‘Büyük, unutulmaz aşkların en önemli özelliği yazılmış olmaları…’

 

“Onu gördüm ve yaz geldi. Sanki kapı çalınıp çocukluk arkadaşınız yıllar sonra tekrar çıkagelmiş gibi… Unuttuğunuz bir anıyı bulmak gibi… Çok eskide kalmış, yıllar sonra yeniden duyduğunuz anda geçmiş bir zamanı size taşıyan bir şarkı gibi… Dağ yollarında kaybolduktan sonra birdenbire, bir dönemeçte denizle karşılaşmak gibi… Yaz… bitmesini hiç istemediğim eşsiz anlar ve hiçbir şeyin, hiç kimsenin sonsuza dek benimle kalmayacağını anladığım ayrılıklar mevsimi…” Kürşat Başar ile 11 yıl aradan sonra yazdığı romanı Yaz’ı konuştuk.

Murat annesiz-babasız çocukluğunu “gitmekle” tamir etmeye çalışıyor başlarda. Bu açıdan, Emel’i tanıyıncaya kadar yalnızlığını bilmediği şehirler, sokaklar ve tanımadığı insanlar arasında kamufle etmeye çalışıyor diyebilir miyiz?
Murat hem anne babasını kaybetmiş hem de tanımadığı bir yere gelmek zorunda kalmış bir çocuk. Üstelik pek sıradan birine benzemeyen amcasının evinde, kitapların arasında yaşamak durumunda… Bu yalnızlığını kitaplardan başka paylaşabileceği pek kimse yok. Hem okulda kendisini yabancı hissediyor (unutmayalım ki Kıbrıs şivesiyle konuşuyor aslında o sıralarda) hem de amca ve babaanneyle iletişim kurması oldukça zor. Bu nedenle kitapların dünyasında kendisine yeni bir hayat kurmayı deniyor ve elbette bu gerçek hayattaki mücadeleden kaçış için çok daha kolay geliyor ona…

Murat’a miras kalan dergiler, kitaplar, kısacası kütüphane… Romanda Murat’a kalan kitaplar üzerinden günümüz okuma kültürüne de göndermeler var. Sanıyorum bu durum, kitapları hayatının merkezinde tutan bir karakterin anlatıldığı Yaz için olmazsa olmazdı bir yerde?
Evet doğru. Ama Murat, büyüdükçe ve farklı deneyimler kazandıkça daha doğrusu gerçek hayatla kurgu arasındaki sınırda yaşadığı hayatı değiştikçe okumaya ve kitaplara da biraz farklı bakmaya başlıyor. Kitapları amcası gibi yüceltmiyor ve hayatın merkezi olarak görmüyor.

image13

“Hiçbirimiz gerçekte günün birinde rastladığımız birinin hayatımızı nasıl değiştireceğini bilmiyoruz.” Okurken, bu cümle romanın omurgası gibi göründü gözüme. Çünkü Murat, amcası aracılığıyla kitapları, dayısı aracılığıyla kadınları ve yaşama kültürünü, Emel aracılığıyla da âşık olmak ve hayata karşı başka şeyleri tecrübe ediyor. Tanıdığı, rastladığı, akrabası olduğu bu insanların Murat’ın hayatında müthiş değişiklikler yaptığını ve kendi imzasını bıraktığını söyleyebiliriz değil mi?
Bu tespitiniz çok doğru. Murat’ın hayatı tümüyle rastlantılardan oluşuyor ama bir yandan da bunun alın yazısı olup olmadığını tartışıyor kendi içinde. Onu hiç beklemediği bir hayatın içine atan şey kendisinin asla etkileyemeyeceği toplumsal bir çatışma… Amcası sayesinde yine belki pek ilgilenmeyeceği kitaplarla, edebiyatla, sanatla, felsefeyle kısacası geleceğini kuracak şeylerle tanışıyor. Dayının bir gün beklenmedik bir biçimde çıkagelmesiyle gerçek hayata çıkıyor. Emel sayesinde de o güne dek sadece sözcüklerle tanıdığı duyguları anlamaya başlıyor.

“Aşk aslında sözcüklere dönüştüğü zaman var. Büyük, unutulmaz aşkların en önemli özelliği yazılmış olmaları…” Murat da bu romanı Emel’e olan aşkını gerçek kılmak için yazıyor diyebilir miyiz? Kurduğu bu iki cümle bir tür ipucu gibi bırakılmış sanki romanın içine?
Evet, bir anlamda bu cümleyi bize, bu kitabı yazma nedeni olarak söylüyor diyebiliriz.

“Herkes kendisini başkalarından üstün sanmış, onlara yapılanlara göz yummuş, kendince bahaneler uydurmuş ama sonunda kendisinin ötekileştirileceği bir gün geleceğini ve o zaman da diğerlerinin başlarını çevirip görmezden geleceğini hiç düşünmemişti.” Ne iç yaralayıcı bir kısır döngü tanımı. Murat hayatının arka odalarına, geçmişine bakarken kuruyor bu cümleyi. Murat’ın felsefe eğitimi almasıyla bir ilinti var mı bu tanım arasında?
Bununla ilgisi var ama aslında amcanın uzun yıllar üstünde çalıştığı “Kötülükler Ansiklopedisi’ni okuyunca düşünüyor bütün bunları…

image17

Romanın arka planında bir resim gibi duran, arada kıpırdanışlarıyla varlığını hatırlatan Kıbrıs Olayları var. 70’ler… Kıbrıs’ın Murat’ın hayatında olduğu kadar sizin hayatınızda da izleri var yanılmıyorsam. Bundan da bahsedelim mi?
74-76 yılları arasında küçük bir çocukken Kıbrıs’ta yaşadım. Bu dönemde, 60’lı yılları Kıbrıslıların nasıl geçirdiğini canlı tanıklardan çok dinledim. Zaten o dönemde henüz pek çok şeyi gözünüzle bile görebiliyordunuz. Daha sonra başka bir film projesi için çok yıllar geçince yeniden gittim ve bu anıları yeniden dinledim.

Romanın tamamında Murat’ın geçmişin acıları/felaketleri ve âşık olma hali arasında sıkıştığı, bu sıkışıklıktan kurtulmak için kitaplara sığındığı ve hayatını bu üçgen üzerine inşa ettiği algısına kapıldım. Yanılıyor muyum yoksa?
Elbette her roman hatta her otobiyografi bile bize bir insanın hayatının tamamını anlatamaz. Murat bize belki de yalnızca bunları anlatmak istemiş olabilir. Asıl anlatmak istediği sanırım artık belli bir yaşa geldiğinde yeniden değerlendirmeye çalıştığı çocukluğu, içindeki o dolmayan özlem ve boşluk duygusu ve elbette unutamadığı büyük aşkı… Bütün bunlarla, hayatı değiştikten ve başarılı bir öğretim üyesi olduktan sonra (ki bu dönemleri bize fazla anlatmıyor) hesaplaşmak ve aynı zamanda da ölümsüzleştirmek istiyor…

Herkesin sorduğu, klasik bir soruyu bir kez de ben tekrar etmek istiyorum: Başucumda Müzik’in ardından geçen 11 yıl ve sonrasında gelen Yaz. Neden bu kadar uzun bir süre? Yalnızca çalışmaların getirdiği yoğunluk değildir sanırım?
Yoğunluk elbette nedenlerden biri… Bu dönem içinde hem köşe yazıları, hem müzik çalışmaları, hem oyunculuk, senaryo yazarlığı gibi birçok işle uğraştım. “Bir Roman Kahramanı-Doğan Hızlan” ve “Çok Güldük, Ağlamayalım” adlı iki kitap hazırladım. “Keşke Burada Olsaydın” adlı bir albüm yaptım. “Bizim Şarkımız” adlı bir müzikal yazdım. Bunun yanı sıra televizyon programları ve birçok farklı projeyle ilgilendim. Bütün bunlar romana kalan zamanı elbette azalttı. Ama aynı zamanda yazdığım her şeyin benim için aynı değerde önemi var. Her bir satırın üstünde fazlasıyla duruyorum. Yazdığım kadar belki de çöpe atılmış taslaklar var. Kurgu bile benim için ayrı ve uzun bir süreç. Bütün bunlar okuru fazla ilgilendirmese de beni ilgilendiriyor.

image14

Yaz, tüm kitaplarınız arasında otobiyografik noktaları, figürleri en fazla olan kitabınız gibi görünüyor. Hatta Murat’ın amcasıyla ilişkisi düşünüldüğünde hemen ithaf kısmı dikkat çekiyor: “Amcam Özcan Başar’ın anısına…” Bu ithafla kurgu arasında bir oyun mu kurdunuz yoksa?
Evet, bu kitap yazdıklarımın içinde en kişisel olanı diyebilirim. Murat’la benim aramda birçok benzerlik var ama elbette bir kurgu sonuçta. Amcam gerçekten de bir bibliomandı. Ama romandaki gibi içine kapalı, dışarı çıkmayan biri değildi. Çok okuyan, kitap kurdu, sahafları birebir tanıyan ama bütün bunları yalnızca kendi zevki için yapan ilginç bir insandı. Kitaplarımın her zaman ilk okuyucusu ve eleştirmeni oldu. Bu kitabı da büyük bir merakla bekliyordu. Yazık ki kitabın yazılış sürecinde hastalandı ve kitap yayınlanmadan hemen önce kendisini kaybettik. Kitabın ona ithaf edilmesinin nedeni bu.

YAZ / Yazar: Kürşat Başar / Everest Yayınları / Roman / Editör: Cem Alpan / Kapak Tasarım: Füsun Turcan Elmasoğlu / Sayfa Tasarımı: Hülya Fırat / 1. Basım Haziran 2014 / 328 Sayfa

Kürşat Başar, 1963 yılında İstanbul’da doğdu. İ. Ü. Felsefe bölümünü bitirdi. Birçok dergi ve gazetede yöneticilik yaptı. Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Star, Akşam gibi birçok gazetede köşe yazıları yazdı. 90’lı yıllarda başladığı televizyon programlarına halen devam ediyor. İlk kitabı Kış İkindisinin Evinde 1989 yılında yayınlandı. 2011 yılında kurduğu ‘Kürşat Başar Orkestrası’yla Keşke Burada Olsaydın adlı bir albüm yayınladı.

1 Yorum

  1. uykusaati

    Ne büyük bir umut olarak görülmüştü Kürşat Başar. Sonra ilk kitaplarından daha farklı bir yönelime girdi ve çoksatan kitaplar yazdı. Bu kitap ta çok satıldı anlaşılan… 11 yıldır kitap yayınlamamış olduğunu, bu söyleşide fark ettim. Demek ki yokluğu bir eksiklik doğurmamış.

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.