Kürek Mahkumu – Drago Jancar

 

“Kürek Mahkûmu, masallarıyla oldukça acımasız ve günahkâr bir kitap. Anlatının gerçek zamanı dillendirilmese de, oluşturduğu paradigmalar birer geç Orta Çağ karakteristiği. Roman, vebadan ve Engizisyon’un paranoyak dindarlığından kaçan Johannes Ot’un yolculuğunun izini sürüyor. Bu yolculukta, geçmişin davranış biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtulma çabası da var. Donkişotvari bir macerayı kafkaesque bir varoluşçulukla tamamlayan Jancar, dikkatli okurun sevebileceği bir yapıt ortaya çıkarıyor. Kürek Mahkûmu‘nun hikâyesi hem uzak hem de tanıdık. Cümle seçimlerinin istikrarsız dengesi ve düzensiz akıcılığı ise okura edebi bir vertigo yaşatıyor. Avrupa coğrafyasının her noktasına ulaşabilen ve kolaylıkla zamanlarüstü bir eğilime sahip romanın içeriğinin bu başarısı, yayımlandığı dönemde -1980’lerin başı-, kritikçiler tarafından gözlemlenmişti. Ayrıca birçok okur, Kürek Mahkûmu’nu Umberto Eco’nun magnum opus’u olan Gülün Adı ile karşılaştırmıştı ve Gülün Adı’nın popüler ışıltılarının, dokümanter özelliğinin karşısına Kürek Mahkûmu’nun sıkıca örülmüş yapısını, kusursuz işleyişini koymuştu. Birçok dile çevrilen, 2011 Avrupa Edebiyat Ödüllü Jancar’ın bu yapıtı, dünya literatüründeki yerini emin adımlarla sağlamlaştırırken, okuyanlar, hakkında şu cümleyi en başa almayı tercih ediyorlar: “Bu, hem klasik hem de çağdaş bir roman!”” Kürek Mahkumu’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

Hava katmanları yüklü. Duvarlarda yosun yürümüş. Bataklık yönünden gelen var. Veba komiserleri görev başında. Alışılmadık bir giriş, esrik bir başlangıç.

Nemli duvarda kara lekeler kıvrımlanıyordu. Ölüm sessizliğinde akıl almaz imgeler oluşturuyor, gözünün önünde kâh birleşip, kâh ayrılıyorlar, ağırkanlı, devasa bir devinimi andırıyorlardı. Duvarın dibi, boylu boyunca sırılsıklamdı, yukarıya doğru belli belirsiz yürüyen sümüksü sıvı, yüzeyi karartarak lekelerin kıvrımlarına ulaşıyordu. Ara ara oluşan beyazımsı damlalar balçıkla sıvanmış tabana doğru aheste aheste yol alıyorlardı. Şapel sanki yerden bitmişti ve ıslak, akıcı maddenin yoğunluğu tekrar bataklığın içine çekiyordu onu. Elini duvara uzatarak ılık, süngersi dokuyu yokladı. Sırtını bir ürperti kapladı, cansız maddenin parmaklarının ucunda hissettiği canlılığı tüylerini diken diken etti.

Bu ani tedirginlik dikkatini dağıttı. Bakışları duvarlardan kapıya ve ardındaki karanlık boşluğa çevrildi. Yaklaştı, kapının demir kilidini öylesine kavradı ve çubuğu oynatınca dili tok bir sesle kalktı. İçeriden bir gıcırtı geldi, hemen kesildi. Mekânın karaltılarını seçmeye can atan gözbebeklerinin, çukurlarının içinden karanlığı delmelerini beklerken başını iyice uzattı. Kireç sıvanmış pürtüklü duvarlar nemden grileşmişti. Burada da ıslak lekeler kıpır kıpırdı. İlk olarak geride duran bir paçavra yığınını ayırt etti, ardından da içinden yükselen uzun boylu insan figürünü. Simetrik yüz hatları acemice yontulup şekillendirilmiş bir genç adam, sağlam, yalın ve siyah bir haçın yanındaki sütuna bağlı bir şekilde duruyordu ayakta. Ucu etine gömülen okun omzundan çıktığı noktada kararmış bir kan birikintisi görünüyordu. Bir zamanlar herhalde kırmızıydı, diye düşündü, duvarların da beyaz olduğu gibi. Göğsünden, bacaklarından, bedeninin her noktasından oklar çıkıyordu, bu ölümsüz defalarca vurulmuştu. Solgun beyaz yüzünün arkasında yırtık, eprimiş bir bayrak asılıydı. Soluk pembe zeminde, kıvrımların arasında AZİZ SEBASTIAN duruyordu. Haçın diğer yanındaki daha kısa boylu adamcağızı ancak o an fark etti. Bu heykel hafifçe eğrilmişti, sırtı mihraba yaslanıyordu. Yırtık pırtık giysileriyle bir hac yolcusunu, bir dilenciyi falan andırıyordu. Bir eliyle gösterdiği kalçasındaki kabarcıklı çıbanın da üzerinden kalınca ve parlak görünümlü cerahat sızıyordu. Her ikisi de yukarı bakıyorlardı, cennetin siyah tavanına dikmişlerdi gözlerini.

Sessizlikte yalnızca kendi solumasını duyuyordu. Kendi nefesini, yoğun havayı içine çekip verirken ağız boşluğundan ve nefes borusundan gelen gümbürtüyü. Karşısında duran ikili, mezar sessizliği içindeydiler. İkiliyi ayıran hareketsiz siyah haç karşıdan kendisini gözlüyordu. Olduğu yerde dönerek, ani ama ölçülü bir kıvraklıkla bu sıkıntılı uyuşukluktan sıyrılıverdi yine.

Arkasına bakmadan şapelden ve duvarlarına tırmanan küften uzaklaştı. Islak çizmeleriyle otların arasında zorlanıyordu. Nemli bitki kümeleri bacaklarını sarıyor, binlerce minik vantuz yolunu kesiyordu. Güçlükle ilerliyordu. Rutubet havayı ağırlaştırıyordu. Topraktan yükselen buhar tenine nüfuz ediyordu. Alnında bir serinlik hissetti ve elini götürdü, başına bile yapışkan damlacıklar üşüşmüştü. Gözeneklerinden ter fışkırıyordu, çabalamaktan gözleri sulanmıştı. Havanın dirençli katmanlarını yararak, güçlükle ilerliyordu. Otlardan oluşmuş köprüyü geçti. Solunda kalan bataklığın ılık buharı kıpırtısız kamışların, sazların üzerinde tembelce geziniyordu. Sağında kalan yoğun ormanaltı bitkilerinin bakışlarını üzerinde hissediyordu, sarmaşıkların pençeleri arasında siyah, kırmızı kürecikler parıldıyordu. Ölü cenin formundaki ısırgan otları başdöndürücü kokularıyla üzerine üzerine geliyorlardı. Öğlen güneşi yükselmişti. İnatçı ışınları yoğun hava ve akışkan madde karışımını aşarak yeryüzüne iniyordu. Kendisini dört bir yandan ablukaya alarak hızını kesen şişkin engellerin arasında nefes alabileceği havadar cepleri keşfetmeye çalışıyor, durup soluklanıyordu.

Sonunda çalılık seyreldiğinde önünde açılan yoldan ilerleyerek ağaçlara, ormana ulaştı. Havanın basıncı sürüyordu. Yosun buharının değişmeyen yoğunluğuna rağmen, neyse ki daha rahat adım atıyordu. Arazi hafif meyille yükseldikçe ağaçların tepeleri aydınlanıyordu. Yamacı tırmandı. Tepeye ulaştığında sık dikenli bir çalılık karşıladı kendisini, siyah böğürtlenlerin pırıltısı göz alıyordu. Yamacın eşiğine varmıştı. Önündeki patikanın iki yanında yemyeşil düzlükler uzanıyordu.

Islak otların üzerine oturdu ve ağır çantasını yere attı. Gömleğinin koluyla alnının terini sildi. Yola devam edemeyecekti. Hava yumuşak ve kaygandı. Onu omuzlarından yere bastırıyordu. Ayağa kalkarsa suda yürürcesine zorlanacağını biliyordu.

Yakınlardan bir çan sesi geldi. Hava, sesi örterek yuttu. Ardından dalga dalga yaklaşan konuşmalar, çok geçmeden, yanı başında mırıltılara dönüştü. Ormanın içinde zikzaklar çizerek ağır ağır ilerleyen bir kafile, puslu, gözenekli dokuların arasından yeşil düzlüğe doğru hareket ediyordu. İlkten, bir rüyada gibi mavi zemin üzerine tünemiş kırmızı tombul meleklerin resmedildiği rengarenk bir bayrak savruldu başının üzerinden, sonra da bayramlık giysileri içinde mırıl mırıl konuşan bir grup insan daldı su buharının içine.

Ayağa kalktı, çantasını ve eyerini sırtladı ve en arkadan gidenin peşi sıra seğirtti. Grubun avaresi yaşlı adamla konuşmaya yeltendiyse de yüz vermedi ihtiyar, gözlerini güneşin, pusun içine yerleşmiş bulanık küresine dikmişti, homurdanmakla yetindi. Aldırmadı. Adımlarını peyderpey kafilenin gerisine düşen kambur ihtiyara uydurdu. Nasıl olsa bir yere ulaşacaklardı. Kutsal yolculuğun bir varış noktası olmalıydı.

Patika tekrar ormana girdikten sonra dik bir yamaca yöneldi. Adamın ayağının altındaki toprak çamura dönüşmüş, kayganlaşmıştı. Kafilenin ayak izlerinin bıraktığı oyukları çürük kokan su gölcükleri dolduruveriyordu. Birkaç kez yaşlı adamın ayağı kaydı. Düşecek, tepeden aşağı yuvarlanıverecek gibiydi. Yorgun bakışlarını zaman zaman yabancıya sabitliyordu. Parmaklarını kuşkuyla adamın yüzünde ve giysilerinin üzerinde gezdirdikten sonra eyere gelince duraksadı, ihtiyar. Ardından, konuşmaya gönlü olmasa da, ağırdan, kayıtsız bir ifadeyle sordu, “Atın nerede?”

Adam çantasını eyerinin üzerine savurarak sağ eliyle öyle sıkıca kavradı ki sırtı burkuldu. Sol eliyle yaşlı adamın kolunu tuttu ve yavaşça yolun kenarına doğru çekti. Ağaçların arasına girmeyi hedefliyordu, oysaki bir vadiden geçiyorlardı ve eğimli zemin üzerine yağ boca edilmiş gibi kaygandı. İhtiyar önce elinden kurtulmaya çalıştıysa da diğerinin güçlü parmaklarına teslim oldu. Patikadan ağır aksak ilerleyerek meyilin azaldığı noktaya ulaştılar. Durdular ve daha kolaylıkla yürüyebilecekleri ağaçlığa yöneldiler.

Yabancı cevabını ancak şimdi verdi:

“Atımı aşağıda, bataklığın orada bıraktım. Sanırım şap hastalığına yakalandı. Hayvanı ateşliyken su birikintilerinin içinde fazlaca zorlamış olmalıyım.”

Akıl vermekten memnun, “Kül kaynatmalısın,” dedi ihtiyar. “Birkaç çam kozalağıyla. Her gün atın bacaklarını yağladıktan sonra sürmelisin.”

Yabancının gözü daldı. Terden derisinden su fışkıran hayvanın, sendeleyerek ilerlerken üzüm bağlarının arasında aniden durup bakışlarını uzağa dikmesini hatırladı, ne ilerleyebiliyor ne de geri gidebiliyordu.

“Derisi iltihaplanmıştı bile,” dedi bir süre sonra. “Elimden bir şey gelmiyordu.”

Yaşlı adam yine sus pus oldu. Az önceki kuşkucu tavrını takınmıştı, bakışlarını yerden ayırmıyordu.

“Bataklıkta kaybolmuştuk,” diye açıklamaya çalıştı yabancı, “ancak şapele vardığımızda yolumu buldum.”

Sessizce yürüdüler. Ormandaki ağaçlar seyrelmeye, aşağıda siyah hasır şapkalı ahşap kulübeler belirmeye başlamıştı. Kafile çamurun içinden bir köye ulaşmıştı. Sise gömülü evlerin arasından birkaç karaltı belirdi ve hacılara katıldı. Yaşlı adamla yabancı acele etmeden, dikkatlice indiler yamaçtan. İlk ev kümesine yaklaştıklarında ihtiyar yolunu ayırmak istercesine kıpırdanmaya, homurdanmaya başladı.

“Ben gidip biraz süt ya da şarap bulmaya çalışayım,” dedi yabancı.

Yaşlı adam duraksadı. Tam başka tarafa yönelecekti ki yabancının sesi durdurdu onu. Bulanık bakışlarıyla yine yabancıyı tarttı ve bir karar verdi. Haydi, dercesine gözlerini kısarak tahta çitlerin arasından dar bir yola saptı ve ilerdeki harap, kararmış baraka kümesine yöneldi.

Köy hemen hemen boşalmıştı. Ayakaltında birkaç tavuk dolaşıyor, tek tük domuzlar ise yerinden kıpırdamayı reddediyordu. Evlerden birinin penceresinde bir hareket sezdi yabancı. Tekrar o yöne baktığında bir kadın başının hızla gözden kaybolduğunu fark etti. Birkaç adım sonra yaşlı adamın bir tahta kapıyı itmesiyle orta yerinde kocaman bir gübre yığını olan pis kokulu bir su birikintisini çevreleyen bir avluda buldular kendilerini. Yabancıya tahta kulübenin önündeki kütüğü işaret ederken birine seslendi ve içeri girdi ihtiyar. Bir iki dakika sonra birkaç tutam cılız kır saçın arasından pörsümüş bir kadın yüzü göründü eşikte. Onaylarcasına başını salladı.

Oturdu ve bekledi yabancı. Evden hararetli konuşmalar duyuluyordu. Arkadaki diğer ev kümesinin oralarda yine bir kıpırtı oldu ve bahçe kapısının yanında balıketinde, ufak tefek bir kadın belirdi. Bu yüz tanıdık mıydı acaba? Bu kara gözler kendisini daha önce süzmüş müydü? Tedirgin göz bebeklerinde jilet gibi keskin bir ifade vardı. Kadının kırıtması aklını çeldi.

Aniden kapının eşiğinden birinin, “fahişe”ye benzer bir sözcük kullanarak seslenmesiyle kadın hızla evlerin arasında gözden kayboldu. Yaşlı adam elinde bir kap sütle eşikte duruyordu. Bata çıka su birikintisinin içinden geçerek kabı uzattı yabancıya.

Ilık içeceği hızla kafasına diker dikmez alnında yine iri ter damlaları belirmişti.

Bir soruya cevap verircesine, “fahişelik, azgınlık diz boyu,” dedi yaşlı adam.

“Ne demezsin,” diye atıldı yabancı, sohbet fırsatının üzerine atlayarak. “Buranın havasını yadırgadım; üstelik nemli ve sıcak.”

“Bu berbat, sıcak havada,” diye fısıltıyla sır verdi ihtiyar, “insanlar şeytana uyar, kötü yola düşer.”

“Bu yüzden mi herkes dua ediyor?” diye sordu yabancı.

“Evet,” dedi yaşlı adam. “Belirtiler meydanda. Hastalık kapıda. Bizi ancak Aziz Roch kurtarır.”

Daha fazla vakit kaybetmek istemiyordu. Bozguncu ihtiyarların uçuk kehanetleri bitmezdi nasıl olsa.

“Bir at,” dedi yabancı. “Nereden bir at alabilirim?”

“Buradan alamazsın,” diye iç çekti ihtiyar. “Burada bütün atlar öldü. Hancıyı bul. Dümdüz git, komşu kasabada.”

Yabancı yükünü omzuna savurdu ve pis kokulu su birikintisine dalıp çıktı. Buranın havası gerçekten bir acayip, diye düşündü. Aşağı vurup iki çitin ortasından ilerlerken birinin seslendiğini işitti. Arkasını dönünce yaşlı adamın öylece durmuş, şaşı gözlerle kendisine baktığını gördü.

“Fazla uzağa gidemezsin,” diye seslendi ihtiyar.

Öğleden sonra durdu, hanın yolunu sordu. Gömleğinin kollarını omuzlarına kadar sıvamış yapılı bir adam, dirseğine kadar güneşten yanmış, yukarısı süt beyazı, kaslı kollarını sergiliyordu. Baltasını kütüklere öylesine bir güçle indiriyordu ki havada kıymıklar uçuşurken odunu tek darbede ortadan ikiye ayırıyordu. İyi niyetli ve yardımsever görünüyordu. Ahırın kapısında durmuş ellerini önlüğüne silen, keskin yüz hatlı, ince yapılı kadın da, keza.

“Doğru devam et,” diye seslendi adam. “Yakında varırsın.” İçeri girdi ve elinde ahşap bir meyve rakısı kasesiyle geri döndü. “Bu sıcakta,” dedi, “yürümene yardımcı olur.” Yolcuların genellikle evlerinde mola verdiğini söyledi. “Hatta kimi zaman yatıya kalırlar,” dedi. İsterse, o da evlerinde geceleyebilirdi. Adam hem meraklı hem konuşkandı. Oysa yabancı boşboğazlık etmeye gönüllü değildi.

“Yola devam etmeliyim,” dedi, “bir ata ihtiyacım var.”

Çekinerek adama teşekkür etmeye yeltendi ama diğeri bir el hareketiyle geçiştirdi. “Dikkatli ol, o hâlde. Hancı kimsenin gözünün yaşına bakmaz,” diyerek göz kırpmak isterken yüzünü buruşturdu.

Yol kıvrılarak yine sazlı bir bataklığın içinden geçiyordu. Bu sefer işi daha kolaydı. Yol yakındı.

Yine de sıcak havada nem yoğunluğu boğucuydu.

Hana ulaştığında hava kararmıştı. Pencerelerden ışık sızıyordu. Kapıyı yumrukladı. İçeride bir kıpırdanma oldu ve biri kapıyı araladı. Dışarıya duman, şarap ve insan kokusu sızdı.

“Gecelemek istiyorum,” dedi yabancı. Kapı açıldı ve çarpık suratlı aksi biri içeri aldı adamı. Masaların üzerinde serpiştirilmiş iki, üç muma ilaveten, köşedeki gaz lambasının hava akımıyla titreşen alevi aydınlatıyordu mekânı. Bir masanın etrafında önlerinde içki kupalarıyla oturmuş birkaç kişi alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı. Hepsinin gözü yabancıya çevrildi. Diğer masalar boştu. Çantasını ve eyerini bir sıranın üzerine indirdi ve köşeye yerleşti. Hancı hiçbir şey demeden şarabını koydu önüne ve geçti karşısına oturdu.

“Uzaktan mı geldin?” diye sordu.

“Hmm,” diye cevapladı yabancı.

Hancı, diğerlerinin yarım kalan sohbete geri dönmeye çalıştıkları yan masaya göz attıktan sonra, kupanın üzerinden eğilerek yabancının burnunun dibine girdi.

“Merak etme, ” dedi, “fazla soru sorma âdetim yoktur.”

Ayağa kalktı ve yan odanın kapısına doğru seğirtti.

“Bu gecelik bir yolcu,” diye seslendi.

“Ata yem gerekir mi?” diye sordu içeriden bir erkek sesi ve kapıda dağınık, yağlı ve kızıl saçlı bir kafa belirdi.

“Atı yok,” dedi hancı, başıyla yabancının eşyasını göstererek.

İçinde yağlı löp et parçaları yüzen yulaf ezmesini iştahla mideye indirdi. Artık daha fazla dayanamayacaktı. Dumandan ve yorgunluktan gözleri kapanıyordu, bu uzun günün sıcağını, nemini, baş döndürücü buharını bedeninin her hücresinde hissediyordu. Yavaşça doğrularak yan masadan kalkan hancıya seslendi.

“Yarın bir ata ihtiyacım olacak,” dedi.

Hancının gözleri ilgiyle parladı.

“O kadar kolay sanma,” derken yabancının giysisine ve eşyasına göz gezdirdi. “At bulmak kolay değil.”

“Yarın konuşuruz,” dedi yabancı ve odanın kapısına vardıklarında eline bir şamdan tutuşturan kızıl saçlı adamın peşi sıra yukarı çıktı.

“Korkmayasın diye…” dedi kızıl saçlı, yüzünde oynaşan gölgelerin arasından gülümseyerek.

Yabancı, çantasını yatağın altına tıkıştırdıktan sonra kapıyı kilitledi. Kamasını yastığın altına yerleştirdi ve soyunmaya koyuldu. Ahşap sıranın üzerinde şamdanla yan yana duran ikonayı fark etti. Gözü bir yerden ısırıyordu bu gezgini, parlak kırmızı renkli olanını görmüştü daha önce. Kalçasındaki irinli yarayı gösteriyordu. Tamam, hatırladım, bu sabah şapelde karşıma çıkmıştı.

Yatağa uzandı, gözlerini yumdu ve Aziz Roch’un kızıl görüntüsünü seyre daldı. Burun deliklerine hâlâ nemin ve bataklıktan yükselen baş döndürücü buharın kokusu geliyordu.

Hancı suratını kaplayan bir gülümsemeyle selamladı yabancıyı. Ilık bir sabahtı, güneşin, ısısıyla havayı zehirleyen cıvık bataklığı kısmen de olsa kurutabileceğini müjdeliyordu. Her ne kadar henüz pus dağılmamışsa da havayı ciğerlerine çekerken o kadar zorlanmıyordu. Hancının yüzünde bir gün önceki aksi ifadeden eser kalmamıştı. Yine de, hancının yabancıya neşeli bir tavırla, iyi uyuyup uyumadığını sorarken yüzünde beliren tuhaf gülümseme, misafirin göğsünde nahoş bir sıkışmaya sebep olmuştu nedense.

Neyse ki oturup konuşmaya koyulduklarında gevşedi.

“Sana bir at buldum,” dedi hancı, “ama korkarım ona ihtiyacın olmayacak.”

Yabancı şaşkınlıkla baktı hancının yüzüne.

“Öyle bakma yüzüme,” diye sürdürdü hancı. “Acele etmene gerek yok. Bu sabah Yargıç Albin geldi, bu civarın önde gelenlerindendir, bazı ziyaretçilerin beklendiğini haber verdi.”

Konuşmasına ara verdi ve masaya şarap getirdi. Salonda başkası olmadığı hâlde sır verircesine eğildi yabancıya doğru.

“Veba komiserleri,” diye fısıldadı.

Yabancı omuz silkti. Bu müthiş haberden etkilenmişe benzemiyordu. Hancı hayal kırıklığıyla sırtını duvara yasladı.

“Söylediklerimin senin için bir anlam ifade etmediğini anlıyorum,” dedi. “Eyalet dükünün yardımcısı karantina merkezleri ve barikatlara ilişkin bir veba bildirgesi yayınladı. Henüz telaşa gerek yok. Hastalığa rastlanmadı. Yalnızca tedbir alıyorlar. Diyeceğim o ki kimse kafasına esince yolculuğa çıkamayacak.”

Yabancı artık işin mahiyetini kavramıştı.

“Yani yola devam edemeyecek miyim?”

“Oh, nihayet,” diyerek rahat bir nefes aldı hancı. “Sonunda anladın. Yola devam edemezsin.”

Arkasına yaslandı ve misafirini dikkatlice süzdü. Yabancı, şarabından bir yudum aldı, telaşlanmış görünmüyordu. Ama bir süre sonra parmaklarını masanın üzerinde tıklatmaya koyulunca aklından geçen endişe dolu faraziyeleri ele vermiş oldu.

“Aslına bakarsan, yola çıkmana bir engel yok,” dedi hancı bir süre sonra, rahatlatmak istercesine. “Ama yolcuları durdurup, tepeden tırnağa arıyorlar. Bazısının işine gelmiyor.”

Hancı yerinden kalktı, kapıya gitti.

Yabancı, testinin kenarından ağır ağır sızan kırmızı şarabın masanın üzerinde oluşturduğu kanlı gölcüğe bakakaldı.

Bütün sabah civardaki kırlarda at sürdü. Hancının sattığı at iyi çıkmıştı. Atın hiç zorlanmadan tırıs gittiği yemyeşil kıvrımlı tepeleri seyretti. Hava nemli olmakla birlikte latifti. Hele güneş buharı uçursun, buraların keyfine doyum olmayacaktı.

Öğle yemeğini bir solukta yedikten sonra şarap testisini alıp odasına çekildi. Küçük kırmızı ikonayı seyrederken kupasına şarap doldurdu. Kırmızı pelerinli ihtiyarın kararmış kulübelerin arasından görünen çitin önünde kendisine “Fazla uzağa gidemezsin!” diye seslendiğini düşündü.

Odasında patlattığı tumturaklı kahkaha aşağıdan bile duyuldu.

O akşam salona indiğinde gözleri kan çanağına dönmüştü, yine tek başına bir masaya oturdu. Karanlık basınca han, kasabalılar ve gezgin tüccarlarla dolmuştu. Küfür kıyamet konuşuyorlardı. Veba barikatları malların naklini, fuar organizasyonlarını, ödemeleri sekteye uğratacaktı. Ellerinden yalnızca evde oturup zarar ziyan hesabı yapmak gelecekti.

Demek ki hancı doğru söylüyordu.

Ertesi günü de şaraba sığınarak devirdi.

Bir sonraki gün hancı odasına geldi. Bir kenara oturup tek kelime etmeden yabancıyı süzdü ve yine ağzını açmadan çıktı gitti.

Gecenin bir vakti, şarapzede uykusundan uyandı ve kapının kilidinin döndüğünü duyar gibi oldu. Sabah olduğunda artık gitme vaktinin geldiğine karar verdi. Orada suyu ısınmıştı. Bir gece punduna getirip şarapta boğulmuş bedenini arkadaki ormana gömüverirlerdi. Bir gece yağlı, kızıl saçlı herif uykusunda hançeri saplayıverirdi sırtına.

Oysa ertesi sabah güneş yine göstermişti yüzünü. Ne nem kalmıştı havada ne de pus. Ufukta bulutlar toprağa abanıyor, sıkıca kucaklıyorsa da bu taraf aydınlıktı, güneş pırıl pırıl parlıyordu.

Çantasını bağlarken, arkasında kapının açıldığını fark etti. Hızla dönünce hancıyla karşılaştı, eşiğe yaslanmıştı.

Hancının bu kez diyeceği vardı.

“İyi görünmüyorsun,” dedi. “İşine burnumu sokmak istemem ama bence pek iyi değilsin. Geceleri uykunda bağırıyorsun.”

Yabancı sustu, kaldı. Hancı gülümseyerek devam etti, “Seni yolundan alıkoymak niyetinde olduğumu sanma ama karantina merkezlerinin kurulduğunu sana haber vermek benim görevim. Hele bir düşün.”

Malum gülümsemesiyle bunları söyledikten sonra misafirinin yanından ayrıldı. Bu defa tuhaf yabancının bam teline dokunmuştu. Oturdu kaldı, başını ellerinin arasına gömdü yabancı. Zihninde türlü şüpheler, soru işaretleri kaynaşmaya başlamıştı.

Çantasının düğümünü çözdü ve aşağıya indi. Masalardan birinde, önlerinde şarap testisiyle iki suskun köylü oturmuş, kupalarını dolduruyorlardı. Hancının önüne koyduğu şarabı kenara iterek diğer iki kişinin kalkıp hesabı ödemesini ve çıkmasını bekledi. Hancıya el ederek yanına çağırdı.

Alçak sesle, sakince konuştu: “Beni neden ısrarla yolumdan alıkoymaya çalıştığını anlamıyorum ama mutlaka bir sebebi olmalı. Kendince doğru zamanı mı kolluyorsun? Yalnız yolculuk edip etmediğimi mi merak ediyorsun? Biri bana katılacak mı, diye mi bekliyorsun? Hanın arkasındaki ormanda gömülü çok ceset var mı?”

Hancı gülümsedi.

“Demek ki,” dedi, “seninle karşılıklı konuşmak mümkünmüş. Şimdiye kadar içki içmekten, peşinden şeytan kovalıyormuş gibi dolanmaktan başka bir şey yaptığını görmedim. Sonunda aklın başına geldi. Çok şükür,” dedi. “Yalnız gezginleri ağıma düşürmeye falan çalıştığımı sanma. Sadece seni uyarıyorum. Kalman benim lehime. Senin de lehine. Karantina merkezi berbat bir yerdir. Barikatlarda yargıçların ve komiserlerin eziyetli sorgulamalarına maruz kalmak beterin beteridir. ”

Yabancı, hancının gözünün içine baktı.

‘‘Kalıyorum,’’ dedi

Hancı memnuniyetle başını salladı.

“Ama iyi niyetine rağmen, bu handa kalamam. ”

Hancı kıpırdandı ve elini kolunu sallamaya başladı.

“Buradan iyisini bulamazsın,” diye kükredi, “civardaki bütün hanlardan daha iyidir. Gittiğin her yerde seni dolandırırlar, daha da kötüsü, işine karışırlar. Ben hiçbir şeye karışmam. Her yolcunun başımın üstünde yeri vardır.”

Yabancı gözünü hancıdan ayırmadan sürdürdü. “Sorun o değil,” dedi. “Daha uzun kalabileceğim bir yer bulmam gerekiyor. En azından bu saçmalık bitene kadar. Bir eve, yaşam alanına ihtiyacım var.”

Bu sözleri duyan hancı ayağa kalktı. Masaların arasında, düşünceli düşünceli bir ileri bir geri gidip geldi. Sonunda yabancının masasına dönüp dirseklerini dayadı.

“Gerçekten kalacak mısın?” diye sordu kuşkuyla.

“Evet,” dedi yabancı.

“Peki, ev tutacak paran var mı?” diye sordu hancı.

“Var,” dedi yabancı.

“Ben de seni kaçak bir kürek mahkûmu sanmıştım,” dedi hancı.

Aynı akşam iş bağlanmıştı bile. Hancı odasına somut bir teklifle geldi. Yakında boş bir ev vardı. Niye boş olduğunu sormayacaktı. Oraya yerleşebilirdi. Fazla merak uyandırmamak için ödemeyi hancı ile şehirdeki Yargıç Albin’e yapacaktı. Kalmasında sorun yoktu.

Ertesi gün gidip eve baktı, yabancı. Ev terk edilmişti ama iyi durumdaydı. Uygun görünüyordu. Şehre indi. Yargıç ile uzun bir görüşme yaptı. Tamamdı.

Akşam eve geçti.

Ve böylece orada kaldı. Bir anda, içkinin de yardımıyla, kaderi ile yüzleşmeye karar vermişti. Bir anda ve kendiliğinden, sonu belirsiz hikâyesinin içine dalmıştı.

Eve geldiğinde geceydi ve yalnızdı.

Sefalete hoş geldiniz.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Drago Jančar, ülkesinin en tanınmış yazarlarından biri. Ülkesi Slovenya, yeryüzündeki birçok ülkenin yakın tarihinde olduğu gibi birçok acı yaşamış. Drago Jančar da olup bitene tanıklık etmiş bir yazar. Eserleri birçok dile çevrilmiş. Romandan öyküye, oyundan denemeye geniş bir yelpazede eserler veren gerçek bir edebiyatçı. Ama aynı zamanda ülkesinin ve yaşadığımız dünyanın sorunlarından uzak durmayan, bu konularda aktif olarak mücadele eden bir aydın, bir savaş karşıtı. Bütün Avrupa kültürünü sanki kafasında taşıyan biri. Onu ön plana çıkaran, ona 2011 yılı Avrupa Edebiyat Ödülü’nü ve 2014 yılında Fransa’dan aldığı En İyi Yabancı Kitap Ödülü’nü kazandıran sadece bunlar değil. O, aynı zamanda gerçek bir söz ustası!

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.