Kurtlar Sofrasında – Hans Fallada

 

“Yıl 1923. Almanya’da enflasyon almış başını gidiyor. Ülke bir uçuruma sürükleniyor. Bencilleşen bireyler yazgılarını ellerine alıyor. Paranın çılgın gibi değer yitirdiği dönemde insanlar kendilerini, parçalanmaya başlayan toplumun içine düştüğü bataktan kurtarmaya çabalıyor. O günlerin karmaşasında, yaşamın gittikçe çılgınlaştığı başkent Berlin’de tekrar karşılaşan, Birinci Dünya Savaşı’nda birlikte cepheye gitmiş üç insanın yazgısından yola çıkıyor Hans Fallada. Kurtlar Sofrasında adını verdiği bu dev romanda, toplumun her kesiminden özenle seçtiği kahramanlarına adeta bir resmigeçit yaptırıyor; kısa sürede zenginleşenler, bir günde varını yoğunu yitirenler, tüm servetini kumara yatıranlar, dönekler, karaborsacılar, yeraltı babaları, büyük arazi sahibi soylular, subaylar, küçük insanlar, vurguncular, sokak kadınları, uyuşturucu bağımlıları ve daha niceleri… 20. yüzyıl Alman edebiyatının en önemli isimlerinden Fallada, o yılların Almanya’sında yaşanan sosyal ve ekonomik kriz sonucu eriyen orta sınıfın, parçalanan toplumun sorunlarını ele aldığı bu ünlü romanıyla Hitler öncesi dönemi çok kurnazca ve çekici bir anlatımla okura sunuyor. Kurtlar Sofrasında, toplum karmaşasının yaşandığı, gerilim dolu yılları başarıyla anlatan büyük bir eser, epik bir belge!” Kurtlar Sofrasında romanından bir bölüm yayımlıyoruz.

Berlin güç yitirirken

Şilezya tren istasyonunun çevresindeki birçok cadde ve sokak kötü görünümdeydi. O günlerde, yıllardan 1923 idi, binaların cepheleri çok bakımsızdı, her yerden kötü kokular yükseliyordu. Bir taş çölünü andıran mahallelerde umutsuzluk ve umursamazlık, fakirliğin neden olduğu yiyicilik, hırsın getirdiği arsızlık hüküm sürüyordu. Çılgınca bir hızla değişen bu dünya, önüne çıkan herkesi kaptığı gibi bilinmeyen bir karanlığa sürüp götürüyordu.

Süvari yüzbaşılığından emekli Prackwitz o gün çok şık giyinmişti. Üzerindeki açık gri takım elbise Londralı bir terzinin elinden çıkmıştı. İstasyonu terk ettikten sonra kaldırımda yürüyen ince uzun boylu, saçlarına ak düşmüş, yüzü güneş yanığı, kaşları gür, koyu gözlerinde kıvılcımlarla bu yaşlı adam fazlasıyla göze çarpıyordu. Dimdik yürüyor, yanından geçenlere çarpmamaya özellikle dikkat ediyordu. Kimseyle göz göze gelmemek için de ne sağına, ne de soluna bakıyordu. Elinde olsa Neulohe’deki büyük tarlalardan ekin kalkarken dev traktörlerin çıkardığı gürültüyü ve onu küçümsemeye, kıskançlığa ve açgözlülüğe çağıran sesleri duymamak için kulaklarını tıkardı.

Şimdi caddede ilerlerken birden gözünün önüne 1918 yılının o uğursuz Kasım’ı geldi. Bir gün Berlin’de, Rayh Parlamentosu’nun yakınlarında süvari bölüğünden kalan yirmi arkadaşıyla yürümekteydi. Aniden pencerelerden, damlardan, kapı girişlerinden üzerlerine çılgınca ateş açılmıştı. O gün de şimdiki gibi yürümüşlerdi. Başlar dik, çeneler kalkık, dudaklar sımsıkı kapalı, gözler caddenin sonundaki, belki de ulaşamayacakları bir noktaya dikili…

Ve süvari yüzbaşılığından emekli yaşlı adam sanki aradan geçen beş yılda hep böyle, gözleri ötelerde belli noktaya dikili yürümüş gibiydi. O günlerden bu yana kâbus görmediği tek bir gece geçirmemişti. Zor olmuştu yaşam, iç karartıcı, düşmanlık ve nefret, alçaklık ve onursuzluk dolu bir caddede yürümüştü. Sonra hiç ummadığı bir anda bir köşede, yeni, benzeri bir caddeyle karşılaşmıştı, aynı düşmanlık ve nefretle dolu. Fakat o kendine sonsuzda gözlerini dikeceği, üzerine gideceği bir noktayı hep bulmuştu…

Yoksa o nokta uzaklarda bir yerde değil de, onun içinde, ruhunda bir yerde miydi? Acaba o benim yüreğimde mi, diye düşündüğü de olmuştu. Niçin hep yürüyordu, bir erkeğin yaşamda hep yürümesi gerektiği için mi, çevresindeki düşmanlığı ve nefreti, binlerce pencereden ona öfke dolu bakan on binlerce gözü umursamadan, tek başına… Niçin yalnızdı, neredeydi arkadaşları? Kendini bulmak için mi yürüyordu? Önemli olan başkalarının değil, onun kendinden olan beklentileriydi!

Hasat kaldırmak için en az altmış yardımcı işçi bulmak amacıyla buraya Berlin’e gelmiş olan süvari yüzbaşılığından emekli Prackwitz, lanet olası şu kentin Şilezya tren istasyonu yakınındaki Lange Caddesi’nde yürürken, delecekmiş gibi gözüne batan kahvehane tabelaları, daha doğrusu içinde kötü kadınları barındıran dükkânların tabelaları birden karşısına çıkınca öyle dimdik yürüyüşünün sonuna gelmiş olduğunu fark etti. Yukarı kalkık çenesini indirdi, bakışlarını ötelere değil, yere eğdi, adımları yavaşlattı, başka şeyler düşündü.

Evet, bu yıl hasat çok iyi idi! Bir an önce tarladan kaldırılmalıydı, kentteki yarı aç insanlar onu bekliyordu. Şimdi yalvar yakar çalışacak adam toplamak için tarlalarını sefil bir müfettişe, onun gözünde yumurcağın tekine bırakıp, buraya gelmek zorunda kalmıştı. Bir türlü anlayamadığı bir şey vardı: Kentlerde yoksulluk arttıkça, insanlar gittikçe daha az yiyecek ekmek buldukça, taşra orada yaşayanlara yeterince gıda malzemesi vermesine karşın herkes kentlere akın ediyordu. Öldürücü alevin tuzağına düşen güveler gibiydi!

Süvari yüzbaşılığından emekli yaşlı adam şöyle bir gülümsedi. Sanki bir çöldeymiş gibi çok yakında bir serap gördü. Kadının teki ona bakıp sırıttı. Umursamadığını fark edince de peşinden kovalar dolusu, hayır bir çukur dolusu pisliği başından aşağı dökermiş gibi iğrenç küfürler yağdırdı. Prackwitz aynı anda kapısının üzerindeki küçük ve yarısı kopmuş tabelada ‘Berlin biçerdöver komisyoncusu’ yazan dükkândan içeri girdi.

Alev birden yükseldi, sonra yine alçaldı ve sönüverdi. Sobanın, ateşi içinde barındırması ne güzel! Kıvılcımlar küllerin arasında hızla hareket ediyor, sağa sola gidiyor, alev kayboluyor, ateş gözden kayboluyor, fakat sıcaklık kalıyor.

Wolfgang Pagel sırtında, artık yer yer aşınmaya başlamış yeşile çalan gri rengindeki uzun ceketi, elleri muşamba kaplı masada öyle oturuyordu. Önce başıyla kapıyı işaret etti, sonra bir göz kırpıp fısıldar gibi konuştu:

“ ‘Oturaklı madam’ kokuyu aldı galiba?” dedi.

“Niçin aldı?” diye Petra sordu. “Hem sen Bayan Thumann’a lütfen ‘oturaklı madam’ deme! Kulağına giderse bizi hemen kapının önüne koyar.”

“Eminim!” dedi masadaki adam. “Bugün kahvaltı çıkmadı. Kokuyu çoktan almış olacak!”

“Gidip sorayım mı, Wolf?”

“Ah, boş ver! Hele bir bekleyelim.”

İskemlesini geriye itti, ıslık çalarak oturduğu yerde hafif hafif sallandı. Çok umursamaz gibiydi, sanki hiç sorunu yoktu. Perdesi yarı açık pencereden içeri biraz güneş giriyor, daha doğrusu kentin üzerinden hiç kalkmayan hafif sisi delip geçiyor ve mağarayı andıran sıkıcı odayı aydınlatmaya çalışıyordu. Adam iskemlesinde bir ileri bir geri sallanırken güneşin ışığında bazen dalgalı saçları, bazen yanağı, bazen de gülümseyen gri-yeşil gözleri aydınlanıyordu.

Üzerinde yer yer aşınmış, iyice eskimiş yazlık mantosuyla oturan Petra –savaş öncesi yıllardan kalma bir mantosu daha vardı– gözlerini masadaki adamdan çekemiyordu. Bakışlarında hayranlık vardı. Wolfgang’ın küçük bir tasa koyduğu yarım litre suda yıkanıp, ardından da sanki bir saat boyunca bir küvet dolu suda keselenmiş gibi tertemiz görünmesini nasıl başardığına hep hayran oluyordu. Sadece bir yaş genç olmasına karşın kendini ondan çok daha yaşlı hissediyordu.

Oturduğu iskemlede bir ileri bir geri sallanan adam aniden ıslık çalmayı bıraktı. Başını kapıya doğru çevirdi, kulak kesildi.

“Düşman yaklaşıyor. Kahve var mı? Canım öyle bir kahve çekiyor ki…”

Petra da o anda canının kahve çektiğini söylemek istedi. Kahve içmeyeli çok olmuştu. Son günlerde sabah ağzına attığı kuru iki sandviçten başka bir şey girmiyordu midesine. Hayır, bunu masada oturmakta olan adama söylemeyecekti.

Birisi ayaklarını sürüyerek kapılarının önünden geçti. Bir kapı gürültüyle kapandı.

“Bak, Peter! ‘Oturaklı madam’ elinde oturağı tuvaletten döndü! Bu da günümüzün tuhaflıklarından biri. Her şey dolaylı yollardan hallediliyor! ‘Oturaklı madam’ da elinde oturağı gezinip duruyor…”

Tekrar ıslık çalmaya başladı. Keyifli, hiçbir şeyi umursamaz gibiydi. Genç kadın anlattıklarının hepsini anlamıyordu. Kimi zaman söylediklerine dikkat etmiyordu. Çoğu kez sadece tınısı kulağına hoş gelen sesini dinliyordu. Ancak şunu da fark ediyordu, karşısındaki adam, olmasını istediği kadar umursamaz ve neşeli değildi. O sadece konuşmak istiyordu. Kafasından geçenleri söyleyebileceği tek insan yanındaki bu genç kadındı. Başkası yoktu. Ondan ne çekiniyor ne de utanıyordu. Ona yalan söylemesi de gereksizdi. Genç kadın bütün söylediklerini anlıyordu. Hayır, hayır, hepsini anlamıyordu, fakat kabulleniyordu. Acaba gözü kapalı mı yapıyordu bunu? Affediyor olabilirdi. Acaba affediyor muydu? Bu çok saçmaydı! Şu an bir sorun yoktu ve eğer ona vurması gerekirse, bunun çok zorunlu bir nedeni olması gerekirdi.

Petra Ledig (bazı soy adlar insanın yazgısını taşır) babasız yetişmiş bir kız çocuğu idi. Okuldan sonra hemen küçük bir dükkânda tezgâhtarlığa başlamıştı. Kısa süre önce evlenmiş olan annesi, aylığını son kuruşuna kadar ona verdiği sürece kızı Petra’ya bir şey demiyordu. Fakat sonra bir gün gelmiş, “Eline geçen parayla kendi başının çaresine kendin bak!” demişti. “Bundan sonra nerede yatıp kalkacağına ben karışmayacağım!”

Petra Ledig (iddialı bir ad olan Petra, kim olduğu bilinmeyen babasının kendisini bu hayatta koruması için, ona verdiği tek şey olabilir) yirmi iki yaşına geldiğinde artık işini bilen biri olmuştu! Genç kızın olgunlaşma süreci savaş, savaş sonrası ve enflasyon yıllarına rastlamıştı. Çalıştığı ayakkabıcı dükkânında bazı beyler ellerindeki ayakkabıyı karnına doğru dokundurduklarında ne istediklerini çabucak kavramıştı. Bazen başını ‘evet’ der gibi sallamış ve işten sonra akşam onlarla çıkmıştı. Petra gemisini bir yıl boyunca hiç batırmadan başarıyla yürütmesini becermişti. Hatta bir süre sonra bir arada olacağı erkekleri seçmeye başlamıştı. Daha çok hoşuna gidenle değil, hastalık kapmayacağına inandığı ile çıkmıştı. Doların alış kuru çok yükselip, cebindeki para kiraya bile yetmediği zaman ‘ahlak polisi’ne yakalanmaktan korka korka caddelerde gezindiği de olmuştu. İşte böyle gezintilerin birinde Wolfgang Pagel ile tanışmıştı.

Wolfgang’ın o akşam keyfi yerindeydi. Biraz içmişti, cebinde de biraz parası vardı. Bir şeyler yaşamak istiyordu. “Gel benimle ufaklık!” diye seslenmişti karşı kaldırımdan ona doğru. Peşinden gür bıyıklı bir ‘ahlak polisi’ koşan Petra kendini zorla külüstür bir taksiye atmıştı. Daha önceki gecelerden pek farkı olmayan hoş bir gece geçirmişti Wolfgang ile.

Sonra hava aydınlanmış, yeni gün bütün kasvetiyle ucuz otel odasını doldurmuş, her şeyi daha da hüzünlü yapmıştı. Böyle anlarda insan, nedir bütün bunlar, ne için yaşıyorsun sen, diye kendine sormadan edemezdi…

Az sonra yanındaki adam kalkmış, onu uyandırmamaya dikkat ederek sessizce giyinmeye başlamıştı. Petra ise gözlerini açmamış, uyur gibi yapmıştı. Böyle anlarda iki insanın konuşacak bir şeyi yoktur. Hem kadın, hem de erkek suskundur; birbirlerini can sıkıcı bulduklarını fark ederler ve birbirlerinden uzaklaşırlar. Petra bir ara gözlerini kırpar gibi yapmış, adamın komodinin üzerine para bırakıp bırakmadığına bakmıştı. Evet, bu arada giyinmiş olan adam parayı bırakmıştı. Her şey, her zamanki gibiydi. Adam genç kadına veda etmeden dışarı çıkmaya hazırlanırken Petra, birden yattığı yerde doğrulmuş ve yatağın içine oturarak, tutuk sesle konuşmuştu:

“Acaba seninle, sizinle beraber gelebilir miyim?”

Odadan çıkmak üzere olan adam genç kızın ne demek istediğini pek anlamamış, şöyle bir dönüp, sormuştu:

“Ne dedin?”

Adam o anda şöyle düşünmüştü: Bu genç kız böyle şeyleri pek yapmamış olacak. Tek başına pansiyoncu kadına görünmekten çekindiği için benimle gelmek istiyor. Eğer elini çabuk tutarsa Petra’yı bekleyecekti. Genç kız çabuk çabuk giyinirken tek başına pansiyondan çıkmaktan çekinmediğini söylemişti. (Daha ilk günden dürüst davranmıştı Wolfgang’a) Petra o günden sonra hep onunla birlikte olmayı istiyordu. Acaba bu mümkün müydü? “Ne olur, ne olur,” demişti…

Acaba o anda adam kafasından neler geçirmişti? Hiç acele etmemiş, odanın ortasında durup Petra’nın giyinmesini beklemişti. Sabahın bu saatinde, şöyle beşe doğru hava aydınlanmaya başlarken, erkekler hep gitmek için yataktan çıkarlar. Çünkü ilk tramvayla evlerine dönerler ve büroya gitmeden önce yıkanıp, traş olurlar. Bazıları da sanki o geceyi evde geçirmiş gibi, yataklarına girip, şöyle bir sağa sola dönerler.

Adam parmaklarını hafifçe masaya vurarak düşünceli düşünceli öyle durmuştu. Açık yeşil gözlerinin biraz üst perdeden bakışları genç kıza dikiliydi. Umarım benden para beklemiyor, diye düşünmüştü. Hayır, demişti kendi kendine, böyle düşünmediği belli. Para pek umurunda değil gibi…

Hem o ordudan ayrılmış basit bir astsubaydı. Doğru dürüst bir geliri yoktu. Hiç geliri yoktu, yapacak işi de!

Kadın düşünmüştü, evet, paradan söz etmemekle iyi yapmıştı. Adam da, niçin söz etmemiş olduğunu kadına sormamıştı. Onunla ilgili hiçbir şey bilmek istememişti. İsteseydi bir sürü soru sorabilirdi. Örneğin şimdiye kadar kaç erkekle birlikte olduğunu, çocuk bekleyip beklemediğini ve daha bir sürü rezilce şeyi bilmek isteyebilirdi. Adam sadece öyle durmuş, kadına bakmıştı. O da sormamıştı, niçin böyle baktığını. Hem niçin soracaktı, ona âşık olmamıştı ki! Alışılmış bir gece geçirmişti, bir erkekle.

Adam birden:

“Sizce Konstanze doğru mu davrandı?” diye, o günlerde insanların dilinden düşmeyen bir şarkının adını mırıldanmıştı. Genç kadın o anda, şaka yollu bir şey söylerken adamın bakışlarında ışıltı ve göz kenarlarında da hafif kırışıklıklar oluştuğunu ilk kez sezmişti.

“Evet!” demişti genç kadın da.

“Peki, çok güzel,” diye yanıtlamıştı adam da şöyle bir gerinerek. “Birinin karnının doymadığı yerde iki kişi aç kalmaz. Haydi gidiyoruz. Hazır mısın?”

Az sonra adamla yan yana, artık ona ait biriyle, her yeri dökülen ucuz pansiyonun merdivenlerini inerken kendini çok tuhaf hissetmişti. Sonra basamakları kaplayan ince halıya ayağı takılıp, hafif sendeleyince: “Ne oldu?” diye biraz şaşkın soruvermişti. Sanki kafası başka yerlerdeydi, yanında genç kadının yürüdüğünü unutmuş gibiydi.

Aşağı indiklerinde birden olduğu yerde durmuştu. Genç kız o anı çok iyi anımsıyordu. Holün zemini suni mermer taşlarla kaplıydı, giriş kapısının üzerinde de alçıdan, tuhaf süsler dikkati çekiyordu.

“Söylemeyi unuttum, benim adım Wolfgang Pagel,” demiş ve hafifçe eğilir gibi yapmıştı adam.

“Çok memnun oldum,” diye yanıt vermişti genç kız da. “Benim de adım Petra Ledig.”

Adam gülmüştü: “Memnun olacak mısın, bakalım göreceğiz! Haydi gel bakalım benimle, ufaklık! Ben sana Peter diyeceğim! Petra bana İncil’i anımsatıyor da… Soyadın Ledig ise tamam, böyle kalabilir, değişmesine gerek yok!

Petra o anda o kadar heyecanlıydı ki, Wolfgang Pagel’in bu sözlerine pek dikkat etmemişti. İlerde Petra adının ‘kaya’ anlamına geldiğini, bu adı ilk önce İsa’nın havarilerinden Aziz Petrus’un taşımış olduğunu açıklayacaktı. Wolfgang’la ortak yaşamının ilk yılında ondan çok şey öğrenmişti. Adam ona öğretmenlik yapmak istemiyordu. Fakat bir arada oldukları anlarda –bu kimi zaman saatlerceydi, çünkü Wolfgang çalışmaya gitmiyordu– mağaramsı küçük odalarında hiç konuşmadan yan yana oturmaları mümkün olmadığı için adam ona çok şeyler anlatıyordu. Petra’nın ona alışıp, güven beslemesi biraz zaman almıştı. Fakat o andan sonra da Wolfgang’a sorular sormaya başlamıştı. Bunu yapmasının nedenlerinden biri, öyle suskun oturup, kara kara düşünmesine engel olmaktı, diğeri de konuşmasının hoşuna gitmesiydi. Bazı soruları çok önemsizdi: “Wolf, peynir nasıl yapılıyor, anlatır mısın?” veya: “Wolf, ayda bir adamın yaşadığı gerçek mi?”

O ise genç kadınla böyle şeyler sorduğu için ne alay ne de yanıt vermezlik ediyordu. Sorularını yanıtlarken çok ciddiydi, yanlış bir şey söylememek için dikkat ediyordu. Bilmediği bir şey sordu mu da genç kızı yanına alıp büyük bir kütüphaneye gidiyordu. Orada birlikte kitapların sayfalarını karıştırıyor, yazanları okuyorlardı. Bazen de Petra tek başına, önünde kocaman bir kitap, biraz canı sıkkın oturup, kocaman salonun sessizliğinde kitap sayfalarını karıştıran, bir şeyler okuyan insanları seyrediyordu. Herkes sanki bir uykudaymış gibi hareket ediyordu. Kimi zaman da kendini bir masalın içinde sandığı oluyordu. Ne de olsa zavallı bir tezgâhtar kız, evlilik dışı doğmuş bir çocuk, az kalsın düştüğü bataklıkta boğulacak biriydi ve şimdi böyle kutsal bir yerdeydi, başından geçmiş olan kirli yaşamdan habersiz bir sürü aydın ve okumuş insanın ortasında oturmaktaydı. Buraya bir gün olsun tek başına gelmeye cesaret edemezdi. Ancak farkına vardı, bu büyük salonda insanlar bilgeliğin yanı sıra sıcaklığı ve aydınlığı da arıyor, duvarları dolduran kitaplardan yükselen o mükemmel huzuru içilerine çekiyordu.

Wolfgang aradığını bulduktan ve öğrendikten sonra kütüphaneden çıkıyorlardı. Eve geldiklerinde de Petra’ya kitaplarda okuduklarını anlatıyordu. O ise dikkatle dinlemesine karşın adamın söylediklerini kısa sürede tekrar unutuyordu. Kimi zaman da yanlış şeyler aklında kalıyordu. Petra için önemli olan Wolfgang’ın onu ciddiye almasıydı. Erkeğin vücudundan öteye başka şeylere de önem verdiğini hissediyor ve bununla mutlu oluyordu.

Kimi gün üzerinde pek fazla düşünmeden ağzından bazı budalaca şeyler kaçırdığında heyecanlanıyor, “Ah, Wolf, ben çok budala biriyim!” diye sesini yükseltiyordu. “Ne kadar uğraşsam bir türlü öğrenemiyorum! Ben ömrüm boyunca hep budala kalacağım!”

Wolfgang ise böyle anlarda çoğu kez gülüp geçiyordu. Ancak onu ciddiye aldığı ve dostça karşılık verdiği de oluyordu. Tabii hiç önemli değildi, her insanın peynirin nasıl yapıldığını bilmesine gerek yoktu. Bir peynir yapımcısı kadar bilgi sahibi olmak zaten olanak dışıydı. Budalalığa gelince, o bambaşka bir şeydi. Örneğin yaşamını bir türlü düzene koyamayan insan budalaydı. Yapmış olduğu hataların farkına varıp, kendini düzeltemeyen insan da akılsızın biriydi. Kısa sürede unutulup gideceğini bilmesine karşın her şeye kafa yorup, öfkelenen de, bir arada yaşadıklarıyla bir türlü anlaşamayan da… Onun gözünde en güzel örnek kendi annesiydi. Çok okumuş etmiş, deneyimli, bilge ve akıllı bir insan olan kadın, çocukluğunda ve gençliğinde kendisine gereğinden çok sevgi gösterdiği, akıl hocalığı yaptığı, üzerine titreyip şımartmaya kalkıştığı için evden ayrılmasına neden olmuştu. Wolfgang sakin ve geçimli bir insan olmasına karşın bu adımı atmak zorunda kalmıştı. İşte annesinin bu davranışına budalalık denirdi, Petra’nın sorularına değil! Ceplerinde çoğu kez paraları olmamasına karşın bugüne kadar bir kez olsun değil aralarında tartışmak, birbirlerine surat bile asmamışlardı. Yaşamlarında budalalığın hiç yeri olmamıştı. Öyle değil miydi? Acaba Peter ne düşünüyordu?

Elbette tam da Wolf ’un düşündüğünü! Zor günlere karşın surat asmıyorlardı birbirlerine. Bugüne dek bu dünyadaki yaşamlarının en güzel günlerini geçiriyorlardı. Daha da güzelleri gelemezdi! Hem

Petra için budala olup olmaması hiç de önemli değildi. Wolf ’un bütün açıklamalarına karşın günün birinde akıllanacağını da sanmıyordu. Genç kız için önemli olan Wolf ’un ondan hep hoşlanması ve onu ciddiye almasıydı.

Kötü günler mi? Petra yaşamı boyunca, hele son aylarda, insanın cebinde pek para olmadan da iyi günler geçirebileceğini öğrenmişti. Doların sürekli yükseldiği, hemen hemen herkesin paradan, rakamlardan ve üzerindeki sıfırların günbegün arttığı banknotlardan başka şey düşünmediği şu sıralar küçük ve budala kız paranın o kadar da önemli olmadığını keşfetmişti. İnsanın cebinde olmayan para üzerine sürekli kafa yorması çok saçmaydı. Bu nedenle de para konusunu son zamanlarda hiç umursamamıştı! Sadece kendini açlıktan çok fena hissettiği bu sabah dışında. Hem aynı gün saat bir buçuğa kadar kiralarını da ödemeleri gerekiyordu.

Ordudan ayrılmış astsubay Wolfgang Pagel’in yanı başında bütün bir yılı o güne kadar dertsiz geçirmişti. Ne de olsa o cebinde küçük bir sermayeyle her akşam kumar masasından yaşamalarına yetecek kadar parayı kaldırmasını biliyordu. Saat on bire doğru Petra’nın yanağına bir öpücük konduruyor ve “Haydi kendine iyi bak, ufaklık,” diyordu. Petra ise sadece gülümseyerek başını sallıyordu. O anda hiçbir şey söylememesi gerektiğine inanıyordu. Ağzından çıkacak yanlış bir söz Wolfgang’a şanssızlık getirebilirdi…

Her gece aynı saatte evden çıkıp gitme nedeninin onu aldatmak değil de eve geçinecek para getirmek olduğunu öğrendikten sonra kimi zaman heyecandan gözüne uyku girmemiş, saat üçe, dörde kadar uyanık kalmıştı. Geldiğinde Wolfgang’ı görmek istemişti. Sonra saçları karmakarışık, yarı uykulu, yüzü sapsarı heyecanla anlattıklarını dinlemiş, kazandığında onunla sevinmiş, yitirdiğinde ise hüzünlenmişti. Kimi geceler masadaki bir kadının bütün parayı kazanmış olmasına duyduğu öfkeyi veya arka arkaya tam on yedi kez siyah gelmesini şaşkınlıkla anlatmasını, “tam zengin olacakken yine fakirliğin içine atıldık,” demesini hiç sesini çıkarmadan dinlemişti.

Kumardan hiç anlamıyordu, daha doğrusu oynadığı şu rulet üzerine hiç bilgisi yoktu. Wolfgang kimi zaman bir şeyler anlatıyordu, fakat oynamaya gittiği yere Petra’yı da götürmeye hep karşı çıkmıştı. Genç kız onu anlıyordu. Wolfgang renksiz ve hedefsiz yaşamına olan öfkesini kumar masasında çıkardığı için ona böyle cana yakın davranıyor, sakin bir ev yaşamı sürdürebiliyordu. Petra başka şeyleri de anlıyordu. Ona kimi gün ısrarla öyle pek başarılı bir oyuncu olmadığını söylerken, genç kadına Wolfgang kendini aldatıyormuş gibi geliyordu.

“Söylesene bana,” diyordu adam, “başka ne yapabilirim? Bir muhasebecinin yanında çalışıp, deftere rakamlar karalayayım ve ay başında verecekleri, bizi aç bırakacak üç kuruşluk maaşı mı bekleyeyim? Yoksa ayakkabı mı satayım, bir dergiye yazı mı yazayım, şoförlük mü yapayım? Peter, yaşamın bütün sırrı nedir biliyor musun? Az şeye gereksinimi olan, yaşamın tadını çıkarır! Rulet masasında üç, dört, sekiz, bazı akşam da sadece yarım saat geçirmekle bütün bir hafta, belki de bütün bir ay rahat yaşayabiliriz. Ben bir kumarbaz değilim! Benim yaptığım ağır iş! Kimi akşam düşünmeden edemiyorum: Masanın başında saatlerce durup, şansımın gelmesini bekleyeceğime kilolarca taş taşıyayım daha iyi! Ben rulet masasında çok dikkatli ve çok soğukkanlı oynadığım için bazıları benden nefret eder. Hatta salona girdiğimi gördüklerinde hemen surat asarlar. Bilirler ki ben bir kumarbaz değilimdir, kazandığımı akşam tekrar kaybetmem. Kazandığımı cebime koyar ve masadan uzaklaşırım; oynamaya devam etmemi isteyenlerin beni baştan çıkarmasına izin vermem…”

Sonra bütün bu söylediklerini unutmuş gibi, “Bekle göreceksin, günün birinde turnayı gözünden vuracağım!” diyordu. “Elimize çok yüklü bir para geçecek! Göreceksin o zaman neler yapacağımızı!

Kumarbazın teki olmadığımı anlayacaksın. Artık herifçioğullarını da kızdırmayacağım! Kumarbaz olmayan birinin yine de oynamaya devam etmesi budalalıkların en büyüğü değil midir!”

Petra her gece rulete giden, sabaha doğru avurdu avurduna çökmüş, bitkin, fakat heyecan içinde eve dönen adamı beklemeyi sürdürdü. Her defasında da onun, “Az kalsın başarıyordum, Peter!” demesini dinledi.

Wolfgang son zamanlarda cepleri boş eve gelmeye başladı. Oynamaya devam edebilmek için de bazı şeyleri rehine vermeye başladılar. Üzerindekiler dışında bir şeyleri kalmadı. Petra son günlerde yataktan çıkmaz oldu. Wolfgang ise cebindeki az parayla oynamaya gidiyordu. Çoğu akşam yine az parayla geri döndü. Geçimlerini zar zor karşılayabiliyorlardı. Son haftalarda sadece bir kez cebinde çok parayla eve geldi.

Söylediğine göre kendine bir oyun sistemi oluşturmuştu. Daha doğrusu rulet topunun nasıl döndüğünü keşfetmişti. Bu sistemsizlikte bir sistemden başka bir şey değildi! Wolfgang oturdu, bunun nasıl bir şey olduğunu ona sayısız kere anlattı. Fakat yaşamında hiç rulet masası görmemiş olan Petra anlatılanları ne kavradı ne de gözünün önüne getirebildi. Wolfgang’ın oluşturduğu bu sistemle başarı elde edeceğine de bir türlü inanamadı.

Fakat genç adam yine de her defasında eve az çok para getirmesini başardı. Ona olan inancı artan Petra da artık sabaha karşı dönmesini beklemedi, yatağına girdi, sakince uyudu. Hatta geldiğinde uyansa bile gözlerini açmadı, uyur gibi yaptı. Çünkü çoğu gece eve döndüğünde Wolfgang hâlâ çok heyecanlıydı, ona bir şeyler anlatmak istiyordu. Böyle gecelerde Petra’nın gözüne bir daha uyku girmiyordu.

“Sen bütün bunlara nasıl dayanabiliyorsun kızım?” diye soruyordu kimi gün Thumann, yani ‘oturaklı madam’, başını iki yana sallayarak Petra’ya. “Her gece paranız cebinde oynamaya gidiyor! Sokaklar güzel orospularla dolu! Ben olsam kocamı gece yarıları oralara yollamazdım!”

“Fakat siz kocanızın inşaatlarda çalışmasına izin veriyorsunuz, Bayan Thumann! Merdivenden yuvarlanabilir veya üzerine bastığı kalas kırılabilir… Hem sokak orospuları her yerde dolaşıp duruyor!”

“Kızım bütün bunlar boş laflar! Evler inşa edilmek zorunda, fakat hiç kimse kumar oynamak zorunda değil!”

“Peki, onun canı böyle istiyorsa ben ne yapabilirim, Bayan Thumann?”

“Canı böyle istiyormuş! Bu gibi sözleri çok duyarım ben! Benimki de söyler canının ne istediğini. Kâğıt oynamaya gider, purosunu tellendirir, bir kadeh birasını da içer! Belki küçük kızları da çeker canı. Fakat onlardan bana söz etmez! Ben kocama hep şunu söylerim: İşini doğru dürüst yapacaksın ve her cuma şirket bürosundan verdikleri zarfı hemen eve getirip, bana teslim edeceksin! Sen de böyle yapmalısın! Fakat sen çok iyi yüreklisin, kızım. Zayıf insan ötekine iyi davranır. Sabahları kahvenizi getirdiğimde adama nasıl öyle tatlı tatlı baktığını görüyorum da… Fakat o bunun farkında bile değil! Sizlerin sonu ne olacak, Tanrı bilir! ‘Kumar oynamak da bir iş’ sözünü duyduğumda tüylerim diken diken oluyor! Bana sorarsan, kumar iş değil, iş de kumar değil! Sen onu seviyorsan kumara yatırdığı parayı elinden al, kalksın benim Wilhelm’imle inşaata çalışmaya gitsin! Oraya buraya taş taşıyacak kadar gücü vardır herhalde.”

“Tanrım, Bayan Thumann, siz de tıpkı annesi gibi konuşuyorsunuz! O da, kızım sen ona çok iyi davranıyorsun, demişti. Hatta, şu kötü alışkanlığına destek oluyorsun, deyip, suratıma bir de tokat indirmişti.”

“Bana sorarsan seni tokatlaması güzel bir şey değil. Onun gelini filan değilsin ki! Sen sadece canın istediği için şimdi oğluna böyle davranıyorsun. Fakat günün birinde ondan bıktığında çekip gidersin! Hayır, hayır, seni tokatlaması güzel bir şey değil. Sana tokat attı diye istersen kadına dava bile açabilirsin!”

“Fakat acımamıştı ki, Bayan Thumann. Annesinin parmakları incecik… Benim anamın eli çok daha başkaydı! Hem de nasıl…”

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Hans Fallada, 21 Temmuz 1893’te Almanya’nın Greifswald şehrinde doğdu. Asıl adı Rudolf Willhelm Friedrich Ditzen olan yazar, 1920’de çıkan “Der Junge Goedeschal” adlı ilk romaınından başlayarak Hans Fallada takma adını kullandı. Altı yaşındayken ailesi Berlin’e taşındı. 1909’da bir kaza geçiren ve ertesi yıl tifo olan Fallada’nın aldığı ağrı kesicilerle hayatı boyunca sürecek olana uyuşturucu sorunu başlamış oldu. Okula uyum sağlayamayan ve kendini yaşıtlarından soyutlayan Fallada birçok kez intihara teşebbüs etti. Yattığı sanatoryumda edebiyatla ilgilenmeye başladı. 1929’da Suse Issel’le evlendi ve çeşitli gazeteler ile kitaplarının yayıncısı Rowohlt’la çalışmaya başladı. Adını 1931’de yayımlanan “Bauem, Bonzen und Bomben”le duyurdu. 1932’de çıkan “Kleiner Mann – Was Nun?”la büyük bir başarı yakaladı ve Yahudi yapımcılar tarafından filme çekildi. Bu, yazarın 1935’te Nazi Partisi tarafından tehlikeli yazarlar listesine alınmasına neden oldu. Maddi sıkıntılar çeken yazarın 1940’lara gelindiğinde uyuşturucu ile alkol bağımlılığı iyice artmıştı. Suse Ditzen’le boşandıktan sonra 1944’te Fallada eski eşine bir el ateş etti. silahı ele geçiren Suse Ditzen yazarın kafasına vurarak onu bayılttı ve polisi çağırdı. Fallada, Nazilerin akıl hastanesine kapatıldı ve burada şifreli bir şekilde, otobiyografik sayılabilecek romanı “Ayyaş”ı yazdı. Nazi Partisi’nin dağılmaya başladığı 1944 kışında serbest bırakıldı. Morfin bağımlılığı yüzünden hastaneye kaldırılan Fallada bugün en popüler kitabı olan “Herkes Tek Başına Ölür”ü bitirdikten hemen sonra, Şubat 1947’de hayata veda etti.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.