Efsanenin Ardındaki Hayat

 

Geçen yüzyılın ilk yıllarında Harlem’in hemen kuzeyinde, daha sonra Washington Heights diye adlandırılacak semt, şehrin kenarında seyrek nüfuslu bir yerleşim yeriydi. Ancak William Fox adında bir işadamının vizyonu sayesinde Batı 165. ile 166. Sokaklar arasında Broadway’de gösterişli bir eğlence merkezi yapıldı. Fox’un mimar Thomas W. Lamb’a verdiği talimat, Broadway’deki tüm salonlardan daha görkemli bir bina inşa etmesi yönündeydi. 1912’de inşaat bittiğinde pahalı, pişmiş kilden yapılan cephe ön duvarları süslüyor, mermer sütunlar girişte nöbet tutuyor ve egzotik kuş oymaları fuayeye zarafet katıyordu. On dokuzuncu yüzyılda yaşamış büyük sanatçı John James Audubon’dan ilhamını alan bu renkli motiflerin etkisiyle Fox, eğlence sarayına Audubon adını verdi. Binanın birinci katında Lamb, iki bin üç yüz kişiyi ağırlayacak kadar büyük bir sinema tasarlamıştı. Sonraki yıllarda ikinci kat iki tane geniş dans salonuna ayrıldı: Rose Balo Salonu sekiz yüz kişiyi ağırlarken, ondan daha geniş olan Grand Balo Salonu’nun kapasitesi bin beş yüz kişiye kadar çıkıyordu.

Aradan geçen çeyrek asır içinde Audubon’un çevresindeki semt değişmeye başlayarak giderek daha çok siyahı ve işçiyi kendine çekti. Audubon’un yönetimi bu yeni müşteri kitlesine dönemin en meşhur swing gruplarını ağırlayarak hizmet verdi. Bu grupların içinde Duke Ellington, Count Basie ve Chick Webb gibi efsane isimler de vardı. Ayrıca Audubon, şehrin çok sayıda militan sendikasının meskeni oldu ve yeni kurulmuş Taşıma İşçileri Sendikası 1934’ten 1937’ye kadar toplantılarını orada düzenledi. Bu toplantılarda zaman zaman şiddetli çatışmalar da yaşandı. Sözgelimi 1929 yılının eylül ayında bir gece Lantern Spor Kulübü’nün desteklediği dört yüz kişilik bir grup, dört el silah atışıyla dağıtıldı. İki kişi ağır yaralandı.

2. Dünya Savaşı sırasında Audubon düğünler, sünnetler, siyasi toplantılar ve mezuniyet partileri için kiralandı. Öte yandan 1945’ten sonra semt, orta sınıftan pek çok insanın malını mülkünü satıp kenar mahallelere akın etmesiyle birlikte yeni bir değişim dalgasını yaşadı. Kolombiya Üniversitesi’nin, Batı 168. Sokak’taki hastanesini ve Broadway’i büyük bir sağlık bilimleri kampüsü haline getirme kararı siyah akını için yeni istihdam yaratırken, Audubon, sinemasını kapatıp alanı kiralık yerlere bölerek ekonomik gerçeklere uyum sağladı. Ancak Rose ve Grand dans salonları varlığını sürdürdü.

1960’ların ortasına gelindiğinde bina baştaki görkemini büyük ölçüde yitirdi. Dans salonlarının ana girişi küçük ve renksizdi. Müşteriler ikinci katın fuayesine gitmek için dik merdivenleri tırmanmak, sonra da bir manevrayla yönetici ofisini geçmek veya soldaki (doğuda) Rose’a ya da Broadway’e bakan Grand’a girmek durumundaydılar. Daha geniş olan salon 55 metreye 18 metreydi ve kuzey, doğu ve batı duvarlarında her biri on iki kişi kapasiteli altmış beş bölme vardı. Binanın ana girişinden uzakta güney duvarı boyunca sade tahta bir sahne vardı ve bu sahnenin arkasında zayıf aydınlatılan dar bir antre yer alıyordu. Bu antrede toplanan müzisyenler ve konuşmacılar dışarı çıkıp etkinliklerini icra ederlerdi.

1965 yılının kış mevsiminde 21 Şubat Salı günü öğleden sonra Grand Balo Salonu, Harlem merkezli, tartışmalı bir siyasi grup olan Afro-Amerikan Birliği Örgütü’nü (OAAU) ağırladı. Neredeyse bir yıldır Audubon yönetimi bu salonu söz konusu gruba kiralıyordu, ama grubun lideri Malcolm X hakkında endişeliydi. Zira yaklaşık on yıl önce militan bir İslamcı hizip olan Kaybolup-Bulunmuş İslam Milleti’nin yerel karargâhı Yedi Numaralı Mabedin vaizi olarak oraya gitmişti. Daha sonra basında genellikle Siyah Müslümanlar diye tabir edilen bu grubun üyeleri beyazların şeytan olduğunu ve zenci Amerikalıların Asya’nın kayıp kabilesi Şahbaz’ın soyundan geldiğini ve Amerika’nın ırkçı doğasında köleliğe zorlandığını vaaz ediyorlardı. Kurtuluş yolu, gruba yeni giren üyelerin kölelik soyadlarına karşı çıkıp onların yerine, bilinmeyeni temsil eden X harfini koymalarını gerektiriyordu. Üyelere, yıllarca süren kişisel adanış ve ruhsal gelişim sonunda gerçek Asya kimliklerine uygun şekilde “özgün” soyadları verileceği söylenmişti. Millet’in en öne çıkan sözcüsü olarak Malcolm X hem sivil haklar mücadelesi yapan liderleri hem de beyaz politikacıları kışkırtıcı şekilde eleştirdiği için kötü nam salmıştı.

FullSizeRender

Önceki mart ayında Malcolm X, İslam Milleti’nden ayrıldığını ilan etmişti. Esasen ona sempati besleyerek İslam Milleti’nden ayrılan kişiler için kendi dinî grubunu kurdu hemen: Birleşik Müslüman Camii (MMI). Eski grubundan ayrılmış olmasına rağmen hayli tartışma yaratacak açıklamalarda bulunmaya devam ediyordu. Sözgelimi 1964 yılının Mart ayında bir New York Times muhabirine bir tahminde bulunmuştu. “Bu yıl eskisinden daha fazla şiddet olacak. Beyazlar hâlâ zaman varken bunu anlasalar iyi ederler. Zenciler kitlesel boyutta harekete geçmeye hazırlar.” New York City polis komiseri bu açıklamaya verdiği cevapta Malcolm’u, “kan dökülmesini açıkça destekleyen ve eşit haklar meselesini makul, meşru ve barışçıl yoldan çözmek isteyen aklı başında insanların samimi çabalarını küçümseyerek kendi kendini ‘lider’ ilan eden kişi” diye yaftalıyordu. Malcolm’un bu saldırıdan gözü korkmadı. “Birisinin bana yapabileceği en büyük iltifat, sorumsuz olduğumu söylemesidir, çünkü sorumludan kastettikleri şey, beyaz yetkililere karşı sorumlu olan zenciler, ‘Zenci Tom Amcalar’dır,” diye cevap verdi.

Birkaç hafta sonra Malcolm manevi bir deneyim yaşadı. Nisanda hac vecibesini ifa etmek için kutsal Mekke şehrini ziyaret etti ve ABD’ye dönüşünde Ortodoks Sünni İslam’a geçtiğini ilan etti. Gerek İslam Milleti gerekse onun lideri Elijah Muhammed’le bağlantısını keserek her türlü bağnazlığa karşı çıktığını beyan etti. Bundan böyle insan hakları için mücadele eden gruplarla işbirliği yapmak ve gerçekten siyah Müslümanları destekleyen beyazlarla çalışmak istediğini söyledi. Fakat bu ifadelerine rağmen tartışma yaratan açıklamalarda bulunmaya devam etti. Sözgelimi ırkçılara karşı ailelerini korumaları için siyahları silah kulüpleri kurmaya teşvik ediyor ve siyahlar için hakiki bir seçenek oluşturmadıkları için büyük partilerin başkan adayları olan Lyndon Johnson ve Barry Goldwater’ı kınıyordu.

OAAU örgütünün programları yerel cemaat için hazırlanmış, katılımı teşvik eden eğitim forumlarından oluşuyordu. 21 Şubat mitingi için seçilen konuşmacı, seçkin bir Presbiteryen vaiz olan Milton Galamison’du. Bu zat New York City’nin zenci ve Latin semtlerinde düşük standartlı okullara karşı protestolar düzenlemişti. OAAU bu protestolara doğrudan katılmamıştı ama Malcolm vaizin çabalarını alenen övmüştü ve yardımcıları da gayriresmi bir ittifakı arzulamış olabilirlerdi.

Her ne kadar öğleden sonraki programın saat ikide başlayacağı duyurulmuşsa da başlangıç vakti geldiğinde, ana girişten kırk kişi ancak geçmişti. Bu erken seyrek katılım, muhtemel şiddet hadiselerinden duyulan endişeden kaynaklanıyor olabilirdi. Aylarca İslam Milleti herkesin gözü önünde eski ulusal sözcüsüyle kavgaya tutuşmuştu ve Malcolm’un Harlem ve diğer şehirlerdeki takipçilerine saldırılar düzenlenmişti. Daha bir hafta önce Queens, Elmhurst gibi sakin bir semtte bulunan kendi evi gece yarısı bombalanmıştı. New York Polis Teşkilatı bir halk çatışmasını önlemek amacıyla OAAU örgütünün Audubon’da düzenlediği mitinglerde görev almak üzere iki düzine polis birliği oluşturmuştu. Genellikle günün ayrıntılarıyla ilgilenen polis şefiyle birlikte bir iki polis daha ikinci kattaki iş ofisinde konuşlandırılırdı. Ve oradan, ana dans salonuna giren herkesi aralıksız gözetlerlerdi. Diğer birçok polis de belirgin şekilde ana girişte ve yöre sakinlerinin Güvercin Parkı dedikleri küçük oyun alanındaki caddenin tam karşısında konuşlandırılırdı. Ama o müstesna günde Audubon girişinde tek bir polis bile yoktu ve parka sadece bir polis, o da kısa süreliğine konuşlandırıldı. İş ofisinin içinde kimseler görünmüyordu. Aslında yalnızca iki devriye polisi binanın içinde, kendileri için boşaltılmış Rose Balo Salonu’nda, duyurulan etkinliğe güvenli bir mesafede konuşlandırılmıştı.

Kayda değer bir polis mevcudiyetinin yokluğunun hayati önem arz ettiği sonradan ortaya çıkacaktı, çünkü aylardır Malcolm X’e suikast yapmayı planlayan beş kişi o sabah son kez bir araya geldi. Her ne kadar bu buluşmanın yeri New Jersey, Paterson’da olsa da beşi de İslam Milleti’nin Newark mescidinin üyesiydi. Sadece bir suikastçı caminin görevlisiydi; diğerleri İslam Milleti çalışanlarıydı ve yaptıklarının Millet’in lideri tarafından onaylanacağını düşünüyorlardı. Suikastçılardan birinin evinde herkese görev tahsisinin son kez yapıldığı toplantıdan sonra beş adam Cadillac marka bir otomobile atlayıp George Washington Köprüsü’ne doğru yola çıktı. Yukarı Manhattan’da Audubon’a yakın bir park yeri buldular. Bu yer hem köprüye çabucak ulaşmayı hem de New Jersey’e kolay kaçışı sağlıyordu.

Grand Balo Salonu ve ana girişteki tek güvenlik birimi Malcolm’un takipçilerinden oluşan yaklaşık yirmi kişilik bir gruptu. Malcolm’un güvenlik ekibinin başında şahsi koruma görevlisi Reuben X Francis vardı. Francis o öğleden sonra daha önceden William 64X Goerge’a o günkü ekibin yetersiz olacağını ve yardımına ihtiyaç duyacağını söylemişti. Genellikle güvenilir William, doğruca sahnenin ön kısmının ortasına konulmuş konuşma kürsüsüne yakın dururdu. Fakat o müstesna günde Reuben ona ön girişte, sahneden olabildiğince uzakta durması talimatı vermişti.

Ayrıca Reuben, görevi Grand Balo Salonu’nun çevresindeki güvenlik güçlerine gözetmenlik yapmak olan, etkinliğin güvenlik koordinatörü John D. X’e de bazı kararları iletmişti. Güvenlik ekipleri için normal talimat, otuz dakikaya kadar savunma yapmaktır ki bu özellikle kalabalığın asayişini sağlama konusunda deneyimsiz olanlar için zorlu bir görevdir. Genellikle en önemli görevler, hepsi hem güvenlik deneyimi olan hem de dövüş sanatları eğitimi almış eski İslam Milleti üyelerine verilirdi. Eğer bilindik bir İslam Milleti üyesi bir etkinliğe katılmaya kalkışırsa, gürültü koparmadan ama sıkı sıkıya sorgulanırdı. Sicilinde şiddet olan veya Malcolm’a karşı husumet beslediği bilinen üyeler binadan çıkartılırdı.

Bu kişilerden biri de Malcolm’un Yedi Numaralı Cami’sinin eski üyesi olan ve yakın zamanda Jersey City camisine katılan Linwood X Cathcart idi. Saat 1.45’te Audubon’a girmiş, dans pistinin karşısına konulmuş katlanabilen tahta sandalyelerin ön sırasına oturmuştu. Malcolm’un ekibi, Cathcart’in varlığının sorun çıkarabileceğini düşünerek yerini hemen tespit etmişlerdi. Takım elbisesinin yakasına arsızca bir İslam Milleti rozeti takmıştı. Reuben salonun arka tarafına birlikte gitmeleri konusunda onu ikna etti. Orada biraz konuştuktan sonra eğer kalacaksa üzerindeki saldırı cihazını çıkarmasında ısrar etti. Cathcart da boyun eğip yerine döndü. Malcolm’un güvenlik ekibi daha sonra tespit ettikleri tek İslam Milleti üyesinin o olduğunda ısrar edeceklerdi.

O öğleden sonra zorunlu gözetim işlerini Anas M. Luqman (Langston Hughes Savage) yapıyordu. Luqman Malcolm’a olan bağlılığından dolayı İslam Millet’iyle olan bağlarını gevşetmişti. Sonraki büyük jüri tanıklığında geliş zamanının 1.20 suları olduğunu belirtti. Daha önce de çok kez yaptığı gibi, birkaç insanla kısaca konuştu, sandalye düzenini ayarladı, konuşma kürsüsünü yerleştirdi ve fazlalık yapan bazı araç gereçleri çıkardı. Sonra “dinleyicilerin arasına karışıp miting başlayana kadar bir şey yapmadan durdu.” Saat ikiden sonra bir ara sahnenin sağında, konuşma kürsüsüne en yakın olan kapılarını tekrar kontrol etmeye karar verdi. He nedense kilitli değillerdi. Bu onu endişelendirmişti ama durumu Malcolm’un güvenlik ekibine bildirmek yerine sandalyesine döndü.

Yakın zamanda gerçekleşen bombalamaya ve artan şiddet tehditlerine rağmen Malcolm o Pazar günü Reuben hariç güvenlik ekibinden hiç kimsenin silah taşımamasında ısrar etmişti. Birkaç akşam önceki OAAU toplantısında emirlerine bariz meydan okunmuştu. Malcolm’un personel şefi James 67X Warden’e göre o öğleden sonra güvenliği sıkı tutmamak kesinlikle soruna davetiye çıkarmak demekti. Yaptıklarını sonradan anlatırken şunları söyledi: “[Silah] kontrolü yapmak istedik. Fakat [halka açık] bir OAAU toplantısı düzenliyorduk. Malcolm ‘Bu insanlar üzerlerinin aranmasına alışık değiller’ dedi. Tamamen farklı bir grup vardı karşımızda.” Sonuçta çoğu, bol kışlık palto giymiş insanlar Audubon’a girerken hiçbiri durdurulmadı. Eğer Reuben bundan endişelenmiş olsaydı, ki öyle görünüyordu, o günün 150 dolarlık kirasını yönetime ödemek için salonu terk etmezdi.

Bu sırada suikastçıların hepsi binaya girmişti ve bekledikleri gibi hiçbiri silah kontrolünden geçirilmedi. Sonra grup bölündü. Planlanan üç nişancı ön sıraya, konuşma kürsüsünün önüne ve soluna oturdular. Yirmilerinin ortasındaki tıknaz karaşın nişancı ilk ateşi açacaktı. Diğer ikisi de tabanca taşıyordu. Görevleri ilk ateşlerden sonra Malcolm’un işini bitirmekti. Son iki suikastçı ise sahneden yedi sıra uzaktaki tahta sandalyelerde yan yana oturdular. Onların görevi de kargaşa yaratmaktı. İçlerinden birisi fırsatını bulursa sis bombası atacaktı.

Saat öğleden sonra iki buçuğa geldiğinde iki yüz kişiyi bulan dinleyiciler sabırsızlanmaya başlamıştı. Malcolm’un Birleşik Müslüman Camii’nin yardımcı vaizi Benjamin 2X Goodman belirtilen konuşmacılar arasında olmadığından insanların çoğu kendi aralarında sohbete devam ediyor veya ortalıkta dolanıp arkadaşlarıyla görüşüyorlardı. Yaklaşık on dakika sonra Benjamin, Vietnam Savaşı’na muhalefet gibi, Malcolm’un son zamanlarda gösteri konuşmalarında değindiği konuları hatırlatırken sözleri dikkatleri çekmeye başladı. Genellikle Benjamin’in giriş konuşmasından hemen sonra Malcolm’un kürsüye çıktığını herkes bilirdi.

Saat üçe gelmeden dakikalar önce Benjamin hâlâ dinleyicilere hitap ederken, saçları saman sarısı, uzun boylu bir adam habersiz çabucak dışarı çıkıp kürsünün bir metre kadar uzağındaki sandalyeye oturdu. Liderinin girişine hazırlıksız yakalanan Benjamin alelacele sözlerini bitirip sahnedeki katlanır sandalyelerden birine yöneldi. Kural gereği, güvenlik sebebiyle Malcolm sahnede yalnız bırakılmıyordu. Fakat bu sefer yanındakinin kulağına bir şeyler fısıldayarak yerine oturmasına izin vermedi. Bunun üzerine şaşkın görünen Benjamin sahneden inip kulis odasına geçti.

“Es-selamü aleyküm!” diye geleneksel Arapça selamıyla dinleyicileri selamladı Malcolm. Yüzlerce insan “Ve aleyküm selam!” diye karşılık verdi. Ama tek kelime daha etmeden sahneden altı yedi sıra uzakta beklenmedik bir karışıklık çıktı. Bir adam, yanında oturan kişiye, “Çek şu elini cebimden!” diye bağırdı. İki adam da ayağa kalkıp herkesin dikkatini dağıtmak için itişmeye başladılar. Malcolm sahneden bağırdı: “Durun! Durun! Telaşlanmayın!”

Kürsünün iki baş koruması Charles X Blackwell ve Robert 35X Smith adamları ayırmak için ileri atıldılar. Yoldaşlarının çoğu da kargaşayı yatıştırmak için yerlerinden ayrılıp Malcolm’u sahnede tamamen yalnız bıraktılar. İşte tam o esnada birinci sıradaki suikastçı ayağa kalkıp hızla kürsüye yürüdü. Kışlık paltosunun altında bir kısa namlulu çifte taşıyordu. Sahneye yaklaşık dört buçuk metre mesafede durdu, paltosunu geriye attı ve silahını doğrulttu.

***

John F. Kennedy ve Martin Luther King’in öldürülmesi Amerikalıların zihnine ne denli derinden kazınmışsa, 21 Şubat 1965 günü de çoğu Afro-Amerikanın zihnine öylesine derinden kazınmıştır. Malcolm X’in öldürülmesinin peşinden yaşanan çalkantılı günlerde onun müritleri “Kara Güç” sloganını benimseyip onu dünyadaki aziz mertebesine çıkardılar. 1960’ların sonlarına gelindiğinde bütün bir nesil için siyahilik idealinin temsilcisi olmuştu. W. E. B. Du Bois, Richard Wright ve James Baldwin gibi ırkçılığın siyahlara ödettiği psikolojik ve toplumsal bedelleri anlattı; ayrıca kendinden önce insan hakları hareketine damgasını vurmuş, şiddet karşıtı, orta sınıf ‘zenci’ liderin tam zıddına karşılık gelecek şekilde ödün vermez bir eylem adamı olarak her tarafta hayranlık kazandı.

Yaşamda ve ölümde Malcolm ile en yakın bağlantısı olan lider elbette King idi. Öte yandan hayatının ilk döneminin büyük bir kısmını Atlanta şehrinde geçirmiş olmasına rağmen King getto zencilerinin temsilcisi olarak tanınmazdı pek. Suikasta uğramasından sonraki yıllarda büyük ölçüde kırsalla ve Kuzey’in küçük kasabaları imajıyla özdeşleştirildi. Buna karşın Malcolm modern gettonun bir ürünüydü. İfade ettiği duygusal öfke kent ortamındaki ırkçılığa verilen bir tepkiydi; bölünmüş kent okulları, standardın altındaki evler, yüksek bebek ölüm oranları, uyuşturucular ve suç. 1960’larda Afro-Amerikanların ezici çoğunluğu büyük şehirlerde yaşadığından, onların hayatını belirleyen koşullar, King’in temsil ettiklerinden ziyade Malcolm’un bahsettikleriyle daha yakından ilintiliydi. Sonuçta pasif direnişi, kurumsal ırkçılığı kaldırmakta yetersiz bir yöntem olarak gören kentli siyahlar arasında güçlü bir takipçi kitlesi oluşturdu.

FullSizeRender-2

Malcolm’un sonradan öfkeli siyah militandan, çokkültürlü Amerikalı ikonuna terfi etmesi, Alex Haley ile birlikte yazdıkları ve ölümünden dokuz ay sonra yayımlanan Malcolm X (çev. Yaşar Kaplan, İnsan Yayınları, İstanbul) otobiyografisinin olağanüstü başarısının bir sonucudur. Yayımlandığı ilk yıllarda çok satanlar listesine giren bu kitap yüzlerce lise ve üniversitenin müfredatının standart metni haline geldi. 1960’ların sonlarında bütün bir Afro-Amerikan şair ve yazarlar nesli merhum idollerine saygı gösterip ardı arkası gelmeyen eserler verdiler. Onların tahayyülünde Malcolm imgesi kalıcı şekilde dondu: Her zaman halkının çıkarlarının ve özlemlerinin hayata geçirilmesine adanmış, lekesiz bir kisvede biraz muzipçe kocaman bir gülümseme imgesi.

Öldürüldüğü andan itibaren, Troçkistler, siyahi kültür milliyetçileri ve Sünni Müslümanlar gibi çok farklı gruplar ona sahip çıktı. Oyuncu Ossie Davis’in “bizim insanlığımız; bizim yaşayan, siyah insanlığımız” diye övdüğü adamın onuruna yüzlerce kurum ve semt kulübüne adı verildi. Afro-Amerikanlar askeriyede bir Malcolm X Birliği kurdular. Keza Harlem’deki eylemciler bir Malcolm X Demokrat Kulübü kurdular. 1968’de bağımsız film yapımcısı Marvin Worth Malcolm X otobiyografisine dayanan bir senaryo yazması için James Baldwin’le anlaştı. Romancı Baldwin bu projeyi “İtiraf ediyorum … bu hikâye, ilginç bir zaman ve ortamdaki herhangi bir siyah kedinin hikâyesidir,” diye tarif eder. 1970’lerin başında Malcolm X’in eşi Betty Şahbaz, Richard Nixon’ın yeniden seçilmesi için Washington D.C.’de düzenlenen yardım galasına onur konuğu olarak davet edildi.

1990’ların başında Malcolm’un popülaritesinin yeniden canlanması büyük ölçüde “hip-hop nation”ın yükselişinden kaynaklanıyordu. Örneğin Public Enemy grubunun “Shut ‘Em Down” adlı klibinde Malcolm’un yüzü, ABD dolarındaki George Washington’ın yüzüne bindirilmişti. Başka bir hip-hop grubu Gang Starr bir albümünün kapağına Malcolm’un portresini koymuştu. Muhafazakâr siyaset yapanlar da onu kendi taraflarına çekme çabalarını sürdürüyorlardı. Sözgelimi 1992’de Los Angeles’da baş gösteren ırksal isyanların akabinde başkan yardımcısı Dan Quayle, Malcolm’un otobiyografisini okuduktan sonra, yaşanan rahatsızlığın nedenlerine dair önemli fikirler edindiğini açıklamıştı. Fakat çoğu Afro-Amerikan tarafından saçma karşılanmış ve nitekim yönetmen Spike Lee, “Ne zaman Malcolm X ‘mavi gözlü şeytan’dan söz etse Quayle üstüne alınıyor,” diye espri yapmıştı.

Aynı yıl Lee’nin X adındaki üç saatlik biyografik filminin gösterime girmesiyle birlikte Malcolm yeni bir kuşakla buluştu. 1992 tarihli bir ankette yaşları on beş ile yirmi dört arasında olan Afro-Amerikanların yüzde 84’ü onu “günümüz siyah Amerikalılarının bir kahramanı” olarak tarif ediyorlardı. Yıllarca onu siyahların modern tarihinin kenarına itmiş tarihçiler artık onu merkezi bir figür olarak görmeye başlamışlardı. Nitekim tarihçi Gerald Horne şöyle yazıyor: “Çağdaş Afro-Amerikan kimliğini destekleyen iskeletin bütünleyici bir parçası haline geldi. Müzik, dans ve gece kulüplerine merakı siyahlarla olan bağlarını güçlendirdi.” Öte yandan çoğu beyaza göre onun cazibesi, militan siyah ayrılıkçılığından çokkültürlü evrenselciliğe terfi etmesinden kaynaklanıyordu. 20 Ocak 1999’da ABD Posta Hizmetleri Harlem’in Apollo Tiyatrosu’nda Malcolm X pulunun çıkarılmasını kutlarken artık o, ironik bir şekilde Amerikan hayatına geniş çapta nüfuz etmişti. Pulun yayınlanmasına eşlik eden basın açıklamasında ABD Posta Hizmetleri, suikastından önceki yılda Malcolm X’in “ırk sorunlarına daha bütünleşmeci bir çözümden” yana olduğunu savunmuştu.

Otobiyografi’siyle birlikte Malcolm’un hayatının gerçek ayrıntılarını daha yakından okumak nispeten karmaşık bir tarihi ortaya çıkarır. Kitabı inceleyenler arasında az sayıda kişi aslında kitabın ortak bir çalışma olduğunu ve bilhassa ABD Sahil Güvenlik’ten yirmi yıllık emekli Alex Haley’in de kendine özgü bir amaç güttüğünü takdir etmiştir. Liberal bir cumhuriyetçi olan Haley, İslam Milleti’nin ırksal ayrılıkçılığını ve dinî fanatikliğini küçümsese de Malcolm’un kişisel hayatının ıstıraplı hikâyesinden büyülenmiştir. 1963’te bu çok farklı iki adam birlikte çalışmaya başladıklarında Malcolm bir manevi yükseliş hikâyesi sunmaya, Millet’in lideri Elijah Muhammed’in gücünü övmeye emek vermişti. Malcolm bu hizipten ayrılmasından sonra siyah ayrılıkçılıktan kopuşunu açıklamak için otobiyografisinden istifade etti. Öte yandan Haley’in amacı oldukça farklıydı; ona göre otobiyografi ırksal ayrımın yol açtığı trajediler ve insani kayıplar hakkında ibret verici bir hikâyeydi. Yayımlanan kitap birçok açıdan yazarının amacından ziyade Haley’in amacına hizmet etmiştir, çünkü Malcolm 1965 yılının Şubat ayında öldüğünde siyasi vasiyeti diye bilinecek şeyin ana unsurlarını gözden geçirme imkânını yitirmişti.

malcolm

Benim Otobiyografi’ye olan merakım yirmi yılı aşkın bir süre önce, Ohio Devlet Üniversitesi’nde Afro-Amerikan siyaset düşüncesi üzerine bir seminer kapsamında söz konusu kitabı okuturken başladı. Tarihte Afro-Amerikan liderler arasında Malcolm hiç kuşkusuz en iflah olmaz “siyasi” eylemci, işçi sınıfı ve yoksul siyahlar tarafından yürütülen katılımcı politikayı ve bunun tabanını vurgulayan bir adamdı. Oysa otobiyografi onun başlıca örgütü olan OAAU hakkında sahiden sessiz kalmaktadır. Kitabın hiçbir yerinde bu örgütün programına ve amaçlarına değinilmiyor. Yıllarca yaptığım araştırmadan sonra kitabın yayımlanmasından önce bazı bölümlerin çıkarıldığını fark ettim. Bu bölümler birleşik bir zenci cephesi oluşturulmasını, siyah Müslümanların öncülük ettiği geniş bir yelpaze oluşturan siyasi ve sosyal gruplar açısından ele alıyordu. Haley’e göre bu bölümler, yazarının Mekke’den döndükten sonraki isteği üzerine çıkarılmıştı. Bu muhtemelen doğru olabilir; ama önceki yıllar Malcolm’u yaygın şekilde işlemiş olan New York Times gazetesi yazarı M. S. Handler’in giriş yazısının kitaba konulması yönündeki Haley’in kararını Malcolm’un onayladığına dair bir veriye kesinlikle rastlamıyoruz. Keza Malcolm’u, hayatının sonunda ana akım insan hakları saygısı çerçevesine sıkıca yerleştiren Haley’in gelişigüzel çıkarımları da Malcolm’un inisiyatifi dışındadır.

Ayrıca kitabın derinlemesine bir okuması isimler, tarihler ve olaylarda birçok tutarsızlığın olduğunu ortaya koymaktadır. Gerek bir tarihçi gerekse bir Afro-Amerikan olarak bu duruma şaşırdım. Kitap ne kadar doğruydu ve kitapta neler söylenmemişti?

Tarihsel kanıtları ve olgusal gerçekleri aramak, Malcolm’un hayatının çok katmanlı ve karmaşık yapısından dolayı iyice çetrefil bir hal aldı. Bir hitabet ustası olarak halka, kendi hayatına dair kısmen uydurma olan hikâyeleri güzelce anlatabiliyordu, ama yine de ırkçılıkla karşılaşan çoğu siyaha bu hikâyeler gerçekten yaşanmış gibi geliyordu. Erken yaşlardan itibaren Malcolm Little (doğduğunda bu isim verilmişti) içsel benliğiyle dış dünya arasına mesafe koyan çeşitli maskeler oluşturdu. Yıllar sonra ister Massachusetts’te hapishane hücresinde, isterse de sömürge karşıtı devrimler sırasında Afrika kıtasını dolaşıp bir yandan başkalarının eylemlerine katılırken, bir yandan da kendini olabildiğince yetiştiriyordu. Bir etnografın hassas donanımını ediniyor, değişik muhataplarının kültürel bağlamlarına uyum sağlamak için dilini geliştiriyordu. Sonuçta farklı gruplar kendi bakış açılarından onun kişiliğini ve giderek gelişen mesajını algıladılar. Ortam ne olursa olsun Malcolm sağlam mizah anlayışla tılsım yayıyor, ideolojik muhaliflerinin gardını düşürüyor, böylece kışkırtıcı ve hatta taşkınca savlar geliştiriyordu.

Malcolm her zaman dışarıya yönelik cana yakın ve samimi bir üslup takınmakla beraber kendine sakladığı şeyler de olurdu. Kişiliğinin bu farklı çehreleri, bazılarını kendisinin bulduğu, diğerleri ona verilmiş değişik isimlerle ifade ediliyordu: Malcolm Little, Hemşeri, Jack Carlton, Detroit’li Kızıloğlan, Büyük Kızıloğlan, Şeytan, Malachi Şahbaz, Malik Şahbaz, El-Hacc Malik El-Şahbaz. Tek bir kişilik onu hiçbir zaman bütünüyle yansıtmadı. Bu anlamda onun hikâyesi bir dizi parlak icadı içeriyordu ve bu icatlar içinde en meşhuru “Malcolm X” idi.

Büyük bir yöntem adamı olan Malcolm şahsi donanımından olabildiğince faydalanıyordu; böylece fiili olaylar ile onların halka anlatımı arasındaki mesafe açılıyordu. Ölümünden sonra diğer çarpıtmalar -sadık takipçilerinin, dostlarının, aile fertlerinin ve düşmanlarının abartıları- hayatını bir efsaneye dönüştürdü. Malcolm pek çok beyazı şehevi ve hayvansı bir yolla büyülüyordu ve düzenli olarak onun konuşmalarına yer veren gazeteciler, onlardan, bastırılmış da olsa kolayca anlaşılan cinsel bir alt metin çıkarıyorlardı. Evini Malcolm’un 1964 yılının Mart başında bir röportaj için ziyaret ettiği M. S. Handler, fiziksel gücünün aurasını onun politikasına bağlıyordu: “Zamanımızda hiç kimse beyaz adamda Malcolm kadar öfke ve nefret uyandırmamıştır; çünkü beyaz adam onun şahsında hiçbir bedele satın alınamayacak amansız bir düşman, siyah insanı özgürleştirme davasına canı gönülden inanmış bir adam görüyordu.” Öyle ki Malcolm bile erken yaşlarında kişiliğini tarif etmek için çağrışım yüklü metaforları sıkça kullanıyordu. Sözgelimi 1946’da Massachusetts’te geçirdiği hapis dönemini anlatırken mahkûmiyetini kapana yakalanmış bir hayvanın mahkûmiyetine benzetiyordu: “Kafesteki bir leopar gibi saatlerce volta atar, acımasız beddualar okurdum… Sonunda hücrelerdeki adamlar bana ‘Şeytan’ lakabını taktılar.” Malcolm’un ziyareti sırasında evde bulunan Handler’in karısı, kocasına şu itirafta bulunuyordu: “Biliyor musun, siyah bir panterle çay içmeye benziyordu.”

Ne var ki siyah Amerikalıların nezdinde Malcolm’un karizması tamamen farklı bir kültürel betime dayanmaktadır. Onu sahiden özgün kılan şey, Afro-Amerikan halk kültürünün iki merkezî figürünü aynı anda bünyesinde taşımasıdır: dümenci/numaracı ve vaiz/hatip. Numaracı, tahmin edilemez ölçüde adi suçlar işliyordu; vaiz ise ruhları kurtarıyor, parçalanmış hayatları birleştiriyor ve yeni bir dünya vaat ediyordu. Malcolm siyah halk kültürünün sadık bir öğrencisiydi. Ve siyasi bir mesele anlatırken çoğu zaman fablları, kırsal metaforlar ve üçkâğıtçılık hikâyeleriyle karıştırırdı. Örneğin tilki ile kurt masalını Johnson ve Goldwater diye yeniden biçimlendirirdi. Konuşmalarının dinleyicileri büyülemesinin nedeni, konularını nihai kurtuluşu vaat eden bir anlatım biçimine sokmasıydı. Kendi şahsi güvenliğini umursamadan, hayatını tamamen siyahların güçlenmesine adamış ödünsüz biri olarak sunuyordu kendini. Onun siyasetini reddedenler bile samimiyetini teslim ederlerdi.

Elbette bir icracı olarak oyuncu ile bir icracı olarak siyasi lider arasındaki benzetme yetersiz kalır ama siyasette “yeniden icat” sanatı, bir halk figürünün geçmiş yaşantılarını seçerek yeniden düzenlenmesini (ve Bill Clinton’dan öğrendiğimiz kadarıyla, utanç verici hadiselerin ayıklanmasını) gerektirir. Malcolm örneğindeyse, dostlarının ve akrabalarının yazdığı hatıratlar, Malcolm’un otobiyografisinin sunduğu, kötü nam salmış, kanun kaçağı Detroit’li Kızıloğlan karakterinin oldukça abartılı olduğunu göstermiştir. 1941-46 yılları arasında Malcolm Little’ın gerçek suç geçmişini kasten abartıp, geçmişte yaşadıklarını, ABD’nin ceza hukuku ve adalet sistemi içindeki ırkçılığın yıkıcı sonuçlarını belgeleyen bir alegori halinde dokumuştur. Kendi kendine uydurmak, siyah topluluğun en marjinal kesimlerine ulaşabilmesi ve onların umutlarını haklı çıkarabilmesi için etkin bir yoldu.

***

Benim bu kitabı yazmamdaki asıl amaç, efsanenin ötesine geçmek, Malcolm’un hayatında gerçekten olmuş şeyleri anlatmaktır. Şu gerçeği de ifade etmeliyim ki, Malcolm, FBI ve New York Polis Teşkilatı’nın yasadışı gözetiminin kapsamını, onu durdurmaya yönelik eylemleri, ona siyaseten ve şahsen ihanet etmiş destekçilerini ve suikastından sorumlu kişilerin kimliğini bilmiyordu.

Hayatını yeniden kurarken karşılaştığım en büyük zorluklardan biri, İslam Milleti içindeki eylemlerini inceleme çabasıdır. Çoğu popüler eser onun son iki yılında halk önündeki kariyerine ağırlıklı olarak odaklanmaktadır. 1950’lere ait eski konuşmalarını ve mektuplarını gün yüzüne çıkarmadaki zorluğun bir kısmı, günümüzde Louis Farrakhan diye tanınan eski Louis X Walcott’un ifa ettiği günümüzdeki İslam Milleti liderliğinin araştırmacılara hizbin arşivini inceleme iznini asla vermemiş olmasıdır. Öte yandan ben yıllarca süren çabamdan sonra İslam Milleti ile diyalog kurmayı başardım. 2005 yılının Mayıs ayında Farrakhan ile dokuz saatlik sıradışı bir görüşme yaptım. Bunun üzerine Millet bana Malcolm’un vaazlarının ve hâlâ Yedi Numaralı Cami’nin lideri olduğu sırada yaptığı konuşmaların elli yıllık ses bantlarını vererek, Malcolm’un manevi ve siyasi gelişimine dair önemli fikirler edinmemizi sağlamıştır. Ayrıca emektar üyelerle de röportaj yapma imkânı buldum. İçlerinden en önemli olanı, daha sonra Akbar Muhammed diye tanınacak Larry 4X Prescott idi. Akbar Muhammed, hizbin 1964 Mart’ında bölündüğü sırada Elijah Muhammed’in yanında saf tutan, Malcolm’un eski yardımcı vaiziydi. Bu kaynaklar daha önce yeterince temsil edilmemiş bir perspektifi sundular: İslam Milleti ve ona bağlı olanların görüşleri.

Malcolm’un yeniliklerle dolu yolculuğu, birçok bakımdan, yaşam boyu sürecek olan inancın anlamını ve özünü arama arayışına odaklanmıştır. Bir mahkûmken, parçalanmış insanlık anlayışını ve etnik kimliğini onaylayan, beyaz karşıtı, yarı İslami bir hizbi benimsemişti. Fakat dünyayı dolaşırken İslam Milleti’nin inancının merkezindeki ırksal damgalama ve hoşgörüsüzlükle birçok bakımdan uyuşmayan Ortodoks İslam’ı öğrendi. Böylece Malcolm, İslam’ın hakiki evrenselliğini ve ırkı ne olursa olsun herkesin Allah’ın lütfuna erişebileceği inancını benimsedi. İslam ayrıca onun, Küba devriminin liderlerinden Arjantinli gerilla Che Guevara’yla çarpıcı benzerlikler taşıyan Üçüncü Dünya Devrimi’nin siyasetini oluşturmasında manevi platform işlevi gördü. Dahası siyasi bir köprü olarak İslam, onun, Lübnan ve Mısır’da Müslüman Kardeşler ve Gazze’de Filistin Kurtuluş Örgütü’yle temas kurmasını sağladı. ABD’de Ortodoks İslam lehine faaliyetlerde bulunmak için Cemal Abdül Nasır hükümetinin desteğini istemek, İsrail’e sert muhalefet gibi Nasır’ın politikalarını benimsemeyi gerektirebilirdi.

Bununla beraber Malcolm’un ölümü ve onu öldürme emrinin verilmesinden kimlerin sorumlu olduğu hakkında cevabı bulunmamış birçok soru vardır. Tarih, faili meçhul vakaları araştırma bilimi değildir. Kesin gerçeklere değil de adli ihtimallere bel bağlamak zorundaydım. Her ne kadar 1966’da İslam Milleti’nin üç üyesi cinayetten hüküm giydiyse de kapsamlı kanıtlar bu insanlardan ikisinin tamamen masum olduğunu, hem FBI hem de New York Polis Teşkilatı’nın bu durumdan önceden haberdar olduğunu, New York Bölge Başsavcılığının gerçek katilleri yakalamak yerine gizli polislerin ve muhbirlerin kimliklerini kayırmakla ilgilenmiş olabileceğini ortaya koymuştu. Vakanın kırk yılı aşkın bir süredir çözülmemiş olması, onu, Afro-Amerikan yıllıklarında ve ABD tarihinde özel bir yere koymaktadır. Üstünlük yanlısı münferit beyazlar tarafından silahla öldürülen Medgar Evers ve Martin Luther King veya California Hapishanesi gardiyanları tarafından öldürülen George Jackson cinayetlerinden farklı olarak Malcolm, Amerika’nın siyah bir kentinin ortasında geniş bir kalabalığın önünde öldürüldü. Acele yapılan yargılamada cinayetten sadece İslam Milleti sorumlu tutuldu. Medyanın Malcolm X imgesini tehlikeli bir demagog olarak oluşturması, ölümüyle ilgili derinlemesine bir soruşturma yürütülmesini engelledi ve o sadece siyah Amerikan topluluklarında siyasi bir şehit olarak görüldü. Beyaz Amerikalıların çoğunun fikrini değiştirmesi için neredeyse otuz yılın geçmesi gerekiyordu.

İkonik bir figürün biyografisini yazan biri için en büyük cazibe, onu, bütün insanların sahip olduğu normal çelişkilerden ve kusurlardan arınmış halde sahiden bir aziz veya azize gibi sunmaktır. Ben Malcolm’un içsel benliğini ve ruhunu anlamak için yıllardır uğraştığımdan bu cazibe benim için kaybolalı çok oldu. Bütün bir halkın –yirminci yüzyılın ortasında yaşayan kentli siyah Amerikalılar- ruhunu, canlılığını ve siyasi halini bünyesinde toplaması açısından çağdaşları içinde en çok o sahici bir tarihî figürdür. Berrak, hızlı ve nükteli konuşur ve hem ABD’deki hem de Afrika’daki siyahlar ona coşkuyla karşılık verirlerdi. Afro-Amerikanların çoğunluğunun şiddetle karşı çıktığı tartışmalı açıklamalarda bulunurken bile onun samimiyetini ve bağlılığını kimse sorgulamazdı. Öte yandan kamu kayıtlarının kapsamlı bir incelemesi, Ku Klux Klan’la görüşmeler gibi büyük gaflarını da açığa çıkarmaktadır. Fakat diğer pek çok liderden farklı olarak Malcolm hatalarını kabul etme ve rencide ettiği insanları bulup özür dileme cesaretine sahipti. Onunla fikir ayrılığına düştüğümde bile karakterinin doğruluğuna ve gücüne Afro-Amerikan halkına ve onların kültürüne karşı beslediği aşikâr sevgiye hayran kalmışımdır.

Malcolm’un önce Afro-Amerikanlar ve sonra bütün Amerikalılar arasında nasıl dirildiğini anlamak için onun müstesna hayatını bütün yanlarıyla yeniden ele almalıyız.

Bu hikâye Nebreska, Omaha’nın kuzey yakasındaki küçük bir siyahi toplulukta başlıyor.

Malcolm X – Arayışlarla Dolu Bir Hayat /Manning Marable / Çeviren: Orhan Düz / İthaki Yayınları /  Hazırlayan: Emine Edibe Yiğit / Düzelti: Volkan Alıcı / Kapak Tasarımı: Şükrü Karakoç / Grafik Uygulama: Şükrü Karakoç / 1.Baskı, Temmuz 2014, İstanbul

*İthaki Yayınlarına teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.