lahitlerin, mezar yazıtlarının, kemiklerin konduğu osaryumların, aile mezarlıklarının, güve yenikli ölü sancaklarının nasıl tozunu toprağını silip okunur kılmış, aile armalarını saptayıp amblemleştirmiş, sonuçta kısa aile tarihçelerini de yazarak o bir zamanların ünlü, ilerigelen ailelerine can vermişse, şimdi de dulun alışveriş fileleri -bunlardan sadece bir tane değil, yarım düzine yâdigâr kalmıştı- iğrenç, muşamba pazar çantalarınca köşeye kıstırılmış, naylon torbalarca radikal biçimde yürürlükten kaldırılmış, geçmiş bir kültürün belgeleri durumundaydılar onun için. Şöyle yazıyor: “Filelerin dördünün tığ işi olduğu görülüyor, ikisi eskinin elle örülen balık ağları gibi örülmüş, tığ işi olanlardan sadece bir adedi tek renkli, yosun yeşili, bunların geri kalan üç tanesi ve elle örülen fileler çok renkli olarak desenlendirilmiş…”

Doktora çalışmasında, dinbilimci Aegidius Strauch’un 17. yüzyıl sonlarına doğru papazlık yaptığı Sankt Trinitatis’de bulunan bir mezar taşının üzerindeki alçak kabartmada görülen Strauch armasının üç deve dikeniyle beş gülünü yorumlayıp bunları nasıl didişken bir yaşamın değişkenlikleriyle ilişkilendirmişse -Strauch yıllarca kalebentlik yapmıştı- dulun filelerini de evirip çevirip onlara manalar yüklüyordu. Kadının bu altı fileden ikisini sürekli olarak, yanında taşıdığı dana derisi torba çantada bulundurmaya özen göstermesinden yola çıkarak bu tedbiri her şeyden önce Doğu Avrupa ülkelerinde hüküm süren yokluk ekonomisine bağlamıştı: “Birden bir yerde taze karnıbahar, hıyar ortaya çıkıyor ya da bir seyyar satıcı Polski Fiat’ının bagajından gene muz çıkarıp satıyor, bu yüzden de hemen o pratik filelere el atılıveriyor, çünkü Doğu’da naylon torbalara henüz çok sık rastlanmıyor.”

Sonra iki sayfa boyu el yapımı ürünlerin çöküşünden ve Batı’nın yapay maddelerden üretilmiş torbasının kazandığı zaferin insanoğlunun pes edişinin belirtilerinden bir diğeri olmasından yakınıyor. Ancak yakınmasının sonlarına doğru, yeniden dul kadının alışveriş fileleriyle aşk yaşamaya başlıyor, onları ağzına kadar mana dolu buluyor. Ben de önce davranıp mantar alışverişi sırasında ellerine bu filelerden bir tane tutuşturdum işte, tek renkli tığ işi olanı hem de.

Aile yadigârını adama taşıtıyorum, ayrıca itiraf etmeliyim ki, şu hafifçe kamburu çıkmış haliyle, topuklarını tıkırdatarak yolalan kadının yanısıra ayak sürürken bere kadar file de adeta ısmarlama oturdu ona, sanki kadının değil de onun aile yadigârı bu file, sanki Japon malı fotoğraf makinesi bir yerden ödünç alınmış, sanki bundan böyle kendi oturduğu yerde de, mesela Ruhr Üniversitesi’ne giderken, derste kullanacağı kitapları, diyelim Barok armalar konusunda kalın kalın ciltleri de, tığ işi ya da örgü bir alışveriş filesinde taşıyacak.

Onun adında bir sınıf arkadaşım olduğunu hatırlamıyorsam da, o benim için alışkanlık haline gelmiş tuhaflıkları ve başlayan ihtiyarlık yakınmalarıyla tanıdık bir tip; keza, onun yanısıra adım adım mezarlığa doğru yolalan kadın da sırf iradesinin sağlamlığıyla belirginleşiyor gözümün önünde: adamın ayak sürümesinin hakkından kadın gelecek.

(…)

Çevirmen: Fatih Özgüven

*Bu okuma parçası için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.