Latin Amerika’nın Kesik Damarları – Eduardo Galeano

 

“Beş yüz yıldır topraklarındaki zenginlikler nedeniyle kesintisiz bir yağma ve saldırıya maruz kalan Latin Amerika’nın hikâyesi; bütün insanlığın güç ve iktidar ilişkilerinin, emperyalist politikaların, savaşların altındaki nedenlerin, baskı karşısında mayalanan öfkenin, isyanın ve acının özetidir. Altın, inci, kalay, gümüş gibi madenlerin; kakao, şeker kamışı, muz, pamuk gibi tarım ürünlerinin fışkırdığı bereketli topraklar, halkların yoksulluğunu doğurmuş, her daim başka kıtaların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kimi zaman işgal, çoğu zaman da kukla yönetimler aracılığıyla talan edilmiştir. Üstelik saldırganlar hiçbir zaman niyetlerini gizleme ihtiyacı da duymamıştır. Meksika’nın fethi sırasında Hernán Cortés’in yardımcılığını yapan Bernal Diaz del castillo şu sözlerle bunu açıkça ifade eder: “Tanrı’ya ve hükümdarımıza hizmet için geldik biz buraya. Fakat aynı zamanda, buradaki zenginlikler için de geldik.” Köle taşıyan gemiler belki artık okyanusu geçmiyor ama köle tüccarları Çalışma Bakanlığı aracılığıyla işlerini sürdürmeye devam ediyorlar. Yağma ve talanın olduğu yerde elbette direniş de var; Latin Amerika tarihi aynı zamanda Tupac Amaru’dan Hidalgo ve Morelos’a, Simón Bolivar’dan José Artigas’a, Zapata’dan Castro ve Che Guevara’ya kadar bugünümüze de ilham veren birçok ismin öncülüğünde gelişmiş bir ayaklanmalar tarihidir. Eduardo Galeano bu hırs, talan, yağma, kan, gözyaşı ve direnişle harmanlanmış yüzyılların dökümünü her zamanki sade ama çarpıcı diliyle kayıt altına alırken, belleklere kazınması gereken bir gerçekliğin altını kalınca çiziyor, bugünü anlamanın ipuçlarını incelikle satırlara döküyor, sömürüye karşı öfke kadar umudu da büyütüyor…” Latin Amerika’nın Kesik Damarları isimli kitaptan bir bölüm yayımlıyoruz. 

Soygunun Bugünkü Yapısı

Gücünü Kaybeden Tılsım

 

Lenin 1916 baharında emperyalizmle ilgili kitabını yazdığında, Kuzey Amerikan sermayesi Latin Amerika’daki özel yabancı sermayenin beşte birinden az bir bölümünü oluşturuyordu. 1970’te bu oran dörtte üçe yaklaşmaktadır. Lenin dönemindeki emperyalizm -endüstri merkezlerinin ihracat için dünya pazarları arayışındaki doymazlığı; hammadde kaynaklarının mümkün olduğu kadar fazlasını ele geçirme isteği; demir, kömür ve petrol yataklarının talanı; sömürgeleştirilmiş bölgelerin denetimini sağlayan demiryolları; mali tekellerin verdiği ağır borçlar, askeri harekât ve fetihler- bir sömürge ya da yarı-sömürgenin kendi fabrikalarını kuracağı yöreleri kısırlaştıran bir emperyalizmdi. Yoksul ülkeler için metropollerin ayrıcalığı olan endüstrileşmeyi gerçekleştirmek, zengin ülkelerin empoze ettiği sistem içinde olanaksızdı. Latin Amerika’da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Avrupa’nın çıkarları Kuzey Amerikan yatırımları karşısında gerilemiştir. Bu süre içinde yatırımların niteliği önemli değişiklikler göstermiştir. Kamu hizmetlerine ve maden endüstrisine yönelik yatırımların göreli önemi her geçen yıl biraz daha azalmış, petrol ve imalat endüstrisine yönelik yatırımlar önem kazanmıştır. Bugün Latin Amerika’daki Kuzey Amerikan yatırımlarının üçte biri endüstri sektörüne aittir.1

Büyük şirketlerin Latin Amerika’daki şubeleri, önemsiz yatırımlar karşılığında dış rekabete karşı artırılmış olan gümrük engellerini rahatça aşarak endüstrileşmenin iç ağlarını ele geçirmektedir. Bu şirketler fabrika ihraç etmekte, hatta kurulmuş olan ulusal fabrikaları yiyip yutmaktadırlar. Bunu yaparken, hükümetlerin çoğundan ve uluslararası kredi kuruluşlarından hatırı sayılır bir destek görmektedirler. Emperyalist sermaye pazarları içeriden ele geçirip yerel endüstrinin kilit sektörlerine el koyarak ekonomiyi denetimi altına almakta, belirleyici kaleleri fethederek ya da kurarak geri kalan sektörlere egemen olmaktadır. Amerikan Devletleri Örgütü bu işleyişi şöyle açıklar: “Latin Amerikan şirketleri fazla karmaşık olmayan endüstri ve teknolojilerde güçlerini yavaş yavaş ortaya koyarlar. Kuzey Amerika’nın ve diğer endüstrileşmiş ülkelerin özel yatırımları ise, görece yüksek bir teknolojik düzey gerektiren ve ekonomik gelişmenin yönünün belirlenmesinde daha önemli rol oynayan dinamik bazı endüstri kollarındaki katılımlarını hızla artırırlar.”2 Dolayısıyla, Río Bravo’nun güneyindeki Kuzey Amerikan fabrikalarının dinamizmi, genelde Latin Amerikan endüstrisinden çok daha yoğundur. En büyük üç ülkede izlenen gelişme son derece çarpıcıdır: Arjantin’de 1961’de 100 olan endüstriyel üretim endeksi, 1965’te 112,5’e yükselmiş, aynı süre içinde ABD şirketlerinin şubelerinin satış endeksi 166,3 düzeyine ulaşmıştır. Brezilya’da bu oran 109,2’ye 120, Meksika’da ise 142,2’ye 186,8’dir.3

Emperyalist grupların Latin Amerika’daki endüstriyel gelişime el koyup kendi çıkarları doğrultusunda kapitalistleştirme konusunda gösterdikleri çaba, diğer geleneksel sömürü biçimlerinden tamamen vazgeçtikleri anlamına gelmez. United Fruit Co.’nun Guatemala’daki demiryollarının artık kârlı olmadığı ve Brezilya’da Electric Bond and Share ile ITT şirketlerinin, paslı donanımları ve müzelik makineleri karşılığında saf altın ödenerek ulusallaştırılmasının bu şirketler için son derece kârlı olduğu açıktır. Ancak daha kârlı işler çevirmek için kamu hizmetlerinden vazgeçilmesi, hammaddelerden de vazgeçilmesi demek değildir. Latin Amerika’nın petrolü ve madenleri olmasa ABD’nin hali ne olurdu? Madenlere yapılan yatırımların azalmasına karşın, Kuzey Amerika kendisi için hayati önem taşıyan maddelerden ve Güney’den sağladığı kârlardan vazgeçemez. Ayrıca, Latin Amerikan fabrikalarını dev şirketlerin oluşturduğu dünya çapındaki çarkın küçük birer parçası haline getiren yatırımlar, uluslararası iş bölümünü hiçbir şekilde değiştirmez. Yoksul ve zengin ülkeler arasında sermaye ve malların taşındığı ulaşım ağı en ufak bir değişikliğe uğramaz. Latin Amerika işsizlik ve sefaleti, yani dünya piyasasının gereksindiği hammaddeleri ve çokuluslu şirketlerin şubelerinde ucuz işgücüyle üretilmiş birkaç endüstri maddesini ihraç etmeye devam eder. Adaletsiz değişim her zamanki işleyişini sürdürür. Latin Amerika’da insanların açlıktan ölmesine neden olan ücretler, ABD ve Avrupa’da ücret düzeylerinin yüksek tutulmasına katkıda bulunur.

“Endüstrileştirici” yabancı sermayenin, işgal ettiği bölgeler için yararlı olduğunu kanıtlamaya hazır sayısız politikacı ve demokrat vardır. Eski emperyalizmin tersine, bu yeni emperyalizm, gerçekten uygarlık adına yapılan bir hareketmiş. Öyle ki, egemen güçlerin söylediği parlak sözler ilk kez gerçek amaçlarına uygun düşüyormuş. Vicdanı rahat olmayanlar artık kendilerini savunmak zorunda kalmayacaklarmış, çünkü zaten suç ortadan kalkıyormuş. Günümüzün emperyalizmi, etrafa teknoloji ve gelişme saçacakmış, hatta artık kendisini tanımlamak için bu eski ve iğrenç sözcüğü kullanmak yakışık almayacakmış. Emperyalizmin kendi meziyetlerini saymaya başladığı her durumda, işin mali yanına şöyle bir göz atmakta yarar vardır. Kolayca görülecektir ki bu yeni tipteki emperyalizm, sömürgelerini değil, gelişme noktalarını zenginleştirir; toplumsal gerginlikleri azaltacağına artırır; yoksulluğu yaygınlaştırıp zenginliği belli merkezlerde yoğunlaştırır; verdiği ücretler Detroit’tekinin yirmide biri, aldığı fiyatlar New York’takinin üç katıdır; iç pazarı ve üretim mekanizmasının kilit noktalarını ele geçirir; gelişmeyi yönlendirir ve sınırlarını belirler; kredi kaynaklarını elinde bulundurur ve dış ticareti istediği gibi düzenler, yalnız endüstriyi değil, endüstrinin ürettiği kazançları da yabancı sermayeye yönlendirir; ekonomik artığı yurtdışına yönelterek kaynakların tüketilmesini kolaylaştırır, gelişmeye sermaye katacağına eksiltir. CEPAL raporlarına göre, son yıllarda ABD’nin Latin Amerika’daki yatırımlarından dışarıya akan kâr, yeni yatırımların beş katı kadardır. Şirketlerin kârlarını artırabilmeleri için ülkeler yabancı banka ve uluslararası kredi kuruluşlarına borçlanmakta, her geçen yıl borçları artmaktadır. Endüstriyel yatırımların sonuçları bu açıdan “geleneksel” yatırımların sonuçlarıyla aynıdır.

Ağırlık merkezi Kuzey Amerikan tröstleri olan uluslararası kapitalizm çerçevesinde Latin Amerika’nın endüstrileşmesi, gelişme ve ulusal özgürlük kavramlarından her geçen gün biraz daha uzaklaşmaktadır. Geçen yüzyılın belirleyici yenilgileri sırasında tılsım bütün gücünü kaybetti. Limanlar ülkeleri yenilgiye uğrattığı sırada, ticaret özgürlüğü de doğmakta olan ulusal endüstriyi öldürdü. 20. yüzyılda da, görevi üstlenebilecek güçlü bir endüstri burjuvazisi oluşamadı. Bütün çabalar yarı yolda tükendi. Latin Amerika endüstri burjuvazisi, bir cüce gibi, büyüyemeden yaşlandı. Günümüzde Latin Amerikalı burjuvalar, güçlü yabancı şirketlerin komisyoncuları ya da görevlileridir. Doğruyu söylemek gerekirse, yazgılarını değiştirmek için hiçbir çabaları da olmamıştır.

Kapıları Açanlar Nöbetçilerdir: Ulusal Burjuvazinin Kısırlığı

 

Latin Amerika’nın en büyük gelişim merkezleri olan Arjantin, Brezilya ve Meksika’da endüstrinin bugünkü yapısı, yansıma niteliğindeki bir gelişmeye özgü bozuklukları ortaya çıkarır. Daha zayıf olan diğer ülkelerde, endüstri büyük güçlüklerle karşılaşmadan uydulaştı. Bugün mal ve sermayenin yanı sıra fabrikalar ihraç eden, her yere girip her şeye el koyan bir kapitalizm, rekabetçi bir kapitalizm olmasa gerek. Bu daha çok, sınırsız boyutlarda, dünyanın her yerinde her türlü etkinliğe katılan tekellerin dünya çapında egemenlik kurmasını sağlayan, dev çokuluslu şirketler çağındaki kapitalizmdir.4 Kuzey Amerikan sermayesi, Latin Amerika’da, ABD topraklarında olduğundan daha belirgin bir yoğunlaşma gösterir. Yatırımların çok büyük bir bölümü bir avuç şirket tarafından denetlenir. Onlar için ulus, üstlenilecek bir görev, savunulacak bir bayrak, ele geçirilecek bir gelecek değil, aşılacak bir engel, tadına doyulmaz bir meyvedir. Her ülkenin egemen sınıfı için ulus, aksine, üstesinden gelinecek bir görevi mi temsil eder? Emperyalist sermaye, atılımı sırasında karşısında korumasız, tarihsel görevinden habersiz bir yerel endüstri bulmuştur. Burjuvazi gözyaşı ve kan dökmeden işgal güçleriyle birleşmiştir. Devletin yirmi yıldan beri azalan etkisi ise, Uluslararası Para Fonu’nun gösterdiği başarı sonucu asgariye indirilmiştir. Kuzey Amerikan şirketleri Avrupa’ya öyle bir yerleşmişler ve Eski Dünya’nın gelişmesini öyle bir denetimleri altına almışlardır ki, Avrupa’da kurulan

Kuzey Amerikan endüstrisinin, ABD ve Sovyetler Birliği’nden sonra, dünyanın üçüncü büyük endüstriyel gücü olacağı ileri sürülmektedir.5 Köklü geleneğine ve gücüne karşın Avrupa burjuvazisi bu akına göğüs geremedikten sonra, Latin Amerikan burjuvazisi, bağımsız kapitalist kalkınma gibi bir maceraya nasıl atılabilirdi? Latin Amerika’da aynı süreç çok daha ezici ve ucuz olmuş ve çok daha vahim sonuçlar doğurmuştur.

Latin Amerika’nın endüstriyel gelişimi yüzyıl başından beri dışarıdan yönlendirilmiştir. Endüstrileşme, planlı bir ulusal kalkınma politikası tarafından başlatılmamış, üretim güçlerinin olgunlaşmasının ya da toprak sahipleriyle doğduktan kısa süre sonra ölen ulusal zanaatkârlar sınıfı arasındaki iç çelişkilerin patlamasının da sonucu olmamıştır. Latin Amerikan endüstrisi, tarımsal ihracat sisteminin içinden, dış ticaretteki güçlüklere ve oluşan dengesizliğe bir çözüm yolu bulmak amacıyla doğmuştur. Dünya savaşları ve 1929 Büyük Buhranı ihracatta büyük bir düşüşe, bunun sonucu olarak da, ithalatın olanaksızlaşmasına yol açmıştı. Piyasada bulunamayan yabancı endüstri ürünlerinin fiyatları bir anda astronomik düzeylere ulaştı. Bu sırada, geleneksel bağımlılıktan kurtulmuş bir endüstriyel sınıf ortaya çıkmadı. Endüstri atılımı, toprak sahiplerinin ve ithalatçıların elinde birikmiş sermayeyle gerçekleşti. Arjantin’de döviz hareketlerini denetleyenler, hayvancılıkla uğraşan zengin çiftçilerdi. Tarım bakanına dönüşmüş olan Kırsal Yerleşimler Kuruluşu Başkanı 1933’te şu açıklamayı yapıyordu: “İçinde bulunduğumuz yalıtılmışlık yüzünden, artık bizim mallarımızı ithal etmeyen ülkelerden satın alamadığımız malları kendimiz üretmek zorundayız.6 Kahve üreticileri dış ticaret sayesinde ellerinde birikmiş sermayeyi Sáo Paulo’nun endüstrileşmesine yatırdılar. Brezilya’nın endüstrileşme süreci resmi bir belgede şöyle özetlenir: “Bugün gelişmiş olan ülkelerin tersine, Brezilya’da endüstrileşme, genel ekonomik değişim içinde ağır adımlarla gerçekleşmemektedir. Endüstri hızlı ve yoğun biçimde gelişmekte, endüstrileşme süreci içinde, varolan sosyo ekonomik yapı tamamen değişmeyip Brezilya toplumuna özgü yöresel ve sektörel farklılıklar yaratmaktadır.”7

Yeni gelişen endüstri, hükümetlerin korumacı gümrük politikaları, ithalat kısıtlamaları, döviz düzenlemeleri, üretim artığının alınıp satılması, hammadde ve mamul madde taşımacılığı için yapılan yeni yollar ve enerji kaynaklarının geliştirilmesiyle desteklendi. Brezilya, Meksika ve Arjantin’de, Getulio Vargas (1930-1945 ve 1951- 1954), Lázaro Cárdenas (1934-1940) ve Juan Domingo Perón’un (1946-1955) milliyetçi ve halkçı hükümetleri, ulusal endüstrinin duruma göre atılım, gelişme ya da sağlamlaşma gereksinimlerini ortaya koydu. Gelişmiş kapitalist ülkelerde endüstriyel burjuvaziye özgü “girişimcilik anlayışı” Latin Amerika’da, özellikle bu belirleyici atılım dönemlerinde devlete özgü bir kavram oldu. Devlet, var olamayan bir toplumsal sınıfın yerini alarak halk yığınlarını harekete geçirdi ve endüstrileşmeye önayak oldu. Bu çerçeve içinde o döneme kadar egemen olan sınıflardan köklü biçimde değişik bir endüstri burjuvazisi gelişmedi. Örneğin Perón, Buenos Aires’in kenar mahallelerinde proleter ayaklanmasında haklı olarak montoneroları görür gibi olan Endüstri Birliği’nin paniğe kapılmasına yol açmıştı. Tutucu koalisyon, Perón’un zaferiyle sonuçlanan Şubat 1946 seçimlerinden önce sanayicilerin liderinden yüklü bir çek almıştı. On yıl sonra, iktidardan düştüğünde, en büyük fabrikaların sahipleri, oligarşiyle aralarındaki çelişkilerin temel çelişkiler olmadığını açıklamıştı. 1956’da, Endüstri Birliği, Kırsal Yerleşimler Kuruluşu ve Ticaret Borsası, şirket kurma özgürlüğü, serbest girişim, ticaret ve istihdam özgürlüğünü savunmak üzere birleştiler.8 Brezilya’da endüstri burjuvazisinin önemli bir bölümü, Vargas’ı intihara iten güçlerle el ele verdi. Meksika deneyimi bu konuda değişik özellikler gösterir. Latin Amerika’ya getirdikleri, beklenenden çok daha azdır. Lázaro Cárdenas’ın başını çektiği milliyetçi hareket, büyük toprak sahiplerine karşı bir savaşın verildiği tek dönemdir; 1910’dan beri ülkenin çalkalanmasına sebep olan toprak reformunda önemli adımlar atılmıştır. Arjantin ve Brezilya da dahil olmak üzere diğer ülkelerde, endüstrileşme yanlısı hükümetler latifundium düzenine dokunmamış, eski yapı, iç pazarın ve tarımsal üretimin gelişmesine engel olmuştur.9

Genelde endüstri, tıpkı bir uçak gibi, havaalanının temel yapılarını değiştirmeden yere inmiştir. Varolan bir iç pazarın talebiyle koşullanmış olan endüstri tüketim gereksinimlerine cevap vermiş, büyük yapısal değişimlerin sağlayabileceği boyutları ve demokratikleşmeyi getirememiştir. Bu yapıda endüstriyel gelişme, makine, yedek parça, yakıt ve yarı mamul maddelerin ithalatını zorunlu olarak artırmış,10 döviz kaynağı ihracat sektörü ise, ihracatçılar tarafından geri kalmışlığa mahkûm edildiği için bu artışı karşılayamamıştır. Perón döneminde Arjantin’de tahıl ihracatı bile devlet tekelindeydi. Buna karşılık, kırsal toprak mülkiyeti rejimi en ufak bir zarar görmemiş, büyük Kuzey Amerikan ve İngiliz soğutucu şirketleri ve yün ihracatı ulusallaştırılmamıştı.11 Devletin ağır endüstri atılımı fazlasıyla zayıf kalmış, devlet, kendi teknolojisini yaratmadığı sürece milliyetçi politikasının sakat kalacağını kavrayamamıştı. İktidara ABD büyükelçisine karşı gelerek geçen Perón, 1953’te Milton Eisenhower’ın ülkesine yaptığı ziyareti coşkuyla karşılıyor, dinamik endüstrilerin gelişmesi için yabancı sermayenin desteğini istiyordu.12 İthal ikamesi yolunda ilerledikçe ve yeni fabrikaların üst düzeyde teknoloji ve örgütlenme gereği arttıkça, ulusal endüstrinin emperyalist şirketlerle “ortaklık kurma” zorunluluğu ivedilik kazanıyordu. Getulio Vargas’ın endüstrileşme modelinde de aynı eğilim artarak başkanın sonunu getiren kararla kesinleşti. En yeni teknolojiyi kullanan yabancı oligopoller, Latin Amerika’nın bütün ülkelerinde, imalat teknikleri, patent ve yeni donanımlar satarak ulusal endüstriyi gizlemeye pek de gerek duymadan ele geçirmekteydiler. Wall Street kesin olarak Lombard Street’in yerini almıştı; sömürüde önde gelen başlıca şirketler Kuzey Amerikan şirketleriydi. Endüstri sektöründe görülen gelişmeler bankacılık ve ticarette de görülüyor, Latin Amerika piyasası adım adım çokuluslu şirketler piyasasına dahil oluyordu.

Castelo Branco diktatörlüğünün ekonomi uzmanı Roberto Campos, 1965’te şöyle buyuruyordu: “Romantizm kokan karizmatik önderler çağı, yerini teknokrasiye bırakmaktadır.”13 Amerikan büyükelçiliği, João Goulart hükümetini deviren darbeye doğrudan katılmıştı. Tarz ve amaçları bakımından Getulio Vargas’ın izleyicisi olan Goulart’ın düşüşü, halkçılığın bir yana bırakılması anlamına geliyordu. Askeri darbenin başarıyla sonuçlanmasından birkaç ay sonra, bir arkadaşım Buenos Aires’ten “Yenilmiş, fethedilmiş, yıkılmış bir ulus olduk,” diye yazıyordu. Brezilya’nın ulusallaşma anlayışından uzaklaşması, halkçı olmayan koyu bir diktatörlük dönemine girilmesini gerektiriyordu. Kapitalist gelişme, artık halkın Vargas gibi önderlerin peşinde harekete geçirilmesiyle bağdaşmıyordu. Grevleri yasaklamak, sendika ve partileri feshetmek, tutuklamak, işkence etmek, öldürmek, şiddet yoluyla işçi ücretlerini düşürmek ve böylece yoksulların yoksulluğunu iyice artırarak enflasyonun önüne geçmek gerekliydi. 1966-1967’de yapılan bir ankete göre, Brezilya’da büyük sanayicilerin yüzde 84’ü, Goulart hükümetinin ekonomi politikasını sakıncalı bulmaktaydı. Kuşkusuz bu yüzde 84’ün arasında, Goulart’ın Brezilya ekonomisinin emperyalizm tarafından sömürülmesini önlemek için destek almaya çalıştığı ulusal burjuvazinin ileri gelenleri de bulunuyordu.14 Aynı baskı rejimi, Arjantin’de General Carlos Onganía döneminde de uygulandı. Brezilya’da baskı, 1954’te Getulio Vargas’ın hayatına son veren kurşunla başlamıştı; Arjantin’de de, 1955’te Perón’un bozguna uğratılmasıyla başladı. Meksika’da da endüstrinin özelleştirilmesi yönetimi tekelinde bulunduran partinin baskıcı siyasetinin katılaşmasıyla çakışmıştır.

Fernando Henrique Cardoso, hafif ya da geleneksel endüstrinin halkçı hükümet dönemlerinde geliştiğine ve yığınların tüketim düzeyinde, yani sigara ya da gömlek satın alan insanların tüketiminde bir artış gerektirdiğine dikkati çekmiştir.15 Bunun tersine, dinamik endüstri -ara ya da sermaye malları endüstrisi başında büyük şirketlerin ve devletin bulunduğu kısıtlı bir pazara seslenir; tüketici sayısı azdır, fakat mali kapasitesi geniştir. Bugün yabancı ellerde olan dinamik endüstri, önkoşul olarak var olması gereken bir geleneksel endüstriye dayanır ve onu kendisine bağımlı kılar. Teknolojik açıdan güçsüz olan geleneksel sektörlerde ulusal sermaye belirli bir gücü korur. Kapitalistler, teknolojik ya da mali nedenlerle uluslararası üretim biçimlerine bağlı olmadıkları sürece, toprak reformuna ve sendikal mücadele yoluyla işçi sınıfının tüketim kapasitesinin artırılmasına karşı değildir. Buna karşılık dinamik endüstrinin temsilcileri, bağımlı ülkelerin gelişen bölgeleriyle dünya ekonomik sisteminin arasındaki ekonomik bağların artırılmasını isterler ve iç değişimleri bu amaç doğrultusunda değerlendirirler. Son yıllarda Arjantin ve Brezilya’da yapılan ve Cardoso’nun çalışmasının temelini oluşturan anketlerin sonuçlarının da ortaya koyduğu gibi, endüstri burjuvazisinin sözcüleri bu ikinci gruptur. Büyük patronlar toprak reformuna karşı çıkar; çoğu, endüstri sektörüyle tarım sektörünün çıkarlarının farklı olduğunu kabul etmez ve endüstrinin gelişmesi için bütün üretici sınıfların birleşmesi ve Batı blokunun güçlenmesi gerektiğine inanır. Arjantin ve Brezilya’daki sanayicilerin yalnızca yüzde 2’si, politik olarak önce işçilere güvenmek gerektiği görüşündedir. Anketi cevaplandıranların çoğunluğu ulusal firmaların patronlarıdır ve yine çoğunluğu, bağımlılığın çeşitli zincirleriyle dış güç merkezlerine bağlıdır.

Durum bu haldeyken başka bir sonuç beklenebilir miydi? Endüstri burjuvazisi, egemen sınıfın en üst katını oluşturur, bu grup da dışarıdan yönetilir. Peru kıyılarındaki büyük latifundium’ların sahipleri aynı zamanda otuz bir endüstriyel firmanın ve daha birçok şirketin de sahibidir.16 Diğer ülkelerde de durum tıpatıp aynıdır.17 Meksika da bunların arasında yer alır. Büyük Kuzey Amerikan konsorsiyumlarının yönetimindeki ulusal burjuvazi, halkın baskısını emperyalizmin baskısından çok daha tehlikeli bulur. Kendisine maledilen bağımsızlık ve yaratıcılık özelliklerinden yoksun olan ulusal burjuvazi emperyalizmin içinde gelişir ve çıkarlarını bu ortamda sağlar.18 Arjantin’de, latifundium sahiplerinin bir araya geldiği Jockey Club’ın kurucusu, aynı zamanda, ülkenin başta gelen sanayicilerindendir.19 Geçen yüzyılın sonunda başlayan bir olay, daha sonra gelenek haline gelmiştir: Zenginleşen zanaatkârlar, oligarşinin kapalı salonlarına evlilik yoluyla girebilmek için büyük toprak sahiplerinin kızlarıyla evlenirler ya da aynı amaçla toprak satın alırlar. Ellerindeki sermaye fazlasını endüstriye yatıran toprak sahiplerinin sayısı da az değildir.

Servetinin büyük bir bölümünü ticaretten ve tekstil endüstrisinden kazanan Faustino Fano, ölümüne dek dört kez Kırsal Yerleşimler Kuruluşu’nun başkanı seçilmiştir. 1967’de öldüğünde gazeteler Fano’nun, “tarımla endüstri arasındaki sözde karşıtlığı yıktığını” yazıyorlardı. Endüstri sektöründe sağlanan artık, hayvancılığa yatırılmaktadır. Güçlü sanayicilerden DiTella kardeşler, otomobil ve soğutucu fabrikalarını yabancı şirketlere sattılar; şimdi Kırsal Yerleşimler Kuruluşu’nun sergileri için boğa yetiştiriyorlar. Yarım yüzyıl önce, Buenos Aires şehrinin tamamının sahibi olan Anchorena ailesi, kentin en büyük metalurji fabrikalarından birini kurmuştu.

Avrupa ve ABD’de endüstri burjuvazisi tarih sahnesine tamamen farklı bir biçimde çıkmış, gelişmiş ve gücünü sağlamlaştırmıştı.

  1. Kırk yıl önce Latin Amerika’daki Kuzey Amerikan sermayesinin yüzde 6’sı endüstri yatırımlarına ayrılmıştı. 1960’ta yüzde 20’ye çıkan oran bugün üçte birdir. Birleşmiş Milletler – CEPAL, El Financiamiento Externo de América Latina, New York-Santiago, Şili, 1964 ve Estudio Económico de América Latina, 1967, 1968, 1969.
  2. Amerikan Devletleri Örgütü Genel Sekreterliği, El Financiamiento Externo para El Desarrollo de La América Latina, Washington, 1969.
  3. 3 ABD Ticaret Dairesi ve Amerikan İlerleme İçin İttifak Komitesi verileri. Amerikan Devletleri Örgütü Genel Sekreterliği, g.e.
  4. Paul A. Baran ve Paul M. Sweezy, El Capital Monopolista, Mexico City, 1971.
  5. J. Servan-Schreiber, El Desafio Americano, Santiago, Şili, 1968.
  6. Aktaran: Alfredo Parera Dennis, Naturaleza de Las Relaciones Entre Las Clases Dominantes Argentinas y Las Metrópolis, Fichas de Investigación Económica y Social içinde, Buenos Aires, Aralık 1964.
  7. Planlama ve Koordinasyon Bakanlığı, A Industrialização Brasileira: Diagnóstico e Perspectivas. Rio de Janeiro, 1969.
  8. Dardo Cúneo, Comportamiento y Crisis de La Clase Empresaria, Buenos Aires, 1967.
  9. Aynı dönemde Şili, Kolombiya ve Uruguay’ın endüstrileşme süreci de, ithal ikamesine yönelik bir çizgi izlemiştir… Yıllar önce, Uruguay Devlet Başkanı José Batlle y Ordóñez (1903-1907 ve 1911-1915), Latin Amerika burjuva devriminin liderlerinden biri olmuştu. Çalışma saatlerinin günde sekiz saate indirilmesini öngören yasa, Uruguay’da, ABD’den daha önceki bir tarihte çıkmıştır. Batlle’ın refah devleti deneyimi ilerici yasalarla yetinmeyip kültürel gelişme ve halkın eğitilmesine büyük önem vermişti. Ayrıca kamu hizmetlerini ve bazı üretim etkinliklerini ulusallaştırmıştı. Ancak toprak sahiplerinin gücüne dokunmamış, banka ve dış ticareti ulusallaştırmamıştı. Uruguay, bugün belki de kaçınılmaz olan bu ihmallerin ve Batlle’yi izleyenlerin ihanetinin cezasını çekmektedir.
  10. “Belirli bir malın ülkede üretilmeye başlanması daha önce ekonomi dışında yaratılan artı değerin ancak bir kısmını ‘ikame’ eder… Bu ‘ikame’ malın tüketiminin hızla yaygınlaştığı ölçüde, ithalat talebi kısa vadede döviz ekonomisine geçebilir…” María de Conceição Tavares, O Processo de Subtitução de Importações como Modelo de Desenvolvimento Recente en América Latina, CEPAL-IL- PES, Rio de Janeiro.
  11. Ismael Viñas ve Eugenio Gastiazoro, Economia y Dependencia (1900-1968), Buenos Aires. 1968.
  12. 27 Kasım 1953 tarihli Visión dergisi muhabirinin, “Arjantin petrol endüstrisi dışında hangi endüstri kolları için yabancı sermayenin desteğini arzuluyor?” sorusuna Ekonomi Bakanı şu cevabı veriyordu: “Öncelik sırasına göre sayacak olursak, petrol endüstrisi… İkinci sırada demir endüstrisi… ağır kimya endüstrisi… taşıma gereçleri üretimi… lastik üretimi… Ve dizel motorlarının ülkemizde üretilmesi.” (Aktaran: Alfredo Parera Dennis, g.e.)
  13. Octavio lanni, O Colapso do Populismo No Brasil, Rio de Janeiro, 1968.
  14. Luciano Martins, Industrialização, Burguesia Nacional e Desenvolvimento, Rio de Janeiro, 1968.
  15. Fernando Henrique Cardoso, Ideologias de La Burguesia Industrial en Sociedades Dependientes (Argentina y Brasil), Mexico City, 1970.
  16. Francois Bourricaud, Jorge Bravo Bresani, Henri Favre, Jean Piel, La Oligarquia en El Perú, Lima, 1969. Bu veri, Favre’ın çalışmasından alınmıştır.
  17. Ricardo Lagos Escobar, La Concentración del Poder Económico. Su Teoria. Realidad Chilena (Santiago. Şili, 1961) ve Vivian Trias, Reforma Agraria en El Uruguay (Montevideo, 1962) örneklerle doludur: Yaklaşık yüz aile, fabrika ve toprakların, başlıca ticaret kollarının ve bankaların sahibidir.
  18. “Meksikalı kapitalistler giderek daha dönek, daha açgözlü oluyorlar. Servetlerinin başlangıcı olan ticaret özgürlüğüyle birlikte, çıkarlarını artırmak ve birleştirmek için çeşitli yollar buldular: dostluk, ticari ortaklık, evlilik, vaftiz babalığı, karşılıklı ayrıcalıklar tanıma, belli kulüplere ya da derneklere üye olma, sosyete toplantıları ve elbette ortak politik tavırlar.” Alonso Aguilar Monteverde, El Milagro Mexicano, çeşitli yazarlar, Mexico City, 1970.
  19. 19 Kulübün kurucusu Carlos Pellegrini’ydi. Jockey Club onun anısına konuşmalarını yayımladığında, sanayicilerin savlarını destekleyen konuşmalarını dahil etmemişti. Dardo Cúneo, g.e.

(…)

*Latin Amerika’nın Kesik Damarları isimli kitabın 263-274 sayfaları arasındaki bu bölümün yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz. 

EDUARDO GALEANO, Montevideo, Uruguay’da, orta sınıf Katolik bir ailede doğmuştur. Çocukluğunda futbol oyuncusu olmak istemiş, gençliğinde birçok farklı işte çalışmıştır. 14 yaşında ilk politik çizgi romanını, Sosyalist Parti’nin haftalık yayın organı El Sol’a satmıştır. Gazetecilik kariyerine 1960’larda, Marcha’da editör olarak başlamıştır. 1973’teki askeri darbe sonucunda hapse atılmış, daha sonra da sürgüne yollanmıştır. Arjantin’e yerleşmiş ve bir kültür dergisi olan, Crisis’i çıkarmaya başlamıştır. 1976’da Arjantin’de Videla rejimi, askeri bir darbe ile iktidara gelince ülkeden İspanya’ya kaçmak zorunda kalmıştır. Burada ünlü üçlemesi, Memoria del fuego “Ateş Anıları”nı kaleme aldı. “İnsanların, özellikle de Latin Amerika halkının mustarip olduğu unutkanlıkla savaşmak için” yazdığını belirten Eduardo Galeano, Chavez, Obama’ya Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabını hediye etmeden önce de çok tanınan, çok okunan bir yazardı. Ama bu olay, onun tüm dünyada çok satanlar listelerine girmesine yol açtı. Yazarın Ve Günler Yürümeye Başladı, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri ve Aynalar isimli kitapları yayınevimiz tarafından yayımlanmıştır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sevilen Galeano, 1985 yılında geri dönebildiği Montevideo’da yaşamaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.