‘Biz sözlü tarihçiler hikâye dinleyicileri ve hikâye anlatıcılarıyız.’

 

Bir yanda daha kendileri doğmadan hikâyeleri oluşan, hem fail hem “bedel” ödeyenler olarak geçmişin peşindeki Kürt gençleri… Bir yandan yüzü ekonomiye dönük, sessizleşen bellekleriyle Muğlalı gençler… Bir yandan da karşılaşma(ma)larla birbirini anla(ma)ma deneyimleri, pratikleri… Tüm bunlar Diyarbakırlı sınıf öğretmeni Ali’nin, Datçalı ortaokul öğrencisi Okan’ın, YİBO’da okuyan Asım’ın, kendisini hep abisinin görüş gününe giderken hatırlayan Gül’ün, Diyarbakır’da üniversite okuyan ama yazları “batıda” çalışan İhsan’ın, en çok “Doğulu gençlerin” bulunduğu STK’larda farklı insanlarla tanıştığını, dönüştüğünü söyleyen Muğlalı Buket’in dilinden dökülüyor “Özgürüm Ama Mecburiyet Var”’da.
Kitap, Diyarbakır, Muğla ve Berlin’de 15-35 yaş arası gençlerle gerçekleştirilen kapsamlı bir sözlü tarih projesinin ortaya çıkardığı eserlerden biri. Proje sadece görüşmelerle sınırlı değil. Diyarbakır ve Muğla’daki gençlerle ortak atölyeler, tartışmalar, toplantılar gerçekleştirilmiş ve tüm bunlara erişim sağlayan bir web sitesi kurulmuş (www.gencleranlatiyor.org). Araştırmayı yürüten Leyla Neyzi ve Haydar Darıcı ile çalışmaları üzerine yazışırken barış ihtimalinden, Gezi direnişine, sözlü tarihten modernleşmeye uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Özgürüm Ama Mecburiyet Var” araştırmacıların soru sorduğu, bilgi aldığı, görüşülenlerin sadece yanıt verdiği alışılmış bir alan araştırmasına dayanmıyor. Gençlerle beraber bu araştırmayı yürüttüğünüzü, onların da her adımda bu çalışmaya dahil olduğunu ve karşılıklı bir dönüşüm içinde olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu sürecin sizde bıraktığı etkilerden bahseder misiniz?
Leyla Neyzi:
Bu süreç beni hem araştırmacı, hem de birey olarak dönüştürdü. Zaten bütün araştırmalarım böyle oluyor. Bir antropolog ve sözlü tarihçi olarak, proje sürecinde tanıdığım kişilerle mesafeli bir ilişki kurmak yerine karşılıklı bir diyalog kurarak çoğunlukla dost oluyorum. Bu sefer de böyle oldu. Ayrıca, Kürdistan’ı tanımıyordum. Bu açıdan Diyarbakır’ın ve Diyarbakırlıların bana öğreteceği çok şey vardı. Uzun süre yalnızca susmayı ve dinlemeyi seçtim bu yüzden. Diyarbakırlı dostlarım da bana çok değiştiğimi söylüyorlar. Sanırım karşılaştığım tarih bilinci, kolektif bellek anlatısı ve yoğun duygular beni sarstı ve eğitti. Diyarbakır, artık çok yakın dostlarımın olduğu, gerçekten bağımlılık yapan, özlediğim bir kent oldu. Muğla’yı önceden tanıdığım için orada çok büyük sarsıntılar yaşamadım, fakat karşılaştığım ırkçı söylem beni zorladı doğrusu. Ama Muğla’da da gençlerle çok yakın dostluklar kurduğuma inanıyorum. Birey olarak kurduğum bu dostluklar dışında araştırma sürecinin etkileri devam ediyor çünkü oluşturduğumuz sözlü tarih arşivini değerlendirme ve yazıya dökme çabası halen sürmekte.

1A 1B

Kitabınız çıktığı zaman gençlerin tepkileri nasıl oldu?
Kitap çıkar çıkmaz ilk önce görüşme yaptığımız gençlere yolladık. Bizim için onların görüşleri çok önemliydi. Kitap çıktıktan bir ay kadar sonra da hem Muğla’da hem de Diyarbakır’da görüşme yaptığımız gençlerle toplu olarak buluşarak kitabı tartıştık. Her yaptığımız etkinlikte olduğu gibi bu tartışmayı da videoya kaydettik. Tepkiler genel olarak olumluydu. Hatta bazı gençler ‘isimlerimizi neden kullanmadınız?’ diye sordular çünkü etik nedenlerle gençlerin isimlerini değiştirmiştik. Bu toplu buluşmalar dışında bazı gençler bize facebook veya e-posta üzerinden yazarak veya telefonla ve yüz yüze görüşmeler yoluyla geri bildirim verdiler.

Bir görüşmeniz bir Kürt gencinin “Siz neredeydiniz?” sorusuyla başlamış. Bu soru hem sizin hem de araştırmaya katkı sunan diğer araştırmacıların zihnini epey bir meşgul etmiş. Kürt sorunu bağlamındaki uzun süreli sessizliği düşündüğümüzde bu soru bütün araştırmacılar, sosyal bilimciler için sorulmuş bir soru sanki. Ne Kürt sorunu ne de savaş henüz bitmiş değil bir yandan. Ancak şiddetin en yoğun yaşandığı yıllarda, Kürt sorunun konuşulamadığı zamanlarda gerçekten neredeydik?
Evet, orada değildik. Bu bir bakıma Türkiye’deki sansür ve sessizleştirmeyle açıklanabilirse de bu kabul edilebilir bir şey değil tabii ki. Kürtlerin ve Kürtlere duyarlı küçük bir çevrenin dışında ne yazık ki Türkiye toplumu savaşı yaşandığı sırada hissedemedi. Toplumun uyanması ve duyarlılık kazanması zaman aldı ve bu da aslında geç oldu çünkü yaşanan en büyük insan hakları ihlallerine sessiz kalındı. Biz, savaşı bizzat yaşayan yetişkinlerle değil, onu çocuklukları ve bir önceki kuşakların aktarımı yoluyla anımsayan gençlerle görüşmeyi seçtik.

Asker ve gerilla aileleri ile ilgili bir çalışma yapmıştım (İki Tarafta Evlat Acısı, İletişim Yayınları). İki aile grubu hem bana hem de çalışmaya çok farklı yaklaşmışlardı. Asker aileleri için ödevini yapan bir öğrenciydim ve ellerinden geldiğince bana yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Gerilla aileleri için ise durum çok farklıydı. Ben bir mesajcıydım ve bu çalışmayla onların mesajını sesleri duyulmayan yerlere taşıyabilirdim. Siz de çalışmanızda böyle bir farklılık hissettiniz mi?
Haydar Darıcı:
Aslında benzer bir şey bizim araştırmamız için de geçerliydi. Kürt gençlerinin çoğu için biz bir anlamda Türk kamusunu temsil ediyorduk. Mülakatlarda bize değil aslında bu kamuya konuşuyorlardı. Bunun bir nedeni yaşadıkları şeylerin bilinmesini istemeleriydi. Medya, eğitim sistemi vb. nedeniyle Türklerin Kürt bölgesinde yaşananları öğrenemediğini ya da onların kandırıldığını düşünüyorlardı. Diğer bir neden de acılarının Türkler tarafından tanınmasını istemeleriydi. Bu aslında muhatabı öteki yani egemen güç olan bir siyaset biçimine işaret ediyordu. Gençler ayrıca hikâyelerini kamusal alanda dolaşıma sokmayı bir siyaset biçimi olarak görüyorlardı. Yani yeni siyaset biçimlerinden biri hikâye anlatıcılığıydı. Onların hikâyelerini toplamayı amaçlayan projemiz de çok uygun düşmüştü bu ortama. Gençler projemizi hikâyelerini kamusal alana taşıyabilecekleri bir mecra olarak gördüler.

Ancak Türk gençleri için durum oldukça farklıydı. Öncelikle onların hikâyelerini niye dinlemek istediğimizi anlayamadılar. Onlara göre bize anlatabilecekleri ya da bizim ilgimizi çekecek bir hikâyeleri yoktu. Çoğunun politik ya da toplumsal dertleri yoktu. AKP hükümetinin onların seküler hayat tarzını tehdit etmesi ve Kürt nefretleri dışında. Kafalarında bir özgürlük sorunsalı da yoktu. Anlatılarındaki vurgu Kürt gençlerininki gibi geçmiş değil gelecekti. Bireysel olarak kendilerini nasıl geliştirebileceklerinden ve nasıl daha iyi bir hayata sahip olabileceklerini tasarlıyorlardı.

2A 2B

Türkiye’deki siyasi baskıların Kürt gençlerinin STK’lara olan ilgisini azalttığından bahsetmişsiniz. Bu gençlerin sivil alana, siyasete dair umutları mı azalıyor? Aynı durumun Türk gençleri arasında STK’lara katılımının azaldığını söylemiyor çalışmanız…
Haydar Darıcı: Diyarbakır’da özellikle 1990 sonrasında kamusal alanın genişlemesi ve politik atmosferin yumuşaması STK sayısında büyük bir artışa neden oldu. Gençler de siyaseti alternatif ve daha az tehlikeli bir siyaset alanı olarak gördüler. STK’lar ayrıca gençlere aynı zamanda bir iş alanı ve mobilizasyon da sağladı. Ancak politik ortam sertleşince STK’lara ve genel olarak kamusal alandaki sivil siyasete devlet baskısı da arttı. Gençlerin de bu süreçte STK’larda daha az aktif olmaya başladıklarını gözlemledik. Türk gençleri ise zaten STK’larda pek aktif değildi. Ayrıca onların çalışmalarına bir devlet baskısı da olmadı.

Muğla’da görüştüğünüz pek çok genç farklı kültürleri tanımak istediklerinden, yeni insanlarla tanışmanın öneminden bahsediyorlar. Söyleşilerde bu isteklerin çevrelerindeki Kürtleri pek de kapsamadığını görebiliyoruz. Bu durumu nasıl anlayabiliriz?
Leyla Neyzi:
Ne yazık ki bunu söylerken daha çok yurt dışından gelen yabancı turistleri veya metropollerden gelen yerli turistleri kastediyorlar. Çünkü onlar kendilerini genel olarak Türk modernleşme projesiyle özdeşleştiriyorlar. İstedikleri orta sınıf bir yaşam. Muğla aynı zamanda geleneksel olarak da liberal bir yaşam tarzına sahip. Bu bağlamda Kürtleri muhafazakâr, mutaassıp, geri kalmış bir kültürün temsilcileri olarak görüyorlar. Aslında Kürtlere bakışları genel olarak Türklerin Kürtlere bakışlarından farklı değil. Televizyon dizileri buna iyi bir örnek mesela.

‘Devlete karşı direnirken bile aynı devlete yıllardır direnmiş olan Kürtlere üstten bakmaya devam ediyorlar.’

 

Kürt ve Türk gençlerin karşılaşmaları büyük ölçüde eşit koşullarda gerçekleşmiyor. Peki, sizce Gezi Direnişleri iki gençlik arasında daha eşit karşılaşma alanları yaratabildi mi? Dahası, bu direnişlerin hep bahsedildiği gibi “Batı’nın” “Doğu’yu” anlayabildiği bir sürece denk düştüğünü ne kadar söyleyebiliriz?
Haydar Darıcı:
Araştırma sırasında Kürt ve Türk gençleri arasında büyük bir uçurumun olduğunu gördük. Ki bu aslında bizi şaşırtmadı. Türk gençleri arasında yaygın olan milliyetçilik ve Kürt karşıtlığı onların Kürtlerle gerçek bir karşılaşma yaşamalarını engelliyordu. Kürt gençleri de zaten Türkler tarafından sürekli dışlandıklarını anlattılar. Ancak Gezi direnişi Kürtlerle Türkler arasındaki ilişkiyi dönüştürebilecek bir potansiyel taşıyordu ve bunun barışın toplumsallaşmasına katkıda bulunabileceğini düşünüyorduk. Bu anlamda bir kırılma yarattı Gezi direnişi ama sorunsuz bir süreç de değildi bu. Öncelikle Türk gençleri de direniş kavramıyla tanışmış ve onların devletle ilişkileri dönüşmeye başlamıştı. İşgal edilen Gezi parkında Türkler ve Kürtler ilk defa devletsiz bir ortamda ilişkileniyorlardı. Ayrıca o devrimci an insanları radikal bir şekilde dönüştürüyordu– insanların eyleme geliş motivasyonları ne olursa olsun– ve farklı bir öznellik kuruyordu. Kürt ve Türk gençleri devlete karşı, barikatlarda birlikte mücadele ederken bir ortaklık da kuruyordu. Taksimde yapılan Lice eylemi bu ortaklığın en güzel örneğiydi. Ancak diğer taraftan belki de çözüm süreci başladığından beri farklı bir Kürt karşıtlığı da kurulmaya başlanmıştı. Eskiden devlete ihanetle suçlanan Kürtler artık devletle yani AKP hükümetiyle işbirliği yapmakla suçlanıyordu. Gezi’den başlayarak yapılan her eylemden sonra ‘Kürtler nerede’ diye sorulmaya başlandı. Bu anlamda, Twitter’da gördüğüm ironik ifadeyle “Kürtler yokturdan Kürtler neredeye” gelmiştik. Aslında Kürtler Gezi’de de sonrasında da hep vardı ama sürekli onların eylemlere katılmadıkları söyleniyordu. Belki de Kürtlerin hep en önde savaşmaları ve kendilerini feda etmeleri bekleniyordu. Türkler her eylemden sonra ‘Kürtler bizi yalnız bıraktı’ dediler– kendilerinin on binlerce Kürdün öldürülmesine yıllarca sessiz kaldıklarını unutarak. Kısacası Türkler Kürtlerle eşit bir ilişki kuramıyor. Devlete karşı direnirken bile aynı devlete yıllardır direnmiş olan Kürtlere üstten bakmaya devam ediyorlar.

Kürt gençlerin anlatıları içini “bedel” kavramının doldurduğu ortak bir geçmişle öylesine şekillenmiş ki görüştüğünüz gençlerden biri “Kürt’sen, padişah kızı olsan değişmez” diyor. Öte yandan sizin çalışmanız aslında Kürtlerin sınıfsal ve diğer bazı farklılıklarla da çeşitlendiğini, tek tip bir Kürt’ün imkânsızlığına işaret ediyor…
Leyla Neyzi:
Hem öyle, hem öyle değil. Yani ötekileştirme ve ırkçılıktan dolayı Türklerin Kürtlere bakışında ilerleme kaydetmek kolay değil. Ama Kürt toplumunun kendi içindeki ilişkilere bakarsak tabii ki sınıfsal ve yöresel farklılıklar var. Özellikle bugünlerde bunu Kürdistan’da güçlü olarak hissediyoruz. Yerel seçimler de yükselen Kürt orta sınıfına karşı kitlelerin tepkisini gösterdi. Parti ve belediyeler nezdinde kirlilik çok gündemde şu anda ve gençler için büyük bir hayal kırıklığının ifadesi.

3

Mustafa Kemal Coşkun’un işçi sınıfı üzerine yaptığı bir araştırma (Sınıf, Kültür, Bilinç, Dipnot Yayınları http://www.okuryazar.tv/mustafa-kemal-coskun-sinif-kultur-ve-bilinc/ orta sınıflardan farklı olarak işçi sınıfının Kürtlerle daha eşit koşullarda karşılaşması sebebiyle Kürtlüğün politik izdüşümlerine olumsuz bir tavır içinde olsalar bile orta sınıflar gibi Kürtlerin “cahilliklerinden”, “geri kalmışlıklarından” dem vurmadıklarını gösteriyor. Görüştüğünüz Türk gençlerinin Kürtlere yönelik anlatılarında sınıfsal konumlarının etkili olduğunu söyleyebilir misiniz?

Leyla Neyzi: Görüştüğümüz Muğlalı bir genç, bir Kürt mahallesinde yaşıyordu ve babası Kürtlerle birlikte fabrikada çalışıyordu. Bu gencin Kürtlere bakışı gerçekten daha farklıydı çünkü onları yakından tanıyordu. Fakat ne yazık ki bunu genelleştirmenin mümkün olduğunu düşünmüyorum çünkü aynı sınıfa ait kişiler hem birbirlerini tanımayabiliyorlar hem de birbirleriyle rekabet ettikleri için de düşman olabiliyorlar. Muğla’da görüştüğümüz gençlerin çoğu orta sınıftan değildi, çoğu köy kökenliydi. Ama Kürtlerle aralarındaki kültür farkını özellikle vurguluyorlardı.

Bu bir gençlik çalışması olsa da Kürt ve Türk gençlerinin hayat hikâyeleri aynı yaş grubunun deneyimlerini paylaşmadıklarını gösteriyor. İki gençliğin de hayat hikâyelerinde kentleşme ve birey olma önemli yer tutuyor. Bu hikâyeler Türkiye’nin farklı modernleşme serüvenlerini mi anlatıyor bir yandan?
Leyla Neyzi: Tabii ama bu serüvenlerin tamamen farklılaştığı da söylenemez. İster istemez hem Diyarbakırlı hem Muğlalı gençler Türk modernleşme projesinden etkilendiler. Bu proje yaşanan baskılar ve savaştan dolayı Kürdistan’da çok daha ağır yaşandı—bir sömürgeleştirme ve asimilasyon süreci olarak. Muğla’da gençler modernleşme sürecine çok daha istekli olarak katılıyorlar çünkü kendilerini bu topluma ait hissediyorlar. Kentleşme Muğla’da turizmin etkisiyle köylerin kentleşmesi biçiminde gerçekleşti ve Muğla göç alan bir yöre oldu. Diyarbakır’da ise savaştan ve bunun yarattığı zorunlu göçten dolayı kentleşme zoraki ve çok sancılı bir süreç olarak yaşandı. Öznellik Diyarbakır’da kolektif yapılardan bağımsız değil—özellikle aile ve akrabalık ilişkilerinden ve Kürt hareketinden. Muğla’da ise çekirdek aile özneyi şekillendirmeye devam eden önemli bir yapı.

Her iki genç grubu için de kentleşmenin önemine dikkat çekmişsiniz. Kürt gençleri, kentleşmenin de etkisiyle, ağabeyleri/ablaları gibi olmak istemiyor, sizin bir TV programında söylediğiniz gibi “kendinden vazgeçmek o kadar kolay değil artık…” Bununla birlikte kentsel ekonomiye dahil olmak Muğlalı gençler kadar hayatlarını ve gelecek tahayyüllerini şekillendiremiyor zira yaşanmışlıklar hep omuzlarında. Bu çelişki Kürt gençliğinde nelere yol açıyor?
Leyla Neyzi: Kürt gençliği çok ciddi bir içten bölünmüşlük yaşıyor. Kürt kimliği, Kürt hareketi çok önemli çoğu için. Fakat Kürt siyaseti birçok açıdan hayal kırıklığı yaratıyor. Aynı zamanda barış konusunda ciddi endişeler var. Bir yandan da ekonomik kaygılar bu gençleri ailelerine bağımlı veya ailelerinden sorumlu kılıyor ve kendilerini son derece sıkışmış hissediyorlar. Bu anlatılması güç bir psikolojik durum.

Sayılardan ziyade niteliği önceleyerek yaptığınız bu çalışmada genel sonuçlara varabilmek elbette ki en önemli hedefiniz değildi. Ancak Muğlalı gençlerin deneyimlerinin “gençlik” hikâyeleriyle kesiştiği tespitinizden yola çıkarak bu gençlerin deneyimlerinin Türkiye’nin batısında yaşayan pek çok gencinkiyle örtüştüğünü söyleyebilir miyiz?
Leyla Neyzi:
Evet, biz her ne kadar genelleme yapmak yerine tekil öznelerin deneyim ve anlatılarına sadık kalmak istesek de böyle olduğunu düşünüyoruz. Fakat daha çok Türkiye’de araştırma eksikliğini vurgulamak ve niteliksel çalışmaların artması gerektiğini söylemek isteriz.

‘Kürt gençleri şiddeti çok küçük yaşta deneyimliyorlar.’

 

Kürt gençlerinin şiddeti çok küçük yaşta deneyimlediklerini, hayatı böyle öğrendiklerini anlıyoruz. Öyle ki pek çoğu çocukluklarında kendilerinden görmediklerine şiddet uyguladığından bahsediyor. Ancak daha sonra kendileriyle yüzleştiklerini, anlamaya çalıştıklarını, “bize yapılanı ben neden yapayım?” diye sorduklarını da görüyoruz. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşiyor?
Leyla Neyzi: Ben bunu biraz farklı ifade ederdim. Kürt gençleri şiddeti çok küçük yaşta deneyimliyorlar. Bu çoğunlukla devlet şiddeti olmakla birlikte Kürt toplumunun kendi içerisinde de şiddet deneyimlerinin olduğunu söylemek mümkün. Fakat sanırım hissettikleri daha çok bir öfke, kin ve öç alma içgüdüsü ki bu devletin onlara reva gördüklerine bir tepki. Ayrıca Batı’da Türklerle karşılaştıklarında yaşadıkları ırkçılık, dışlanma ve şiddet de onları etkiliyor. Ben onların basit bir dönüşüm yaşamaktan ziyade içten bölünmüşlük yaşadıklarını düşünüyorum. Yani bir yandan öfke duyarken bir yandan da devlet ve özne arasında ayırım yapma çabası ve farklı duygulanım durumları arasında gidip gelme…

4A 4B

Hem Diyarbakır’ın hem de Muğla’nın farklı etnik çeşitlilikler ve çatışmalarla bezeli bir tarihi var. Kürt gençlerin hafızalarında Ermenilerin, yaşanan acıların canlı kaldığını, dahası bir sorumluluk alarak anlatılarını bir itirafa dönüştürdüklerini görüyoruz. Muğla’daki Rumların varlığı ise yerel hafızada çok yer bulamıyor kendine. Bu durum bize Türkiye’deki etnik grupların birbirleriyle ilişkisi adına ne söylüyor?
Haydar Darıcı: Bu fark Diyarbakırlı ve Muğlalı gençlerin yakın geçmişle farklı ilişkilerinden kaynaklanıyor. Savaş, Kürt gençlerini Ermenilerin geçmişte yaşadıklarına duyarlı kıldı. Bu tarih, onların mağduriyet üzerinden kurulu anlatılarının bir parçası haline geldi. Bu ironik aynı zamanda çünkü Ermenilerle ilişkileri aslında bir fail ilişkisi. Muğlalı gençler için ise geçmiş değil şimdiki zaman ve gelecek önemli olduğu için yörenin Rum tarihi ilgilerini çekmiyor. Onların atalarının da Rumlarla ilişkisi bir fail ilişkisi fakat bu tarih Muğla’da sessizleştirilmiş bir tarih.

Çalışmanız en genel anlamıyla birbirini tanımanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. gencleranlatiyor.org ’daki bir videoda gençler empatinin önemini tartışırken sorunların sadece birbirini anlamayla çözülemeyeceğini de konuşuyorlar. Bir söyleşinizde hikâyelerin yeterli olmadığını ancak önemli bir başlangıç noktası olduğunu söylüyorsunuz.  Toplumsal bir mutabakat sonraki adımlar ne olabilir?
Leyla Neyzi: Biz sözlü tarihçiler hikâye dinleyicileri ve hikâye anlatıcılarıyız. Hikâyelerin çok önemli ve dönüştürücü olduğuna inanıyoruz. Politik sürece katkıda bulunduklarını düşünüyoruz. Fakat siyasi iradenin yapması gerekenler çok belli ve ne yazık ki Türkiye bu konuda sürekli beklemede ve bu çok ciddi bir hayal kırıklığı ve öfke yaratıyor. Bunu hem görüşme yaptığımız Diyarbakırlı gençler, hem de biz hissediyoruz. Türkiye çatışma sonrası bir toplum olarak nitelendirilemez ne yazık ki. Henüz ne çatışma bitmiş, ne de barış gelmiş, şiddet ihtimali Damokles’in kılıcı gibi devamlı başımızda sallanmaya devam ediyor. Ayrıca gündemin sürekli değişmesi de müthiş bir dengesizlik yaratıyor ve sürekli duygusal devinim halini tetikliyor.

“Özgürüm Ama Mecburiyet Var” – Diyarbakırlı ve Muğlalı Gençler Anlatıyor / Yazarlar: Leyla Neyzi – Haydar Darıcı / İletişim Yayınları – Bugünün Kitapları / Editör: Tanıl Bora / Kapak: Aslı Altay / Fotoğraflar: Sibel Maksudyan / 1. Baskı Nisan 2013 /231 sayfa

Prof. Dr. Leyla Neyzi; İstanbul’da doğdu. Robert Kolej’den sonra Stanford Üniversitesi’nde Kültürel Antropoloji (Lisans, 1982), Cornell Üniversitesi’nde Gelişme Sosyolojisi (doktora, 1991) okudu. Antalya’da yörüklerin seracılık ve turizme geçiş serüvenini irdeleyen doktora tezi Kuzey Amerika Ortadoğu Araştırmaları Derneği’nin Sosyal Bilimlerde En İyi Doktora Tezi Ödülü’nü kazandı (1992). 1992-1994’te Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı. 1995-1996’da Tarih Vakfı Sözlü Tarih Projesi’ni yönetti. 1997-1998’de GazetePazar’da sözlü tarih yazıları yayımlandı. Neyzi, 1998’den beri Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Kültürel Çalışmalar Programı’nda öğretim üyesidir. Yayımlanmış kitapları arasında Birey, Bellek, Aidiyet: Sözlü Tarih Çalışmaları (Tarih Vakfı, 1999) ve Küçük Hanım’dan Rubu Asırlık Adama: Nezihe Neyzi’den Oğlu Nezih Neyzi’ye Mektuplar 1947-48 (Sel Yayıncılık, 1999) bulunmaktadır. Kültürel kimlik, milliyetçilik ve azınlıklar, gençlik ve kuşak kimliği, Ortadoğu ve Güneydoğu Avrupa’da etnografi ve sözlü tarih, kentsel mekân ve mahalle kimliği konularında çalışan Neyzi’nin makaleleri çeşitli uluslararası dergi ve kitaplarda yayınlanmıştır.

Haydar Darıcı; Boğaziçi Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra Sabancı Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar programından yüksek lisans derecesi aldı. Yüksek lisans tezini kentlerdeki Kürt gençleri ve çocuklarının siyaseti üzerine yazdı. Michigan Üniversitesi’nde antropoloji ve tarih programında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. İlgi alanları arasında gençlik ve çocukluk çalışmaları, bellek çalışmaları, sözlü tarih ve şiddet antropolojisi bulunmaktadır.

Yazar Fotoğrafları: Sibel Maksudyan

 

1 Yorum

  1. yusuf kaya

    Öncelikle elinize sağlık Haydar Darıcı ve Leyla Neyzi: baktığımızda hemen hemen bütün türk kesimi kardeş diyorsunuz ama baktığımızda bu sadece sözde kalıyor. söz konusu kürtler oldu mu hepsi birlik oluyorlar bütün partiler basın. böyle sizin gibi değerli kişilerde o dünemlerde sesiniz kısılıyor her nedense biz anlıyoruz ama gel gür ki gerçekten ortada bişeyler var diyorsunuzya taksimde lice protestosu bunun bir güstergesidir. hane düşünün bir devlet 34 vatandaşını uçaklarla bombalıyor. ve millet bunu protesto etmesi gerekırken 3gün sonra taksim yeni yılın gelışini kutlyuyorlar. hiçbir şey olmamışçasına ne kadar mantıklı şırnakta halen polis keyfi uygulamalar yapıyor bir allahın günü basın vermiyor. bunlar yapılırken buralarda birileride çıkıp kardeşlikte bahsetmesi gerçekten insanın zoruna gidiyor çünkü kardeşlik bizde böyle değil…

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.