“Küçücük bir kuzu çobanı iken dizimde yazmaya çalışmıştım, şimdi yine dizlerimde yazıyordum!”

 

“Bu roman gelecek kuşaklara yazılmış bir manifesto’dur” diyor Mahmut Alınak… Bu kitap sizi değiştirecek ve dünyaya bambaşka bir gözle bakmanızı sağlayacak, çünkü yazılan bir barış manifestosudur. Hayal gücümüzün çok ötesinde bir masal ülkesini, Şengal’in yoksul insanlarının acılı tarihini anlatıyor yeni romanında Mahmut Alınak. Öğretmen Said Rıza’nın diliyle “Bu kitapta yazacaklarımı ister yaşlı birinin hatıraları, ister on yıllardır abluka altında tutulan bir ülkenin dünyaya meydan okuyuşu, isterseniz derslerle dolu tarihi bir belge olarak kabul edin” diye sesleniyor okuruna.

Yaşam hikâyenizin içinde yazmaya ne zaman başladınız?
Yazmak çocukluğumdan beri süregelen bir tutkuydu bende. İlkokula gittiğim yıllarda yazın kuzu çobanlığı yapardım. 1918 yılına kadar Ermenilerin olan köyümüzün Erivan’a bakan yamaçlarında kuzuları otlatırken, sırtımı yasladığım yosunlu kayaların gölgesinde kurşunkalemle dizimdeki samankâğıdına Türkçe bir şeyler yazmaya çalışırdım. Ancak dile yabancı olduğum için yazdıklarım birkaç cümleden öteye gitmezdi. İlkokulu bitirip ortaokula başladıktan sonra yazmayı unuttum, çünkü okuyup memur olmak istiyordum. Tek hayalim ve emelim buydu. Memur olup maaş alacak ve böylece canıma tak eden o pervasız yoksulluktan kurtulmuş olacaktım. Üniversiteyi bitirinceye kadar tüm hayatım ders kitaplarına kilitlendi. Günlük yaşamdan tümüyle kopuk, çorak bir hayat geçiriyordum. Dünyadan öyle habersizdim ki, hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencisiyken anayasa hukuku sınavında rahmetli hocamız Bülent Nuri Esen, 12 Mart darbesinin nedenlerini sormuş, ben ise, “12 Mart darbesi Atatürk zamanında olmuştu” diyerek soruya epeyce uzun, saçma sapan bir cevap vermiştim. İki yıl sonra kendimce “devrimci” olmuştum. Ne kimse bana bir şey söylemiş ne de bir kitap okumuştum. Bir tas kuru fasulyeye hasrettim. Ayağımda yırtık ayakkabılarla kebapçıların önünden geçerken, camekânların arkasında masaları süsleyen nar kırmızısı kebaplara azmış bir iştahla bakakalırdım. İşte o günlerde yoksullukla zenginliği sorgulamaya başladım. Sonra okumak için devrimci ağabeylerden kitaplar istedim. İlk okuduğum kitap Felsefenin Temel İlkeleri adlı kitaptı. Devrimciliğe ilk adım atan herkesin okuduğu o kitap… Arkasından Babel’in Kadın ve Sosyalizm adlı kitabını okudum. Cennete gitmiş gibi oldum bu kitabı okurken. Sonra avukat ve milletvekili oldum. Hâlâ yazı yazmak aklımdan geçmiyordu. Milletvekiliyken bir grup arkadaşla tutuklanıp Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne konulunca, ziyaretime gelen bir arkadaşım yaşadığımız süreci, devleti ve bizi yazmam gerektiğini söyledi. Ben de birkaç gün sonra koğuşun yüksek tavanı altında demir ranzada ilk kitabımı yazarken buldum kendimi. Küçücük bir kuzu çobanı iken dizimde yazmaya çalışmıştım, şimdi yine dizlerimde yazıyordum!

Siyasi mücadelenin içinde aktif yer alan bir politikacı olarak edebiyatla, romanla buluşmanız nasıl gerçekleşti?
Cezaevinde yazdığım ilk iki kitabım politik kitaplardır. Roman yazmak istiyor, ama yazamıyordum. Utanarak söylüyorum, o zamana kadar Stefan Zweig’ı daha okumamıştım. Bir arkadaşımın önerisiyle Zweig’ın Yıldızın Parladığı Anlar adlı görkemli eserini okuyunca dünyalar benim olmuştu sanki. Sözcük deryasıyla karşılaştığım o günlerde ilk romanımı yazmaya başladım. Ama Şiro’nun Ateşi romanı yayımlandığının ertesi haftası DGM’ce yasaklanıp toplatıldı.

Tarihin Çarmıhında romanınızı “Onlar değişik ülkelerde ve çağlarda yaşamış olsalar da birkaç dakika sonra son nefeslerini verecekleri namluların gölgesinde yazdıkları veda mektuplarında veya çıktıkları idam sehpalarında son sözlerini ‘bizi unutmayın’ diye bitirenlere, devrimcilere” adıyorsunuz. Birçoğu çocuk denilecek yaşta, yaşamının baharında hayata veda etmek zorunda kalan bu insanlardan hikâyelerini bildikleriniz oldu mu?
Romanı kendilerine adadığım o insanlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Paris’te düşman bir yargılamanın ardından kurşuna dizilerek öldürülen gencecik devrimcilerdir. İngiliz, Ermeni, Yunan, Fransız, Yahudi değişik ırklardan gençlerdi. Alman faşizmine karşı savaşmak için eşlerini, çocuklarını, annelerini, babalarını ve ülkelerini bırakıp Paris’e gelmişlerdi. Gelgelelim SS’lerle işbirliği yapan yerel yönetim onları topluca kurşuna dizmişti. O gençlerin duvar diplerinde kurşuna dizilecekleri sırada dizlerinde yazdıkları cesaret dolu mektupları okuyunca gözlerimi kamaştıran bir nurla çevrildiğimi hissetmiştim. Onlar korkunun zerresini duymadan insanlık için canlarını feda etmişlerdi. İnsanlık onlara borçluydu, hepimiz borçluyduk onlara. Ben vefa borcumu yeni romanımı onlara armağan ederek ve romanda onların adlarını bir kez daha ölümsüzleştirerek yerine getirmek istedim. Romanda bazı kişilere ve yerlere onların isimlerini verdim. Ayrıca Türk, Kürt ve diğer halklardan devrimcilerimizin adlarını da kullandım. Romandaki tüm kişi ve yer isimleri yerli ve yabancı devrimcilerin isimleridir. Dikkatli gözler o isimlerin kimlere ait olduğunu kolaylıkla seçebilir. Dediğim gibi onlara olan vefa borcumu ödemeye çalıştım.

1 2

Vefa duygusu günümüzde yaşıyor mu?
Haklı olarak, “Vefa duygusu günümüzde yaşıyor mu?” diye soruyorsunuz. Bizi dört bir taraftan kuşatan bu düzen, insanı insan yapan bu duyguyu içimizden söküp almak için her yola başvuruyor. Bu konuda devrimci aydınlara çok iş düşüyor. Sadece sözle değil, günlük yaşamımız, ilişkilerimiz ve davranışlarımızla halka örnek olup bu duyguyu diri tutmaya çabalamalıyız. Yoksa insanlık diye bir şey kalmayacak.

Tarihin Çarmıhında romanında Said Rıza’nın dilinden “hayal gücünün ötesinde, ütopik bir ülke olan Şengal’in tarihini” anlatıyorsunuz. Romanın başında artık “kırk milyonluk mutlu bir aile” olduğunu öğrendiğimiz Şengal’in kanlı tarihinden devrimin gerçekleştiği ana kadar geçen bir dönemi okuyoruz. Güneş Ülkesi’ni kaç kitap olarak tasarladınız?
İki kitap olarak tasarladım.

“Devleti olmayan ilk ve tek ülke olan Şengal, inanılmaz ambargolar yüzünden hangi kıtada olduğu bile belli olmayan, adına internette bile rastlanmayan bir hayal ötesi” bir ülke olarak tanımlanıyor. “Tüm dünya insanlığı için zengin bir bilgi laboratuvarı haline getirilen, bütün dünyaya ışık saçacak olan” Güneş Ülkesi’ne giden yolu öğreniyoruz. Barışın hüküm sürdüğü bir ütopya adası yaratmak “bizi unutmayın” diyenlerin de hayali değil miydi?
Evet, tam da üstüne bastınız. Onlar böyle bir dünya için canlarını feda ettiler. Bizim için öldüler. Ben de bu kitapla onların hayal ettiği bir ülkeyi, mutlu bir aileye dönüşmüş küçük bir dünyayı yazmaya çalıştım. Kitap üzerinde de olsa onların vasiyetlerini yerine getirmek istedim. Orhan Veli’nin dediği gibi, yazılan her kitap insanlığa bir şeyler diyebilmelidir. Milliyet gazetesi yazarı Güneri Civaoğlu “Romanla Manifesto” başlıklı bir değerlendirme yazısı yazdı roman hakkında. Civaoğlu’nun da tanımladığı gibi bu roman aslında bir manifestodur. Gelecek kuşaklara yazılan bir manifesto… Kandıra Cezaevi’ndeyken bir okurum, “Bin yıl sonra da okunacak bir roman” diye yazmıştı bana. Ben, “Umarım dünya kısa zamanda büyük değişimler geçirir, böylece bu roman eskir” demiştim ona yazdığım cevapta.

Roman Elegez şehrinde bir lisede müdür olarak görev yapan Said Rıza’nın karısı Zerife, oğulları Alişer ve Gurkan’la yaşadığı sakin ve huzur dolu günlerin anlatımıyla başlıyor. Çocukluk arkadaşı İbrahim’in kızı tıp öğrencisi Filiz’in gelişine çok sevinen aile hep birlikte pikniğe gider ve gün boyu eğlenirler. Polis tarafından aranmakta olan Filiz’in misafirliği aynı zamanda onların kurulu düzenlerinin ve düşüncelerinin kökten değişiminde önemli bir rol oynayacaktır. Yeni süreçte bu mutluluk sona erecek ve aile için acı günler başlayacaktır. Evden yaptığı telefon görüşmeleriyle yeri belirlenen Filiz polislerin yaptığı bombalı baskında öldürülür. “Kanla yıkanan gecenin sonunda” Said Rıza’nın yaşamı ve yaşama bakışı tamamen değişir. Romanda bu durum “Evimize atılan o bomba sadece Filiz’in hayatına son vermekle kalmamış, çocukluğumdan beri kafamda örülen düşünce setlerini de yıkmıştı” sözleriyle betimlenir. Bombalı saldırıda kardeşini yitiren Gurkan (onun akabinde Zerife) dağa gitmeye karar verirler. İnsanların bir anda böylesine köklü bir değişim geçirmeleri mümkün müdür?
Bir anda böyle bir değişim elbette mümkün değildir. Gurkan ve annesi Zerife hiç hesapta değilken, hayatlarını altüst eden olayların sürüklemesiyle dağa çıkmışlar. Onları dağa çıkaran şey geçirdikleri değişim değil, kapıldıkları öfke ve isyandır. Diktatörlüğe duydukları öfke…

“Günler süren bir iç çatışmasından sonra katillerden hesap sormak için Millet Senatosu’nda senatör olmaya karar verdim. Senatör seçilecek ve katiller çetesinin yakasına yapışacaktım.” Siz milletvekili olmadan önce buna benzer iç hesaplaşmalar yaşadınız mı?
Orada aslında kendimi yazdım. Senato’daki Said Rıza büyük ölçüde benim. Kendi milletvekilliğimi yazdım. Said Rıza’nın Senato’da karşılaştığı manzara ve yürüttüğü çalışmalar benim Meclis’te karşılaştığım olaylar ve yaptığım çalışmalardır.

Roman toplumsal gerçekçi bir anlayış ve sınıfsal bir bakış açısıyla yazılmış. Erdal’ın hikâyesi de öyle. Kız kardeşi Gülistan’a fotoğraf makinesi almak isteyen Erdal “şeytana uyup” Kamer Hanım’ın makinesini almak isteyince hapse düşer ve hücrede utancından intihar eder. “Yoksulların çocukları anne ve babalarının kötü kaderine ortak oluyorlardı” diyorsunuz. Katiller bir sır perdesine bürünüp ortalıkta gezerken yoksulların karayazgısı değişebilir mi?
Hikâyede geçen isim Erdal Eren’in ismidir. İçimde hep bir kor ateşle yazdım o bölümü. Erdal Eren gözümün önünden hiç gitmedi. Sorunuzun cevabına gelince, yoksullar katilleri tek tek bulup cezalandırmakla karayazgılarını değiştiremezler. Yaşadıkları ülkelerden tüm katilleri süpürüp atacak bir devrimle ancak yazgılarını değiştirebilirler. Bir katili cezalandırırsınız, başka bir katil çıkar karşınıza. Katilleri yaratan düzen tarihin çöplüğüne atılmadıkça katiller mazlumlara hayatı zindan etmeye devam edecekler.

Romanın en önemli karakteri illegal Şengal Kurtuluş Partisi lideri Mezın’dır. Romandan bu partiyi hapishanede kurduğunu ama ilerleyen sayfalarda yasal olarak örgütlendiğini öğreniyoruz. Bir de Şengal Kurtuluş Ordusu var ama ne zaman, nasıl, kimler tarafından kurulduğunu bilmiyoruz. Polis ve askeri hedef alan bu örgütün adam kaçırma eylemlerini görüyoruz. Ama silah bırakılması konusunda Mezın’a karşı çıkmıyorlar. Ayrıca parti içinde Bahri gibi, Cemal gibi farklı uçlarda olanlar da var. Tek tipçi modelden farklı demokratik bir muhalefet lideri mi Mezın?
Bazı okurlar Mezın’a tek otorite diye soğuk davrandılar. Onu eleştirdiler. Bu tavır alışın nedeni okurun dikkatsizliği mi, yoksa ben miyim diye hâlâ tereddüt içindeyim. Mezın lider olmaktan önce sıradan bir insandır. Demokrattır, otoriterliğin zerresine bile rastlanmaz onda. Güvenilirliğini demokrat kişiliğinden almaktadır. Silahlı harekete ve halka sözünü dinletebilmesinin bir nedeni de budur. O, Şengal’deki hem siyahların, hem de beyazların kardeşidir. Liderden çok bir kardeştir. Dikkat ederseniz siyah mı, beyaz mı belli değil. Çünkü onun için rengin, dilin, mezhebin ve dinin hiçbir değeri yok.

Örgüte yardım etmek suçundan tutuklanan Said Rıza Mezın’la cezaevinde karşılaşır. O, koğuşta diğer mahkûmlarla eşit bir paylaşım içinde yaşayan, insanların dert ortağı ve yol göstericisidir. Yayımlanmış birçok kitabı bulunmakta ve “Varlığı çevreye ışık saçmaktadır” diye anlatılan Mezın, çağdaş bir peygamber midir?
Mezın bu harika tanımlamanızı hak eden kardeş bir insandır. Ona fazlasıyla hak ettiği bir sıfatı yakıştırdığınız için çok mutlu olmuştur.

Devletin resmi bir dili vardır ve Şengal halkının anadili yasaklanmıştır, zorla asimilasyon uygulanmaktadır. Duyarlı bir aydın olmasına rağmen Said Rıza “o kitabı” okuyana ve Mezın’la tanışana kadar bu gerçeğin farkında bile değildir. Hatta senatör seçildiği dönem içinde birkaç hak ihlali dışında Şengal halkının ulusal taleplerine uzak durur. Neden?
Said Rıza Şengal’de düzenden beslenen binler gibi (bizde de sayıları epeycedir) eşi ve çocuklarıyla rahat bir hayat sürmektedir. Bu nedenle başka hayatlar umurunda değildir. Hiç beklemediği ve ummadığı bir anda düzenin balyozu tepesine inince, ölüm uykusundan uyanmış gibi gerçeklere açar gözünü. Gelgelelim tarih bilincinden yoksundur. Ne zaman ki, “o kitabı” okur, işte o zaman gözünün önündeki perde yırtılır ve zulüm korlar halinde onu yakmaya başlar. Meseleyi bütünlük içinde görüp kavraması, ancak yaşadıklarıyla “o kitapta” okuduklarının birbirini tamamlamasıyla mümkün hale geliyor.

Said Rıza, cezaevinden çıkınca pazarcılık yaparak geçinmeye çalışır. Esnaf içinde sevilen bir insan olarak muhalefet partisi lideriyle tanışır, partiye kaydolur ve “ezilenlerin sesi” olarak Senato’ya seçilir. Sarhoş, berduş olsalar da, babasını ölüm döşeğinde bırakmak pahasına, seçmenlerinin sorunlarıyla ilgilenir. Romanın gerçeklik düzeyi ve inandırıcı özelliği en güçlü olan bu bölümler, otobiyografik özellikler taşıyor mu? TBMM’de yürüttüğünüz demokratik mücadeleyle benzer yönleri var mı?
Romanın o bölümünde de kendimi yazdım. Canım babacığıma karşı duyduğum suçluluk duygusu yaşadığım sürece dinmeyecek. Babam kanserdi ve ben seçmenlerin sorunlarıyla uğraşmaktan babamla nerdeyse hiç ilgilenememiştim. Doğru dürüst sohbet bile edememiştim. Seçmenlerim babamdan da önde geliyordu. Önce onlar, sonra babam, annem ve ailem…

Said Rıza’nın Mezın’la yolları Hisar Cezaevi’ndeki ölüm oruçları nedeniyle yeniden çakışır. Anadil yasağına karşı tüm muhalif senatörler açlık greviyle mahkûmlara destek verir ve sorun kan dökmeden çözümlenir. Ama parti genel başkanı “girdiğimiz açlık greviyle terörist örgütlere destek olduğu” gerekçesiyle Said Rıza’yı haşlar. Günümüzde yapılan açlık grevlerine karşı, muhalif partinin başkanı Dersimli bir Kürt olmasına rağmen “Anadil ülkeyi böler” diyebiliyor. Dünden bugüne ne değişti?
Çok haklısınız, değişen hiçbir şey yok. O partinin genel başkanı ile Said Rıza’yı haşlayan genel başkan aynı dile ve tarza sahipler.

3

“Şengal’i demir pençeleri arasında ezen askeri diktatörlüğün uygulamaları hakkında soruşturma açılması için Senato’ya bir önerge” veren Said Rıza, kürsüden aşağı atılıp tartaklanır ve terörist babası olmakla suçlanır. Çetin Altan’dan DEP milletvekillerine ve günümüzde biber gazı sıkılan, dövülen vekillere kadar demokrasi kültürümüz neden bu kadar geride? Neden farklı düşünenlere tahammül edemiyoruz?
Farklı düşünenlere tahammül edemeyenler bizler değiliz. Onlardır. Yani düzenin zirvesindekiler. Farklı düşüncelerin örgütlenmesinden korkuyorlar. Korktukları düşünceler örgütlendiğinde sürdükleri saltanatın tehlikeye düşeceğini biliyorlar. Tahammülsüzlükleri bundandır.

“Ateş düştüğü yeri yakıyor” Said Rıza’nın karayazgısı: Önce büyük sonra küçük oğlunu ve sevgili eşi Zerife’yi savaşa kurban veriyor. Devlet güçleri halka karşı silah kullanır; yirmi üç kişinin öldüğü yüzlerce kişinin yaralandığı bu katliamı Senato’da duyuramaz. Ayrıca seçim döneminde mağdurlar bile onu desteklemez. Ama yine de yolundan dönmez. “Amok koşucusu” olmak nasıl bir duygu?
O bölümde de kendimi, yaşadıklarımı yazdım. Size şu satırları yazarken oturduğum sandalyede acıdan kıvranıyorum. 12 Eylül’de gördüğüm işkencede omurgalarımdan biri kırıldı. Ters bir harekette o kırık sinirlere baskı yapıp beni yürüyemez hale getiriyor. 2006’daki ölüm oruçları sırasında Ankara Yüksel Caddesi’nde polislerce dövülerek hastanelik edildim. Bunun gibi pek çok olayla karşılaştım. Romanda Said Rıza gittiği havaalanında nasıl tek başına kaldıysa ben de Kars Havaalanı’nda öyle ortada kaldım. ANAP 3. sıra milletvekili adayı, uğrunda cezaevlerine girdiğim ve işkenceler gördüğüm halkım tarafından omuzlara alınarak önümden sevinç ıslıkları ve yaşa var ol naraları arasında götürülürken ben şaşırmış, perişan bir halde arkalarından bakakalmıştım. 1993’teki Digor katliamının sorumlularının ortaya çıkarılması için hazırladığım önergeye bir imza dahi vermeyen ANAP milletvekili o seçimden zaferle çıkarken, ben kahreden bir hezimete uğradım. Buna rağmen amok koşucusu gibi koşmaya devam ettim. Bu nasıl bir duygudur diye soruyorsunuz. Hayal kırıklığı, acı, keder, yorgunluk, sonu gelmeyen bir savaş, uykusuz geceler… Hepsi. Bütün bunlara rağmen koşmaya devam edersiniz. Vicdanınız sizi rahat bırakmaz.

Şiddet karşıtı bir dile sahip olmasına rağmen romanda inanılmaz savaş sahneleriyle karşılaşıyoruz. Said Rıza içine kapandığı zaman kargaların dünyasını inceler. “Her şeyden önce barış içinde bir hayat sürüyorlardı. Huzur doluydu hayatları. Şiddetin her türlüsüne yabancıydılar” der. Rüya gibi bir ülke kurmak özlemi kaynağını doğayla uyumdan mı alır?
Sanırım romanın bir yerinde de yazılıdır. Kötülüklerden arındırılmamış, terbiye edilmemiş ve bilgiyle donanmamış bir insan beyni atom bombasından daha da tehlikelidir. Zaten atom bombası da insan beyninin eseri değil midir? Bunun yanında bilgi ve iyilik dolu bir beyinin saçacağı ışıkla hayat mutlulukla yaşanan bir cennete çevrilebilir. Kargaların kurduğu barışı, doğanın başardığı eşsiz uyumu biz insanlar bir mucize olan beyinlerimiz aracılığıyla neden başarmayalım?

Mezın, her zaman toplumdan ilerde ve uç düşünceler öne süren bir kahraman. Anadiliyle savunma yapmasının çok ötesinde devletin hiçbir kurum ve kuruluşunu tanımayı ve mülkiyet ilişkilerini kökten reddediyor. Gandhi gibi barışçıl mücadele yöntemleri uyguluyor. “Hayatın tüm özgürlükleri ve ülkemizin tüm zenginlikleri hepimizin olacak! İşte o zaman ne para hırsı ne de yoksulluk korkusu kalacak.” Devletin mahkemelerine gitmeyi, ifade vermeyi, resmi dille konuşmayı, vergi vermeyi, kimlik taşımayı kabul etmiyor. Ekonomide özyönetim modeliyle herkesin kendi ürününü üretmesini savunuyor ve uyguluyor. Sizce yeni bir sosyalizm modeli mi bu?
Yıkım ve inşa iç içe gerçekleşiyor. Şengal halkı eski düzeni yıkarken, yani daha mücadele devam ederken, yeni bir sosyalist üretim, yeni bir sosyalist yönetim ve yeni bir sosyalist yaşam inşa ediyor.

“Devlet” büyük bombalı eylemler ve yüzlerce insanın ölmesine yol açan katliamlarla çıkıyor karşımıza. Bir de faili meçhul cinayetlerde. Şimdi de dünyanın dört bir yanında bombalar patlıyor, şiddet durmak bilmiyor. Savaşın kaynağını oluşturan emperyalist devletleri roman boyunca göremiyoruz, neden?
Devrimci düşüncelerle tanıştığımdan beri böyle bir roman yazmak istiyordum. Nasıl bir devrim, nasıl bir düzen sorusu beynimde matkap gibi dönüp duruyordu. Ancak bir türlü kurgulayamıyordum. Romandaki kurgunun oluşması otuz yılımı aldı. Yoğun bir çalışmayla ancak üç yılda bitirebildim. Dediğim gibi kurguda çok zorlandım. Emperyalist devletlerin süren savaştaki rolünü romanın girişinde “Süper Devletler” bölümüyle geçiştirdim, çünkü kurgulayamadım. Belki de yorgun düştüm. Bu bir eksikliktir, size hak veriyorum.

Jan ve Dilan. Romanın iki genç ve olumlu kahramanları… Jan öğretmen olduğu okulda anadiliyle eğitim başlatıyor. Dilan köy köy gezerek sağlık hizmeti veriyor. Aynı zamanda derin bir aşk yaşıyorlar. 1968 kuşağıyla başlayan fedakârlık ruhu tarihe mi karıştı?
Ne yazık ki öyle, 68 kuşağının o fedakâr ruhu çok geride kaldı. Ancak ben yine de ümidimi yitirmedim. Koşarken zaman zaman çelme yiyip yere yüzüstü çakılsak da amok koşucusu gibi koşmaya devam edeceğiz. Mutlaka başaracağız. Bugün olmasa da yüz yıl, iki yüz yıl sonra mutlaka başaracağız. Elbette biz o zaman ölmüş olacağız. Ancak bugün yaratacağımız mücadele gelenekleriyle torunlarımıza ve onların çocuklarına rehberlik edeceğiz. Bu anlamda birlikte başarmış olacağız.

“Devletin iki asırlık asimilasyon politikasını köylüler tersine çevirdi.” Köylüler köye gelen jandarmayla, müdürle, öğretmenle anadiliyle konuşuyor ve onlar köylüyle anlaşmak için o dili öğrenmek zorunda kalıyorlar. Mahkemelerde tercüman bulunuyor. Oysa üç yıldır anadilinde savunma yapmak istediği için on binlerce insana devlet tercüman hakkı bile tanımıyor. Siz de bu yüzden tutuklu kaldınız. Mahkemelerin bu tutumu neden değişmiyor?
Mahkemeler topu Meclis’e atıyor, “Meclis kanun çıkarsın, biz de uygulayalım” diyorlar. Ben sorunun başka bir yönüne dikkat çekmek istiyorum: Yasalar, kurumlar ve anlayış aynı kaldıkça savunma Kürtçe olmuş, Türkçe olmuş değişen bir şey olmayacak. Özel Yetkili Mahkemeler Türk devrimcilerine de çok acımasız cezalar veriyor. Şimdi mahkemeler kendi dilleriyle, yani Türkçe iş görüyor diye Türk devrimcileri bununla teselli mi bulsunlar? O acımasız ceza kararları Türkçe okunuyor diye buna alkış mı tutsunlar? Aynı şey Kürtler için de geçerlidir. Diyelim ki daha da ileri bir adım atıldı ve mahkemeler Kürtçe konuşan yargıçlarla baştan sona Kürtçe yargılama yaptı, hatta tutanaklar da Kürtçe düzenlendi! Kanunlar, kurumlar ve anlayış aynı olunca ne değişmiş olacak? Nasıl ki Türk devrimcilerine Türkçe ceza veriliyorsa, Kürtlere de Kürtçe ceza verilecek! Peki bunca zahmet, emek ve bedel boşa mı gitmiş olacak? Görünen o ki anadilde savunma hakkı istenirken bir adım sonrası düşünülmüyor. Bir adım sonrası hayal kırıklığıdır.

“Hayatın içinde örgütlenin!” Bu sayede yoksullar için bakımevleri, ortak yaşam siteleri, ortak değirmen ve insanların kullanım ürünlerini tüketmek yerine üretmeye yönelmeleri. Adım adım devletten ve sistemden kopuş. Dere üzerinde yapılacak bentle bölgedeki sulamayı gerçekleştirmek. Devlet burada da boş durmaz. Jan ve Dilan’ı yok ettiği gibi seti de bombalarla parçalar. Yoksa cennet ve cehennem yeryüzünde mi?
Evet, cennet de cehennem de buradadır, yeryüzündedir. Bizim görevimiz, cehennem zebanilerini kendi cehennemleriyle baş başa bırakıp her renkten, her dilden, her dinden ve mezhepten insanların mutlulukla yaşadıkları bir cennet yaratmaktır. İnsanlık, silahsız ve şiddetsiz zengin bir dünya için el ele vermelidir.

Köylerde olduğu gibi şehirlerde de komün yaşamı ve ekonomik seferberlik sürmektedir. Kriz baş göstermiştir. Her sokağa çıktığında kurşunlanan halk evlerinde teneke, tencere tangırdatarak mızıka ve düdük çalıp yeri göğü inleterek protesto eylemi yürütür. Işık söndürme eylemiyle başlayan sivil protestolar geleceğin eylem biçimi mi olacak?
Öyle olması gerekiyor. Kürt ve Türk demokratik siyasetleri er geç bu eylem biçimlerini uygulayacaklar. Umarım çok gecikmezler.

Romanda, Şengal Kurtuluş Ordusu’nun başbakanın oğlundan sonra devlet başkanının kızını kaçırması üzerine, arabulucu olarak Said Rıza’yı çağıran devlet başkanı ona uzlaşma teklif eder. Onun ısrarı üzerine hapishaneden çıkarılan Mezın’la barış anlaşması imzalanır. Kaçırılanların bırakılması karşılığında siyasi tutsaklar ve gerillalar da özgürleşecektir. Parti içinde bu anlaşmaya karşı çıkanlar olsa da gerillalar silah bırakmayı kabul eder. Kurmaca bile olsa güzel, bir gün ülkemizde de barış düş olmaktan çıkabilecek mi?
Ben unutmuştum, amok koşucusunu hatırlattığınız iyi oldu. Zebanileri alt edip barışa koşmaya devam edeceğiz. Başaracağız.

Gerilla güçlerinin silah bırakmasını “tuzak” olarak niteleyen Cemal (MK üyesi) seçimlere katılır ve senatör olur. Mezın ise ayrı bir seçimle Şengal’de alternatif bir meclis kurulmasını sağlar ama tank ve toplarla meclis binası yıkılır ve birçok milletvekili öldürülür. Parti “katliamları protesto” için uzun yürüyüş kararı alır. Amaçları farklı olsa da, Halil Savda ve arkadaşlarının Roboski’den Ankara’ya barış yürüyüşü de Mezın’ın köy ve kasabalardan başkente yürüyüşüyle benzerlikler taşımıyor mu?
Benzerlikler vardır. Sizin aracılığınızla Halil Savda ve yürüyüşçü arkadaşlarına selam ve sevgilerimi gönderiyorum.

Roman boyunca sayısız insan hikâyesine rastlıyoruz; kadro oldukça kalabalık. Karakterlerin derinliğine inemeyince öyküler arada kayboluyor. Dede Korkut dili romana bir zenginlik katsa da konuşmalardaki gerçeklik duygusunu zedeliyor ve söylev ağır basmaya başlıyor. Askeri darbe, devrim hükümetinin kurulması, devrimle halkın yönetimi alması ve kardeş kavgasının başlaması… Olaylar, ölümler hızlanıyor ve roman bizi bu kargaşanın ortasında merak içinde bırakıyor. Böylesine kapsamlı bir tarih romana sığmıyor neredeyse. Şiddetin yer almadığı ordunun, polisin, silahların devletin ve bayrağın olmadığı başka bir dünya mümkün müdür?
Haklısınız, çok olay var, hepsi iç içe geçmiş. Aslında bu zengin malzemeden onlarca ciltlik bir roman serisi çıkabilirdi. Ama buna benim ne sabrım ve ne de ömrüm yeterdi. Bu manifestoyu ölmeden önce yazmam ve yayımlamam gerekiyordu. Kırk yıllık düşümdü. Gençliğimi bu düşü kurarak geçirmiştim. Bu romanı yazmasaydım gözlerim açık ölecektim. Edebiyattan çok, siyasi kaygılar taşıyordum. Amacım edebiyat yoluyla siyaset yapmaktı. Bu pek denenmeyen bir yoldu. Büyük edebiyatçılar arasına girme kaygım olmadığı için işe cesaretle giriştim. Elimden gelen bu kadardı. Umarım dünyanın değişik coğrafyalarında daha da zenginleşmiş metotlarla verilecek mücadeleyle halk devrimleri gerçekleşir, semalarda renk renk kardeşlik bayrakları dalgalanır ve bu romanım ömrünü tamamlayarak tarihin kitap mezarlığında yerini alır.

Tarihin Çarmıhında “Güneş Ülkesi” /  Roman / Yazar: Mahmut Alınak /  JAN Yayınevi / 2011

Mahmut Alınak;  1952 yılında Kars Digor ilçesi Mevrek köyünde doğdu. Ankara Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar avukatlık yaptıktan sonra TBMM de Kars ve Şırnak milletvekili olarak görev yaptı. İlk iki kitabını milletvekili iken tutuklandığı Ankara Ulucanlar Cezaevinde yazdı. Yayımlanmış eserleri: HEP,DEP ve Devlet  Kaynak yayınları(İnceleme), Parlamentodan 9. Koğuşa Kaynak yayınları (Anı) Şiro’nun Ateşi-Berfin yayınları (Roman), Nazo Berfin yayınları (Roman), Ateşte Yıkanmak-Berfin yayınları (Roman) 2012 yılında Hapishanede bulunduğu dönemde Tarihin Çarmıhında ‘Güneş Ülkesi’nin devamı Köpekler Manifestosu’nu yazdı. (Roman) Jan yayınları.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.