“İnsanlar kaderlerine razı olmayı, kederle örmeye başladılar.”

 

“Çok sıkılır arkadaşı ölen çocuklar” diye başlayan, “Bana küstüler” diyen, “biten bir aşkın ardından” geleni anlatan pırıl pırıl, coşkulu bir ilk kitapla sıcak bir edebiyat adımıyla, yeni bir yazarla karşı karşıyayız. “Vakitlice Gelmeyen Çiş”, “Biraz Uzunca Bir Diyet Hikâyesi” ve bir dolu da muzırlık… Mahir Ünsal Eriş, tam da “80’ler hakkında artık ne söylenebilir ki?” diyeceğimiz bir zamanda geldi, sarı sepya taşra sahillerinden anlatıyor, çocukluğun “kırk mumluk sarı ampul karanlığı”ndaki evlerinden yazıyor…

“İnsanların kederli olmayı sevdiği yıllar.” Belki de öykülerinize giriş anahtarı bu satırınızda gizli. Size göre o zamanın insanlarına kederi sevdiren neydi?
Galiba yoksulluğun şikâyet edilemeyecek kadar içselleştirilmiş olmasıydı. 80 öncesi dönemi yaşamış insanların, darbeden kısacık bir süre sonra bile geçmişi “anarşi vardı”, “yol ortasında kardeş kardeşi vuruyordu” diye anarak kendini sıyırdığını biliyoruz. Oysa aynı insanların 12 Eylül darbesi gelip de insanları ve kitapları evlerden toplamasına kadar, tam olarak ne olduğunu anlayamasalar da bir umutları vardı. Babam, Devrimci Yol dergisinin, ama doğru ama abartı, bir buçuk milyon adet dağıtıldığıyla övünür hep. Kanlı 1 Mayıs’ta o alanda 500.000 kişi olduğundan bahsediliyor ve fotoğraflar hiç de yalanlamıyor bunu. Bu insanların hepsi örgütlü kadrolar değildi herhalde? Geniş kitlelerin inandırıcı ya da güvenilir bulmadığını daha sonraki söylemlerinden okuduğumuz bu umudun en cazip tarafı yoksulluğun insanın tabiatından gelen bir şey olmadığını söylüyor olmasıydı. “Yoksulluk kader olamaz” diyordu şarkılar. Ama darbeyle bu umut yerini korkuya bıraktı. İnsanlar kaderlerine razı olmayı kederle örmeye başladılar. 80 öncesinde “Kula kulluk edene yazıklar olsun” diyen arabesk şarkıların darbeden sonra yalnızca aşk ve ayrılık acısına yoğunlaşmalarını da böyle anlıyorum. Belki de öyle değildir, yine de “Yahu biz o yıllarda hiç kederli değildik” diyen kimse olmadı şimdiye kadar okuyanlardan. Bunun o yıllara dair anlatmaya çalıştığım kederin sınıfsal bir bağlamı olmasıyla açıklanabileceğini düşünüyorum. Ama sanırım bu bağlama açıklık getirecek kadar vâkıf olmadığım için yalnızca kederi işin hamuruna bulaştırmakla yetinmişim.

Öykülerinizde, –özyaşamsal olsa da olmasa da– anılarınızı dillendirme, geçmişe bakma, yara kabuğu kaşıma duygusu geçiyor. Bu ne kadar sizin geçmişiniz? Bunu şunun için soruyorum. 1980 doğumlusunuz ve anlattığınız döneme tam olarak “yetişmiş” değilsiniz. Çocukluktan büyümeye kadar izlediğiniz hayatların dökümü mü?
Tam da öyle. Anlattıklarım içinde şahsen tanıdığım insanların aynen başından geçmiş diyebileceğim şeyler de yok değil. Fakat genel olarak bu hikâyeleri tanıdığım herkesin başından geçebilecek kadar alelade olaylar olmaları hasebiyle kurgulamaya çalıştım. Yani, öyle yapmışım aslına bakarsanız. Bu insanları ve onların başlarından geçen bu şeyleri bir plan çerçevesinde öykülememiştim aslında. Fakat herkesin başına gelebilecek kadar alelade olaylar dediğim bu olayların her birinde anlattığım insanların hayatları ölçeğinde onların “küçük kıyametleri” sayılabilecek şiddette şeyler olduklarını da biliyorum. Belki her biri, kahvede, dolmuşta, bir altın gününde, okul yatakhanesinde anlatılırken kulak misafiri olabileceğimiz kadar alelade ya da “Ee… Bu da olmamıştır canım” dedirtmeyecek şeyler. Ama hepsi, bizim başımıza gelmemiş olduğu için bu kadar rahatlıkla anlatabildiğimiz, dinleyebildiğimiz ya da anlatılmasına tanıklık edebildiğimiz şeyler. Hemen hepsinin anlatılan olay ya da o kıyametten “yırtmış” tiplerin ağzından veya o tiplerin gözüyle anlatılıyor olması da hep bundan. Bunları, bu hikâyelerin aktardığı tipleri, olayları, kıyametleri hepimiz görmüş olabilirdik; belki de görmüşüzdür. O nedenle yaşanmış şeylerin bir envanteri gibi görünmüş olabilir, hakkınız var.

MAHİR.ÜNSAL.ERİŞ1 MAHİR.ÜNSAL.ERİŞ2

Kısa bir tanıtım var kitapta sizle ilgili, çeviri yaptığınız ve “söylenişi bile güzel, “Gençlerbirlikli” olduğunuz. Edebiyat nasıl hayatınıza girdi ve “yazmak” nasıl başladı?
Edebiyat, bir okur olarak “okumak” eylemiyle ilk temas noktamı meydana getirmesi açısından hep vardı diyebilirim. Ama yazmak ne zaman ve nasıl geldi, nereden başladı, beni buna ne itti; sanırım bilmiyorum. “Bir sabah uyandığımda yazmam gerektiği duygusuyla doluydum” diyebileceğim gizemli bir hikâyem yok galiba. Genç ömrümün çok büyük bir kısmını hemen hiçbir işe yaramadan geçirdim diyebilirim. Bir tek okurdum. Okul okumakta da pek iyi olamadım aslında, girdiğim okulların yarısından ya atıldım ya da ben onları bıraktım. Ama az çok okuryazar olan herkesin ama herkesin, güzel defterlere, ajandalara, word sayfalarına bir şeyler çiziktirdiğini biliyorum. Ben de öyle başladım galiba. Sonra bu yazdıklarımı müstear bir adla bir blog’a koymaya başladım. Kendi adımla yazamıyordum. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama biraz utanıyordum galiba bundan. Garip bir mahcubiyet hali. “Ooo… Öykü mü yazıyorsun?” diyecekler diye ödüm kopuyordu. Levent Cantek bunun da bir taşralılık ve orta sınıf mahcubiyeti olduğunu söylüyor; haklı da. Özeti, ajandalarına içinden dökülenleri kaydeden sayısız insan gibi ben de bir yerlere yazıyordum bunları, sonra oradan bir blog’a taşıdım, iki üç sadık arkadaşım dışında kimse okumuyordu. Ekşi Sözlük’e linkler yapıştırıyor, diğer sosyal ağlarda paylaşıyordum ama yine de okuyan üçü beşi geçmiyordu. İyi mi kötü mü bunu bile anlayamıyordum. Çünkü okuyanlar hep yakın arkadaşlarımdı. Tam bu dönemde güzel insanların aracılığıyla bazı başka güzel insanlarla tanıştım –ki bunlardan biri kıymetini anlatmakla ifade edemeyeceğim Levent Cantek’tir– ve ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi diyebilirim. Bana çok şey kattılar ve ajandalara yazılmış herhangi bir şeylerden okunabilir bir şeyler çıkarmamı sağladılar. Ümidi kaybetmek üzereyken gelen bu hayati müdahale, sizin lütfedip “edebiyat” dediğiniz, benimse biraz da çekinerek “yazmak” diyebileceğim şeyle olan bağımı hatırı sayılır biçimde kuvvetlendirdi. Var olsunlar, minnetarlığımı da belirttim zaten kitabın başında.

Bu kitap yazılıp yayımlandıktan sonra sizde nasıl bir duygu bıraktı?
Buna cevap vermek o kadar zor ki… Bir kere, az önce bahsini ettiğim “utanmak” meselesiyle, o taşralı-orta sınıf mahcubiyetiyle ilgili meseleyi hâlâ çözebilmiş değilim. O yüzden de kitabın tamamının ya da bir kısmının övüldüğü bir durumda, sınıf öğretmeni “Senin sesin pek güzelmiş, çık tahtaya da bir şarkı söyle bakalım bize!” diyormuş gibi mahcup oluyorum. Hele ki “Şunu bir imzalar mısın?” diyen biriyle karşılaştığım zaman ne yapacağımı şaşırıyorum. Abarttığımı ya da bunun da başka bir çeşit şımarıklık olduğunu düşünenler oluyordur eminim, fakat bu böyle, engel olamıyorum işte. Ama genel itibariyle, bir gün bir kitap olup birilerinin eline geçeceğini bilmeden, öngöremeden yazdığım bu şeylerin hiç görmediğim, seslerini duymadığım, muhtemelen birçoğuyla hiç karşılaşmayacağım insanlarca iyi ya da kötü konuşuluyor olmasının, onlarca altlarının çizilmesinin, alınıp başka yerlere not edilmesinin insanın içini gıdıklayan bir mutluluk verdiğini inkâr edemem. Henüz kitap çıkalı yirmi gün olduğundan daha sokakta, kitapçıda, şurda burda tanımadığım bir kimsenin elinde tesadüf etmedim kitaba. O zaman ne hissederim, kestiremiyorum bile. Yine de tüm mahcubiyetime rağmen mutlu etmediğini söyleyemem. Bir blog’da, pek de kimsenin yüzüne bakmadığı öykülerin, Levent Cantek gibi bir sihirbazın elinden geçip aldığı bu biçimiyle karşılaşmak çok ilginç bir duygu. Bu kadar heyecanlanacağımı, kendi harflerime, cümlelerime bu kadar yabancı kalıp şaşkınlık duyacağımı düşünmemiştim.

Kitap, “Çok Sıkılır Arkadaşı Ölen Çocuklar”la, derin bir keder taşıyan bir öyküyle açılıyor. Ve bütün kitaba da bu ton yerleşiyor. “Kederi seven” bir edebiyatçıyla mı karşı karşıyayız, yoksa 80’lerin taşrası, başka türlü anlatılamazdı da ondan mı?
Kitapla ilgili görüşlerini benimle paylaşma lütfunda bulunan hemen herkesten, “Çok Sıkılır Arkadaşı Ölen Çocuklar”dan kasıtla “Yahu biz bu Serkan’a çok üzüldük!” tepkisi aldım diyebilirim. Yine de, tüm içine arabesk sinen bu acılı, kederli hale rağmen kederi seven ve bundan beslenen bir karaktere sahip olduğumu düşünemiyorum. Bu öykülere konu olan karakterler için de böyle. Hiçbiri “Ah ulan ah!” diyen insanlardan değil. Gidip kâğıthelvası alıyor mesela başına gelen felaketin ardından. Dönüp baktığım zaman birçok yerde çok komik ayrıntılar da yakalıyorum tüm hikâyelerde. Bana, sevgilisinden özür dilemeye gelmiş bir adamın sevgilisinin özlem dolu bir açlıkla baktığı göğsüne kusmasını, kimse yadırgamasın ama, komik buluyorum. Ya da eve giren bir hırsızın onca çalınacak şey varken tutup terk eden sevgiliye yazılmış mektubu çalmasını, hikâyenin fonda anlattığı tüm acımasızlığa rağmen inşaata işemeye girmiş bir adamın “terör örgütüne yardım ve yataklık” ya da “üyelik” suçundan yıllarca hapis yatmasını gülerken ağlayan, ağlarken gülen kafası karışık bir dünyaya ait buluyorum.

MAHİR.ÜNSAL.ERİŞ7 MAHİR.ÜNSAL.ERİŞ3

Yalnız andıklarınız değil, daha pek çok komik ayrıntılar vardı hikâyelerinizde. Haklısınız, eksik ifade ettim, bunca mizaha rağmen kederli bir ton var demeliydim sanırım…
Bunda büyüdüğüm ortamın, birbirine geçmiş geniş ailelerin havasının etkisi olduğu muhakkak. Bir cenaze evinde, bir odada toplanmış kadınların bir süre sonra ölümün kederinden laçkalaşmış sinirleriyle birbirlerini çimdikleyerek ve bundan vicdan azabı duyarak kikirdeştikleri durumlar büyüdüğüm ortama çok yabancı şeyler değil. Demeye çalıştığım, kederli de olsak, hayattan şikâyet edip sızlanacak şeyler hep bizim başımıza da gelse illa ki eğlenceli bir taraf arayıp bulma eğilimimizin çok baskın olduğu. Bunun “Hayat devam ediyor”culukla da bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Yani elbette ilgili tabii de, o kadar da yalın bir gerçek değil bu. Hayat devam ediyor, başımıza ne gelirse gelsin daha hayatta alacağımız nice tatlar, göreceğimiz nice yerler var gibi bir şey değil. Hayat devam ediyor ve sen hayatta kalmak zorundasın. Geçinmek, işini gücünü korumak, yoksa bulmak zorundasın; konu komşunun ağzına sakız olmadan yaşamak zorundasın; el âlem ne der diye düşünmek zorundasın. Böyle bir dünyanın insanları çünkü benim anlatmaya uğraştıklarım. Dolayısıyla da eğer okurken keder daha ağır basmış görünüyorsa formülü tam tutturamadığım sonucu çıkarırım bundan, çünkü bu hikâyelerin içinde kederi küçümseyen bir mizah olduğunu da sanıyorum; en azından buna uğraştım.

Öykülerinizin tamamı, başka türlü bir “erkeklik”ten bahsediyor. Anlattığınız erkekler, klişe deyimle “naif” falan değil, içli erkekler. Bu hikâyelerdeki erkekler, Türkiye’de nasıl büyüdü?
Bunu çok ilgisiz başka bir örnekle anlatmaya çalışayım. Kısa süreli bir Samsun macerası dışında herhangi bir Karadeniz deneyimim olmamasına rağmen Karadeniz türkülerini, kendi memleketim sayılabilecek Trakya ve Güney Marmara’nın türkülerinden bile daha çok seviyorum ben. Geçenlerde, lütfen okursa beni kınamasın, yeni tanıştığım Apolas Lermi’nin “Mektup Yazdım Acele”sini dinlerken tam olarak aynı şeyleri düşündüm. Türkünün bir kıtasında deniyor ki: “Mektup yazdım kış idi / Kalemim gümüş idi / Okuyan incinmesin de / Yüreğim yanmış idi.” Muhteşem bir ifade. Bu kadar dokunaklı bir cümleyi kurabilmek için neler vermezdim. Kaç kez dinlediysem o kadar gözlerimin dolduğunu açıkça söyleyebilirim. Fakat işin bir de şöyle bir yanı var. Genelleme yapıyor görünmekten çok rahatsızım ama eşleri fındıkta, çayda çalışırken kahvede altmışaltı oynayan, kadınları başlıkla “alıp” sonra parasını peşin ödemenin rahatlığıylaymışçasına onları döven, her sene doğurtup o halleriyle gene fındığa, çaya süren adamlar mı demiş bu sözleri? Elbette her Karadeniz erkeği bunu yapıyor demek de böyle düşünmek de çok ayıp ve saçma. Fakat bir yanıyla da türküde sevdiğine “Okuyan incinmesin de, yüreğim yanmıştı” diyen adam ne kadar Karadeniz’in gerçeğiyse kahvede altmışaltı oynayan adam da o kadar Karadeniz’in hatta tüm memleketin gerçeği. Buradan ulaşmak istediğim şey galiba şu: Bu içlilik memleketin dört bir bucağında aramadan dahi bulunabilecek bir doğal hal. Ama daha çocukluktan itibaren pompalanmaya başlanan erkeklik, o çocuğun yaşam deneyimi arttıkça içinde yeşil kalan, taze kalan o hissiyat dünyasını kökünden koparılmış gibi kurutuyor, çürütüyor. Bizler insan olmaya değil, önce erkek olmaya yatkın büyütülüyoruz. O yüzden de her türlü duygusallık erkeği “zayıf” gösterecek bir defo sayıldığından bu halleri saklaya saklaya kendimiz de unutuyoruz. Sanırım burada aileme, Ankara’da yaşamaya başladıktan sonra tanıdığım insanlara ve dünyayı algılama, onu yorumlama biçimime çok şey borçluyum. “Erkek” olmaktansa “insan” olmayı ilk sıraya koymanın erdemini kavrayabilmeme katkısı olan doğru insanlarla bir arada olmuşum hep. Doğal olarak bu, anlattıklarıma da ister istemez siniyor, sinmiş.

Pezevengi tarafından öldürülen ablasını anma ve sevme biçimi olarak, trende tanımadığı bir adamın cebindeki konsomatris sevgilisinin resmini alan delikanlıyı, kitabınızı okuyup bitirdikten sonra da uzun bir zaman unutamadım. Boşandıktan sonra “O, bensiz bizim evimize gidiyor” diyen erkeği… Annesi ölen, sevdiği kadın can çekişen erkeğin, “Kadınlar hep olmadık zamanlarda gitmeyi severler, biliyorum” deyişini… Öykülerinizdeki bu içli erkekler, birer “kaybeden” hikâyesi mi, yoksa sizin inandığınız bir ahlaki duruş mu?
“Kaybeden”in olumsuz ve hayata karşı yenik olmayı, kabullenmiş bir yafta olarak kullanıyor olmasından biraz rahatsızım sanırım. O nedenle biraz tersine çevirip bakmak daha sağlıklı olacak. İnatla yaptığım alt-orta sınıf vurgusunun bu kadar baskın olmasının sebebi, ne yoksulluğa bir güzelleme ne de bu insanların acılarından beslenen bir yorumlama biçimi. Başka bir dünya bilmiyorum. Orta sınıf bir ailede yetiştim ben, öyle bir ailenin ferdiyim. Çok yoksul zamanlar atlatan ama yine de “çocukları okutmak”, “doğruluk ve adaletten ayrılmamak”, “ele güne muhtaç olmamak, olsa da dile getirmemek” gibi çok temel kabulleri olan bir ortam demek bu. 12 Eylül’ün temelini attığı ve bugün hâlâ kat üstüne kat çıkılan korku imparatorluğu, “isyan” ve her türden başkaldırıyı insanların hayatı pahasınca fiyatlandırdığı için ailemin geldiği politik geleneğe hiç özendirilmedim. “Oğlum bak biz şucuyuz, aklın yolu bir sen de ondan ol” demediler, olmaya kalktığımda “Önce oku, ekmeğini eline al” dediler, tüm orta sınıf aileler gibi. Ama yine de “kazanan”ın yanında olmanın kötülüğünün tuhaf bir ahlaki kabul olduğunu daha çocukken benimsedim. Çünkü iyiler sadece iyinin Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Kartal Tibet ya da Sadri Alışık olduğu Türk filmlerinde kazanıyorlardı. Gerçek hayattaysa vergi kaçıranlar; eş dost kontenjanından kamu ihaleleri bağlayanlar; naylon faturalarla, hayali ihracatla, din ve vicdan sömürüsüyle servetlerine servet katanlar; sigortasız-sendikasız işçi çalıştıranlar kazanıyorlardı. Haliyle de ya kazananlardan ya da kaybedenlerden olmak durumundaysanız en ahlaklısı kaybedenlerden olmaktı, dün de bugün de. Eğer bir “kaybeden”den söz edilecekse ben yalnızca işin bu kısmıyla ilgileniyorum diyebilirim. Bunun insanın hayatının geneline sirayet etmesiyse hiç şaşılacak bir durum değil. Tuttuğum takım bile belki de hiçbir zaman şampiyon olmayacak bir takım benim. Şampiyonluğa en çok yaklaştığı sezonda bile türlü ayak oyunlarıyla şampiyonluktan edilen bir takım. Ama pişman mıyım? Değilim. Kazanacağı çok yüksek ihtimal olan bir takımı tutup kaybetmenin hayal kırıklığını yaşamaktansa, arada bir bile olsa kazandığında stattan çıkıp eve giderken insanı gönül rahatlığıyla gülümseten bir takımı tutmak evla. O yüzden çok mutluyum Gençlerbirliği taraftarı olmaktan. Geçenlerde taraftarların Facebook grubunda gördüm, sizinle de paylaşayım: “Takımımız şu ana kadar yaptığı hazırlık maçlarının hiçbirini kazanamadı” denişmiş, bu “durum”u o kadar çok insan beğenmiş ki. Yahu adam, neyi beğeniyorsun? İşte tam olarak kastettiğim bu. Bir tek “Hoca istifa”, “Yazık size harcanan paralara” yorumu yok. Bunu seviyorum.

Öykülerinizin geçtiği yılları düşünürsek, erkekler için tek bir ideal tip vardı: “delikanlı”… Temelde naif bir ruh içerse de, erkek egemenliğinin bütün şiddetini içerebilecek bir hareket alanına sahipti “delikanlı” imgesi. Sizin kahramanlarınız bu anlamda “delikanlı” değiller. Ne dersiniz?
Aslında bazıları rahatsız edici derecede öyleler. Gülderen’in hikâyesinde bahsi geçen berber kalfasının “Senin bir dostun varmış” diyecek gibi olan Gülderen’i sokak ortasında tokatlaması ve Gülderen’in de tutup, “Yapacak tabii, erkek değil mi?” demesi bence çok acıklı bir memleket gerçeği. Konsomatris ablanın “Başlarım sana da evliliğine de” diyerek kalkıp baba evine dönememesi; kanser olan kadının –ki anlaşıldığı kadarıyla biraz daha üst-orta sınıf bir tip– dahi aynı özgüvene sahip olamaması hep övülüp pompalanan erkek egemenliğini açıkça ortaya seren örneklerden sadece bir ikisi. Yalnız anlattığım yılların erkek egemenliğinin çok bariz bir şekilde geleneğin arkasına gizlenebiliyor olması, ona dahil sayılması ile günümüzde gündemi dolduran erkek egemenliği arasında insanın huzurunu bozan bir farklılık olduğunu düşünüyorum. Şunu açıkça söyleyebilirim ki, günümüzde işlenen tüm kadın cinayetleri, gerek mevcut iktidarların bunun önüne geçebilecek herhangi bir teşebbüs için kılını kıpırdatmaması gerekse de cinayetlerin ardından dile getirdikleri akıllara zarar, fecaat beyanlar itibariyle çok net bir şekilde bu cinayetlerin politik olduklarını ortaya koyuyor. Kadın ve çocuk bedeninin istismarı konusuna hiç girmiyorum bile. O yüzden varsın benim anlattığım erkekler “delikanlı” olmasınlar, hatta olanlara da lanet olsun. Delikanlılık söylemini meşrulaştırmak suça ortak olmak çünkü bir yanıyla.

MAHİR.ÜNSAL.ERİŞ5- fotoğraf yazarın @koenagadol adlı instagram hesabından... MAHİR.ÜNSAL.ERİŞ6

“Yaşı kaç olursa olsun bütün kadınların ağlamasında insanın kendi annesinin ağlayışını hatırlatan bir şey var, canından can yolar adamın” diyen bir erkeğin bugünün dünyasında size göre nasıl bir karşılığı var?
Burada kadına daha doğar doğmaz biçilen rolün annelik olduğunu kabul eden ve bunun cemiyetçe kutsallaştırılmasına ortak olan bir ifade olduğu düşünülmesin. Annenin can parçası olması, evde hatta dünyada görülen, fark edilen ilk kadın olmasından daha derin bir anlamı yok. Bir de biz, yine o az önce bahsettiğim erkeklik rollerinden kaynaklı, babalarımızdan çok yakınlık görmeden, uzaktan, mesafeli bir sevgiyle, biraz da onlardan çekinerek büyüyoruz. Bu da bizi anneye yaklaşmaya, onu daha iyi anlamaya itiyor. Biliyoruz, bizi seviyorlar, kolluyorlar, bize güven veriyorlar hatta bizimle arkadaş olmaya bile çabalıyorlar. Ama onların size baba olduğu yaşa gelmeden çok mümkün olamıyor bu. Bir de ben annemi çok severim, elbet herkes sever de, ben biraz düşkünümdür. Ayrı şehirlerde yaşıyor olmamızdan kaynaklanan tükenmeyen bir özlem durumu var aramızda, o yüzden annemin ağlamasının içimde yarattığı sıkıntının, ruh sıkışmasının her kadının ağlayışına bir parça yansıdığını düşündüğüm için galiba böyle bir şey söylettim. Günümüz dünyasının bilemiyorum ama çevremde babalarının “aslan”, “koç” diye goygoyladığı erkek çocuklarının annelerine olan düşkünlüklerinin genellikle az önce bahsettiğim “erkek” olmaktan önce “insan” olmak duygusunu en rahat yaşayabildikleri havayı ilk önce ve çoğunlukla da bir tek annelerinin yanında soluyabildiklerini gözlemledim. Öyle sanıyorum ki bundandır.

“Ev, hep kırk mumluk sarı ampul karanlığındaydı sanki.” Ve başka birçok cümleniz. Yoksulluktan çok yetinmeyle ilgiliymiş gibi görünen, başka iklimlerin başka hayatların hikâyelerini anlatmışsınız. Bu hikâyeler acı, melankolik, dolayısıyla da özlenecek bir tarafı yok… Öyle mi peki?
Hiç yok hem de. Yoksulluğun övülecek bir tarafı olduğunu hiç düşünmüyorum, azla kanaat etmenin de öyle. Ama aynı yoksullukta utanılacak bir taraf da olmadığını kabul etmek durumundayız. Yoksulluğumuzun ve bundan kaynaklı yoksunluğumuzun müsebbibi ne geçmişte bizdik ne de şimdi öyle. Ben ve çevremdeki yaşıtlarımın çoğunluğu, büyük oranda taşrada, dizlerindeki son dermanla zar zor üniversite okutan ailelerin sınıf değilse de kademe atlayan çocuklarıyız. Yoksulluk ya da durumu daha iyi anlatan bir ifadeyle “garibanlığı”, ucu yırtık çorabını parmağını kıvırarak saklar gibi saklayarak, ondan utanarak büyüdük. Üstelik biz taşradan, alt-orta sınıf ailelerden geliyorduk ama henüz özel üniversiteler bu kadar yaygın ve kolay ulaşılabilir olmadığından valinin, pamuk tüccarının, kaçakçının, toprak ağasının, sanayicinin çocuğu da bizimle aynı sınıfta ders görüyordu. O yüzden çok utandık, çok mahcup olduk yoksulluğumuzdan, garibanlığımızdan. Şimdi bunun ayrımına daha rahat varabiliyorum ama. Garibanlığımızda utanacak bir şey yokmuş. Ama özlenecek bir tarafı da yok, o yüzden hepimiz elişi yapıp bize üniversitede para gönderen annelerimiz artık elişi yapmak zorunda kalmasın diye uğraşıyoruz. Bunun sınıf atlama telaşı olduğu sanılmasın. Yüzlerini kara çıkarmamak, bizim için üzülüp perişan olmalarının boşa gitmediğini göstermek. Çünkü anne babalarımızı mutsuz eden, bizi adam etmeye uğraşırken erkenden yaşlandıran yoksulluğa öfke duyuyoruz. Bence yoksulluğu anarken duyulacak şey de ne utançtır ne özlem ne de övünç, basbayağı öfkedir.

Delikanlılık, erkeklik bahsine dönecek olursak, o yıllarda Orhan Gencebay sevmenin erkekler dünyasındaki karşılığı sizin hikâyelerinizdeki duygu mu? Ya da şöyle sorayım, bu kitap adına Ferdi Tayfur’u çıkarıyor ama aslında Orhan Gencebay’dan mı bahsediyor?
Evet, doğrusu biraz öyle. Bu konuyla ilgili daha önce başka bir yere de bir şeyler yazmıştım. Bir kere şunu kabul etmek zorundayız; arabesk, üzerinden entellik yapılacak bir şey değil. Çünkü yoksulluğu ve her şeyden de önemlisi yoksunluğu anlatıyor. Sevdiği kız dükkânın önünden geçsin de birazcık göreyim diye bütün gün bekleyen adama hitap ediyor, koluna jiletle sevgilisinin adını kazıyan yevmiyeli garibanın hissiyatının altını çiziyor. Fakat ne yazık ki bu işler böyle seyretmiyor devamında. Aynı adam, aynı kızı bin bir mücadele, kavga, ısrar vesaireyle alıp evine koyduktan sonra, daha henüz kolundaki jilet kesiğinin kavlatılmış izi sönmemişken o kızı ağzını burnunu kırasıya dövmeye başlıyor mesela. Abileri bırakmadığı için kaçak göçek dükkânın önünden geçip erkeğe görünen kız evlendikten sonra dükkânın önünden geçince azar yiyor kocadan. Ya da dışarı çıkarılmadığı, çıkmaya kalksa da üç kuruşu denkleştiremediği için gidecek bir yer bilmiyor ve evde oturup o hiçbir zihinsel faaliyet gerektirmeyen kadın programlarını izliyor bütün gün. Kasetler, cd’ler hâlâ rafta, o zamanki, “çok severkenki”, kolunu jiletleyecek kadar tutkunkenki yerlerinde, oracıkta duruyorlar oysa hâlâ. Ama yalnızca birer şarkı oluyorlar artık sadece, birer güzel şarkı… Hiç de özenilecek, romantizmi yapılacak bir dünyayı sarıp sarmalamıyorlar özetle. Bu, arabeskin kalabalık sinema salonlarını tümüyle ele geçirdiği o yıllarda daha açıkça hissedilen bir şeydi tabii. Erkeklik algısı ve cemiyetçe yorumlanışını açıkça biçimlendiren şeylerdi bu şarkılar ve onların yarattığı kültür. Kahvede altmışaltı oynayan adam mı yakmış bu türküleri derken kastettiğim şaşkınlığı duymuyor değilim bu şarkıları dinlerken. Madem bu kadar duygusal, bu kadar hassastın, madem kavuşamazsan ölecek kadar acılar içindeydin, bak işte kavuştun şimdi, nedir bu halin diyesi geliyor insanın. Bu yüzden, bir erkek tarafından yazılıp bir başka erkek tarafından bestelendiği halde hep kadınlardan duyduğum için kadın şarkısıymış gibi gelen, “Senin Olmaya Geldim”in yeri bende başkadır. Rolü ağabeyleri atlatıp “manita”nın dükkânı önünden geçmek, evlenip çocuk doğurup kocaya hizmet etmek olan kadının anlatıldığı bir dünyada “Kararlıyım bu gece, sende kalmaya geldim” diye bir kadın şarkısı, arabeskteki kadının başkaldırı manifestosu gibidir.

Kadın arabeskçilerden kimleri dinlersiniz?
Ben Mine Koşan’ı çok severim yaşayanlardan. Gırtlağı, bizim oraların Romanlarının dediği gibi “macunu”, Arapça’ya hâkimiyeti şahanedir, çok özeldir. Bugünkü halleriyle dinlenebilecek durumda olan da bir tek odur zaten. Kaybettiklerimizden de Esengül’ün yeri başkadır. Şimdi düşününce yalnızca bir iki şarkılarını hatırlasam da Tüdanya, Bergen, Kibariye hep güzel andığım sanatçılardır.

Erkeklerin hepsi hâlâ kral, imparator, baba… Ama kadınlar ya öldürüldü, ya Anadolu pavyonlarında kayıp ya da şöhretlerini kaybetti. Aşkla başkaldırdılar belki dediğiniz gibi, ama…
Evet maalesef. Çok tatsız hikâyeleri olanlar var içlerinde. Ama bu kadın arabeskçiler için geçerli değil yalnızca. Tamı tamına aynı hikâyeler olmasa da toplumun her kesiminden kadınların başına, sırf kadın oldukları için, çok tatsız şeyler gelmeye devam ediyor. Ama onların başka bir talihsizliği daha var tabii. Sahneye çıkmak, bugün bile, kadını çok kolay elde edilebilir bir şeye dönüştürebiliyor çok insanın gözünde, bunun da kadın açısından çok tatsız getirileri oluyor elbette. Albümlerle, kliplerle milyonlara seslenmek gibi bir imkânınız yoksa, oturacak ev hatta mahalle bulmak bile imkânsızlaşıyor. “Mahallemizde şarkıcı istemiyoruz! Burası pavyon kadınlarına göre bir mahalle değil” itirazları duymadığımız şeyler değil. Kadın için yaşamak zaten zorken, şarkı söyleyen, sahneye çıkan kadın için yaşam alanı bulmak neredeyse imkânsız. Hatta bunun, pavyon, gazino, müzikhol tarzında yerlerde sahneye çıkan erkekler ya da gey-trans bireyler için de imkânsız olduğunu maalesef görüyor, deneyimliyoruz.

“Bir Orhan kasedi buluyorum masanın üstünde. Ferdi’yi takmak için çıkarılmış teypten” diyorsunuz. Aynı evlerde olur muydu hem Ferdi, hem Orhan kasedi?
Ben gerçekten de çocukluğumun ilk aklımın erdiği yıllarını “Çok Sıkılır Arkadaşı Ölen Çocuklar” hikâyesindeki gibi bir genelev mahallesinde geçirdim. Bizim oralarda ikisi de olurdu. Hatta bugün arabesk dinlemekten marjinallik devşirmeye çalışanların ve yeni neslin adını bile bilmediği birçok arabeskçi dinlenirdi. Her evde, Müslüm Gürses, Tüdanya, Esengül, Bergen, Gökhan Güney, Küçük Emrah, Küçük Ceylan, Cengiz Kurtoğlu kasetleri olurdu. Bir tek Hakkı Bulut’u bilmezdim, pek tanınmaz, sevilmezdi bizim oralarda.

Sizi sıkmış olabilirim ama, tam adamını bulduğumu düşünüyorum. Bence Türkiye’nin popüler kültür ve eğlence dünyasındaki tek sahici rekabet, en inandırıcı saflaşma olan “Orhancılar-Ferdiciler” kavgası için ne söylersiniz? Sizce bu fan kavgasının ve şarkıcı rekabetinin sosyolojik arka planı neydi?
Rica ederim, sıkılmak ne demek, günlerce arabeskten konuşabilirim. Fakat ben artık bu saflaşmanın plak ve kasetli yıllarda kaldığını düşünüyorum. Zaten 80’lerden sonra Müslüm Gürses hariç, hiçbir arabeskçi olduğunun üstüne en ufak bir şey koyamadı. Bir iki şarkı dışında Orhan Gencebay’ın da Ferdi Tayfur’un da bütün şarkıları müzikaliteleri ne kadar yüksek, kayıtları ne kadar iyileştirilmiş olsa da duygu olarak çok zayıf. Eninde sonunda televizyon yarışması jürisi olarak anılmaya razı oldular. Bize geçmişten bıraktıklarıyla yetinmek zorundayız artık. Fakat dönüp geçmişe bir baktığımızda bu türden bir ayrışmanın olduğunu da görüyoruz illa ki. Tam olarak öyle miydi bilemiyorum, çünkü biraz yaşım da elvermiyor bu ayrımı kategorilendirebilecek kadar, fakat Orhan Gencebay dinleyenlerin biraz daha sola ve devrimci demokrat halk hareketlerine, gecekondularda örgütlenen yapılara daha yakın, bir şekilde o devrimci fırtına içinde onlarla teması olmuş, olabilecek insanlar olduğu gibi bir görüntü var bugünden bakınca. Ferdi Tayfur’un da geniş kitlelerce sevildiğini biliyoruz. Ama Müslüm Gürses o dönem içinde sanırım en marjinal kalanıydı. Daha çaresiz, bugünün deyimiyle daha damardan, jiletle göğsünü façalayan bir dinleyici kitlesini müziği etrafına çekmiş gibiydi. Dediğim gibi, bugün bu ayrımların hiçbir karşılığı yok. Hatta o günlerde en marjinal gruplara hitap eden Müslüm Gürses bugün içlerindeki en popüler olanı bile. Reklamlarda bile görüyoruz. Eskiden televizyona çıkma ihtimali bile infiale sebep olurdu. Şimdi belki bunu okuyamıyoruz ama zamanında bu ayrımın derinleşme ihtimaline tedbiren Orhan Gencebay, 1975 tarihli Bir Araya Gelemeyiz filminde kullandığı arabada Ferdi Tayfur dinlerken gösterilmiştir. Bunun aradaki gerginliği aldığı muhakkak.

MAHİR.ÜNSAL.ERİŞ11 MAHİR.ÜNSAL.ERİŞ10

Siz bugün de, arabesk dinleyicisi misiniz?
Hem evet hem de hayır. Arabesk dinliyorum ama “bugünün arabeski” pek bana hitap etmiyor. Arabesk müziğin evcilleştirilip, “kula kulluk edene”, Allah’a, kadere, feleğe, her şeye isyan eden o kimliğinden sıyrılıp, “fantezi müzik” etiketi taşımaya başladığı yıllarla birlikte arabeski bitmiş kabul etmek durumundayız. Fantezi müzik denilen elektronik destekli piyasa müziği her ne kadar arabeskin müzikal temalarını temel alsa da onun duygusuna sahip olmaktan çok uzak. Şöyle bir fark olduğuna inanıyorum; arabesk, geniş kitlelerce dinleniyor olmasına rağmen “müzik dünyası” tarafından hor görülen, küçümsenen ve “bizim müzik kültürümüz” denen şeyden özellikle uzakta tutulmaya çalışılan marjinal bir şeydi. Televizyona çıkarılmıyordu, denetimi geçemedikleri için radyoda çalınmıyordu. Arabeskçi filmleri furyası bile böyle doğmadı mı? O şarkıların bir şekilde halka ulaşması gerekiyordu ve neredeyse birbirinin aynısı senaryolarla içinde sekiz on şarkı patlatılan uzunca bir klip çekiliyor ve salonları, yazlık sinemaları hıncahınç dolduruyordu. Ama o zaman için “müzik otoritesi” sayıldığını hatırladığımız TRT inatla uzak duruyordu bu müzikten de, bu alt kültürden de. “Halk müziğimizi ve klasik Türk musikisini aynı anda yozlaştırıyor” deniyordu. Marjinaldi. Halka mal olmuş olmasına rağmen marjinaldi. Şimdiyse arabesk-fantezi şarkıcılarına televizyonların düzenlediği yarışmalarda “en iyi türkücü” ödülleri veriyorlar. Marjinalliği tamamen unutulmuş durumda. Eskisi gibi “utanılacak” bir şey değil arabesk dinlemek. Hiçbir şeyi yozlaştırdığını söyleyen de yok. İyi bir pazar malı. Çünkü önceleri bu şarkıların dinlendiği gecekondular şehrin “periferisi” sayılırken, marjinalken şimdi şehrin ta kendisi. Ve alıcısı da bol. O yüzden yeni arabeske biraz yabancıyım. Zaten o geçmişteki ruh da yok.

Kimleri dinliyor, seviyorsunuz?
Arabeskçileri soruyorsanız eğer en başta Orhan Gencebay’ı hâlâ ilk dinlediğim zamanki coşkumla dinlemeye devam ediyorum. Ama şunu da eklemeliyim: Benim için Orhan Gencebay’ın 1989 yılında çıkardığı Ya Evde Yoksan albümü en son albümüdür. Çünkü 1983’teki Leyla ile Mecnun albümüyle birlikte “klasik Orhan Gencebay”dan kopuş başlamış ve Ya Evde Yoksan’la tamamlanmıştır. Ondan sonraki albümlerinde de müzikal değeri çok yüksek eserleri vardır elbette ama ben aynı ruhu hissedemediğim için çok aramıyorum onları. Bunun dışında Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses’i sadece birkaç şarkısıyla seviyorum. Söyledikleri her şeyi aynı keyifle dinleyemiyorum sanırım. İlaveten Ali Tekintüre’nin ve Selami Şahin’in bestelerini, Bülent Ersoy’un “klasik Türk musikisinin divası” olmadan önceki arabesk şarkılarını ve yorumunu da çok severim.

Başka neler yazacaksınız, yazı masanızda nasıl çalışmalar var?
Bir öykü kitabı daha hazırlıyorum ve sanırım yakın bir zamanda da tamamlayıp yayınevine teslim edeceğim. Onlar takdir edecekler artık. Bu arada dergilere, özellikle de Solfasol gibi büyük bir inat ve inançla çıkarılan dergilere de daha sık yazmak istiyorum. Yanı sıra, sonbahara kadar öyküleri bitirip önümüzdeki yıl bir roman yazmayı planlıyorum. Aslında şöyle anlatabilirim. Aklıma gelen şeyleri onları kafamda tamamlayana kadar oturup yazmıyorum. Ne zaman ki bitip zihnimden taşıyor ve dışarı damlamaya başlıyorlar o zaman sadece yazmak kalıyor geriye, hamallık kısmı yani. Roman kafamda hızla ilerliyor, ancak önce şu öyküleri yazıp onların ağırlığından bir kurtulmam lazım. Özetle bu ara öyküleri bitirirsem sonrasında önümüzdeki maçlara bakabileceğim rahatlıkla. Bir de Bandırma’dan, Çanakkale ve Biga’dan, bizim oralardan tanıdığım bazı insanların acayip hikâyelerini toplayacağım bir Yakından Tanıdığım Acayipler Ansiklopedisi yazmak istiyorum. Ama buna henüz bir takvim belirlemiş değilim. Sadece ara ara yazıp biriktiriyorum. Onları tanısaydınız, “yazılmasalar, anlatılmasalar olmazmış” dersiniz.

Facebook sayfanız çok eğlenceli. Türkân Şoray hayranlığınız hakkınızda çıkan yazılarda da geçiyor. Türkân Şoray sizi hangi anlamda bu kadar etkiliyor?
Metis’ten çıkan bir kitap var, bir Nilgün Abisel, Umut Tümay Arslan, Pembe Behçetoğulları, Ali Karadoğan, Semire Ruken Öztürk, Nejat Ulusay ortak çalışması: Çok Tuhaf Çok Tanıdık. Oradan çaldığım bir ifadeyle cevap vereyim: fazlalığı. Bir fazlalık var Şoray’da. Güzelliği, cazibesi, yeteneği… Bakmaya doyamıyorum güzelliğine. Evimde bile bir buçuk metreye bir metre bir portresine bakarak uyuyorum. Hani deseler ki üç günlük ömrün kaldı, kiminle tanışmak istersin: Hiç düşünmeden söyleyeceğim isim Türkân Şoray olur.

Son sorum şu: Öyküleriniz anlattığınız yıllardaki taşranın rengini, kokusunu, sesini bile kaydetmiş, bize sunmuş. Oralar, şimdi nasıl size göre?
Her şeye rağmen yine arayıp da bulunacak bazı güzelliklerini kuytularında muhafaza etmiş durumdalar ama bunun dışında çok kötü durumdalar. Bir kere çok büyüdüler, kalabalıklaştılar. O herkesin herkesi tanıdığı Bandırma, o senetsiz kefilsiz alışveriş yapıp ay başında götürülüp verilen Biga, yazlık sineması tıklım tıklım dolan Karacabey, donla, araba şambriyelleriyle denize girilebilen halk plajları, Romanlarıyla renklenen, canlılık bulan Çanakkale kordon boyu, hep geçmişte, anlatıla anlatıla tükenip gidecek hikâyelerde kaldı. İnsanlar da şehirlerle birlikte, şehirler gibi değiştiler. Şimdi bütün işimiz gücümüz onları hatırlayarak, hatırlatarak unutulmalarının önüne geçmek olmalı. İmkânım olsaydı da Bandırma sahilinin 80’ler, 90’lardaki ve de şimdiki halini gösterebilseydim sizlere. O zaman daha iyi anlatırdım belki.

Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde… / Yazar: Mahir Ünsal Eriş / İletişim Yayınları / Editör: Levent Cantek / 2.baskı  / Temmuz 2012 / 152 Sayfa

Mahir Ünsal Eriş; 1980 Çanakkale doğumlu. Bandırma’da büyüdü. Arkeoloji okudu. Çeşitli dillerden kitaplar, makaleler, öyküler çevirdi, çeviriyor. Facebook hesabından http://www.facebook.com/mayirbey  , ve www.twitter.com/koenagadol , adlı twitter hesabında arkadaşlarıyla, okurlarıyla buluşuyor…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.